33. Bölüm

33

Missyazarr
missyazarr

Kahvaltı bittikten sonra evin içi bir anda sessizleşti. Devran, Nejat ve Kemal kendi aralarında konuştu ve masadan kalktılar. Kapı kapanmadan önce Devran’ın derin sesi koridorda yankılandı:

 

“Biz geç döneriz. Rahat durun!”

 

Melis hemen arkasından alaycı bir sesle fısıldadı: “Emredersiniz patron.”

 

Ben gülmemek için dudaklarımı birbirine bastırdım. Devran'a herhangi bir cevap vermeyecektim.

 

Kapı kapanınca bir an uzun bir sessizlik oldu. Sessizlik öyle uzun sürdü ki, sonunda Melis’in tiz sesi o huzuru bıçak gibi kesti:

 

“Defnee…”

 

Elimdeki çatalı bırakırken bir kıpırdanma hissettim. Melis’in sesi fazlasıyla şüpheliydi. Başımı çevirdim, hem Melis hem Elif bana sanki gizli bir suçu yakalamış gibi bakıyorlardı.

 

“Efendim?” dedim, biraz tedirgin ama belli etmemeye çalışarak.

 

Melis’in ağzının kenarı seğirdi, sonra dirseğiyle Elif’i dürttü. Elif güldü, kahkahasını bastırmak için elini ağzına götürdü.

 

“Ne var ya, niye gülüyorsunuz?”

 

Elif sonunda dayanamadı.

“Sen kimsenin bardağından içmezsin. Ama Devran’ınkinden içtin.”

 

Kafamın içinde o görüntü canlandı. O anki refleksle Devran'ın uzattığı çayı almış içmiştim. Ama öksürmem durduktan sonra içmeye devam etmek benim kararımdı. O anı hatırlayınca kalbim bir anda göğsümde tekledi.

 

Melis ellerini iki yana açtı, dramatik bir edayla:

“Yani Devran’ın bardağından içmen… Ne diyelim kuzum, aşk mı bu, hata mı?”

 

Elif araya girip hemen fırsatı değerlendirdi. “Bence bilinçaltı hareketi.” dedi.

 

“Saçmalamayın!” dedim hemen, ama sesim gereğinden yüksek çıktı. Bu da yetmezmiş gibi yüzüm ateş gibi yanmaya başladı.

 

Melis hemen fırsatı kaçırmadı:

“Aaa bak bak! Elif benim gördüğümü sen de görüyor musun? Kızardı! Sanırım aramızdan biri aşıık!”

 

“Yeter!” dedim, ciddileşmeye çalışarak. “Yanlışlıkla içtim, fark etmedim bile.”

 

Melis sahte bir ciddiyetle çenesini kaşıdı:

“Tabii, tabii. İnsan yanlışlıkla Devran’ın bardağından da içer, yanlışlıkla aynı odada da kalır.”

 

“Melis!” dedim, gözlerimi kısarak. Ama o yakaladığı açığı kullanırken öyle zevk alıyordu ki uyarım umrunda olmadı.

 

O sırada yeni haberdar olduğu gelişme yüzünden şoka giren Elif, “Bir saniye, doğru mu anladım?” diyerek tepkisini daha yeni verebildi.

 

Melis başını iştahla ama yavaş yavaş salladı. “Evet.” dedi son "e" harfini uzatarak.

 

Elif'in ağzı açık kalmıştı. Bana bakıyordu. “Nasıl oldu bu-” dedikten sonra duraksadı. “Pardon, nasıl oldu diye sormayacağım çünkü sebebini hepimiz biliyoruz.”

 

“Ya, ya...” dedi Melis, sanki çok görmüş geçirmiş gibi bir olgun tavırla. Elini havaya kaldırıp, yüzünü hafif kırıştırdı. “Alkol bütün kötülüklerin anasıdır işte.”

 

Elif hemen araya girdi, daha da beter bir tespitle, “Yok, bence biz bir daha asla alkol almayalım. Yoksa bir dahakine sizi hamile, beni direk dansçısı olarak bulacağız.” diye konuştu.

 

Ben dayanamadım, kahkahayı patlattım. Elif böyleydi işte, durur durur ve bir şeyler söyleyerek hepimizi en çok o güldürürdü.

