
Etrafımdaki karmaşa bir türlü dağılmıyordu. Herkes homurdanıyor, bir kısmı gitmek için kapıya yöneliyor, bazıları da ne olduğunu anlamaya çalışıyordu. Ben ise hala şaşkınlıkla bulunduğum yere çivilenmiş gibiydim.
Elif ve Melis hemen yanıma geldiler.
“Defne, ne oluyor ya?” dedi Melis, gözleri kocaman açılmış halde.
“Bir fikrin var mı?” diye ekledi Elif.
Ben de o an beynimden ilk fırlayanı söyledim.
“Birileri girmemesi gereken bir yere girmiş olmalı. Devran’ın odasında da buna benzer bir alarm sistemi var. Çok hassas.”
Melis bir anda irkilip, “Oha! Nasıl yani?” diye sordu.
Elif ise kaşlarını hafifçe kaldırıp daha net bir soruyla geldi.
“Buna benzer derken?”
Sanki kelimemin altındaki gizli anlamı anında çözmüştü. Ben de ona memnuniyetle, hafif bir ‘aferin, doğru anladın’ bakışı attım.
“Bu alarm, Devran’ın odasındakinden daha büyük bir alanı kapsıyor olmalı. Baksanıza, ne kadar da çok ötüyor?” dedim.
O an üçümüz birden sustuk. Gözlerimiz evin içinde kaybolan Devran ve Kemal’in gittiği yöne takıldı.
Hemen sonra, alarm bir anda sustu. Ama ortada hâlâ kimse yoktu. Ne bir hareket, ne bir bağırış… Sadece sessiz bir tedirginlik vardı.
Elif kendi kendine mırıldandı.
“Ne oluyor acaba?”
Melis ise en sonunda dayanamadı.
“Ay yok, ben gidip bakacağım. Dayanamayacağım!” dedi.
“Melis dikkat et, tamam mı?” dedim hemen, içimde istemsiz bir koruma dürtüsüyle.
Melis bana o tatlı, hafif yaramaz gülüşünü verip;
“Tamam bebişim. O iş bende.” dedi ve uzaklaştı.
Elif’le ikimiz onun arkasından istemsiz gülümsedik.
Elif, dudaklarını büzüp başını salladı.
“Deli meli ama seviyorum bu kızı.”
Ben de gülümsedim.
“Neşemiz o bizim. Bak şu durumda bile yüzümüzü güldürüp gitti.”
O an arka planda bir müzik çalmaya başladı. Muhtemelen ortamı toparlamak, gerilimi bölmek için.
Ama işe yaramadı. İçimdeki düğüm daha da sıkılaştı.
Saniyeler geçtikten sonra, ayakta kıpır kıpır beklerken mırıldandım:
“Bu kız nerede kaldı böyle?”
“Nejat da ortada yok… Bunlar yine mart kedileri gibi bir yerde buluşmasın?”
Gözlerimi kocaman açtım.
“Ciddi misin?”
Elif, “Tabii ki.” dedi uzata uzata, yüzünde hafif muzır bir gülümsemeyle.
Aralarında bir şey olduğunu biliyordum. Ama bu kadar yakın olduklarını bilmiyordum.
Yine gözlerimi eve çevirdim ama aklım başka yere kaydı.
“Benim anlamadığım… Nejat nasıl bu kadar soğukken bir anda Melis’le bu kadar yakın oldular?”
Elif bana bir an tereddütle baktı.
Sanki söylemekle söylememek arasında kaldı. Sonra derin bir nefes aldı ve ağır ağır verdi.
“Bunu Melis kimseye söylememi istemedi ama… aramızda kalsın. Nejat daha önce nişanlısını kaybetmiş. Bu yüzden böyleymiş.”
İçim tarifsiz bir şekilde burkuldu.
“Ah Nejat…” dedim fısıltıyla.
“Demek bu yüzdenmiş. İnsan çok değer verdiği birini kaybedince, renkler soluyor sanki.”
Elif başını sallayıp onayladı. Sonra yine sustuk. Bekledik.
Ama o bekleyişin ortasında, beynimin bir köşesi nikâh sırasında Elif’in donup kalmasını yeniden önüme getirdi.
Ellili yaşlarda o kadın, Elif’in yüzündeki şaşkınlık, Kemal’ın ona bir şey fısıldaması…
Merak içimde kıpır kıpır büyüdü. Elif’e dönüp daha fazla tutamadım kendimi.
“Elif… Nikah esnasında seni bu kadar şaşırtan o kadın kimdi?”
Elif o an sanki taş kesildi. Yüzü soldu.
Elif’in yüzündeki o tuhaf ifadeyi gördüğümde daha ne diyeceğini söylemeden anlamıştım. Her ne oluyorsa onu benden saklayacaktı.
“Kimse değildi, dalmışım. Kime baktığımı bile bilmiyorum.” dedi.
Yalan söylediğini yüzünden okuyordum. Elif saklarken böyle olurdu, sesinin tonu bir tık incelirdi.
“Bana doğruyu söyle.”
“Doğruyu söylüyorum. Herhalde sen evleniyorsun diye biraz içerledim.” dedi.
İnanmadım. Birini görmüş ve o kişi onu çok şaşırtmıştı. Ama tam yeniden ağzımı açıp üzerine gidecekken...
Evden bir el silah sesi patladı.
O bir saniyelik sessizlik… Sonra bahçeyi kaplayan çığlıklar, sandalye devrilme sesleri… Nikah ortamı bir anda darmadağın oldu.
Duvağımı hızla kaldırdım. Etrafı daha iyi görmek istedim ama hiçbir şeyi net olarak göremiyordum. Sadece panik vardı.
İlk etapta beynim dondu. Ne olmuş olabilirdi? O an kalbimin içinde bir buz gibi düşünce belirdi. Akdeniz Belası...
“Elif… saat kaç?”
Bileğine baktı. Ona baktığımda eli titriyordu. Bu yüzden biraz geç cevap vermişti.
“11.21.”
11.21… Onun bana verdiği saatten yalnızca otuz dokuz dakika öncesindeydik. İçimde bir şey gerildi. Yoksa, buraya mı gelmişti? Planı nikahı mı baltalamaktı?
Kafamda bin tane senaryo belirdi ama hepsini bir kenara ittim. Düşünmeyi bıraktım. Artık harekete geçmem gerekiyordu.
“Elif, ben içeri gireceğim.” dedim.
Elif bir anda beni bileğimden tuttu.
“Saçmalama Defne! Silah sesi geldi az önce, farkında mısın? Asla olmaz!”
Ona doğru eğildim, kulağına nefesim değecek kadar yaklaştım:
“Elif… Akdeniz Belası olabilir.”
Elif’in yüzündeki panik, korkudan çok şaşkınlıkla karışmış bir donukluktu.
“Defne, olmaz… Çok tehlikeli.”
“Elif bak bana.” dedim, gözlerine dimdik bakarak.“Benim silahım var.”
Bir anlığına nefes almayı unuttu.
“Devran aşağı inmeden önce bacağıma silah bağladı. Eğer bir şey olursa kullanabilirim. Sen de biliyorsun… biz poligonda kaç kere birlikte atış yaptık.”
Elif dudaklarını araladı, gülümsedi gibi oldu. Ama sonra morali bozuldu.
“Ve seni çoğu zaman yenerdim.”
Ben de hafifçe başımı eğdim.
“Ama sen bunu benden yıllarca daha fazla yaptın, Elif. Biliyorsun… Ben de iyiyim.”
Bir süre sustu. Omuzları çöktü.
“Öyle…”
“Gidiyorum?” dedim. Bir kez daha gözlerinin içine baktım. O son onayı istedim.
“İyi… git.” dedi Elif. “Ama arkandan ben de geleceğim.”
“Tamam.” dedim, düşünmeden.
Eteklerimi iki elimle toparlayıp hızla evin içine koştum. Adımlarımın sesi kalbimin ritmine karışıyordu. İçeri girer girmez gözlerim her köşede potansiyel bir sahne aradı.
Nereye gitmiş olabilirlerdi? Melis, Devran ve Kemal saniyeler içinde kaybolmuştu. Şu an ise gözlerim hiçbir şeyi seçemiyordu; beynim geride bıraktığım nikah kalabalığıyla hâlâ uğulduyordu.
Salona doğru yürüdüm. Ortama rahatsız edici bir sessizlik hakimdi. Sanki biri az önce burada durmuş, nefesini tutmuş ve sonra koşarak uzaklaşmış gibiydi.
Etrafı taradım. Ama her şey normal görünüyordu. Ta ki gözüm o vitrine çarpana kadar.
Devran’ın kimsenin dokunmasını bile istemediği o özel alkol vitrinine kimse elleyemezdi, kimse yaklaşamazdı. Şimdi ise kapak açıktı. Ve vitrinin önündeki zeminde birkaç şişe paramparça olmuştu.
Kalbim göğsümde bir anlığına durdu. Bir adım yaklaştım, sonra bir adım daha. Cam kırıkları etrafa saçılmıştı. Dizlerimi hafif kırıp daha yakından baktım. Kırıkların arasında bir şişe daha dikkatimi çekti. Şu şişenin içinde garip kutulu olan hep dikkatimi çekmişti. Ama viski olduğu için açmaya yeltenmemiştim bile.

Elim titredi, bir kırık parçayı elime almaya yeltendim ama sonra vazgeçtim. Dokunmak istemedim… çünkü burada yanlış bir şey vardı.
Bu şişeyi gördüğüm her seferinde o küçük metal kutuya takılırdı gözüm. Normal bir viskide olmazdı böyle bir şey. Kutunun ne işe yaradığını bilmiyordum ama içindeki viskiye aroma verdiğini düşünürdüm hep.
Şimdi şişe tamamen kırılmıştı. Ama o kutu sapasağlamdı. Ve tamamen açıktı. Küçük kapak yana doğru hafifçe kaymıştı. Kutunun içi boştu. Gözlerim kocaman açıldı.
“Bu bilerek açılmış.” diye fısıldadım kendi kendime.
Kırılan şişeler ve içi boşaltılmış bu kutu.
Bu rastgele kırılmış bir şişe değildi. Biri o kutuyu özellikle hedef almıştı.
Bu kişi sıradan biri olamazdı. Bunu ancak profesyonel biri böyle temiz yapabilirdi. Ve benim beynimde aynı isim, yine, yeniden çakıp durdu: Akdeniz Belası.
O anda gözlerim aniden kapıya kaydı. Herkes neredeydi? Ya içeride Akdeniz belası ile yüzleşiyorlarsa?
İçimde yanıp sönen tek bir çare vardı:
Gerçeği öğrenmemin tek yolu Akdeniz Belası’nı bulmak.
Bu düğüm ancak o adamla yüzleşirsem çözülecekti. Bu düşünceyle merdivenleri hızla çıktım. Ayaklarım titriyordu ama buna rağmen hızlandım. Çatıya çıkan kapıya yaklaştığımda duraksadım.
İçimde ince bir sızı belirdi. Ya Devran odasındaysa? Ya beni çatıya çıkarken görürse? O zaman kendimi riske sokardım. Devranın güvenini bir daha kazanamazdım.
O yüzden yönümü değiştirip Devran’ın odasına doğru ilerledim. Her adımda kalbim daha hızlı atıyordu. Eteğimi iki elimle toparlayıp kapı kolunu çevirdim.
“Devran?” diye seslendim. Cevap gelmedi.
Tam içeri adım atacakken, merdivenden gelen koşu sesleri donuk koridoru doldurdu.
Başımı çevirdim. Ve bir adam ile karşılaştım. Takım elbiseli, kısa boylu, kilolu, kafası maskeli bir adam… Elinde silahıyla merdivenleri tırmanıyordu.
Akdeniz Belası değildi, kesinlikle değildi.
Ama kim olduğunu da bilmiyordum.
Göz göze geldik. O an zaman bir anlığına durdu. Sonra zaman çok hızlı bir şekilde akmaya başladı ve adam silahı kaldırdı.
Reflekslerim beni hayatta tuttu. Kendimi Devran’ın odasının içine doğru attım. Kurşun kapının kenarına çarparak duvara gömüldü. Kapıyı kapattım, kilidi çevirdim.
Nefesim göğsüme saplandı. Titriyordum, hem korkudan hem adrenalin yüzünden. Ama duramazdım. Düşünmeliydim, hızlıca düşünmeliydim.
Kapıya her ihtimale karşı bariyer olması için ağır bir şey koymalıydım. Gözlerim yana kaydığında komodin ile karşılaştım.
Tam o sırada dışarıdan bir adam sesi duyuldu. Kalın, kaba, emir veren bir ses.
“AÇ LAN ŞU KAPIYI! AÇ!”
Sesi tanıdık geldi. Kafamın bir yerinde çalınan bir yüz vardı ama düşünemiyordum. Kendimi düşünmeye zorlayacak hâlde değildim.
İki elimle komodini zorla itmeye başladım. Dizlerim boşalacak gibi oldu ama ittim. Sonunda kapının önüne yerleştirdim.
Sonra adam kapıya omuz vurdu. Komodin titredi. Ben nefesimi tuttum. Sonra adam küfrederek yeniden kapıyı zorlamaya devam etti.
“Amına koyduğumun kapısı...”
Ben ise tek çıkış olan balkona yöneldim.
Kapıya koştum, kolu çevirdim.
Tık!
Ve o an, odanın her yerinde çınlayan keskin bir alarm sesi yükseldi. Devran’ın odasının güvenlik sistemiydi bu. Şimdi hem kapı hem balkon otomatik olarak kilitlenmişti.
“Hayır…” dedim sitemle. Elim titredi. Aklım kilitlendi.
Dışarıdan adamın sesi duyuldu:
“Kahretsin!”
Adımlarının sert sesleri yüzünden uzaklaştığını duydum.
Hızla banyonun kapısını açtım. İçeri girdim ve kapıyı kilitledim. Sonra klozetin kapağına oturdum. Nefesim kontrolsüzce inip çıkıyordu. Ama ellerim ne yapması gerektiğini iyi biliyordu.
Eteklerimi kaldırdım. Bacağıma bağlı silaha uzandım. Parmaklarım lastiği kavradığında içimde bir nebze güç hissettim.
O adam eğer beni bulursa… Eğer içeri girerse... Gerekeni yapacak ve kendimi koruyacaktım. Yapmak zorundaydım.
Titreyen parmaklarımla silahı çıkarırken kendi kendime fısıldadım:
“Sakin ol Defne… Nefes al... Hedefe odaklanırsan vurursun.”
Elif’le poligonda geçirdiğimiz günler bir film şeridi gibi aklıma geldi. O an, ilk defa o antrenmanların ne kadar hayati olduğunu anladım. Silahı iki elimle kavradım. Ve bekledim.
Birkaç saniye nefesimi toparlamaya çalıştım. Göğsüm hızlı hızlı inip kalkıyordu; sanki ciğerlerim panik içinde büzülmüş, nefes almamı reddediyordu.
“Sakin ol Defne… Sakin…” diye fısıldadım kendime.
Derin bir nefes aldım. