34. Bölüm

34

Missyazarr
missyazarr

Akşam yavaşça çöküyordu. Günün o turuncu ışığı perdelere vurmuştu. Güneş battıkça içimdeki sıkışıklık daha da belirginleşmişti. Hiçbir şey artık o ağırlığı hafifletmiyordu. Kızlar bir şey sorduklarında bile, beynim sanki vücudumdan bağımsız çalışıyordu.

 

Akdeniz belasının sayesinde gitme fikri… Ne kadar çok düşünürsem, o kadar karışıyordum. Bir an “giderim tabi, bu fırsat bir daha gelmez” diyordum. Özgürlük kulağıma davetkâr bir melodi gibi geliyordu. Ama sonra Elif ve Melis gözümün önüne geliyordu. O zaman her şey bulanıklaşıyordu. Onları bir tehlikeye bırakma fikri, kalbimin bir köşesini sıkıştırıyordu.

 

Devran geç geleceğini haber vermişti. Bu yüzden yemek yenmiş, ortalık toplanmıştı. Salonun ortasında üçümüz sessizce oturuyorduk; fonda televizyonda anlamsızca dönen bir dizinin sesi vardı. Elif sonunda dayanamayıp sessizliği böldü.

 

“Defne.” dedi, sesi bu defa daha yumuşaktı, “Bir şey olmuş ve sen bize anlatmıyorsun. Ne oluyor?”

 

Başımı yavaşça kaldırdım. Gözlerim yorgundu. Nefesimi derin bir iç çekişle bıraktım, elimdeki kupanın ağzına baktım.

 

“Söz.” dedim kısık bir sesle, “Size anlatacağım. Ama şimdi değil.”

 

Elif kaşlarını çatıp biraz öne eğildi. “Defne, bizi korkutuyorsun.”

 

“Yok, korkmanıza gerek yok.” dedim hemen, yalanla gerçeğin birbirine karıştığı bir sesle. “Kötü bir şey yok. Gerçekten yok.”

 

O an, kapıdan içeri adım sesleri yükseldi. Devran gelmişti.

 

Kalbim bir an göğsümden çıkacak sandım ama yüzüme hiçbir şey yansıtmadım. Devran’ın bakışları bir anda üzerime saplandı.

 

“Ne için korkmalarına gerek yok?”

 

Sesinde o tanıdık otorite vardı. Yumuşak değildi ama bağırmıyordu da.

 

Kendimi gülümsemeye zorladım. Hızlıca bir yalan düşündüm. Zoraki bir rahatlıkla döndüm ona, sanki her şey normalmiş gibi.

 

“Alçı çıktıktan sonra…” dedim, sol kolumu gösterip. “Şey… kolum eskisinden biraz farklı görünüyor da. Kızlara iyi olduğumu, korkmamalarını söylüyordum.”

 

Devran’ın ifadesi yavaşça çözüldü. Kaşları arasındaki o ince çizgi açıldı.

“Hmm…” dedi sadece, ama gözleri hâlâ benden ayrılmıyordu.

 

Sonra yaklaştı. Adımlarının sesi odada yankılandı. Sanki her bir adımda kalbim de ona eşlik etti. Elini uzattı, kolumu kavradı. Dokunuşu sert değildi, ama dikkatliydi. Parmakları bileğimin çevresinde dolaştı. Derime bastırmadan, sadece hissederek hareket etti.

 

“İyi görünüyor.” dedi, sesi bu kez neredeyse fısıltıydı.

 

Ben o an gözlerimi ondan alamadım.

Kararsızlığım, onun bana bu kadar yaklaşması… Her şey birbirine karıştı.

 

Melis’le Elif sessizdi. Ama hissediyordum, bakışları üzerimizdeydi. Devran’ın parmakları bileğimde gezinirken ise ben hiçbir şeyi duymuyordum. Sadece kendi kalbimin sesi vardı. Ve içimden geçen o cümle: Keşke bu kadar kararsız olmasaydım.

 

Gözleri birkaç saniye daha kolumda, sonra gözlerimde asılı kaldı. Ne olduğunu anlamadan bir anlık bir sessizlik çöktü aramıza. Gözlerimiz birbirine kenetlendi. Ne kadar kısa sürdüğünü bile bilmiyorum ama o birkaç saniye sanki bir saatmiş gibiydi.