 

“Ay boş anıma geldi!” diye gülüyordu Melis de. “Ama haksız da sayılmaz yani.”

 

Ben tamamen işin Melis ve Elif tarafına gülüyordum. Bir anda aklıma Elif'in şakayla bana yaptığı imayı fark edince iddiaları kabul ettiğimi anladım.

 

“Siz var ya... cidden aklınızı kaçırmışsınız. Ben kötü bir şey yapmadım ki. Sadece uyuyakalmışız yani.”

 

Melis parmağını bana doğru salladı.

“Yok yok, sen kaçırmışsın! Hem de Devran’a doğru.”

 

Elif gülüşünü tutamayınca susmak zorunda kaldım. Fakat bitince de bir şey diyemedim. Sonra sessizlik içinde biraz birbirimize baktık. Bu üçlü dün gece içmeye karar vererek iyi halt etmişti (!).

 

Melis’in yüzü hala muzır bir sır saklıyormuş gibi parlıyordu.

“Defne, dürüst ol.” dedi. “Bir insan gerçekten istemese ve yanlışlıkla Devran’ın bardağından içmiş olsa, ikinci yudumu, hatta üçüncü yudumu alır mı?”

 

Anlaşılan kızlar tüm ayrıntılara hakimdi. Ve beni sıkıştırmaktan çekinmiyorlardı. Bu yüzden derin bir nefes aldım, gözlerimi devirdim.

 

“Siz çok fena insanlar oldunuz.”

 

Melis bana doğru eğildi, sesi yumuşadı:

“Belki biraz fena olabiliriz ama haklıyız.”

 

O anda içimde bir kıpırtı oldu. Küçücük bir itiraf gibi. Belki de gerçekten haklıydılar. Ama bunu onların önünde asla söylemeyecektim.

 

Masadaki çay bardağına baktım, Devran’ın bardağına. Bir an bile olsa gözlerimi oradan alamadım. Sonra hemen kafamı çevirdim. İçimdeki o ağırlık dayanılmaz hâle geldi.

 

“Tamam, pes ediyorum.” dedim. Sesim neredeyse fısıltı gibiydi.

 

Melis başını kaldırıp bana baktı. “Harbiden bir şey oldu mu?”

 

Bir kahkaha atmak istedim ama gülmek bile fazla geldi. Derin bir nefes aldım, sonra elimle saçımı geriye itip söyledim.

 

“Hayır, öyle bir şey olmadı. Ama bir şey oldu.”

 

Melis’in gözleri kocaman açıldı. “Ne diyorsun sen Defne?”

 

Elif’in yüzü ise hem şaşkın hem sakindi. Masaya yaslandı, mantığı ele aldı.

 

“Dur bir… Sen her şeyi baştan anlat bi.”

 

Kelimeleri seçmeye çalıştım ama içimdekiler birikti, birikti, sonra bir anda döküldü.

 

“Dün gece odaya çıktığımızda... bilmiyorum, garipti. Ne o tam olarak o cümleyi söyledi, ne ben. Ama aramızda öyle bir şey vardı ki, sanki ikimiz de aynı anda nefes almayı unuttuk. O an her şey sustu.”

 

Melis, ağzı açık dinliyordu. “Yani resmen birbirinize hislerinizi itiraf ettiniz.”

 

Başımı hafifçe salladım. “Söylemedik belki ama… hissettik.”

 

Elif masaya doğru eğildi, bakışları yumuşadı.

 

“Demek sonunda duygularını anladın ve itiraf ettin, öyle mi?”

 

O an omuzlarım çöktü. Yorgun bir nefes verdim.

 

“Evet… Galiba ilk defa itiraf ettim. Ben hayatımda ilk kez böyle hissediyorum. Devran yakışıklı bir adam evet, ama mesele o değil. Onda beni çeken başka bir şey var. Bilmiyorum, o beni… sahipleniyor. Herkese karşı koruyor. Daha önce kimse bana bunu yapmadı.”

 

Bir an sessizlik oldu. Sesim kısıldı, ama devam ettim:

“Devran bir mafya, evet. Ama öz babamın yaptığı gibi ne beni öldürmek istedi… ne de canımı yakacak bir şey yaptı. Beni korudu. Her şeye rağmen sadece korudu.”

