35. Bölüm

35

Missyazarr
missyazarr

Odada çıt çıkmıyordu. Sadece arada bir duyulan, uzaktan gelen bir köpek havlaması… O da bir fon gibiydi. Ama asıl uğultu kafamın içindeydi.

 

Elimdeki kağıtları, fotoğrafları masaya tek tek geri yerleştirdim. Her birini bıraktığımda, sanki bir suç mahalline dokunuyormuşum gibi dikkatliydim. Her şey yerli yerinde olmalıydı. Devran’ın gözünden hiçbir ayrıntı kaçmazdı.

 

Masayı düzenleyip geriye çekildiğimde içim bir tuhaf oldu. Fotoğraflardaki ve çizimlerdeki kendi yüzüm hâlâ aklımdaydı. Hepsi kendi hayatımın içinden anlar, ama aynı zamanda bir yabancının gözünden kesitlerdi.

 

Odayı saran sessizlik dayanılmaz hâle geldiğinde, elimi uzatıp odanın lambasını kapattım. Karanlık anında odayı yuttu. Zaten bu odanın olayı buydu, karanlık. Ay ışığı, yarı açık perdeden içeri süzülüp odayı maviye boyadı.

 

Sonra pencerenin önüne bir sandalye çekip oturdum. Bir süre hiçbir şey düşünmedim. Sadece gökyüzüne baktım. Daha sonra düşünceler birer birer akmaya başladı; yavaş ama keskin…

 

Devran beni sandığımdan çok daha önceden tanıyordu. Sadece tanımakla da kalmamış, takip ettirmişti. Fotoğraflarımı çektirmiş ve beni çizmişti. Birini merak edersin ve araştırırsın, bu normal bir şeydir. Ama bu başka bir şeydi. Bu… Bu şey hakkında ne yazık ki bir tanım yapamıyordum.

 

O an boğazım düğümlendi. Sandalyeye iyice yaslanıp dizlerimi kendime çektim.

“Niye?” diye fısıldadım.

 

Bütün o zamanlar, Devran’ın o ağır bakışları, sessizliği, sinir bozucu tahammülsüzlüğü… Hepsinin altında başka bir şey vardı demek. Onun gözünden benim bildiğim Defne, sadece sonradan hayatına girmiş bir kadındı.

Ama Devran’ın bildiği Defne, aylar ve belki de yıllar öncesinden seçilmiş biriydi.

 

Birden içimi ürperten bir his kapladı. Sanki birisi hâlâ beni izliyormuş gibi…Omzumun üzerinden arkama baktım. Sadece boşluk vardı.

 

Elimi saçlarımın arasına geçirdim. O an içimden geçen tek şey, bu hikâyenin kesinlikle yüzeyde görünenle sınırlı olmadığıydı. Devran’ın sakladığı şeyler vardı. Ve artık biliyordum ki, bunları öğrenmeden rahat edemeyecektim.

 

Saatler geçti. Gecenin sessizliği ağırlaştı.

 

“Neden Devran?” diye fısıldadım, tüm gece kendi kendime.

“Ne saklıyorsun benden? Neyin peşindesin?”

 

O cevabı bulana kadar, uyku da huzur da yoktu.

 

Gece yarısını çoktan geçmiştik. Saatlerin sessizce akıp gittiği bir vakitte bahçede bir araba durdu. Devran gelmişti. Onu görünce nefesimi tutup olup biteni izledim. Devran arabadan tek başına indi. Acele etmeden, sanki gerçekten gecenin adamıymış gibi yavaş adımlarla eve girdi.

 

Kapı kapandığında sandalyemi toparlayıp, usulca çalışma masasının önüne yerleştirdim. Beklemek istediğim kadar ayakta durdum.

 

Dakikalar sonra kapı açıldı. Devran içeri girdiğinde hareketi bir anda değişti. Gözleri kısa bir an etrafa takıldı ve sonra elini çabucak beline attı. Silah... o an içim bir sıkıştı. Devran silahını çekip bana doğrulttu. Kalbim bir çarpıntıya başladı. Ama garip bir sükût vardı içimde. Bana zarar vermeyeceğini biliyor olmam korkuyu azaltıyordu.

