36. Bölüm

36

Missyazarr
missyazarr

ŞİMDİKİ ZAMAN

 

.

.

.

 

 

Bir süre sadece nefesimi duydum. Kalbim göğsümden taşacak gibiydi. Çarşafı hâlâ göğsüme bastırmıştım. Çarşafı sıkıca kavrayan ellerim titriyordu.

 

Gözlerim istemsizce Devran'ınkilerle buluştu. O kadar sakin, o kadar kendinden emin görünüyordu ki... içimden, "Nasıl bu kadar rahat olabiliyor?" diye geçirdim.

 

Sonra o, gözlerini benden ayırmadan, alçak bir sesle sordu:

 

"Hatırlamıyor musun?"

 

Boğazımdan bir yutkunma sesi çıktı. Hatırladığım anılar yüzünden sanki nefes almak bile zorlaşmıştı. Birkaç saniye sadece yüzüne baktım. Sonra derin bir nefes verdim ve omuzlarım yenilgiyle düştü.

 

"Hatırlıyorum..." diyebildim, sonunda.

 

Ama Devran, yüzümdeki tedirginliği okuyup yattığı yerden bana yakınlaştı. Sesi biraz sertleşti bu kez.

 

"Yoksa, sarhoş değilim diyerek bana yalan mı söyledin? Dün gece sarhoş değildin, değil mi?"

 

Bir an durdum. Gözlerimi yere indirdim. Ellerim çarşafa daha sıkı sarıldı.

 

"Yalan söylemedim." dedim düşük bir tonda. "Sarhoş değildim, sadece birkaç yudum içmiştim. Yaşadığımız şeyi hatırlıyorum."

 

O an, Devran'ın yüzündeki gerginlik bir anda çözülüp gitti. Dudaklarının kenarı belli belirsiz kıvrıldı. Bir kolunu başının altına yasladı, rahat bir nefes aldı. Gözlerinde öyle bir ifade vardı ki... sanki bütün gecenin ağırlığını o anda sırtından atmış gibiydi.

 

O an, tam nefesimi düzene sokmaya çalışırken gözlerim istemsizce tekrar ona kaydı. İşte o an gerçekten fark ettim.

Devran hâlâ tamamen çıplaktı.

 

Bir saniyede bütün yüzüm yandı. Elimle yüzümü kapadım. Sanki o değil de ben çıplakmışım gibi utandım.

 

"Allahım... Bir şeyler giyseydin bari."

 

Devran kaşlarını hafif yukarı kaldırdı. Sonra, belki de ilk kez bu kadar içten, bu kadar doğal bir şekilde gülmeye başladı.

Samimi gülüşünün sesi tüm odayı doldurdu.

 

İçimdeki bütün panik o sesle tuhaf bir karışım oluşturdu. Bir yandan utanıyor, bir yandan da bu gülüşü dinlemek istiyordum.

 

"Gülme." dedim, yarı sitemli yarı gülerek. "Cidden utanıyorum şu anda."

 

Gülümsemesini biraz bastırsa da gözlerindeki ışıltı kaybolmadı.

"Senin bu hâlin..." dedi ve sustu. Ama hiçbir şey demeyerek çok şey demişti aslında. Çünkü bakışları her şeyi anlatıyordu.

 

Yüzümü başka bir yöne çevirdim. Ama tebessüm dudaklarımdan kaçamadı.

 

Bir süre sessizlik oldu. Göz göze gelmemeye çalıştım ama olmadı. O sessizlikte, bakışlar yine buluştu. Gözlerinin içine baktığımda kalbim tekrar o hızda atmaya başladı.

 

Devran'ın yüzündeki ifade değişti. Hafif bir ciddiyet, biraz da yumuşaklık geldi sesine.

 

"Gel buraya." dedi kısaca.

 

Bir anlık tereddüt yaşadım.

"Devran..." dedim.

 

Ama o çoktan elini uzatmıştı.

 

"Gel buraya, Defne."

 

O ton sert değildi, ama tartışmasız bir netlik taşıyordu. Sanki sadece beni yanına çekmek değil, zihnimi de susturmak istiyordu.

 

Adımlarım yavaşladı, sonra durdum. Gözlerim yatağa kaydı, sonra tekrar ona... ve elimde olmadan yaklaştım.

 

Elini uzattığında, bileğimden hafifçe tuttu, sonra kendine doğru çekti. Bir saniye içinde çarşafla birlikte göğsüne yapışmıştım.