 

Daha çok şey söylerdim belki ama sözüm yarıda kaldı. Boğazıma bir şey düğümlendi. Hissettiğim şeyler ağırdı.

 

Elif usulca elini masaya koyup parmaklarını benimkilere uzattı. “Defne, canım… seni anlıyorum.” dedi. Sesi sakin ve şefkatliydi.

 

Melis sonunda konuşabildi, ama bu kez sesinde alay yoktu. “Yani sen Devran’a… gerçekten…”

 

Cümlesini bitiremedi.

 

Başımı eğdim. “Evet.” dedim sessizce. “Gerçekten.”

 

Masada yine sessizlik oldu. Sadece üçümüzün nefes alışları duyuluyordu.

 

Sonra Melis iç çekti, yüzünde hem şaşkın hem içten bir ifade vardı. “Vay be…” dedi. “Biz sarhoş olup saçmalarken sen gidip film sahnesi yaşamışsın.”

 

Hepimiz hafifçe güldük. Ama o gülüş, geceden kalma tüm karmaşayı biraz olsun dağıttı.

 

Elif, bana yeniden baktı. “Ne olursa olsun, biz senin yanındayız Defne.” dedi.

 

Melis hemen onayladı. “Aynen. Mafya falan dinlemem, seni üzmesine izin vermem. Alırım ayağımın altına ha!”

 

Elif hemen söze atladı. “Bunu Devran'ın yüzüne de söyle, olur mu?”

 

“Söylerim, ne var?” dedi meydan okurcasına, gülümsüyordu. “Sen benim kankam değil misin? Milli sporcusun o kadar, sen korursun beni.”

 

Elif de gülümsedi. “Korurum tabi.” dedi ona sarılmadan hemen önce.

 

Gülümsedim. Gözlerimin kenarları yanmaya başlamıştı ama gülümsememi bozmadım. İlk defa içim bu kadar hafifti. Çünkü ilk defa her şeyi saklamadan anlatmıştım.

 

***

 

1 HAFTA SONRA

 

 

Geçen bir haftayı düşündüğümde, bir şey fark etmiştim. Her şey hızlı ama bir o kadar da tuhaf bir şekilde yolunda gidiyordu.

 

Devran’la artık kavga etmiyorduk. Garip ama gerçekti. Eskiden olsa telefonum çaldığında onu görsem, “yine mi o?” diye göz devirirdim, şimdi ise çaldığında içimde istemsiz bir sıcaklık beliriyordu.

Konuşmalarımız bile değişmişti; eskiden dikenli cümlelerle doluydu, şimdi ise arada bir gülümseten, hatta utandıran sözlerle ilerliyordu.

 

Bir keresinde gece yarısı aramıştı. Tam uykuya dalmak üzereydim.

 

.

 

“Efendim Devran, ne oldu? Kötü bir şey mi oldu?” demiştim, uykulu bir sesle.

 

Telefonun diğer ucunda bir sessizlik olmuştu önce. Sonra o tanıdık, ama bu sefer yumuşak bir tonda, “Bir şey olduğu yok. Sadece sesini duymak istedim.” demişti.

 

O an yorganın altına saklanmak istemiştim utançtan. Kalbim hızla çarpmıştı.

 

“Bu saatte mi?”

 

“Evet. Sesini sadece gündüzleri mi duymam gerekiyor?” demişti, telefona nefesi çarpmadan hemen önce.

 

“Doğru diyorsun.” dedim istemsiz bir gülümsemeyle.

 

“Hayret, kızmadın.” dedi bu sefer ciddi bir sesle.

 

Bir an sessizlik oldu. Sonra dayanamadım.

 

“Belki de bu halin… daha az sinir bozucudur.”

 

Kastettiğim, sarhoş olduğum geceden sonraki haliydi. Halimiz artık değişmişti.

 

“Yani seni sinir etmiyorum artık? Doğru mu anladım?” diye sordu, hafif bir alayla.

 

Biraz duraksadıktan sonra “Emin değilim.” dedim, ben de onu alaya alarak. “Belki de artık sana alıştım.”

 

O an bir sessizlik oluştu telefonun her iki ucunda. Çünkü belki de o geceden sonraki ilk ciddi konuşmamızdı. O geceden sonra bir türlü konu biz olmamıştık, hiç başbaşa kalamamıştık.