 

Sonra, Devran parmaklarını yavaşça çekti. Sanki kendi içinde bir şeyi bastırarak… Derin bir nefes aldı ve yüzünü toparladı.

 

“İyi akşamlar.” dedi yalnızca, sesindeki o nötr tonla.

 

Tam kapıdan çıkacakken kalbim, beynimden daha hızlı davrandı.

 

“Devran, bir dakika!” dedim.

 

Kendimden bile emin değildim. Ama içimde bir ses, bu akşam onunla olmam gerektiğini söylüyordu. Belki onunla gerçekten konuşursam, kafamın içindeki o düğüm çözülürdü. Ama eğer o olmazsa… ben karar veremezdim.

 

Devran durdu. Omuzları dikti, ardından yavaşça başını çevirdi.

 

“Efendim?”

 

Yine o sakin ses. Ne soğuk, ne sıcaktı. Ama içinde bir şey gizliydi.

 

“Biraz konuşabilir miyiz?” dedim.

Sözlerim dudaklarımdan çıkarken bile kalbim sıkıştı.

 

Devran bir an sessiz kaldı. Gözlerini bana dikti, sonra yavaşça başını salladı.

 

“Konuşalım.”

 

Adımlarını çevirdi, ben de peşinden yürüdüm. Yol boyunca sadece ayak seslerimiz yankılandı. Devran’ın adımları kendinden emin, ölçülüydü. Benimkilerse kararsız ama kararlı… garip bir denge.

 

Odasına girince hafif bir elektronik tıkırtı sesi duyuldu. Devran kapının yanındaki panele birkaç tuşa bastı. Ekranda yeşil bir ışık yanıp söndü. Güvenlik sistemi devre dışı kalmıştı.

 

Odaya girdiğinde perdeleri araladı. Ardından balkona açılan kapıyı sonuna kadar açtı. Akşam serinliği içeri doldu.

 

Ben, o balkonu kendi odamdan her gün görüyordum. Ama hiç adım atmamıştım oraya. İçimden hep “Bir gün oradan manzaraya bakmak isterim.” derdim.

Meğer o gün, bu günmüş.

 

Devran bana döndü, yüzünde belli belirsiz bir ifade vardı.

“Balkonda oturalım mı?” dedi.

Sanki içimden geçenleri okumuş gibiydi.

 

“Olur.” dedim, tabi.

 

Balkondaki koltuğa birine oturdum. Hafif bir rüzgâr saçlarımı hemen savurmaya başladı. Bir süre sessizce manzarayı izledim. Sonra içimdeki düşünceler artık duramadı.

 

“Böyle bir balkonun var…” dedim, gülümserken gözlerimi ondan ayırmadan. “Ama odanın perdeleri dahi hep kapalı. Hiç açmıyorsun.”

 

Devran başını bana çevirdi. Gözleri, loş ışıkta bile derin ve netti. Öylece baktı, sonra dudaklarının kenarı belli belirsiz oynadı.

 

“Benim gibi adamlar...” dedi yavaşça, “Evinde suikasta uğramamak için odasında pencere bile istemez.”

 

Bir an sustum. Cümlesi beynime kazındı.

Şaka gibi söylememişti.

 

“Cidden mi?” dedim, hem şaşkın hem de biraz alaycı bir sesle.

 

“Cidden.” dedi, gözlerini benden ayırmadan.

 

Yutkundum. O an, aklım bir anda evi taradı. Sonra fark ettim. Bu evde yalnızca iki yatak odasında pencere vardı. Benim odam ve Devran’ınki.

 

“Yani…” dedim, gözlerim büyümüş bir halde, “Bu yüzden evde sadece iki tane pencereli yatak odası var. Ve ikisinde de biz kalıyoruz.”

 

Devran başını salladı. “Evet.”

 

Dudağımı büktüm, şaşkınlığımı gizleyemedim. Sonra haliyle yine manzaraya döndüm. Ama içimde başka bir şey kıpırdadı.

 

“Peki…” dedim yavaşça. “Sen neden pencereli bir odada kalıyorsun o zaman?”

 

Devran’ın yüzünde, fark edilmesi güç bir tereddüt belirdi. Bakışlarını kısa bir an manzaraya çevirdi, sonra tekrar bana döndü.

