37. Bölüm

37

Missyazarr
missyazarr

Kelimeler boğazıma düğümlenmişti. Düşündüklerimi toparlamaya çalışırken kalbim, Devran’ın biraz önce söylediklerinin ağırlığıyla sarsılıp duruyordu. Ona bakabildim ama sesim titriyordu:

 

“Dakikalar sonra nikahımız varken… Gerçekten bana bunu mu söylüyorsun?”

 

Devran başını yavaşça olumsuz anlamda salladı. Sert değil, kırıcı değil… şaşırtıcı bir şefkatle. Sanki “öyle bir şey değil” demek ister gibi. Bana bakışı… işte o bakış bende bir şeyleri iyice karıştırdı.

 

Gözlerinde hâlâ bir sıcaklık vardı.

Hatta, sanki biraz önceki tuhaf halini bile çözecek bir yumuşaklık. İşte tam da o yüzden kafam daha da karıştı.

 

Düşünceler içimde birbirine çarparken Devran ellerini kaldırdı. Yüzümü, avuçlarının arasına aldı. Parmakları şaşırtıcı derecede sıcaktı. Derin bir nefes aldıktan sonra, bana doğruca, saklamadan, kaçmadan söyledi:

 

“Ben sana gül bahçeleri vadetmiyorum.”

 

O cümle… Gözlerimi anında doldurdu.

İçimde bir yer acıdı, büküldü.

 

Ağlayacağımı hissedince hemen, çok yumuşak bir sesle “Şşş…” dedi.

Sanki beni sakinleştirmek için değil, kırılmamam için. Sanki “ağlama, çünkü dayanamam” der gibi.

 

Ama dayanamadım.

 

“Niye?” dedim, nefesim titreyerek.

“Niye hep aramıza bir duvar çekiyorsun? Niye az önce bu odada yalnız kaldığımız ilk anda olduğun gibi kalmıyorsun?”

 

Sitemim öyle doğal çıktı ki, ben bile kendime şaşırdım. Ama Devran… tepki göstermedi. Öfkelenmedi, kaçmadı. Sadece beni dinledi. Gözlerindeki şefkat artmış gibiydi, ama o şefkatin içinde hâlâ büyük bir sır saklanıyordu.

 

Sonra… yavaşça geri çekildi.

 

Bir an için kalbim acıdı. Gidiyor diye düşündüm. Ama o başka bir şey yaptı. Ceketinin iç cebine uzandı. Küçük, parlak bir tabanca ve alışılmadık bir kemer çıkardı.

 

Bir anlığına nefesim kesildi.

 

“Devran…?” dedim, gerilerek.

 

Ama o dizlerinin üstüne çöktü. Tam önümde. Sanki tehdit eden o değilmiş de, benim güvenliğim için diz çöken biriydi. Ben daha sormadan açıklamak ister gibi sakindi.

 

Bir el hamlesiyle elbisemin eteğini hafifçe kaldırdı, bacağım ortaya çıktı. Panikle geri çekildim.

 

“Ne yapıyorsun sen?!”

 

Devran bir anda ayak bileğimden tuttu. Sert değil… ama kesin. Geri çekilmemi engelleyecek kadar kararlıydı. O an göz göze geldik. Keskin bir sessizlik oluştu.

 

Bakışı, “korkma” diyordu. Ve nedense, gerçekten korkamadım.

 

Ayağımı kendi bacağının üzerine yerleştirdi. O dokunuş, şaşırtıcı derece kontrollü ve sakindi. Tabancayı eline aldı, sonra o garip kemeri. Sanki bir sanat eseri yerleştiriyormuş gibi dikkatle tabancayı benim bacağıma bağladı. Gizli, görünmez, tehlikeli bir koruyucu gibiydi artık benim için.

 

Parmakları bacağıma değil, kemere değiyordu. Her hareketi profesyoneldi.

 

Ben de nefesimi tutmuş, onu izliyordum.

O ise başını hiç çevirmeden, sadece bana bakarak kemeri sabitledi.

 

Sonra ayağımı nazikçe serbest bıraktı.

Elbisemin eteğini düzeltti. Ve bütün bunları yaparken gözlerimiz bir an bile kopmadı.