 

En sonunda “Alışmak… tehlikeli bir şey.” dedi.

 

“Niye?”

 

“Çünkü alıştığın şeyi bir gün kaybedersen, sessizliği bile can yakar.”

 

O an yutkundum. Ne diyeceğimi bilemedim. Devran, bazen hiç beklemediğin anda cümlelerinin ortasına küçük bir bomba bırakırdı. Sessizliği delip geçen bir şey.

 

“Ben sessizliği sevmem.” dedim sonunda.

 

“Biliyorum. O yüzden konuşuyorum işte.” dedi ve sonra yine sustu.

 

O sustuğunda, ben fark ettim ki... Aslında onun her haline alışmıştım. Sanki haftalarca tartışmak, sadece bu sakin anları bulmak içinmiş gibiydi. Dalgalı denizimiz durgunlaşmış gibiydi. Sanki tüm felaketler son bulmuştu.

 

Ve o gece ilk defa, telefonu kapattıktan sonra gülümseyerek uyumuştum.

 

.

 

O anıyı hatırladıkça hâlâ garip hissediyordum. Belki bu barış hali beni hala biraz korkutuyordu ama aynı zamanda bir huzur da getiriyordu. Savaşmayı bıraktığında sessizlik önce ürkütür insanı… ama sonra fark edersin, o sessizlik aslında en büyük nimetmiş.

 

Bazen o evde yokken mesajlaşıyoruz da. Saçma şeyler, gündelik mevzular ama… ton başka. Yumuşak. Flörtleşir gibiyiz.

Bir bakışı, bir kelimesi artık canımı sıkmıyor. Hatta bazen göz göze geldiğimizde içim karıncalanıyor, sanki her kavganın altına gizlenmiş o tuhaf çekimi sonunda kabul edebilmişim gibi.

 

Melis ve Elif farkında tabii. Her zamanki gibi dalga geçiyorlar. “Kızım, sen Stockholm sendromunun canlı hali oldun.” diyorlar. Ben sadece omuz silkip, “yok ya ne alakası var.” diyorum, ama içimden “Belki de biraz alakası vardır” diye geçiriyorum. Çünkü bazen Devran bir şey söylediğinde, onun sesinin tonu bile kalbimin ritmini değiştiriyor. Ve bu beni hem korkutuyor hem de saçma bir şekilde hoşuma gidiyor.

 

Nikaha sadece beş gün kaldı. Beş gün...

Zaman ne ara bu kadar hızlandı bilmiyorum. Melis elbisemi denemem için zorluyor, Elif fotoğraf provası ayarlıyor, ben ise hâlâ bu işin gerçekten olacağına inanamıyorum. Ama içimde bir huzur var, ilk defa. Artık ona karşı bir şeyler hissettiğim bir adamla evleniyorum.

 

Bugün ise benim için ayrı bir gün. Kolumdaki alçı nihayet çıkıyor. Doktor, o kaçırılma olayı sırasında dirseğimin üstüne düşmemin sadece küçük bir çatlak bıraktığını söylemişti. Ama o alçı bana hem fiziksel hem de psikolojik bir ağırlık gibi geliyordu. Sanki her baktığımda bana o günü, o soğuk korkuyu hatırlatıyordu. Ve bugün, o ağırlıktan kurtulacağım.

 

Sabah aynaya baktım, yüzümdeki tüm izler tamamen geçmişti. Artık ne dışarıdan ne içimden yara gibi hissetmiyorum kendimi. Belki ilk kez, gerçekten toparlanmaya başladım.

Ve garip bir şekilde… Devran da bu toparlanışın bir parçası olmuş gibi.

 

Belki hâlâ aramızda çözülememiş şeyler var, belki hâlâ ona tamamen güvenemiyorum ama… ne olursa olsun, artık düşman değiliz. Bunu fark ettiğimde, istemsizce gülümsedim. Bir haftada ne çok şey değişmişti. Kırıklar kaynamış, yaralar kabuk bağlamış, öfke yerini garip bir dinginliğe bırakmıştı.

 

Hastanenin giriş kapısından adım atarken görünürde neredeyse kimse yoktu. Her şey gizlilik içinde ayarlanmıştı. Belli ki Devran’ın talimatları netti, magazincilere izin yoktu.

 

Kemal önden yürüyordu. Diğer korumalar ise her zamanki gibi sessizdi ama etrafı tarayan bakışlarıyla sanki her an bir saldırı olacakmış gibi tetikteydi. Elif ve Melis benim iki yanımda yürüyordu.

 

Doktorun odasına girdiğimizde neredeyse beklemeden beni aldı. Alçı kesilirken çıkan o mekanik ses içimi titretti. Alet her ne kadar derime zarar vermeyeceğini bilsem de kalbimin hızla atmasına mani olamamıştım. Bu yüzden doktor da işini yaparken belli belirsiz tebessüm etmişti.

 

Ve alçı nihayet açıldığında koluma baktım. Zayıflamıştı. Tenim solgun, bileğim sanki daha ince görünüyordu. Kendi koluma yabancıymışım gibi hissettim bir an.

 

Doktor “Kas biraz erimiş, çok normal. Ama merak etme birkaç güne toparlar. Fazla yüklenme.” dediğinde başımı salladım ama yine de moralim biraz bozulmuştu.

 

İşim bittiğinde hastaneden çıkmak üzere hareketlemiştik. Kızlar da halimi anlamıştı tabi. İyi olsam da kolumun görüntüsü içimi burkmuştu. Bu yüzden hemen moral vermeye başladılar. Koridorda yürürken, Melis hemen sesi neşeli bir şekilde konuşmaya başladı.

 

“Boşver Defnoş. Sen zaten zayıfsın, kolun da ona uyum sağlamış işte.”

 

Elif gülümsedi. “Aynen öyle. Defilenin ortasında mankenlik bile yapabilirsin şu hâlinle. Öyle güzelsin yani.”

 

Ben de istemsiz gülümsedim. Onların o şakaları, enerjisi moralimi düzeltiyordu.

 

“Tamam ya, zaten birkaç güne geçer.” dedim, ama içim hâlâ biraz buruktu.

 

Asansörün önüne geldiğimizde aşağı inmek için bekliyorduk ki, bir anda gözüm kalabalığın içinden bir silüete takıldı. Siyah kapüşonlu biriydi. Yüzü görünmüyordu ama o duruş, o soğukkanlı sabitlik… Kalbim bir anda hızla çarpmaya başladı. Akdeniz Belası gelmişti.

 

Yutkundum ve sonra, “Ben bir lavaboya gidip elimi yüzümü yıkayayım, hemen gelirim.” dedim, sesi olabildiğince normal çıkarmaya çalışarak.

 

Melis hemen döndü, “Birlikte gidelim.” dedi, her zaman olduğu gibi.

 

Ama gözlerimle onlara ‘hayır’ dedim. Sessiz bir anlaşma gibiydi bu; yıllardır tanışıklığın getirdiği sezgisel bir şeydi.

 

Mesajı alan Melis gözlerini kırpmadan “Ya da vazgeçtim. Biz seni burada bekleyelim. Malum hastane, hastalık falan kapmayalım sonra.”

 

Başımı salladıktan sonra daha fazla zaman kaybetmeden hareketlendim. Koridorun sonuna doğru yürürken adımlarımı yavaşlattım. Lavaboların olduğu bölüme geldiğimde, o karaltıyı tekrar gördüm. Akdeniz Belası oradaydı. Siyah kapüşon, siyah maske, sadece gözleri görünüyordu.

 

“Ne oldu?” dedim, içimdeki korkuyu bastırmaya çalışarak. “Neden geldin?”

 

Bir an sessizlik oldu. Engelli tuvaletinde yalnızca biz vardık. Sadece lavabodan damlayan suyun yankısı sesi duyuldu bir an. Sonra o boğuk, robotik ses duyuldu:

 

“Artık sözümü tutma vaktim geldi.”

 

Kaşlarım çatıldı. “Ne sözü?” dedim, sesim hem meraklı hem de temkinli çıkmıştı.

 

Akdeniz Belası başını hafifçe kaldırdı. O karanlık bakışların arkasından gelen cümle, içime taş gibi oturdu:

“Seni Devran’dan kurtaracağım.”