 

Karanlıkta göz göze geldik; ben şaşkın, o soğukkanlı. Ağzımdan istemsizce bir ses çıktı.

 

“Benim… Defne.”

 

Devranın yüzünde o ani sertlik eridi, silahını yavaşça indirdi. İçimde bir anlık rahatlama yayıldı.

 

Sonra Devran ışığı açtı. Odanın şifresini girmek için hemen paneli tuşladı. Dikkatle izledim onu. Şifre onaylandığı anda Devran hızla bana döndü.

 

“Ne yapıyorsun sen böyle, Defne?” dedi kızgın tavrıyla. “Karanlıkta öylece ayakta durmak da neyin nesi? Ya refleks olarak seni vursaydım?”

 

“Ama vurmadın.” diye konuştum alçak bir tonda. Ve ardından daha yüksek tonda devam ettim:

“Sen bana zarar vermezsin.”

 

Sözlerim içten bir inanç taşıyordu. Ama daha çok kendimi ikna etmeye çalışır gibiydim.

 

Devran kapıyı kapatırken dudaklarının arkasından, neredeyse duyulmayacak bir tonla, “O kadar da kesin konuşma...” diye mırıldandı.

 

Kulaklarım onu yakalayamadı. Ama gözlerim daha çok yüzündeydi. Yüzünde garip bir ifade vardı, belki yorgunluk olabilirdi ama emin değildim. Bu tavrı içimde istemeden bir ürperti yarattı. O anda anladım: ne kadar yakın olsa da, ne kadar koruyucu görünse de Devran hâlâ kendi dünyasının içinde, kendi kararlarının yüküyle hareket eden biriydi. Ve bu, beni hem güvende hissettiriyor hem de ürkütüyordu.

 

Onun yüzünü bu kez dikkatle inceledim. Gözlerinin altında bir yorgunluk vardı. Kaşlarının arasındaki çizgiler daha derin, omuzları daha bir çökmüştü. Kıyafetleri değildi sadece; hareketlerinden, nefes alışından anlıyordum: Devran yorgun ve gergindi. Bu yorgunluğun sebebi sadece gece uykusuzluğu değildi. İçindeki fırtınayı taşıyan bir ağırlık vardı sanki omuzlarında.

 

Ona baktıkça içimde bir şey kıpırdadı. Korkuyla karışık bir merak ile “Ne oldu?” diye sormak istedim; ama dudaklarım tutuklandı. Onun yerine, sessizce kalkıp yanına birkaç adım attım. Aramızdaki mesafe hem fizikseldi hem metaforik. O an, kendimi daha korumasız hissediyordum ama aynı zamanda daha kabullenmiş. Bu ilişki tek taraflı bir korunma değil, iki taraflı bir güç hâline gelmişti.

 

Devran başını eğdi, gözleri bir süre benimkilerde sabitlendi. Sonra derin bir nefes aldı ve sesini, o sertliğini biraz daha yumuşatarak konuştu.

 

“Saat geç oldu. Odana gidip uyu.”

 

Kısa, netti. Emir gibi değil de nasihat gibi vardı içinde, ama her hâlâ bir emirdi.

 

Cevap vermeye çalışırken gırtlağımda düğümlenen sözcükler durdu. Çok şey vardı söylemek istediğim, belki haykırarak hesap sormak istediğim. Ama onları yuttum.

 

Sanki bir yandan Devran’a meydan okumak istiyor, bir yandan da o karanlık bakışlarından korkuyordum. Ama dilim benden önce davrandı.

 

“Gitmeyeceğim.” dedim.

 

Sesim çok yüksek değildi ama belli ki onu şaşırtmaya yetmişti. Devran bir an durdu. Bir süre sanki kendi içinde tartıştı. Sonunda kafasını belli belirsiz salladı.