 

“Çünkü seni çatı katına alınca...” dedi, sesi her zamankinden daha alçak. “Güvenlik amaçlı, ben de yanındaki odada kalmak istedim.”

 

Bir an yutkundum. Sanki rüzgâr bir anda kesilmişti.

 

“Benim yüzümden mi?” dedim, inanamaz bir ses tonuyla.

“Güvenlik amaçlı?”

 

Devran gözlerini kaçırmadı bu defa.

“Evet.” dedi sadece.

 

O kadar net söylemişti ki… İçimde bir şey kıpırdadı. Bir yandan şaşkındım, bir yandan da kalbimin ritmi hızlanıyordu. Belki de… başka bir şeydi.

 

Sonra, Devran konuşmayı değiştirmek ister gibi bana döndü: “Benimle ne konuşacaktın?” diye sordu.

 

Kendimi toparlamaya çalıştım. Aklımı zorladım. Aslında, uzun zamandır sormak istediğim bir soru vardı. Cümlem ağzımdan usulca çıktı:

 

“Masa toplandıktan sonra ne oldu? Koreller ve Dante ne yaptı?”

 

Devran rahat bir edayla, sanki beklenmedik bir şey değilmiş gibi başını salladı.

 

“Hiçbir şey.” dedi. “Hiçbir şey olmadı, eskisi neyse öyle devam ediyorlar hayatlarına.”

 

Bu cevap yüzüme bir soğuk düşürdü. “Her şey bu kadardı yani?” diye tekrarladım, sanki cevap beni şaşırtmayacakmış gibi kendi kendime de itiraz edercesine.

 

“Evet.” dedi Devran. “Tabi herkes nikah günümüzü bekliyor, asıl hesap o zaman kapanacak.”

 

Belli belirsiz başımı salladım ve içimden sesli düşündüm:

“Sonuçta kararın değişmesinin sebebi artık senin de namusun olmamdı, değil mi?”

 

Devran kısa, soğuk bir onayla: “Öyle.” dedi.

 

İçimde bir dönüm noktası hissettim. Eğer Pantera Nera’nın namusu olarak ortadan kaybolursam, masadakiler geri dönmem için Elif ve Melis’e zarar verirlerdi. Ve ben buna engel olamazdım.

 

Belki Devran’ın gözü kara yüzü bile ortaya çıkıp bana ve çevremdekilere zarar verebilirdi. Aklımda hızla bir hüküm kesinleşti: Akdeniz Belası’yla kaçma teklifini asla kabul etmeyecektim. Ne çevremdekiler zarar görecek ne de benim hayatım annemin sonu gibi sahnede bitip gidecekti.

 

Bu kararı verirken yüzümde bir sertlik belirdi; Devran bunu fark etmiş gibi beni dikkatle izledi ama bir şey demedi.

 

Biraz soluklandım, sonra asıl sorumu sormaya çekindim ama içimdeki merak susmuyordu:

“Akdeniz Belası’ndan bir haber var mı? Bu kadar şey olup bitti, ondan hiç ses çıkmadı mı?”

 

Devran bir süre gözlerimin içine baktı. Sonra ağır bir şekilde olumsuz anlamda başını salladı.

 

“Akdeniz Belası’ndan bir haber yok. O genelde sinsice hareket eder ve ne yaparsa kimsenin beklemediği bir anda yapar.”

 

Hazır konunun ortasında iken sorabileceğim tüm soruları tek tek sormaya karar vermiştim.

 

“Ama amacı ne?”

 

Devran kısa ve net konuştu:

“Amacı işleri bozmak, huzur kaçırmak.”

 

“Bize zarar verir mi peki?” diye ısrar ettim, içimdeki soğuk ter artarken.

 

Devran yüzünü biraz daha sıkıp bakışlarını daralttı: “Endişelenme, sana zarar vermez. O genelde bizim gibi insanları sevmez, bize hamle yapar.”

 

İçimden bir şey ters söylüyordu; Akdeniz Belası’nın beni asla hedef almayacağı fikri bana hiç inandırıcı gelmiyordu. Bana zarar vermese bile hayatımın yönünü değiştirmekte kararlı olduğu kesindi. Ama Devran’ın sözü üzerine daha fazla kurcalamadım; sonra tekrar sordum:

 

“Peki bu iş böyle hep devam mı edecek? Ne zamandır böyle sürüyor bu?”