 

O anda kalbim yeniden hızlandı. Ama bu kez korkudan değil... garip bir huzurdan. Devran'ın eli sırtıma yerleşti, hareket etmeden, sadece orada durdu. Başını benim saçlarımın arasına yasladı.

 

Gözlerimi kapadım. Teninden yayılan sıcaklık, kalbimin atışını yavaş yavaş düzenledi.

 

Hiç konuşmadık. Sadece nefesler birbirine karıştı. O an sanki bütün kavga, bütün soru, bütün geçmiş durmuş gibiydi. Birlikte, o sessizlikte... sadece yattık.

 

O an, içimden sessizce geçirdim:

"Belki de ilk defa, gerçekten hiçbir şey düşünmeden yanındayım."

 

Ve Devran'ın nefesi enseme değdiğinde, kalbim bir kez daha hatırladı:

Bu adam hem en büyük korkum, hem de en büyük sığınağım olmuştu.

 

***

 

 

Devran'ın yanından zorlukla ayrılmıştım. Ne o beni bırakmak istemiş, ne de ben onu bırakıp odama geri dönmeyi. Aramızdaki duygusal yakınlığın nikah gününe denk gelmesi hiç iyi olmamıştı.

 

Odamın kapısını açtığım anda içeriden iki çift göz aynı anda bana döndü. Melisten beklediğim o meşhur alaycı bakışı, Elif'in ise şaşkınlıkla karışık "bu kıza ne olmuş?" bakışı...

 

Melis kollarını göğsünde bağlayıp kaşını kaldırdı.

 

"Günaydın, gelin hanım. Bu saatte nereden geliyorsunuz acaba?"

 

Elif de aynı ifadeyle bana baktı ama o daha sessizdi.

 

Refleksle saçlarımı düzelttim. Kalbim hâlâ sabahtan kalma olacak ki hızlıydı. Devran'ın bakışları, dokunuşları, nefesinin tenimde bıraktığı sıcaklık... hepsi zihnimdeydi. Ama Melis tabii ki buna izin vermedi.

 

"Ay, saç baş darmadağın... Şaftın kaymış, yanakların kızarmış... Defne sen ne yaptın?"

 

Hemen savunmaya, yani yalana geçtim.

 

"Bir şey yapmadım ya Melis! Ne yapayım, yürüyüşe çıktım. Biraz hava almak istedim."

 

Melis alaycı şekilde gözlerini kıstı.

 

"Tabi tabi... yürüyüşe çıkmışsın. Sen onu külahıma anlat şekerim. Boynun da yürüyüşten oldu değil mi?"

 

Ben utançla elimi boynuma götürürken, Elif dudaklarını birbirine bastırıp gülmemeye çalışıyordu.

 

Derin bir nefes aldım. Saklamanın anlamı yoktu.

 

"Dün geceyi... Devran'la geçirdim."

 

Bir anda oda sessizleşti. İki saniyelik bir şok. Sonra Melis'in çığlık gibi gelen sesi:

 

"NE! DEVRAN'LA-"

 

Elif bile Melis'in ağzını kapattı. Melis ellerini havaya kaldırdı. Böylelikle Elif, Melis'in ağzındaki elini geri çekti.

 

"Ay, tamam ben bir şey demiyorum! Aman!"

 

O sıra yine gözler beni buldu. Elif utangaç bir gülüşle bana bakıyordu.

 

"Ee... Nasıldı? Şey yani... İyi miydi bari?"

 

"Elif!" Diye çıkıştım ama yüzüm kızardı, bunu saklayamadım.

 

Ama Elif bugün Melis gibi olmaya ant içmiş, beni anlayışla karşılamaktan ziyade utandırmaya devam ediyordu.

 

"E, ne var canım? Saatler sonra kocan olacak adam. Niye utanıyorsun ki?"

 

Sıkıntıyla bir iç çektim. "Söylemesi kolay tabi." dedim. Ardından daha hızlı ve içten konuşarak "Siz de benim elime geçeceksiniz nasıl olsa, sonsuza kadar rahibe Teressa gibi gezmeyeceksiniz."

 

İkisi de o an bana bakıp öylece durdular. Haklı yere parmak basmış olacağım ki yüzlerindeki o alaycı pırıltılar sönmüştü.