 

“Peki.”

 

Bir kelimeydi sadece ama içimde yankısı kocaman oldu. Kazanmış gibi hissettim, ama garip bir zaferdi bu. İçinde biraz korku, biraz utanç, biraz da merak vardı.

 

Ayakkabılarımı çıkarmaya uğraşırken odaya karışan kumaş hışırtılarını duydum. Başımı kaldırdığımda Devran, sırtını bana dönmüş, gömleğinin düğmelerini çözüyor, sonra da yavaşça çıkartıyordu.

 

Bir an elim ayağıma dolandı.

“Cidden mi?” dedim şaşkınlıkla, istemsiz bir kahkaha karıştı sesime. “Bari arkamı dönmemi isteseydin.”

 

O ise tek kelime etmeden, sanki bu durum gayet doğalmış gibi davranmaya devam etti. Ben arkamı dönüp yatağın kenarına oturdum.

 

Bir süre sonra sesi geldi. Sakin, ama alıştığım o donuk soğuklukla.

 

“Gerek duymadım.”

 

Başımı çevirip ona bakmadım.

 

“Neden?”

 

Kısa bir sessizlik oldu. Sonra yatak gıcırdadı, ağırlığı hissettim. Devran çoktan uzanmıştı. Boğuk bir sesle konuştu, gözleri karanlıkta belli belirsizdi.

 

“Çünkü dört gün sonra eşim olacaksın.”

 

O cümle, odanın içindeki havayı bıçak gibi kesti. Gözlerim ona kaydı. Karanlıkta sadece yüz hatlarını seçebiliyordum.

 

O anda içimden, “Gerçekten de dört gün sonra bu odada yaşamaya başlayabilirim.” diye geçti. Korkutucu bir düşünceydi.

 

Bir süre sessizlik oldu. Sadece nefeslerimiz birbirine karıştı. Sonra gözüm masaya takıldı. Üzerinde çizimlerim, fotoğraflarım… Hepsi birbirine girmişti. Merak içimi kemirdi.

 

“Bir şeyler yazmayı mı, yoksa çizmeyi mi seversin?” dedim.

 

Devran birkaç saniye sessiz kaldı, sanki neden sorduğumu tartıyordu. Sonra sesi, her zamanki gibi kısık ve pürüzlü geldi.

 

“Nereden çıktı şimdi bu?”

 

“Masanda bir sürü kağıt kalem var.” dedim, biraz çekinerek. “Merak ettim sadece.”

 

Uzun bir duraksama daha... Sanki duvarla konuşuyordum. Tam artık cevap vermeyeceğini düşündüğüm anda, o derin sesi duyuldu.

 

“İkisini de biraz.”

 

Yüzümde küçük bir gülümseme belirdi.

“Demek çizim yeteneğin var…” dedim. “Çizdiğin bir şeyler varsa gösterir misin?”

 

Ama Devran sessiz kaldı. Ben bekledim, gözlerim karanlığa alışmaya çalışırken hâlâ ondan bir işaret umdum.

 

“Bu hayır demek mi?” dedim sonunda.

 

Cevap yine gelmedi. Sadece bir anda, kollarımın etrafında bir hareket hissettim. Devran beni çekti, hiç uyarı vermeden. Bir saniyede göğsüne doğru düşmüş, kollarının arasında kalmıştım.

Kalbim öyle hızlı atıyordu ki, kendi sesimi bile bastırıyordu.

 

Devran başını hafifçe eğdi, sesi neredeyse bir fısıltı gibiydi:

“Bu… artık uyu demek.”

 

Ne kadar denediysem de gözlerimi kapatamadım. O sert göğsün yanında, kalbim nefesimle yarışıyordu. Düşüncelerim karmakarışıktı.

 

Bir yandan kaçmak istedim, bir yandan da o sıcaklıktan ayrılmaya elim varmadı. Karanlıkta nefesini duydum, ağır, yavaş, derin.

 

.

.

.

