32. Bölüm

32

Missyazarr
missyazarr

Sabah, perdelerden süzülen solgun ışık yüzüme çarptığında gözlerimi araladım. Başımın içinde zonklayan bir sızı, dün geceki şarabın bedelini acımasızca hatırlatıyordu. Göz kapaklarım ağır, ağzım kupkuruydu. Yastığa yüzümü gömdüm, ama burnuma gelen koku tanıdıktı. Beni bir anda durdurdu. Yavaşça başımı çevirdim. Ve o an… zaman dondu.

 

Devran yanımda uyuyordu.

 

Bir kolu gevşekçe battaniyenin üzerinde, yüzü huzurluydu. Kalbim bir anda hızlandı, boğazıma düğümlendi nefesim. Başımın ağrısı bir anda önemsizleşti. Ne oluyordu? Dün gece ne olmuştu?

 

Gözlerimi sıkıca kapadım, hatırlamaya çalıştım. Şarap… Melis’in kahkahaları… Elif’in “Gıt gıt Kemal” diye anlattığı ilk aşkı. Sonra bir ses, Devran’ın sesi.

 

Devran yanımıza gelmişti. Ben başta masadan kalkmak istememiştim. Ama o ısrarla beni kolumdan tutup odaya götürmüştü. Sonrası ilk başta bulanıktı.

 

Gözlerimi irice açtım, yüzümde bir sıcaklık hissettim. Yavaşça örtüyü üzerimden kaldırdım, kendime bir baktım. Üzerimde dün geceki elbisem vardı. İçimden derin bir “oh” çıktı. En azından o kadarını yapmamışım…

 

Ama hemen ardından dün gece Devran’a söylediklerim geldi aklıma.

Sarhoşken hep fazla dürüst olurum, bunu iyi bilirdim. Gece de farkında olmadan kalbimin en saklı yerindeki cümleleri ağzımdan kaçırmıştım. Daha kendime bile itiraf edememişken ona…Ona hislerimden bahsetmiştim.

 

Yastığa yüzümü bastırdım, utançla homurdandım.

 

“Of Defne, ne yaptın sen ya…” diye geçirdim içimden.

 

Tam o içimdeki mahcubiyetin doruğunda, yeniden kıpırdanmak istedim. Başımı kaldırdım. Ama Devran’ın açık gözleriyle karşılaştım. Ve kalbim yerinden fırlayacak gibi oldu.

 

“Korkuttun beni!” diye bağırdım. Ardından yastığı refleksle ona fırlattım.

 

Devran yastığı daha havadayken yakaladı. Hafifçe gülümsedi, sesi sakin bir tondaydı:

“Daha ne yapabilirdim ki Defne? Sadece gözlerimi açtım. Korkan sensin.”

 

“Uyandığını belli edebilirdin.” dedim, kalbim hâlâ küt küt atarken.

 

Devran omuz silkti, gözleriyle beni süzerken dudak kenarı belli belirsiz kıvrıldı.

 

“Olabilir.” dedi sadece.

 

Ben de sustum. Zaten bir özür beklemek bile fazlaydı. Kabahat bendeydi.

 

Odanın içini bir an sessizlik kapladı. Ben yatakta doğrulup başımı yatak başlığına yasladım. Devran da kalktı, oturdu.

 

Sonra o sessizliği ilk bozan yine o oldu:

“Korkmanı gerektirecek bir durum olmadı.” dedi.

 

Kaşlarımı çattım, ne demek istediğini anlamadım.

 

“Ne demek o?”

 

“Dün geceyi diyorum,” dedi, gözlerini benden ayırmadan. “Uyandığında panik yaptığın için söylüyorum. İstemediğin hiçbir şey olmadı. Ben sarhoş birinden faydalanacak kadar kötü biri değilim.”

 

Sesi öyle netti ki, içimdeki tüm karmaşa bir anda dağıldı. Bir süre sadece baktım ona. Sonra başımı hafifçe salladım.

 

“Biliyorum.” dedim sessizce.