 

Bir an nefesim kesildi. Eskiden bu cümleyi duysam belki sevinirdim, hatta o “kurtarılma” fikri bana umut verirdi. Ama şimdi… içimde çok şey değişmişti. Artık Devran’dan kurtulmak istemiyordum. O tehlikeli, bazen nefret ettiğim ama kalbimin ortasında yer eden adamdan.

 

“İstemiyorum.” dedim, farkında olmadan. Sesim titredi.

 

“Ne?” diye sordu o.

 

“Artık kurtulmak istemiyorum ondan.” dedim daha net bir şekilde, gözlerimi onun gözlerine dikip.

 

Bir an sessizlik oldu. Sanki zaman dondu. Lavabonun içindeki suyun damlaları bile düşmeyi unutmuştu.

 

Akdeniz Belası başını eğdi, bir adım geri çekildi.

 

“Demek öyle…” dedi. Sesi bu sefer daha soğuktu, ama içinde garip bir kırıklık vardı. “Demek bu karanlık hayata mahkum olmak, bu bataklığa batmak istiyorsun. Bu mu yani Defne?”

 

Haklıydı. Bir anda içimden geçen her şey birbirine karıştı. Sessiz kaldım. Akdeniz Belası’nın sesinde hem öfke hem hayal kırıklığı vardı.

 

“Defne.” dedi, sanki içimde bir yerleri dürtmek ister gibi.

 

Gözlerimi hızla kaldırdım. “Ne var?” dedim refleksle, biraz da suçlulukla.

 

“Ne var mı?” diye karşılık verdi. “Bir anda sustun, oysa az önce her şeyden emin gibiydin.”

 

Kelimeler boğazıma dizildi. Hemen savunmaya geçtim, çünkü başka çarem yoktu.

 

“Nasıl olacak ki bu? Beni nasıl Devrandan kurtarabilirsin ki? Hadi Devran'ı bir şekilde hallettin diyelim, diğerleri ne olacak? Masa benim peşimi asla bırakmaz? Kurtaramazsın beni, bu imkansız. Her şey çok… çok karışık.”

 

Sözlerimi sabırla dinledi. O an bana doğru bir adım attı. Gözlerinde öyle bir ifade vardı ki, sanki zihnimin içini görüyordu.

 

“İmkansız olup olmadığını bana bırak.” dedi sakin ama keskin bir sesle. “Sen istiyor musun, istemiyor musun? Bana sadece onu söyle.”

 

Yine bir sessizlik. Sanki bir rüzgâr esti, etraftaki sesleri alıp uzaklaştı gibi. Düşündüm. Gerçekten düşündüm. Ama içimdeki sesler birbiriyle kavga ediyordu.

 

Sonunda neredeyse fısıltıyla konuştum: “Bilmiyorum.”

 

Gözleri kısıldı. “Ne demek bilmiyorum?” dedi. “Sen en başından beri bu karanlık insanlardan kurtulmak istemiyor muydun?”

 

Başımı öne eğdim. “İstiyordum.” dedim, “Ama artık…”

 

Cümlem havada asılı kaldı. Akdeniz Belası bana dikkatle baktı.

 

“Ne oldu da artık Devran’dan kurtulmak istemiyorsun?”

 

Sesi bu kez daha alçaktı, ama içindeki sorgulama o kadar sertti ki içimde bir şey kırıldı.

 

Yine savunmaya geçtim.

 

“Sen beni Devran’dan kurtaramazsın.” dedim. “Zaten… Devran’la evlenmem gerekiyor. Hayatımı ancak onunla evlenirsem kurtarabilirim!”

 

Bu cümleyi söylerken bile içim buz gibi oldu. Sanki kendimle dalga geçiyormuşum gibi. Ama başka hiçbir şeye tutunamıyordum.

 

“Benim sağlam bağlantılarım var.” dedi, kararlı bir tonla. “Devran’dan bir kere kaçarsan, bir daha sana ulaşmasını engellerim.”

 

Kelimeleri, sesinin ağırlığıyla birlikte boğazıma saplandı. Ama düşünmeden, neredeyse bağırarak karşılık verdim:

 

“Hayır! Böyle bir şeyi yapamazsın. Kimsenin gücü yetmez buna.”

 

Bir an sessizlik oldu. Sadece nefeslerimizin sesi vardı. Sonra o, başını yana eğdi.