 

4 GÜN SONRA

 

Gözlerimi açtığımda tanıdık bir his vardı tenimde. Çarşafın dokusu bile tanıdıktı artık. Ama nerede olduğumu fark etmem birkaç saniye aldı. Dudağımın kenarında o an belli belirsiz bir tebessüm oluştu. Başımı yastığa biraz daha gömdüm, gözlerimi kapatıp iç çektim. Ne garip… Devran’ın odasının kokusu bile artık yabancı gelmiyordu.

 

Dört gün önceki gece zihnimin bir köşesinde hâlâ sıcak, hâlâ karmaşık bir anıydı. Her şey o kadar hızla olmuştu ki… ne hissedeceğimi, ne düşüneceğimi bilememiştim. Ama artık alışmıştım.

 

Ama şimdi… şimdi sadece uykum vardı.

Gözlerim kapalı, saçlarım yastığın kenarına dağılmış, yeniden dalmaya çalıştım.

 

Sonra, bir anlık farkındalık oluştu zihnimde. Bir şey yanlıştı. Devran eve geç dönmüştü ve gece birlikte uyumuştuk. Ama bu sabahsa, başka bir gündü. Bu yüzden gözlerimi bir anda açtım.

 

Kalın siyah perde arkasından sızan ışık, odayı az da olsa aydınlatıyordu. Sabah olmuştu. Odaya sessizlik hakimdi. Ama içinde benden başka bir nefes sesi vardı.

Yanıma döndüm. Ve o an… Devran’ın koyu renk gözleriyle göz göze geldim.

 

Bir saniyeliğine nefesim durdu. Sonra hemen gözlerimi kaçırdım. Ama nereye bakarsam bakayım, her yer Devran’dı.

Gözlerim istemsizce Devran'ın gövdesine döndü. Devran... Devran çıplaktı.

 

O kadar doğal, o kadar sakin görünüyordu ki sanki her sabah böyle uyanıyormuş gibiydi. Ama ben sakin olmaktan fazla uzaktım. Çarşafı anında boynuma kadar çektim.

 

“Sen… Sen niye çıplaksın!?”

 

Sesim hem şaşkın hem tizdi. Sanki biri beni oracıkta tokatlamış gibi, canım yanıyormuş gibi bağırmıştım.

 

Devran'ın yüzünde belli belirsiz bir tebesüm, gözlerini kısıp bana baktı.Sabah sesinin o derinliğiyle, gayet sakince cevap verdi.

 

“Sen neden çıplaksan, o yüzden.”

 

Kalbim göğsümden fırlayacak gibiydi.

Ne dediğini anlamam bir ya da iki saniye sürdü. Sonra bakışlarım hızla aşağıya kaydı. Kafamı çarşafın içine sokarak kendime baktım... Ve nefesim kesildi.

 

Gerçekten… tamamen… çıplaktım.

 

Bir an beynim durdu, sonra içgüdüyle çarşafı vücuduma doladım ve yataktan fırladım. Ayaklarım halıya bastığında sanki yere değil, bir ateşin üstüne basmışım gibi hissettim.

 

“Ne.... N-ne oldu dün gece!?” dedim, sesi titreyen biri gibi.

 

Ama aslında biliyordum. Her şeyi hatırlıyordum. Birlikteydik. Hem de tamamen ayıkken. Ama sabahın şaşkınlığıyla, sanki beynim gerçeği birkaç saniyeliğine silmişti.

 

Devran hâlâ yataktaydı. Dirseğini yastığa dayamış, beni izliyordu.

Bir şey demedi. Sadece baktı. O bakış… ne kadar sakin görünse de içinde garip bir ağırlık vardı.

 

Ben ise ellerimle çarşafı omuzlarıma daha sıkı dolarken içimden geçen tek şey şuydu:

 

“Ben ne yaptım böyle?”

 

Dört gün önceki kafa karışıklığımdan sonra, o geceden beri ne değişmişti? O gece Devran’ın yanında uzanmak bile beni geren bir durumdu. Şimdi ise bu durum, yaşananların yanında hiçbir şey kalmıştı.