 

O an içimde bir şey kırıldı mı, yoksa tamir mi oldu bilmiyorum. Ama Devran’ın bu hâli beni hep yeniden alt üst ediyordu. Asıl hayran olduğum hâli buydu. O koruyucu, kendinden emin, sadece bana karşı merhametli olan o tarafı.

 

Ama içimden bir ses fısıldadı:

Diğer yanı da var. O kontrolsüz, sahiplenici yanı… Asıl o yanı seni kendine çekiyor.

 

Derin bir nefes aldım, saçlarımı dağıttım. Gözlerim hâlâ Devran’ın gözlerinde, ama dudaklarımdan çıkan tek şey şu oldu:

 

“Günaydın.”

 

O hafifçe gülümsedi, sonra kalkıp perdeleri araladı.

 

“Günaydın.”

 

Odaya dolan ışık gözlerimi kamaştırdı ama bir şeyden emindim: Dün gece olanlar, bir şekilde her şeyi değiştirmişti. Devran’ın bana olan bakışları bile eskisinden farklıydı.

 

Bu yüzden “Saat...” diye mırıldandım kendi kendime. Sonra sesimi temizleyip “Saat kaç?” diye sordum.

 

Devran her zaman kol saati takardı. O da benim gibi kıyafetleriyle uyuduğu için kolundaki saate bakarak “Neredeyse on olmuş.” dedi.

 

Üzerimdeki örtüyü attıktan sonra kalkmak için çok acele etmedim. Devran da sanki hâlimi anlamış gibi hareketlendi.

 

Yatağın kenarındaki ayakkabılarını aldı ve “Kahvaltıda görüşürüz.” dedi.

 

Ayağa kalkar kalkmaz bakışlarımız buluşmuştu. İkimizin de eskiden kalma ne bir inatçılık kalmıştı bu bakışlarda, ne de mesafe. Başımı usulca salladığımda, neredeyse Devran’ın dudağının kenarında bir tebessüm kırıntısı görür gibi bile olmuştum.

 

Devran odamdan çıktığında kendimi yenilemek adına kısa bir duş almış ve hazırlanıp doğruca kahvaltı için çıkmıştım. Fakat aklımın bir köşesinde dün gece yaşananlar vardı. Sanki her gözümü kapattığımda gözümde canlanıyor, sessiz geçen her saniyede konuşulanlar kulağıma çalınıyordu.

 

Merdivenlerden inerken başımı tutuyordum. Başım çatlıyordu. Geceden kalma o şarabın etkisi midir, yoksa sabahın fazla aydınlığı mı bilmiyorum ama gözlerimi açmak bile lüks gibiydi.

 

Koridora girdiğimde mutfaktan gelen kahvaltı kokusu beni biraz kendime getirdi. Ama midem o kadar hassastı ki bir an “keşke sadece kokusu ile doysam” diye düşündüm.

 

Salona vardığımda gözlerim bir bir masadakilere takıldı. Herkes yerini almıştı. Melis, saçlarını topuz yapmış ama alnına yapışmış bir tutam saçtan kaçamamıştı; hâlâ yarı ayık bir haldeydi. Elif ise kahvaltı masasının bir köşesinde, sanki görünmez bir ağırlık başının üzerinde duruyormuş gibi, başını eline yaslamıştı. Ağır ağır nefes alıyor, önündeki zeytine anlamsızca bakıyordu.

 

Kemal ile Nejat ise gayet normal görünüyorlardı. Hatta neşeliydiler. Nejat bir şey anlatıyor, Kemal da arada başını sallayarak ona cevap veriyordu.

 

Ve Devran… O, masanın en ucundaydı. Sırtı pencereye dönük, ciddi bir ifadeyle çayını yudumluyordu. Üzerinde koyu gri bir gömlek vardı, kollarını dirseğine kadar sıvamıştı. Göz ucuyla beni fark ettiğinde sadece bir bakış attı, ben yerime oturduktan sonra önündeki tabağa döndü.

 

“Günaydın.” dedim boğazımdaki o sabah pasını bastırarak. Sesim beklediğimden daha kısık çıkınca hafif öksürdüm.