 

Sonra Melis beni baştan aşağı süzüp dramatik bir edayla iç çekti. Ve yanıldığımı anladım.

 

"Evlenmeden önce bir kalite kontrolden geçirmek istediysen demek ki."

 

İşte o an ben de gülerek yüzümü ellerimle kapattım. Kızlar da bir yandan gülüyorlardı. Yanıma gelip bana sarıldılar ve destek oldular.

 

Bir süre sonra Elif sonunda ciddileşerek asıl haline döndü. Elimden tutarak dolaba geldi ve içinden elbisemi çıkardı.

 

"Tamam, bu kadar gırgır yeterli. Artık gelin hanımın hazırlanması gerekiyor."

 

Melis hemen işe dahil oldu, sanki yıllardır bu anı bekliyormuş gibi.

 

"Tabi efenim, hemen efenim."

 

Elif nikah elbisemi askıdan çıkardı. Beyaz kumaş ışığı görünce parladı. O an kalbim bir anlığına durdu. Bu elbiseyi üzerime giydiğimde ve sonra o imzayı attığımda her şey değişecekti.

 

Elif elbiseyi yatağın üzerine sererken bana baktı.

 

"Hazır mısın?"

 

Bir an düşündüm. Devran'ın yüzünü, sabahki sıcaklığını, gözlerindeki o sahiplenici karanlığı hatırladım.

 

Başımı hafifçe salladım.

 

"Hazırım."

 

Elif ve Melis'in gözleri ışıldadı. Tam o anda kapı çaldı. Kemal kapının önünden kibarca seslendi:

 

"Defne Hanım, kuaförler geldi."

 

Melis kapıya koştu.

"Gelsinler!"

 

Az sonra içeri iki kadın ve bir erkek girdi. Valizleri, fırçaları, makyaj çantaları, saç makineleri... Oda bir anda profesyonel bir hazırlık stüdyosuna dönüştü.

 

Melis heyecanla ellerini birbirine vurdu.

"Oha! Kız biz seni bildiğin Harbiye'de konsere çıkarıyoruz gibi şu anda."

 

Ben hâlâ yatağın üzerindeki o beyaz elbiseye bakıyordum. Sanki bana doğru yürüyüp beni yeni bir hayatın içine ışınlayacakmış gibiydi.

 

Kuaförlerden biri kibarca bana yaklaştı.

"Defne Hanım, saçınızı nasıl düşünüyorsunuz?"

 

Ben düşünemiyordum. O yüzden Elif'in beni süzerken yüzünde beliren o ciddi, profesyonel ifadeye bıraktım kendimi. Daha önce nikah hakkında bir çok kez konuşmuştuk. Konuştuklarımızı bildiği için gözlerimle nasıl bir şey istediğimi anlatmasını istedim.

 

"Topuz istiyoruz." dedi kesin bir sesle. "Ama ense topuzu. Önlerden birkaç tutam yumuşak kalsın. Duvağı taşıyacak ama fazla gelin gibi de olmayacak. Malum, bu bir nikah."

 

Makyöz, Melis'e dönüp gülümsedi.

"Peki makyajı nasıl seviyor gelinimiz?"

 

Melis gözünü kırpmadan cevap verdi:

"Siz doğal çalışın. Hem masum görünsün... hem de gören desin ki 'Vay be, Defne Aydın ne gelin olmuş be!'"

 

Kalbim küt diye düştü yerinden. Sahi, bem gelindim, Devran'ın gelini. İşte bu kelime beni vurdu. Başımı eğdim ve ellerimle karşılaştım. Bir an oluşan sessizlikte yüzüğümle oynamaya başladım.

 

Sonra kuaförlerin isteği ile makyaj masasına oturdum. Fakat hala gözüm yüzüğümdeydi. Bu yüzden Melis tam arkamda durdu ve omuzlarımdan tuttu.

 

"Elini, kolunu bırak. Bugün en güzel hâlini çıkaracağız."

 

İşte o an kendimi bıraktım. Derin bir nefes aldım ve aynanın yansımasından Melis'e ve Elif'e genişçe gülümsedim.

 

Saçımı tararken kuaförün dokunuşlarıyla gözlerim kapanıyordu. Fırçaların yüzüme değmesiyle hafif titreşiyordum. Pürüzsüz bir ten, belirgin ama abartısız gözler, doğal bir dudak rengi...

 

Elif arkama geçip saçımın düşen tutamlarını inceliyordu.