 

.

.

.

 

SAATLER ÖNCESİ

 

 

Melis’in “Hadi be, ne olur be! Küçük bir kutlama yapalım. Hiç bekarlığa veda partisi olmadan evlenilir mi hiç!” diye ısrar ettiği bir akşam olarak başladı her şey.

 

İlk başta reddettim. “Ya Melis, yapmayalım. Devran bu sefer gerçekten kızar. Herkesin de bir sabrı var, nikah gecesi olay çıkarmayalım.” dedim.

 

Ama tabii Melis durur mu? Dudaklarını büzüp, “Sanki o kocan değil de patronun olacak! Hadi ya, ne olur ki? İki kadeh bir şey içip güleriz. En fazla ne olabilir ki?” dedi.

 

Elif de hemen onun safına geçti.

“Defoo...” dedi, o tatlı uzatışıyla, “Bunu kendin için yapıyorsun. Sonuçta artık evleniyorsun. Bir daha üçümüz böyle kafamıza göre takılamayacağız.”

 

Haklıydılar. Bilmiyorum, belki de içimde bir yer, Melis’in söylediği kadar eğlenceli olmasını istedi.

 

“Tamam.” dedim sonunda. “Ama sadece sessiz, sakin bir kutlama.”

 

Melis’in gözleri hemen ışıldadı.

 

“Merak etme prensesim, kimse duymayacak… Sadece biraz patlama sesi duyulabilir!”

 

Ne demek istediğini anlamadan, Devran’ın alkol koleksiyonundan bir şampanya şişesini aldı.

 

“Melis!” diye bağırdım.

 

“Ne var ya? Kutlama yapıyoruz şurada!”

 

Tıpayı çevirdiği anda "Pop!" diye bir ses yankılandı. Şampanya köpüğü tavanı yalayıp parkeye serpildi. Melis kahkaha attı, Elif alkışladı.

 

Ben ise içimden sadece şunu geçirdim:

“Umarım bu gece o şampanya benim bir tarafımda patlamaz…”

 

Belki de birkaç yudum şampanya bana cesaret gibi gelmişti. Uzun zamandır hissetmediğim bir hafiflik hissettim. Sanki yıllardır bastırdığım duyguların dışına çıkmış gibi hissettim.

 

Saat ilerledikçe müzik yükseldi. Hep birlikte dans ettik, arada şarkılara eşlik ettik. Güldüm. Belki de uzun zaman sonra gerçekten güldüm.

 

Ama gece bitip de herkes odasına çekildiğinde içimde bir sessizlik kaldı. Neşenin arkasında bir uğultu gibi duran o ses yine çıktı ortaya. Odama girerken Devran’ın odasını fark ettim.

 

Ayaklarım kendi kendine hareket etti. Elimi kapıya koydum, sonra geri çektim.

Ama sonra… o tanıdık dürtü geldi:

 

“Artık bilmek istiyorum.”

 

Kapıyı açtım. İçeri girdim ve çalışma masasına oturdum. O an sanki nefesim kesildi. Neden buradaydım bilmiyorum.

Ama hissettiğim şey açıktı. Devran benden bir şeyler saklıyordu.

 

Daha doğrusu, sakladığı şey bendim. Ve gerçek tam olarak neyse öğrenmek zorundaydım.

 

Bir dakika bile geçmeden alarm çalmaya başladı. Tiz bir bip sesiyle irkildim.

 

“Hay anasını…” dedim, refleks olarak. Şu sese alışacak gibi değildim.

 

Çok geçmeden, bir ya da iki dakika sonra kapı bir anda açıldı. Haliyle, Devran içeri daldı. Elinde silah vardı. Ama beni görünce o sertlik yerle bir oldu.

 

 

“Defne?” dedi şaşkınlıkla. “Neler oluyor burada?”

 

Ayağa kalktım. Kalbim deli gibi atıyordu.