 

“Günaaaydın…” Melis, gözlerini zorla aralayarak bana baktı. “Tabi gün gerçekten aydıysa. Ben ölü gibiyim şuanda. Şarap bana düşmanmış.”

 

“Şarap kimseye dost değilmiş anlaşılan. Artık kimin gözü kaldıysa...” dedim çatalıma uzanırken.

 

Melis kıkırdadı, ama hemen ardından başını tuttu. Anlaşılan başı gerçekten çok ağrıyordu. Zaten aramızda en zayıf bünyeli kişi oydu. Alkol en çok onu etkilerdi.

 

Masada önümde boş bir tabak vardı. Hemen bir şeyler aldım. Ama gözüm hemen Melis’in tabağının kenarına ilişti. Küçük beyaz bir tablet, bir bardak suyun yanında beni resmen çağırıyordu.

Tam o sırada Melis o tableti fark etti ve yarı kapalı gözlerle bana baktı.

 

“Kahvaltıdan sonra içeriz.”

 

“Tamam, teşekkür ederim.” dedim minnetle tebessüm ederek.

 

Bir süre sadece kahvaltı etmek ile meşgul olduk. Fakat sonra Kemal’in sesi, kahvaltı masasındaki sessizliği bıçak gibi yardı.

 

“Dün gece olanları hatırlıyor musunuz?”

 

Bir lokma peynir ağzımda asılı kaldı. O an, herkes bir anda başını kaldırdı sanki.

 

Melis gözlerini kısarak başını hafifçe yana eğdi. “Evet…” dedi, hüzünlü bir halde.

 

Elifse göz kapaklarını isteksizce araladı, dudaklarının arasından homurdandı:

“Maalesef evet.”

 

O an kaşlarımı hafifçe kaldırdım. “Ben de hatırlıyorum ama… Benim bilmediğim bir şey mi oldu?” dedim, şüpheyle. Kokuyu almıştım bir kere.

 

Melis hemen elini şakaklarına götürdü, parmak uçlarıyla bastırarak başını eğdi. Resmen masaya doğru saklanıyordu.

Elifse hemen araya girdi, belli ki konunun açılmasını istemiyordu.

 

“Boşver şimdi.”

 

Ama Kemal’in içinde bir şey vardı, belli ki eğleniyordu.

 

“Anlatın ya, ne olacak sanki?” dedi, neredeyse eğlenerek.

 

Ben de artık merakımı tutamadım.

“Ne oldu? Elif?” dedim biraz daha yakın eğilerek.

 

Elif derin bir nefes alıp üfledi. “Şarabın içinde ne varsa… siz yukarı çıktıktan sonra biraz saçmaladık.” diyerek konuyu açtı.

 

O sırada Nejat çayından bir yudum aldı, sakin ama buz gibi bir sesle,

“Biraz mı?” diye sordu.

 

Masada bir sessizlik oldu. O ciddiyeti, sabahın uyuşuk sessizliğiyle birleşince hava bir anda ağırlaştı.

 

Ben hemen Melis’e döndüm. “Melis, ne yaptın yine?”

 

Melis başını bir anda kaldırdı.

“Ne demek ne yaptın?” diye çıkıştı. Ama sesi fazla gür çıkınca alnını tuttu, yüzü buruştu.

 

Birkaç saniye derin bir nefes aldıktan sonra kısık ama dik bir sesle devam etti:

“‘Ne yaptın değil, ne yaptınız diye sorsan daha doğru olur Defnecim.”

 

O an gözlerim istemsizce Elif’e kaydı.

Elif konuşmadı. Gözlerini kısıp tabağındaki zeytine bakmaya devam etti.

 

Kemal kendini gülmemek için zor tutuyordu. “Her şey hepimizin gözünün önünde yaşandı. Anlatmasanız ne olacak sanki?” dedi.

 

Ama Elif ve Melis yine de sus pus oldu. Birbirlerine yaramaz çocukların annesine hesap verdiği an gibi bakıp kaldılar.