 

İşte o an içimde öyle garip, öyle güçlü bir çekim yükseldi ki… Bir anlığına “Ben ne yaşıyorum?” diye düşündüm.

 

Mantığım bana bu adamdan uzak dur derse bile… Kalbim çoktan ondan uzak durmamayı seçmiş gibiydi.

 

Devran ayağa kalktığında hâlâ bacağımda bıraktığı o soğuk-metal sıcak-dokunuş karışımı hissi taşıyordum. O ise hiçbir şeye aldırmadan, sanki uzun zamandır sakladığı bir kilidi açmak zorunda kalmış gibi konuşmayı sürdürdü.

 

“Benim zor bir hayatım var, Defne. Ben sırf tedbir olsun diye yıllardır penceresiz bir odada yaşıyorum. Bakma son zamanlarda senin için çatı katında kaldığıma.”

 

Sustu. O sessizlikte kalbim öyle bir sıkıştı ki…

 

“Yani… ne demek istiyorsun?” diyebildim sonunda.

 

Gözlerini bana çevirdi. Kaçmıyordu. Saklamıyordu. Sanki bütün gerçekliğini önüme koymak istiyordu.

 

“Demem şu ki,” dedi,

“Öyle şeyler yaşayabiliriz ki… beni seçen kalbin bir gün benim ölümümle paramparça olabilir.”

 

İçimden bir şey çekildi sanki. Yüzüm istemsiz düştü. Anında, neredeyse refleksle itiraz ettim:

 

“Saçmalama, öyle şey olmayacak!”

 

“Hayır.” dedi Devran, benim itirazımın üstünden sertçe geçerek. Bakışları acı verici bir ciddiyetteydi.

“Her şey olabilir, Defne. Her ihtimal gerçekleşebilir.”

 

Başımı hayır anlamında salladım. Hüzünden çok inatla. İnatla değil, korkuyla. Durduğumda ona baktım, bir çocuk gibi masum bir tepkiyle.

 

“Ama sen Devran Arıkan’sın. Pantera Nera’sın. Mafyalara diz çöktüren o adamsın sen.”

 

Bunu söylerken kendim bile fark etmeden ona güvenişimi, onu yenilmez sandığımı, onun hep ayakta kalacağını düşündüğümü açık etmiş oldum.

 

Devran önce “Evet…” dedi, biraz isteksizce. Sonra başını salladı, sanki o ismin ağırlığını sırtından indirmek ister gibi. Derin bir nefes aldı ve toparlanıp bana yaklaştı.

 

Ellerini kollarıma koydu. Ne sert, ne yumuşaktı. Tam olması gerektiği gibiydi.

 

“Defne, eğer başıma bir şey gelirse… O gün senden sabırlı olmanı istiyorum.”

 

“Ama-” diyerek sözünü kestim.

 

“Beni dinle.”

 

Bu kez sesi baskın, komut gibi, kaçırmaz bir güçle çıktı. Donup kaldım. O da devam etti:

 

“İşte o gün, sakın benim sözümden çıkma. Kendi canını kurtar. Sakın beni düşünme.”

 

Onu izledim. Sanki ilk kez böyle bakıyordum. Sanki karşımda bir insan değil de, kaderiyle barışmış bir savaşçı vardı. Ve bana, kendi yokluğuna hazırlık talimatı veriyordu.

 

“Tamam mı?” diye sordu. Bu kez sesi daha düşük, daha derinden, bir yalvarış gibiydi.

 

Boğazım düğümlendi. Kelime çıkaramadım. Sadece başımı sessizce olumlu anlamda salladım.

 

O an… Bir saniyeye kaç ömür sığabileceğini öğrendim. Bir süre göz göze kaldık. Beni incitmemek için kendi içindeki fırtınayı bastırdığını hissediyordum.

 

Ve ben… dayanamadım. Aramızdaki mesafeyi kapattım. Kollarımı boynuna doladım. Onun göğsü bana değdiğinde içimdeki her şey yumuşadı, çözüldü.

 

“O gün hiç gelmesin.” dedim, fısıltıyla.

Dua gibiydi.

 

Devran da kollarını yavaşça sardı. Şefkatle korumak ister gibiydi. Ve içimde kırık dökük kalan bütün parçaları avuçlarında tutuyormuş gibiydi. Beni korumak istiyordu ama belli ki başına bir şey gelme ihtimaline karşı beni yine korumak istiyordu.

 

Devran’ın kolları beni sardığında içimdeki fırtına yavaş yavaş diniyordu. Ama bir anda kafama dank etti. Kollarım hâlâ onun boynundayken mırıldandım:

 

“Devran, iyi hoş sen bu silahı bana taktın da... Ben bu silahı ne yapacağım?”

 

Göğsü, nefesinden bağımsız bir şekilde ritmik titredi. Önce anlamadım.

Sonra o titremenin gülmesi olduğunu fark ettim. Sessiz bir gülüştü.

 

Sarılmayı bıraktığımızda Devran hafifçe başını yana eğmişti. Bakışı hem eğleniyor gibi hem ciddiydi.

 

“Süs diye vermedim, tabii ki kullan diye verdim.”

 

Ağzım hafif açık, gözlerim fal taşı gibi ona baktım.

 

“Ben… Ama neden, nasıl kullanacağım onu bugün? Güvende değil miyiz?” dedim şaşkınlıkla.

 

Devran omuzlarını hafifçe kaldırdı, sanki çok normal bir şeymiş gibi.

 

“Güvendeyiz ama her ihtimale karşı tedbirimizi alalım.” dedi.

 

Sonra gözlerini biraz kıstı, beni baştan aşağı süzen ama beni ürkütmeyen o klasik Devran bakışıyla.

 

“Daha önce Elif’le poligonda atış yaptığınızı biliyorum. Bu yüzden sıkıntı yaşayacağını sanmıyorum.”

 

Benim şaşkınlığım yerini hem hayrete hem komik bir sinire bıraktı. Ama yine de başımı salladım.

 

“Vay be… İlk defa kızların ısrarla götürdüğü aktivitelerden biri sonunda işe yaradı.”

 

O an ikimiz de istemsizce gülümsedik.

Sözsüzdü ama hoş bir andı. Birbirimizi aynı anda anlayıp aynı anda rahatladığımız bir an.

 

Sessizlik çöktü sonra. Ama soğuk değil… tam tersi, sıcacık bir sessizlik. Ve o sessizlikte Devran bir adım bile atmadan bana yaklaştı. Ellerini belime koydu. Sanki nefesimi bile duymak istiyormuş gibi yakınlaştı.

 

Bir anda, ama sert değil… kararlı bir şekilde beni kendine doğru çekti. Bir an nefesim kesildi. Yanaklarım daha ısınmadan, nefesim daha oturmadan, Devran dudaklarını dudaklarıma götürdü.

 

Kendinden emindi. Sanki “seni kimse benden alamaz” der gibi sahiplenici, koruyucuydu. Ama aynı zamanda içimdeki tüm korkuları susturacak kadar yumuşak bir öpüştü bu.

 

Zaman durdu. Sanki nikahımız, insanlar, dünya… hepsi kapının dışında kaldı. Bu odada yalnızca biz vardık. Ve bizim konuşmaktan korktuğumuz, dokunarak anlatmaya başladığımız bu an... kelimelerden daha gerçekti.

 

Devran’ın dudakları dudaklarımdan ayrıldığında, ikimiz de nefesimizi sessizce derleyip toparladık. O anın sıcaklığı hâlâ üzerimdeydi; kalbim hafif hızlı, düşüncelerim hafif dağınık… ama içim her zamankinden daha sakindi.

 

Sonra ben toparlanmak için aynaya yöneldim. Duvağımı, elbisemin kıvrımlarını, makyajımı düzeltiyordum. Devran arkamda, beni izleyen o ağır bakışıyla duruyordu.

 

O an, ondan hiç beklemediğim bir soru geldi:

 

“Bir şeyler yedin değil mi?”

 

Aynadan göz ucuyla ona baktım, hafif kaşlarımı kaldırarak.

 

“Yanında ağrı kesici yolladığın o muhteşem kahvaltıyı söylüyorsan…

Evet, bir şeyler yedim.”

 

Bir anlığına dudaklarının kenarı belli belirsiz kıpırdadı. Tam tebessüm değil… ama ondan çıkan en sıcak hoşnutluk ifadesi. Başını hafif bir onayla salladı.

Sanki, “Aferin.” der gibi.

 

Hazırım dediğim an aynadan kendime son kez bakıp döndüm ve Devran’ın yanına geldim.

 

O ise beni, sanki ilk kez görüyormuş gibi yeniden süzmeye başladı. Yüzümü, saçlarımı… sonra gözlerime döndü.

 

“Fazla güzelsin.” dedi.

 

Bir anda yüzüm ısındı. Gülümsedim.

 

“Teşekkür ederim… Sen de hiç fena değilsin.”

 

Gözlerimin içi gülüyordu. O da bunu fark edip belli belirsiz bir gülüş gönderdi.

 

Sonra ağır adımlarla bana yaklaştı. Parmakları duvağımın ucuna dokundu.

Bir an durdu; bakışları yüzümü ezberler gibi… Ardından duvağımı yavaşça yüzüme indirdi.

 

Şeffaf tül arasından onu izledim.

Hiç konuşmuyordum ama gözlerim onun her hareketini yakalıyordu.

 

Ve sonra Devran konuşmaya başladı:

 

“Elimde olsaydı eğer, kimsenin seni görmesini istemezdim.”

 

Bir an gözleri karardı. Ve hemen sözlerini sıraladı.

 

“Biri olur da sana ilgiyle bakarsa… Nikah günü demeden herkesin önünde onu öldürebilirim.”

 

O kadar ciddi söyledi ki gözlerim bir an büyüdü. Ama sonra, onun niyetinin çıplak bir sahiplenme olduğunu hissedince gerginliğim yumuşadı. Bir adım geri çekilmiş olsa bile, içimde gülmekle hayran kalmak arasında sıkışmış bir his oluştu.

 

Duvağın altından ona baktım.

 

“Devran… biliyorsun ki ben bir şarkıcıyım. Ve inan, benim yüzümü milyonlar biliyor zaten...”

 

Başımı hafif yana eğip gülümsedim. Sonra o can alıcı kısma geldim.

 

“...Önemli olan benim kime ilgiyle baktığım.”

 

Devran’ın gözlerinde bir an için yumuşayan bir çizgi belirdi. Sanki söylediğim şey onu hem rahatlattı hem de dürttü.

 

“Malesef ki orası öyle.” dedi iç çekerek. Aklı hala beni milyonlarca insanın tanımasında kalmıştı.

 

Sonra tekrar toparlandı, bakışları yeniden o tanıdığım sahiplenici tona döndü.

 

“Sen yine de benim karım olana kadar duvağını kaldırma.”

 

İşte orada kendimi tutamadım. Tülün altında kahkaha değil, tatlı bir gülüş çıkardım.

 

“Tamam.” dedim. Ama kelimenin içindeki şefkati saklayamadım. Hem koruyuşunu, hem de o içimi ısıtan tuhaf kıskançlığı gözüme şirin gözükmüştü.

 

“Gidelim mi artık?”

 

Sorusuyla usulca başımı salladım. O beklenen an sonunda gelmişti.

 

El ele o merdivenlerden inerken, parmaklarımızın birbirine kenetlenişi o kadar sıkı, o kadar kararlıydı ki… Mutluydum aslında. Ama içimde bir yerde bir endişe vardı ki bağıra bağıra hatırlatıyordu: Akdeniz Belası. Sanki zihnimin bir köşesinde saklanmış pusuda beklemiş, doğru anı kollamış gibi tam şimdi gelmişti.

 

Bugün geleceğini söylemişti. Ve eğer Devran’dan kaçmak istersem… Tam burada olacağını söylemişti.

 

Tam o an dayanamadım. Sesimi olabildiğince sakin tutmaya çalışarak:

 

“Devran, saat kaç?”

 

Bana dönüp kol saatine baktı.

 

“11.15”

 

Kalbim bir an beni taşıyamayacakmış gibi titredi. Bir ısırgan gibi içimi yaktı o saat. Nasıl? Bu kadar bilgiye… Nikah saatine bile… Nasıl bu kadar kolay ulaşabilirdi? İçimdeki huzur, Devran’ın elindeki sıcaklığa rağmen, kocaman bir gölgeyle örüldü.

 

Arka bahçeye açılan büyük kapıya geldiğimizde, düşüncelerimin keskin kenarları alkış seslerinde eridi. Misafirlerin yüzlerinden yükselen gülümsemeler, klasik bir müziğin yumuşak tınıları, beyaz çiçeklerle süslenmiş kemerler… Her şey rüya gibiydi. Bir rüya… ama içinde bir tehlike gizli. Sanki tam arkamızda, siyah kopüşonlu bir hayalet gibi geziniyordu.

 

Duvağımın altından yanımdaki adama baktım. Sert, dikkatli, tetikte… Belki de gözleri mafya âleminin en karanlık köşelerini tarıyordu o an. Ama bana döndüğünde… İşte o an, o sertlik yok oluverdi. Yüzü yumuşadı. Gözlerinin kenarı hafifçe kırıştı. Bana özel bir parçayı açtı sanki.

 

Ben de gülümsedim. O görmese de içtenlikle gülümsedim.

 

Sonra birlikte adım adım yürümeye başladık. Ayaklarımız çimenlerde süzülürken müzik değişti. O klasik, ağır hava yerini daha ritmik ama hâlâ zarif bir dans parçasına bıraktı.

 

Kalbim deli gibi atarken, o beni kendine doğru çekti. Sanki dünyanın ortasında tek bir gerçek vardı: biz.

 

Ayaklarımız aynı ritmi buldu, nefeslerimiz aynı tempoda birleşti. İnsanlar izliyordu, alkışlıyordu, muhtemelen “ne kadar yakışıyorlar” ya da “Vah yazık, babasının cezasını kızı çekiyor.” diyordu.

 

“Umarım bugün güzel biter…” diye düşündüm içimden.

 

Devran yüzüme eğildi, duvağımın ardından gözlerime baktı. O bakış... Beni her seferinde bir anda eritip yeniden kuran o bakış karşımdaydı yine.

 

Bedenim onun ritmine uydu. O beni çekerken, ben ona yaslandım. Ve o an, bir anlığına olsa da… bütün tehlikeler, bütün ihtimaller, bütün gölgeler yok oldu. Sadece biz kaldık. Devran’ın avuç içi belimde, benim elim onun omzunda.

 

Dans ederken Devran’ın sesi kulağıma doğru süzüldü.

 

“Ne düşünüyorsun?”

 

Yüzümü ona doğru kaldırıp hafif alayla,

“Gelin ve damatlar dans ederken ne konuşuyorlardır diye düşünüyordum.” dedim.

 

Kaşları bir an çatıldı. Sanki gülümseyecekmiş de bu gülümsemeyi saklamak için yüz kaslarını zorla kontrol ediyormuş gibiydi. Bana o kadar tanıdık hale gelen bir bakışı vardı ki… Hem sert hem de içten bir sıcaklık taşıyordu.

 

“Gerçekten ne düşünüyorsun?”

 

Derin bir nefes aldım. İçimde dolanan cümleleri nasıl dile dökeceğimi bilmiyordum. Kelimeler ağırdı. Bu yüzden boğazımda düğümleniyordu. Ama sonunda lafı hiç süslemeden söyledim:

 

“Ben seninle mutlu olmak istiyorum Devran. Hayatımda beni ilk kez bu kadar sahiplenen, bana bu kadar yoğun duygu hissettiren biriyle mutlu olmak istiyorum.”

 

Devran’ın gözleri o an bir anlığına yumuşadı. Dudaklarının kenarı çok hafif kıvrıldı.

 

“Umarım mutlu oluruz. Ben de çok istiyorum.” dedi.

 

Sessizlik ikimizin arasında asılı kaldı. Bense onu izledim. Kaşlarının arasındaki çizgiye, gözlerindeki gölgeye, nefes alıp verişine… Her şeyine baktım. Sonra gözüm istemsizce nikâh masasına kaydı. Beyaz örtü, çiçekler… orası birazdan kader çizgimin yönünü değiştirecekti.

 

Ve tam o anda bir karar verdim.

 

“Devran.” dedim, sesim net bir tonda. “Aramız şeffaf olsun istiyorum artık. Bu yüzden sana bir şey itiraf edeceğim.”

 

Bir anda belimdeki eli kasıldı. Öyle sert bir gerilmeydi ki, sanki bütün bedeninden bir elektrik yayıldı bana.

 

“Ne itiraf edeceksin?”

 

Yutkundum. Cesaret toplamak gerekiyordu.

 

“Benden bir şeyler saklıyorsun. Ne olduğunu bilmiyorum ama büyük bir şey olduğunu hissediyorum.”

 

Devran, bir saniyeliğine tamamen dondu. Sonra yavaşça, alaycı bir tebessümle nefes verdi. Sanki gülmemek için kendini zorluyor gibi bir hâli vardı.

 

“Ne oldu?” dedim.

 

“Biliyorum.”

 

Kaşlarım çatıldı.

 

“Nasıl yani?”

 

Gayet sakin bir sesle, hiç acele etmeden konuştu:

 

“Bir şeylerden şüphelendiğinin farkındayım. Ama bunları konuşmanın zamanı değil. Bu arada... Beni hafife alma. Ben senin hakkında senin bile bilmediğin şeyleri bilirim.”

 

Bir an içimdeki tüm kan çekildi. Bir anlığına nefesim durdu. Ya Akdeniz Belası ile olan iletişimimi biliyorsa? Ya her şeyi biliyorsa?

 

Devran o an yüzünü kulağıma yakınlaştırdı. Kalbimin korkuyla attığı o saniyelerde nefesi boynuma değdi. Gözlerimi kapatıp felaketi bekledim.

 

Ama söylediği tek şey şuydu:

 

“Uyurken sağına ya da soluna dönsen de gece boyunca sırtüstü uyuduğunu bilmiyorsundur muhtemelen.”

 

Şaşkınlıkla gözlerim kocaman açıldı.

 

“Ben düz uyumuyorum ki.” dedim.

 

Devran eski duruşuna çekildi, omzundaki gerginlik kaybolurken:

 

“Sen öyle san.” dedi.

 

Gerçekten… öyle bir şey var mıydı acaba? Bir an düşündüm. Sonra kendi kendime güldüm. Vazgeçtim sorgulamaktan. Çünkü onunla tartışınca hep kaybediyordum.

 

“Konuyu değiştirme.” dedim.

 

“Değiştirmiyorum.”

 

Bir süre sustum. Sonra gülümseyerek:

 

“Çok güzel çiziyorsun. Belki bir gün diğer çizimlerini de gösterirsin.”

 

Kaşını kaldırdı.

 

“Bu bir iltifat mı?”

 

“Sayılır…” diye fısıldadım.

 

Tam o sırada dans müziği kesildi. Alkış sesleri yükseldi. Devran hiç vakit kaybetmeden belimdeki elini biraz daha sıkılaştırdı, beni bir daire çizermişim gibi döndürdü. Eteklerim havalandı, duvağım hafifçe savruldu. Sonra beni kendine doğru çekti.

 

Gözlerine baktım. O an tam dudaklarımın hizasında fısıldadı:

 

“Teşekkür ederim.”

 

Nikâh masasına oturduğumuz an sanki zaman hızlanmış gibiydi. Ellerim titriyordu. Devran ise her zamanki gibiydi. Dimdik, sakin ve güçlüydü. Ona bakınca kendi heyecanım bana çocukça geliyordu.

 

Elif ve Melis sağımda duruyordu. Devran’ın şahidi Kemal ise onların arkasında, ciddi bir duruşla bekliyordu.

 

Nikâh memuru konuşmaya başlayınca kalbim göğsümden çıkacak sandım. Bir süre sonra sıra, esas sorulara geldi.

 

“Sayın Defne Aydın, kendi rızanızla sayın Devran Arıkan’ı eş olarak kabul ediyor musunuz?”

 

Nefesim kesildi bir an. Sonra gülümsedim.

 

“Evet.”

 

Ardından bana doğru bakan gözlerde bir sıcaklık dolaştı. Devran’a döndüler.

 

“Sayın Devran Arıkan, kendi rızanızla sayın Defne Karaca’yı eş olarak kabul ediyor musunuz?”

 

Hiç düşünmeden, hiç tereddüt etmeden…

 

“Evet.” dedi.

 

Sesi bahçeyi doldurdu. Sanki içimdeki tüm gerginlik bir anlığına eridi.

 

Sonra, sıra şahitlere geldi.

Melis mikrofonu alıp öyle bir “EVETT!” dedi ki, herkes gülmekten kendini zor tuttu. O enerji, o coşku… Üzerinde güneş gibi parlıyordu.

 

Kemal mikrofonu alıp sakin bir şekilde, “Evet.” dedi. Tıpkı beklediğim gibi… kontrollü, ciddi, kısa.

 

Sonra mikrofon Elif’e uzatıldı. Ama Elif hareketsizdi. Bakışları bir noktaya çivilenmişti. Yüzü bembeyaz, donmuş bir halde.

 

“Elif?” dedim fısıltıyla. Sesim o kadar endişeliydi ki...

 

Hemen ardından, bakışlarını takip ettim. Ve o an… ortlama ellili yaşlarda bir kadın gördüm. Siyah saçlı, gayet sıradan biriydi oysa ki. Ama belli ki Elif onu tanıyordu.

 

Melis bile bir an ne olduğunu anlamak için ona baktı. Elif kıpırdamıyordu. Gözbebekleri büyümüş gibiydi.

 

En sonunda Kemal dayanamadı. Elif’in kolunu tutup ona doğru hafifçe eğildi.

Kimsenin duymayacağı bir şey fısıldadı.

 

O an Elif göz kırpmış gibi hafifçe sıçradı, kendine geldi. Mikrofona baktı.

Derin bir nefes aldı ve...

 

“Evet.” dedi.

 

Sesi titremişti. Ve nikâh tamamlandı. Kalemleri aldık, imzalar atıldı. Benim adımın yanına Devran’ın adı yazılıydı.

O beyaz sayfa kaderime mühür gibi oturdu.

 

Ardından güçlü bir alkış koptu. Bahçe doldu taştı o sesle. Herkes ayağa kalktı, gülümsedi, fotoğraflar çekildi.

 

Ben ise Devran’a baktım sadece. O an her şey çok huzurluydu. O kadar huzurluydu ki… bir an için bütün tehlikeleri unuttum.

 

Devran da bana baktı. Gözlerinde ilk defa “huzur” diye tarif edebileceğim bir şey vardı.

 

Ama o huzur… Sadece üç saniye sürdü. Evden bir alarm sesi yükseldi. Keskin, delici. Acil bir uyarı gibiydi.

 

Birden herkesin yüzü düştü. Endişeli fısıltılar yayıldı. Ben ise buz kestim.

Devran sandalyesinden öyle hızlı kalktı ki, rüzgâr duvağımı hafifçe savurdu.

 

Nikâh memuru panik içinde ama görevine devam ederek evlilik cüzdanını bana uzattı.

 

“Buyurun… Mutluluklar dilerim.”

 

“Teşekkür ederim.” dedim ama gözüm hâlâ Devran’daydı.

 

Kemal ise çoktan hamle yapmıştı. Devran’la birlikte hızla evin içine girdiler.

 

Bahçedeki kalabalık bir anda çalkalandı. Ben de ayağa fırladım. Kalbim boğazıma tırmanıyordu. Ne oluyordu böyle? Bu da neyin alarmı?

 

“Devran…” diye fısıldadım kendi kendime.

 

Ayaklarım istemsizce birkaç adım eve doğru gitti. İçimde bir sıkıntı çöktü.

Yeni evliydim ama hem de dünyanın en tehlikeli adamlarından birinin karısıydım. Ve daha nikâh biteli bir dakika bile olmamıştı ki… Kötü şeyler yine kapıdaydı.

 

.

 

.

 

.

 

Oy verir ve yorum yaparsanız çok mutlu olurum. (:

 

SİZE YENİ YIL HEDİYEM, BU HAFTA 2 YENİ BÖLÜM YAYINLAMAK OLMUŞ OLSUN. MUTLU YILLAR... 😊🎉

 

Bölüm : 01.01.2026 19:25 tarihinde eklendi
Okur Yorumları Yorum Ekle
Hikayeyi Paylaş
Loading...