 

“Ben de tam onu soracaktım.”

 

“Ne işin var benim odamda?” dedi. Sesi sertti ama gözleri karışıktı. Endişe mi, yoksa başka bir şey mi anlamadım.

 

Adımlarımı ağır ağır attım ona doğru.

 

“Benden sakladığın şeyler mi var, Devran? Odana girmemde bir sakınca mı var?” dedim.

 

Bir anlık sessizlik… Sadece alarmın yankısı vardı odada.

 

“Ne demek istiyorsun?”

 

“Her şeyi biliyorum.” dedim. Sesim titredi ama gözlerim hala onda kilitliydi.

 

“Ne biliyorsun Defne?”

 

Gözlerimi kısmadan söyledim:

“Beni sandığımdan çok daha uzun zamandır tanıyorsun.”

 

Devran’ın çenesindeki kas gerildi. O kadar barizdi ki doğruyu yakalamıştım.

 

“Kim söyledi sana bunu?” dedi sonunda.

 

“Kimse.” dedim, nefes alarak.

“Fotoğrafları gördüm. Ama bir şey daha var…”

 

Bir adım daha attım ona doğru.

Sesim neredeyse fısıltıya dönmüştü.

 

“Beni takip ettirmeni anlıyorum bir nebze olsun anlayabilirim belki. Ama neden… neden benim resmimi çizdin, Devran?”

 

O anki sessizlik… Sanki bütün ev, bütün dünya dondu. Devran uzun süre konuşmadı. Sonra silahı yavaşça masaya bıraktı.

 

Devran adım adım bana doğru yaklaştı. Aramızda kalan o küçücük mesafe artık nefes kadar inceydi. Gözlerime baktığında… içimde bir şeylerin çatırdadığını duydum sanki. Gözlerindeki sertlik çözülmüştü. İlk defa böylesine çıplak bakıyordu.

 

“Çünkü seni seviyorum, Defne.”

 

O üç kelime, içimde bastırdığım her şeyin kapağını kaldırdı. Ama ne diyeceğimi bilemedim. Kalbim öyle hızlı atıyordu ki, sesini o da duyacak sandım.

 

Sanki içimde bir yer, “Sakın inanma, sakın ona karşılık verme” diyordu. Ama başka bir yer, çok daha derinde olan bir yer, “Artık direnme. Gerçeği ikiniz de biliyorsunuz.” diye fısıldıyordu.

 

Gözlerim doldu, ama ağlamadım. Sadece baktım ona. Ve sonra... Devran başını hafifçe eğdi, alnıma dokundu önce. O kadar uzun bir saniye sürdü ki o an, zaman bile nefesini tuttu sanki.

 

Artık direnemedim. Aramızdaki mesafe bir anda kayboldu. Ellerim yüzündeydi, nefesi burnumdaydı. Geriye dönmek mümkün değildi artık.

 

Sonra dudakları dudaklarıma değdi.

Sanki bütün geçmiş, bütün inat, bütün kelimeler o dokunuşla eridi gitti. Ne kadar sürdü bilmiyorum. Belki bir an, belki bir ömür.

 

O an, artık düşünmedim. Ne geçmişi, ne olacakları… hiçbir şeyi. Sadece kalbimin o delicesine atışını, tenimin titremesini hissettim.

 

O da durmadı. Beni kendine çektiğinde, dışarıda rüzgâr bile sustu. Sadece ikimiz vardık. Kelimelere sığmayacak kadar sıcak, karmaşık, yasak bir yakınlık.

 

Bu gece ne kadar yasak, ne kadar karışık olursa olsun, ikimiz de kendimizi kaybettik. Bu geceden sonra artık hiçbir şey eskisi gibi olmayacaktı.

 

 

.

 

.

 

.

 

Oy verir ve yorum yaparsanız çok mutlu olurum. (:

 

 

Bölüm : 22.12.2025 19:07 tarihinde eklendi
Okur Yorumları Yorum Ekle
Hikayeyi Paylaş
Loading...