 

Tam o sırada Nejat çayından bir yudum daha aldı. Bardağını masaya koydu ve gözünü kaldırmadan sadece,

“Melis beni taciz etti.” dedi.

 

O an ağzımdaki çay neredeyse yanlış yere kaçacaktı. Gözlerim irileşti, istemsiz bir şekilde kısa bir kahkaha attım. Ama hemen elimi ağzıma götürüp sustum.

 

“Pardon.” dedim hızlıca. “Kusura bakma Nejat… boşluğuma geldi. Yoksa haklısın yani.”

 

Nejat bir nefes aldı, sıkıntılı bir şekilde bakışlarını uzaklara kaçırdı. Ama ben gülmemek için dudaklarımı ısırıyordum.

 

Kimseden bir tepki gelmeyince kahvaltı masasının ortasında koca bir sessizlik çöktü. Sonra dayanamadım, Elif’e doğru eğildim.

 

“Nasıl oldu bu?” dedim fısıltıya yakın bir sesle.

 

Elif yüzünü buruşturdu. “Melis…” dedi, kısa bir nefes alıp cümlesini tamamladı. “Nejat’ı soymaya kalktı.”

 

Benim ağzım açık kaldı.

“Elif, ciddi misin sen?”

 

“Tabi ciddiyim.” dedi. “Bir de pes etmiyor, peşinden koşuyor sürekli. Nejat kaçıyor, Melis yakalıyor. Sonra bir ara halının üzerinde kayıp düştü, gömlek elinde kaldı.”

 

O an Melis başını masaya koydu.

“Yok artık…” dedim, ellerimle ağzımı kapatarak. “Gerçekten mi? Siz niye yardım etmediniz adama?”

 

Kemal bir an güler gibi oldu. “Ben edecektim aslında.” dedi eğlenerek. “Ama Melis savaş modundaydı. Elif de arada kalmiyim diye beni tutmaya karar verdi.”

 

Melis başını kaldırmadan homurdandı:

“Savaş modundaymışım… ben sadece sarhoş, cahil bir genç kızdım.”

 

Nejat başını iki yana salladı. “Elinden kurtulmak için dua ettim resmen. Şükür ki sonra sızıp kaldı.”

 

Ben o an kahkahama hâkim olamadım.

“Of… Melis, sen tam bir felaketsin!” dedim gülerek.

 

Melis de sonunda pes etti, başını masadan kaldırıp bir anlığına gülümsedi.

 

“Felaketim ben evet! Ama siz de beni yalnız bıraktınız. Defne olsaydı toplardı beni.”

 

Elif ona baktı, sonra gözlerini devirdi. O an Melis, üzerine dönen okları fark etmiş gibi hemen toparlandı.

 

“Şimdi ama…” dedi çayından son bir yudum daha alırken, “Elif de boş durmadı yani!”

 

Elif bir anda başını kaldırıp Melis’e öyle bir baktı ki… o bakış, bir insanı külliyen yakardı.

 

Ama Melis elini havaya kaldırıp gülerek, “Bana hiç öyle bakma!” dedi.

 

Ben elimdeki çatalı yavaşça bıraktım, gözlerimi ikisine çevirdim.

 

“Anlatın bakalım, Elif ne yaptı? Çok merak ediyorum çünkü Elif’i mantık dışı bir şey yaparken görmek neredeyse imkânsız.”

 

Elif bir kolunu masaya dayayıp diğer eliyle yüzünü kapattı. Daha yaptığı şey anlatılmadan utanmıştı.

 

Melis ise fırsatı kaçırmadı, hemen öne atıldı:

“Dün gece bizim mantık prensesi, bir anda şarkı söyleyerek koltuğa çıktı ve zıplamaya başladı.”

 

Bir an nefesimi tuttum, sonra istemsizce kocaman bir nefes verip kahkaha attım.

 

“Ne? Şarkı mı söyledi Elif? Koltuğa çıkıp şarkı mı söyledi?”