 

Bu soru Devran’ı gerdi. Omuzlarına bir ağırlık çöktü. Derin bir nefes aldı ve sertçe, “Beş yıl.” dedi. “Tam beş yıldır ayağımıza dolanıp duruyor, şerefsiz.”

 

Sözlerinin sertliği gerçek gibiydi. Sonra Devran devam etti, kelimeleri keskindi.

 

“Bu daha devam etmeyecek. Yakında ne olacaksa olacak; ya ben onu ortadan kaldıracağım ya da sıkarsa o beni.”

 

O an tüylerim diken diken oldu. Cümlesinin sonu, gelecekte olası bir kanın, hesaplaşmanın habercisiydi. Ortalığın daha da karışacağını hissetmek zor değildi.

 

Asıl soru, bu savaşı kimin kazanacağıydı. Çünkü bu sorunun cevabı çok şeyi değiştirirdi.

 

Sonra, başta tereddüt ettim ama başımı Devran’ın göğsüne yasladım. Onun göğsünden yükselen o ağır, düzenli nefes sesi… kalbimin karmaşasına inat, sakinleştirici bir ritim gibiydi. Burnuma Devran'ın kokusu geldi. Bilindik, sert ama garip bir şekilde güven veren.

 

Bir süredir konuşmuyorduk. Bir yandan göğsüne yaslanmış olmanın verdiği o güven duygusu vardı, diğer yandan içimde hep var olan o huzursuzluk. Korkuyordum.

 

Devran başını biraz eğdi, sesini yumuşatarak sordu:

“Ne oldu Defne?”

 

Sesim o kadar kısık çıktı ki, neredeyse duyulmadı.

 

“Hiç… Böyle şeylere alışkın değilim, biliyorsun.”

 

“Biliyorum.” dedi. Ama sadece o kelimeyle bile sanki içimi okumuştu. Korktuğumu biliyordu.

 

Sonra elini belime koydu, beni kendine biraz daha çekti. Hiç direnmedim. Başımı onun göğsüne bıraktım. Ellerimi farkında olmadan gömleğinin üzerine koydum. Kalbimin sesi, onun kalp atışına karıştı. O an zamanın akmadığını hissettim. Sanki dünya bir anlığına durmuştu.

 

Bir süre sadece sessizlik vardı. Nefes alışlarımız birbirine karışıyordu. Bu kadar yakın olmak, bu kadar savunmasız hissetmek… alıştığım bir şey değildi.

 

Sonra dudaklarım istemsizce kıpırdadı.

“Ben kimse zarar görmesin istiyorum.” dedim fısıltıyla. “Ne olursa olsun, kimseye bir şey olmasın.”

 

Devran başımı okşadı. O kalın parmakları saçlarımın arasında dolaşırken, sesi neredeyse bir yemin gibi yankılandı.

 

“Kimse zarar görmeyecek, korkma” dedi.

 

O an gözlerimi kapattım. İçimde bir düğüm vardı, ama Devran’ın sesi, o güven dolu tonu… o düğümü bir anlığına gevşetti. Yine de bir his, çok derinde bir yerde, bana fısıldıyordu: Her şeyin bu kadar sessiz olması, fırtınanın yaklaşmakta olduğunun işaretidir.

 

***

 

Balkonda, geceyi saran o loş sessizlikte, başım Devran’ın omzuna düşmüş ve düşüncelerim karanlığa karışmıştı. Son hatırladığım buydu. Uyku beni bir girdap gibi içine çekti.

 

Ne kadar geçti bilmiyorum. Belki birkaç dakika, belki saatler. Göz kapaklarımın ardında bir titreşim hissettim. Devran'ın beni kucağına aldığını fark ettiğimde gözlerimi hafifçe araladım. Gözleri bana değiyordu. Sesi alçak ve yumuşaktı.

 

“Uyu.” dedi, sadece.

 

O kadar uykuluydum ki sadece başımı azıcık sallayıp tekrar kapadım gözlerimi. Devran’ın güçlü kolları beni bir yatağa bıraktığında çarşafın serinliği tenime değdi. Sonrası karanlık...

 

Ne kadar zaman geçti bilmiyorum. Gözlerimi açtığımda odanın içinde bir tıkırtı yankılandı. Kapı aralıktı. Işık dışarıdan sızıyor, gölgeler duvarlarda dans ediyordu. Odanın dışından Devran’ın sesi geldi, boğuk, sinirli, belli belirsiz.