 

"Harika oluyor. Çok zarif."

 

Melis kollarını göğsünde bağlamış, beni baştan aşağı tarıyordu.

 

"Devran bir görsün... Var ya, kalbi duracak."

 

Ben kaşlarımı çattım.

"Duygularını belli eder mi ki?"

 

Elif güldü.

"Eder mi etmez mi, bilmem. Ama o da insan, duyguları var. Sadece gizli bölmede."

 

Makyaj bittiğinde aynaya bakmak için döndüm. Ve nefesim kesildi. Karşımda ben vardım... ama tanıdığım Defne değil. Daha olgun, daha güzel, daha... başka.

 

Elbiseye geçtiğimizde odanın atmosferi tamamen değişti. Kumaş, buz tutan ellerimi okşuyordu. İçim ürperdi. Elbiseyi üzerime geçirip fermuarı çekerlerken kalbim gittikçe hızlandı.

 

Melis nefesini tuttu.

"Defne... yemin ederim var ya... Devran, ulan devran. Şansına bak."

 

Elif gözleri dolu dolu bana sarıldı.

"Çok güzelsin. Gerçekten."

 

Ben aynada kendime baktım, boğazım düğüm düğüm.

 

"Bu ben miyim?"

 

Melis kulak mememi çekti.

"Kim olacak başka, Nejat'ın gelinlik giymiş hali mi?"

 

Odadaki herkes bir an kendini tutamadı ve güldü.

 

"Melis, iki lafından biri Nejat. Sen iyice kaptırdın kendini bu adama."

 

Melis gözlerini kaçırdı. İşte tam o esnada Elif ile gözgöze geldi. Elif ona karşı bakıp eğlenerek gülümsüyordu. Sanki aralarında gizli bir iletişim vardı.

 

"Elif?" diyerek durumu sorgulamam bu yüzdendi.

 

Elif'in gözleri artık benim ve Melis'in arasında mekik dokuyordu. Bir süre bana belirsizliğin, Melis'e de saklamak istediği gerçeğin ızdırabını çektirdi. Ama sonra ağzındaki baklayı çıkardı.

 

"Melis ve Nejat'ın arasında birkaç gündür bir şeyler var."

 

Duyduğum bu şok edici haber ile "Nasıl?" diye uzatarak büyük bir tepki verdim. Bir yandan gözlerimi irice açmış, gülümsüyordum.

 

Melis derin bir nefes alıp verdi. Kalbinin pır pır olduğunu ta buradan hissediyordum.

 

Kimseden hemen ses çıkmayınca, "Bu gizli bir şey miydi?" diye sordum.

 

"Hayır ya..." dedi Melis en sonunda.

 

Başımı "Ee?" dercesine salladım. Melisten yine hemen cevap gelmedi. Elif açıklama yaptı.

 

"Ben bunları gizli gizli konuşurken yakaladım. Biraz da haddinden fazla yakınlardı. Anlarsın ya hani..."

 

Elif konuşurken sonlara doğru iştahlı iştahlı anlatmaya başlayınca Melis iyice utanmıştı. Bu yüzden eteklerimi tuttum ve yanına gidip ona sarıldım.

 

"Utanma..." dedim ve sarılmayı sonlandırırken "Onlar yakın olduğu için biz de daha çok görüşmüş oluruz."

 

Yüzüne baktığımda dudaklarını büzmüş şımarıkça bakıyordu.

 

"İyi, utanmam o zaman." dedi. "Sevineyim bari."

 

Kızlarla birlikte gülüp eğlendikten sonra odanın içinde bir sessizlik çöktü. Makyözün fırçalarından çıkan son tüy dokunuşları da bitmişti. Ve tamamen hazır olduğumda, nikâhın yaklaşıyor oluşu hepimizi bir anda duygulandırdı.

 

Elif aynanın karşısında bana bakarken gözlerini kırpıştırıp durdu.

 

"Sen gerçekten de evleniyorsun Defne."

 

Melis yanağını şişirip derin bir nefes aldı.

 

"Of... Kardeşim evleniyor gibi hissediyorum. Ki zaten sen bizim kız kardeşimizsin."

 

Gözlerim doldu. İkisi de fark edince aynı anda yanıma gelip sarıldılar.

 

"Ne olursa olsun... yanındayız. Bugün de, yarın da."

 

Melis burnunu çekti, yüzünü omzuma gömdü.