 

Yüzümdeki şaşkınlık ifadesi, masadaki diğerlerini daha da coşturdu. Çünkü kafamda Elif’in öyle bir sahnesini canlandıramıyordum bile. O hep düzenli, mantıklı, hatta bazen fazla kontrollüydü.

 

Elif utancından başını eğdi, gözlerini kaçırıyordu.

 

Tam o sırada Nejat her zamanki taş gibi ifadesiz surat ifadesiyle sohbete dahil oldu.

 

“Valla ben bilmiyorum. O sırada gömleğimi geri giyme derdindeydim.”

 

O an gözlerim dondu. Melis'e laf dokunduran Nejat’a baktım. Yüzünde zerre ifade yoktu ama söyledikleri… beynim o cümleyi sindiremedi. Birkaç saniye öyle kalakaldım. Sonra Melis'in gerçekten amacına ulaştığını anladığımda bir kahkaha patladı benden. Öyle bir kahkaha ki, sanki dakikalar boyunca içimde biriken her şey o anda dışarı çıktı. Benim kahkaham masayı salladı, ardından Elif bile gülmeye başladı.

 

Biraz sakinleşince, gülümseyerek ama yarı sitemle söyledim:

“Yani siz dün gece evi bildiğin sirke çevirmişsiniz!”

 

Elif hemen savunmaya geçti, ses tonu telaşlıydı:

“O iş tam olarak öyle olmadı, ben açıklayayım.”

 

Melis hemen araya girdi, kahkahalar arasında:

“Nasıl olmadı ya! Gözlerimizle gördük, baya zıplaya zıplaya diye bağırıyordun.”

 

Elif ellerini masaya koydu, biraz sinirli biraz pes etmiş gibiydi.

“Yav bir anlatayım mı artık Melis?” dedi.

 

Hepimiz sustuk, meraklı bakışlarla ona döndük. Sonra Elif derin bir nefes aldı, sonra nihayet olanları anlatmak üzere dudaklarını araladı.

 

“Zaten amacım dikkat çekmekti. Çünkü Melis sanki afrodizyak yutmuş gibi bir anda Nejat’a saldırınca, Kemal bana ‘Melisi Nejattan ayırmamız lazım’ dedi. Ben de ayırdım.”

 

Ciddiyetimi korumaya çalışarak, “Koltuk tepesinde şarkı söyleyerek mi?” diye sordum.

 

Elif derin bir iç çekti. “Evet.”

 

Melis hemen atıldı, gülerek:

“Rober Hatemo’nun ‘Senden Çok Var’ şarkısıyla mı?”

 

Elif başını sallayıp, neredeyse bağırarak, “Ay evet!” dedi.

 

Sonra da ellerini iki yana açıp ekledi:

“Neden yaptığım şeyde mantık arıyorsunuz k? Sarhoştum, böyle bir yöntem seçmiş olmam gayet normal.”

 

Fazla düşünmeme gerek kalmadan onu haklı buldum. Dudağımı büküp başımı salladım.

 

“Doğru.”

 

Diğerleri de Elif'e hak verir halde ya başını salladılar, ya da sessiz kaldılar. Bir süre böyle bir sessizlik oldu. Hepimiz birbirimize baktık.

 

Sonra Elif kaşlarını kaldırarak, alaycı bir ses tonuyla, “En azından bazıları gibi millete saldırmadım.” dedi.

 

Masada bir uğultu oldu, sonra bir sessizlik… ama o sırada Kemal’in dudağının kenarında küçük bir tebessüm belirdi.

 

Melis hemen burnunu kıvırdı, yüzünü buruşturdu. “Hıııı...” diye garip bir ses çıkardı.

 

Elif de aynı şekilde yüzünü buruşturdu, dişlerinin arasından mırıldandı:

“Sonra konuşacağız seninle. Beni ispiyonlamak neymiş, görürsün.”

 

Kahvaltı etmeye geri dönerken, gözlerimin önüne dün gecenin o karmaşası geldi. Elif koltuğun üstünde, Melis Nejat’a saldırmış, Kemal bir köşede olayları yönetmeye çalışıyor…

İçimden “Biz tam bir felaketiz” dedim.

 

Ama sonra fark ettim ki… bu felaket, beni hayatımda uzun zamandır hissetmediğim kadar canlı hissettirmişti. Normal insanlarınki gibi canlı, mutlu ve sıradan bir hayatmış gibi...

 

Ve o anda, bir anlığına Devran aklıma geldi. Sonra hemen kafamı salladım, o düşünceyi atmak ister gibi. Şarabı değil ama çayımı kafaya diktim bu kez.

 

O an masadaki sessizlik bir anda uzadı. Melis’in sesi o sessizliği delip geçti:

 

“Eee Defne... sizde bir şeyler yaşandı mı?”

 

Çiğnediğim lokma ağzımda taş kesildi sanki. Çiğnemeyi bile bırakıp donakaldım. Melis’in sesini bir süre duymadım bile.

 

O anda bir film şeridi gibi geçti gözümün önünden dün gece. Gecemizin girişi, sadece açıkça "senden hoşlanıyorum" demeden neredeyse tüm hislerin itiraf edilmesiyle başlamıştı. Gelişme ise öpüşmeyle ve final, Devran ile aynı yatakta uyuyarak geçirmemizle sonlanmıştı.

 

Kalbim birden yerinden fırlayacak gibi oldu. Gözlerim istemsizce Devran’a gitti. O da tam o anda bana baktı. Sanki ikimiz de aynı sahneyi hatırlıyorduk. Göz göze geldiğimiz an, dünya sustu.

 

Sonra panik bir dalga gibi üstüme çöktü. Ağzımdaki lokmayı yutmak istedim ama boğazıma kaçtı. Bir anda öksürmeye başladım. Gözlerim doldu.

 

Masadakilerin endişelendiğini görmeden hissedebiliyordum. Sadece birkaç saniye sonra Devran yanımdaydı.

Elini sırtıma koydu, güçlü parmaklarıyla yavaşça vurdu.

 

“Sadece öksür Defne, iyisin.” dedi.

 

Sesi, tavrı o kadar sakinleştiriciydi ki, o an öksürüğüm bile yavaşladı. Sonunda nefesimi düzene sokabildiğimde başımı kaldırdım. O sırada Devran önümdeki boş bardağa görünce kendi çayını aldı, önüme koydu.

 

“İç şunu.”

 

Bir an tereddüt ettim ama sonra düşünmeden aldım. Dudaklarım bardağa değdiğinde boğazımda bir sıvı hissetmek anında iyi geldi.

 

“Teşekkür ederim.” diyebildim kısık bir sesle.

 

Sonra, Devran başıma bir öpücük kondurdu. O kadar doğal, o kadar içten bir hareketti ki... Sanki her zaman yaptığı bir hareketmiş gibi geldi.

 

Sanki hiçbir şey olmamış gibi yerine geri döndü. Ben ise hâlâ onun bıraktığı çayı içiyordum.

 

“İyiyim.” demek için başımı kaldırdım… Ama Elif’le Melis bana öyle bakıyordu ki, cümle boğazıma takıldı. İkisinin de ağzı açık kalmıştı.

 

“Ne oldu ya?” dedim şaşkın bir şekilde.

 

Ama o an elimdeki bardağa baktım. Devran’ın çayını hâlâ içiyordum. Ve ben... ben kimsenin bardağından bir şey içmezdim. Ne Elif’in, ne Melis’in, ne de başka birinin. Ama Devran’ınkinden içmiştim.

 

İşte o an dank etti. Ben sarhoş değildim.

Artık bir bahanem kalmamıştı. Ben Devran’ı gerçekten seviyordum.

 

Bardağıma baktım, yarısı hâlâ doluydu. Ama elim gitmedi. Çünkü o çayın tadı hâlâ dilimdeydi. Ve o tat, hiçbir şarabın yakamadığı kadar çok yakıyordu. Bu yanmak, ne güzel bir yanmaktı?

 

 

Bölüm : 02.12.2025 00:08 tarihinde eklendi
Okur Yorumları Yorum Ekle
Hikayeyi Paylaş
Loading...