 

“Nereden biliyorsun?” dedi. “Benim hakkımda gerçekten tek bir fikrin var mı Defne?”

 

Kalbim hızlandı. Duraksadım. Haklıydı. Gerçekten onun hakkında hiçbir şey bilmiyordum. Ama aklıma takılan ipuçları vardı. O soğuk sesi, o bilmiş tavrı, Devran’ın bile çekindiği o gizemli hâli…

 

Gözlerimi kısmadan ona baktım.

“Sen…” dedim yavaşça, “Kimsin gerçekten? Nejat mısın, yoksa Necmi mi? Biliyorum, sen Devran'a yakın birisin.”

 

Bir anda atmosfer değişti. Gözleri karardı. Bir şey söylemedi. Sadece bana baktı. Saniyeler birbirini kovaladı. Sessizlik içimi deldi.

 

Sonra nihayet konuştu. Sesi bu defa çok daha derindi.

 

“Sen…” dedi, konuyu değiştirip. “Devran’a aşık olmuşsun.”

 

O an içime bir şey düştü. Ne bir nefes alabiliyordum ne bir söz söyleyebiliyordum. Kafamın içinde yankılanan tek şey onun sesi oldu:

Devran’a gerçekten aşık olmuşsun. Ve o cümle, içimde bir mühür gibi yer etti.

 

“Nikah günü...” dedi ağır ağır. “Evin çatısında olacağım. Saat tam on ikide geleceğim ve bekleyeceğim seni. Bu son şansın olabilir.”

 

Kafamda binlerce soru dolaşıyordu ama ağzımdan çıkan tek şey, neredeyse fısıltı gibi bir sesti.

 

“İfşa olmaktan korkmuyor musun?”

 

O kadar sakin bir şekilde güldü ki, tüylerim diken diken oldu. O gülüş sıradan bir insanın değil de, her şeyi göze almış birinin gülüşüydü.

 

“Ben ifşa olmam, Defne.” dedi. “Ben istersem görünürüm, istemezsem kimse var olduğumu bile hatırlamaz.”

 

Sözleri beynime kazındı. Onun bu kendinden emin hali sinirimi bozuyordu, ilgimi de çekiyordu. Gözlerimi kısmış, sabit bir noktaya dikmiştim ama kalbim paramparça bir ritimle atıyordu.

 

“Ya ifşa olursan?”

 

Bir adım daha attı. Ayak sesleri ortamın sessizliğinde yankılandı. Artık o kadar yakındı ki, nefesini boynumda hissedebiliyordum.

 

“Olmam.” dedi alçak bir sesle.

 

O an, onun kim olduğunu bir anlığına unuttum. Sadece bir çift karanlık göz gördüm, hem tehdit hem tutku taşıyan. Ve ben, merakla karışık bir korkuya kapıldım.

 

“Peki, ben senin kim olduğunu öğrenirsem… o zaman bana ne yaparsın?”

 

Bu sefer sessizlik oldu. O kadar uzun sürdü ki, saniyeler dakikalara dönüştü sanki. Gözlerimi onunkinden ayıramıyordum. Nefesimi bile tutmuştum.

 

Sonra birden yaklaştı. Aramızda neredeyse hiç mesafe kalmadı. Başını hafifçe eğdi, sesi bir fısıltı kadar alçak ama buz gibi sertti:

 

“Onu da o gün öğrenirsin, Defne.”

 

İçimden bir ürperti geçti. O an ne diyeceğimi bilemedim. Ne mantıklı bir şey söyleyebildim ne de geri adım atabildim. Sadece ona baktım. Sanki gözlerimin içine bakarak içimdeki her duyguyu tek tek okuyor gibiydi.

 

Sonra, bir anda geri çekildi.

 

“Nikah günü, saat tam on iki.”

 

Bu kez hiçbir şey demeden arkasını döndü ve kapıyı açtıktan sonra ortadan yok oldu.

 

Ben öylece kaldım. Sadece kalbimin atışını duydum. O kapıdan çıktığında, içimde bir şey kırıldı.

 

Çatıda, saat on ikide… Ne olursa olsun, gideceğimi o an anlamıştım.

 

 

Bölüm : 08.12.2025 19:22 tarihinde eklendi
Okur Yorumları Yorum Ekle
Hikayeyi Paylaş
Loading...