 

“Nasıl böyle bir şey olabilir?”

 

Kapı yavaşça kapandı. Sessizlik yeniden çöktü.

 

Bir süre yattığım yerden doğrulamadım. Ama içimde daha baskın bir his vardı: merak.

 

“Ne oluyor ya…” diye mırıldandım kendi kendime.

 

Battaniyeyi kenara itip kalktım. Devran’ın odasında olduğumu anlamam zor olmadı. Devran'ın burnuma çarpan o kendine has kokusu odaya hakimdi.

 

Kapıya doğru yürümeye başladım ama yarı yolda içimde bir ses durdurdu beni.

 

“Hadi ama, sonunda bu odada yalnız kaldın. Güvenlik sistemi ile ilgili de bir problem yok… Bir daha bu fırsat eline geçmez.”

 

O an kalbim deli gibi çarpmaya başladı. Ama geri adım atmadım. Elimi uzatıp ışığı açtım. Odanın bir anda canlanmasıyla gözlerim kamaştı. Sonra, gözlerim yavaşça alışırken etrafı incelemeye başladım. Komodin, gardırop, birkaç tablo... Ama en dikkat çekeni çalışma masasıydı.

 

 

Yaklaştım. Masanın altında küçük bir kasa vardı, dijital şifreliydi. Açamadım tabii. Ama üstü... kağıtlarla doluydu. Belgeler, iş dosyaları ve bazı boş sayfalar.

 

Tam masadan uzaklaşacaktım ki elimin tersiyle bir zarfa çarptım. Zarf yere düştü, içindekiler masaya ve halıya dağıldı. Eğilip toplamaya başladım. Çizimler… kara kalem portreler, yüz hatları dikkatle işlenmiş figürler. İlk başta anlam veremedim.

 

Önce çizimlere tek tek baktım. Kara kalemle yapılmış portrelerdi. Gerçekten iyi çizilmişlerdi. Devran’ın elinden çıkmış olması ilginçti. Gölgelendirmesi, çizgi disiplini, detaylara gösterdiği özen...

 

Ama bir tanesine daha dikkatle baktığımda içim buz kesti. O yüz… bendim.

 

Kaşlar, çene hattı, hatta yüzümün sol yanında küçük bir ben. Ellerim titredi. “Hayır…” dedim, kendi kendime.

 

Bir an elim titredi. Kağıdı çevirdim, arkasına baktım, tarih atılmıştı. Aylar öncesinden kalmaydı.

 

Sonra diğer çizimlere baktım. Birkaç çizim sonrasındaki kişi yine bendim. Farklı zamanlar, farklı yüz ifadeleri... birinde saçım dağınık, birinde yüzümde simler var. O simler… Elif’in doğum günüydü. O gece hepimizin yüzü parlıyordu. Ve yalnızca yakın çevremizin olduğu bir geceydi.

 

Birden elimdeki çizimi fotoğrafa denk getirdim. Ve birebirlerdi. Aynı açı, aynı gülüş...

 

Sonra fotoğraflara geçtim. Birkaç tanesinde yine ben vardım. Aylar öncesindendi, belki bir yıl... Belki daha bile eski. Kafede, bir sokakta, arkadan çekilmiş bir karede. Sanki beni uzaktan izlemiş biri gibi. Ellerim terledi.

 

“Yani…” dedim kendi kendime. Sesim titriyordu. “Beni… o zamandan beri mi…”

 

Sandalyeye oturdum, elimdeki kağıtlara tekrar baktım. Bunları Devran çizmişti. Belki ben farkında bile değilken, beni izlemiş ve tüm ayrıntılarıyla kağıda dökmüştü.

 

O an içimde ürpertiyle birlikte garip bir sıcaklık yükseldi. Korku muydu, yoksa aniden gelen bir fark ediliş hissi mi? Bilemiyordum. Ama kesin olan bir şey vardı:

 

Devran beni sandığımdan çok daha önce tanıyordu. Ve belli ki, uzun zamandır izliyordu.

 

 

Bölüm : 15.12.2025 18:50 tarihinde eklendi
Okur Yorumları Yorum Ekle
Hikayeyi Paylaş
Loading...