 

"En güzel günün olsun. Hangi sebeple olursa olsun her zaman yanında biteriz." dedi. Ve ardından bıyık altından gülümseyerek "Elti de olduk ya artık hep yanındayım."

 

O an üçümüzden de bir gülüş yükseldi. Ardından Elif, ikimizin de kolundan tutarak salladı.

 

"Beni unutmayın ha!"

 

Melis yine lafını hiç esirgemedi. "Aslında eltilik kontejyanımızda bir kişilik boş yerimiz var ama..." diyerek Kemal'i kastetti.

 

Elif bu sefer ona hiç kızmadı, daha doğrusu kızamadı. Çünkü o kadar şirin görünüyorduk ki...

 

"Şapşal ya..."

 

Üçümüz öyle sıkı sarıldık ki göğsümün ortasında bir sıcaklık yayıldı. İçimde bir yerde, gerçek bir aidiyet duygusu hissettim.

 

***

 

Bir süre sonra kuaförler Elif ve Melis'i de tamamen hazırladı. Her iki kızım da çok şık görünüyordu. Onlarla gurur duyar gibi olmuştum.

 

Kuaförler eşyalarını toplayıp çıktılar; oda bir anda bize kaldı. Ben de yine aynanın karşısına geçtim.

 

Gelinliği andıran bembeyaz, uzun elbisem... Omuzlarımdan yumuşakça düşen sade duvağım... Kendime bakıyordum. Her kız çocuğunun hayaliydi gelin olmak. Acaba nasıl bir gelin olurum diyerek gelinlik modelini bile yıllar öncesinden seçerdik.

 

Ama an itibariyle gerçek bir gelindim. Elif ve Melis de olduğu gibi ben de hala inanamıyordum. Kalbimin ritmi vücudumun her yerinde atıyordu.

 

O sıra arkamdan bir hışırtı duydum.

Elif ile Melis ellerinde kalemle ayakkabılarıma çömelmişti.

 

"İsim yazacağız!" dedi Melis neşeyle. "Gelinin ayakkabısında isim olmazsa olmaz."

 

Elif kıkırdadı.

"Adımızı en çok basacağı yere yazalım. Bak, şuraya."

 

Onları izlerken istemsizce güldüm. Ayağımı uzatmış onların işini bitirmelerini bekliyordum. Ayakkabımın altına isimlerini yazıyorlardı... Çoktan kirlenmiş anılarımın arasına temiz bir anı ekler gibi.

 

Tam Elif, "Defne dur, son harfi de yazıyorum." derken kapı çaldı.

 

Melis anında irkildi.

"Kim o?" diye seslendi.

 

Ardından gelen ses... O derin, tok, kendinden emin ton... Devran.

 

"Benim."

 

Elif ile Melis'in yüzü aynı anda panik dolu bir ifadeye büründü.

 

"Elif çabuk!"

 

"Melis kapak nerde!"

 

"Ay boşver! At bir yere kalemi işte."

 

İki yandan bana saldırdılar adeta. Ayakkabılarımı alelacele ayağıma geçirirken kızların nefesi kesilmişti.

 

"Dur dur, tokasını da sık!"

 

Melis tokasını çekerken gözleri açılmıştı.

"Ay çok güzelsin vallahi! Ama çabuk kalk! Çabuk!"

 

Tam ben elbisemi düzeltiyor, duvağımı toparlıyor ve derin bir nefes alıyorken Melis kapıya gidip kapının ardına seslendi:

 

"Ee, açılışı kaçtan yapıyoruz damat bey?"

 

Ben donup kaldım. Elif çığlık atacak gibi olup hızla Melis'in koluna yapıştı.

 

"Sen! Sen gerçekten... mafya ile pazarlık mı yapacaksın?! Melis kafayı mı yedin sen kuzum?!"

 

Melis omuzlarını bir kez kaldırdı.

"Mafya da olsa sonuçta damat değil mi?"

 

Kapı tam açılırken Elif'in yüzündeki şoku gördüm. Sonra... Devran göründü.

 

Siyah takım elbisesi içinde heybetli, ağır, sanki odanın ışığını bile şekillendiriyordu. Gözleri bir anlık Elif ve Melis'e kaydı... sonra bana.

 

Ama elim ayağım kesilirken bir şey oldu. Devran, eliyle içeri doğru yüklüce bir deste parayı doğrudan Melis'e uzattı.

 

Oda bir anda sessizliğe gömüldü. Melis o parayı görünce yüzü aydınlandı. Aldı ve genişçe gülümsedi.

 

"Eniştemiz de... bonkörmüş hani."

 

Elif ağzını kapatıp yere bakarken ben donmuş halde Devran'a bakıyordum.

 

Devran'ın bakışları ise sadece bana kilitlenmişti. Sanki o an odada sadece ikimiz vardık. Kızların sesi, kuaförün bıraktığı sprey kokusu bile silindi.

 

O an içimde bir şey kıvrıldı. Bir sıcaklık mı... Bir sıkışma mı... Yoksa hepsinin karışımı mı...

 

"İşte bu benim evleneceğim adam..."

 

Gördüğüm kişi, aklımdaki Devran değildi. Sanki başka bir evrenden gelmiş gibiydi. Üzerindeki smokin o kadar yakışmıştı ki, gömleği bile onun omuzlarına, duruşuna teslim olmuş gibiydi. Yüzündeki ifade ise… işte o beni en çok vuran şey oldu.

 

Beni görünce bir anda donmuştu. Ama gerçekten dondu. Gözleri tam benim gözlerime kilitlendi ve orada kaldı. Öyle bir bakıştı ki… sanki hayatında ilk kez birini gerçekten görüyordu. Birini tanıyormuş gibi değil de, ilk kez karşılaşıyormuş gibi. İlk defa bir şeyden emin oluyormuş gibi.

 

Ben de kıpırdayamadım. Bacaklarım titredi, avcumun arasındaki eteğimi sıkmak zorunda kaldım.

 

Devran kapının eşiğinden bir adım attı. O adımın sesi bile kulaklarımda yankılandı. Yutkundu. Ben de yutkundum. Ama hala konuşamadık. Konuşmak, o anın kutsallığını bozacakmış gibi hissettirdi.

 

Bir saniye mi sürdü, bir dakika mı, yoksa saatler mi geçti bilmiyorum. Tek bildiğim, Devran’ın bana bakarken yüzünde oluşan o küçük, çok küçük ama dünyaları yerinden oynatan gülümsemeydi. O gülümseme, “Sana hayranım.” der gibiydi.

 

Ve ben o an… Gerçekten ilk kez “öldüm mü, yaşıyor muyum?” diye düşündüm.

Çünkü Devran’ın gözleriyle buluşmak, nefes almayı bile unutturacak kadar güzeldi.

 

Melis, Devran'n arkasından bana doğru el salladı. “Biz çıkıyoruz.” der gibi bir bakış attı. Sesini bile çıkarmadı; çünkü o anın içindeki büyüyü bozmak istemiyordu, ben de istemiyordum.

 

Sadece başımla çok küçük bir onay verdim. O da Elif'e göz kırptı ve birkaç saniye sonra topuk tıkırtıları kapının ardından duyulmaya başladı.

 

Ve işte o an… Devran gerçekten iç çekti.

Yalnız kalmış olmanın rahatlığı değil bu; sanki içinde tuttuğu bir şeyi sonunda serbest bırakmış gibi. Derin, sakin, yumuşak bir nefes. Gözlerini kapatıp tekrar açtığında… o bildiğim sert, mesafeli, sabit duran Devran yoktu.

 

Bu sefer gerçekten gülümsedi. Bana, sadece bana.

 

Öyle bir gülümsemeydi ki dudaklarının kenarı hafifçe kıvrılırken gözleri de aynı anda yumuşadı. Kalbimi tamamen çözdü o bakış. Yüreğime pamuk bastılar sandım.

 

Bir adım attı. Sonra bir adım daha. Ama sanki yaklaşırken bile “Acaba ürkütür müyüm?” diye düşünen bir adam gibiydi. Karşısına konmuş porselen bir biblo gibi davranıyordu bana; dokunsa kırılacağım, baksa dağılıp toz olacağım sanıyormuş gibi.

 

“Defne…” dedi.

 

Adımı öyle bir tonla söyledi ki... Yemin ederim, ömrümde adımı hiç böyle duymamıştım. Yumuşak, derin, tınılı sayılabilecek kadar içten.

 

Melis’in söylediği o salakça şeyleri umursamazdım normalde. Ama Devran’ın adımı söyleyişi bile eritti beni.

 

Bana doğru eğildi, ama tamamen değil; sanki temkinli. Gözleri elbisemi süzdü, duvağımı, saçımı, yüzümü… sonra tekrar gözlerime döndü.

 

“Böyle…” dedi nefes verir gibi, “Böyle karşımda duracağını hiç hayal etmemiştim.”

 

Kaşlarım istemsizce kalktı. “Neden?” diye soracak gibi oldum ama sesim çıkmadı.

 

Devran bir anlık tereddütle gülümsedi, bakışlarında hem hayranlık hem şaşkınlık vardı.

 

“Çünkü…” dedi, sesi alçaldı, “Çünkü sen… bugün başka bir şeysin. Başka bir şey, bilmiyorum o sıfatı. Belki sıfatlara sığmayacak kadar özelsin.”

 

Kelimeleri bulamadı. Devran. Kelime bulamayan bir adamdı bugün. O an şaşkınlıktan nefesimi tuttum.

 

Sonra parmaklarını kaldırdı. Ama bana dokunmadı. Dokunmayı istiyor gibiydi ama izin ister gibi de. Gölgeme dokunuyormuş gibi, avucu yavaşça yüzüme yaklaştı. En sonunda hafifçe yüzümü kaldırdı.

 

“Böyle güzel.” dedi, “Böyle zarif…”

 

Gözleri kelimelerden çok daha fazlasını söyledi. Ben bile kendimi böyle görmemiştim. Böyle hissetmemiştim.

 

Ve o anda fark ettim: Karşımda bugün bambaşka bir Devran vardı. Sertliği bırakmış, duvarlarını indirmişti. Elinde kalan tek şeyle, o kocaman kalbiyle karşıma durmuş bir Devrandı.

 

Ve ben de… ilk kez ona böyle hayretle bakıyordum. Çünkü bugün, o kapı kapandığından beri… Devran beni gerçekten görüyordu.

 

Devran, yüzüme bakarken nefesi biraz daha ağırlaştı sanki. Gözlerinin kenarında belli belirsiz bir hüzün kıpırdadı.

 

“Keşke…” dedi, sesindeki yumuşaklık beni olduğum yerde tutan bir mıknatıs gibiydi.

“Keşke daha normal şartlarda karşılaşsaydık. Belki çalıştığın ajansta denk gelirdim. Ya da sahnede arkanda çalan bir baterist olurdum, kim bilir?”

 

Sanki içimde bir şey hafifçe büküldü.

Kaşlarım fark etmeden biraz çatıldı, o hayal bana hem güzel hem de acı geldi.

 

“Evet…” dedim yavaşça. “Evet, herkes gibi sıradan hayatlarımız olsaydı da öyle tanışabilseydik keşke…”

 

Sözüm havada asılı kaldı. Devran bir şey demedi. Sadece bana baktı. Uzun uzun, sessizce.

 

Sonra daha düşük bir tonda, neredeyse fısıltı gibi:

“Üzgün müsün?” diye sordu.

 

Bir an ne söylediğini anlamadım.

Kafamın içindeki uğultu durdu.

“Üzgün mü görünüyorum?” dedim şaşkınlıkla.

 

“Hayır.” dedi hemen, neredeyse üst üste.

“Dışarıdan nasıl göründüğünle ilgilenmiyorum.”

 

Elini yüzümden yavaşça kaydırıp göğsümün üstüne, kalbimin olduğu yere doğru götürdü.

 

“Ben,” dedi, parmağı hafifçe o noktayı işaret ederken,

“Kalbinden geçeni soruyorum.”

 

O an içimdeki dünya bir saniyeliğine durdu. Devran’ın bugün başka biri oluşuna bir kez daha inanamadım. Bakışları… dokunuşu… kelimeleri…

Sanki her şeyin üzerindeki kaplama soyulmuş da altında hiç görmediğim bir Devran çıkmış gibiydi. Bir anlığına “Bu gerçekten oluyor mu? Rüya mı bu?” diye düşündüm.

 

Başımı çok hafifçe, olumsuz anlamda salladım. Üzgün değildim. Ama bunu nasıl söyleyeceğimi bilmiyordum.

 

Devran’ın elinin hala kalbimde durduğunu hissedince, iki elimin arasına aldım yavaşça. Sıcaklığı avuçlarımda kalınca kelimeler de kendiliğinden geldi sanki.

 

“Artık…” dedim nefesimi toplayarak,

“Şu andan itibaren eminim ki… ben üzgün değilim Devran.”

 

Genişçe gülümsedim. İlk defa bu kadar rahat ve bu kadar açık bir şekilde gülümsedim ona. Ama Devran’ın gülümsemesi gerekirken… Kaşları çatıldı. Derin bir endişe gibi. Sanki gülümsememin altında başka bir şey varmış gibi.

 

Ben ise derin bir nefes aldım.

Bu kez gerçekten cesaret alarak.

 

“Sanırım…” dedim, sesimin titreyişini saklamaya çalışmadan,

“Kalbim seni seçti.”

 

O an, Devran olduğu yerde dondu. Yüzündeki bütün kaslar bir anlığına hareketsiz kaldı.

 

Ve ben, o bakışın içinde ilk kez bu kadar çıplak, bu kadar savunmasız ve bu kadar gerçek hissettim kendimi.

 

Ama sonra, Devran’ın yüzündeki tuhaf gölgeyi ilk fark ettiğimde içimde ince bir huzursuzluk kıpırdadı. Sanki söylediklerim birine aşkımı ilan etmek değil de yanlışlıkla bir yaraya tuz basmış gibi oldu… O yüzden, kendi sesimdeki kırılmayı saklayamayıp mırıldandım:

 

“Sevinmedin galiba…”

 

Gözlerim yere kayacakken Devran hemen toparlandı, sesi aceleyle sıcak bir tona döndü.

 

“Hayır.” dedi, “Öyle değil. Yanlış anladın.”

 

İçimdeki umut, kafasını temkinli bir şekilde kaldırmış bir kuş gibiydi. Tam uçacak gibi. Ama hâlâ çok ürkek.

 

Devran derin bir nefes aldı. Bu nefesi bile duyabiliyordum. O kadar yakındık ki, kalbimin sesiyle onunki birbirine karışacak sandım.

 

“Ben…” dedi yavaşça, “Sana zarar vermekten korkuyorum, Defne. Eğer kalbin beni seçtiyse, kalbini kırarım diye endişeleniyorum.”

 

Kelimeleri ağır ağır, sanki gerçeği en az acıtacak şekilde kesip veriyordu. Ama yine de canımı yaktı. Ona baktım; gözlerim kaçamadı. Hiç istemesem de soruverdim:

 

“Kırar mısın ki? Neden bu kadar emin konuşuyorsun?”

 

Devran bir anlığına cevap vermedi. Sustu. O susuş… bir bıçağın havada asılı kalması gibi, ne düşüyor ne çekiliyordu.

 

“Devran?” dedim, neredeyse fısıltıyla. “Sessiz kalma.”

 

O an olan oldu. Devran başını eğdi, bakışlarını kaçırdı ve o sessizliği bir mühür gibi açtı.

 

“Evet.” dedi, en yorgun tonuyla.

“Ben… senin kalbini fazlasıyla kırabilirim.”

 

Sanki odadaki hava bir anda değişti. Bir şey çöktü üstüme. Ne düşündüğümü bilmiyordum. Ne hissediyordum… onu da hiç bilmiyordum. Kalbim boğazıma kadar yükseldi. Bir yanım “neden böyle diyorsun?” diye bağırmak istedi. Diğer yanım ise sadece susmak istedi.

 

Tahminlerim, umutlarım, o biraz önceki hafif masal perdesi… hepsi çatladı. Ses çıkarmadan kırılan porselen gibi. Hayal kırıklığımdan kaçamadım. Gözlerim dolmadı ama içimde bir şey suya batmış taş ağırlığıyla çöktü.

 

Devran’a baktım. Ona gerçekten baktım.

Ve o an… Hissin adı karmakarışıklıktı. Bir kez daha. Neden bilmiyorum, yolun sonu hem karmakarışıklığa çıkıyordu. Devrana karşı bir türlü ne tam ak, ne tam kara olabiliyordum.

 

Hem onun için deli gibi attığını bildiğim kalbim vardı. Hem de belki ilk kez, birinin seni kırabileceğini yüzüne bu kadar dürüstçe söylemesinin acısı.

 

.

 

.

 

.

 

Oy verir ve yorum yaparsanız çok mutlu olurum. (:

 

 

Bölüm : 29.12.2025 17:46 tarihinde eklendi
Okur Yorumları Yorum Ekle
Hikayeyi Paylaş
Loading...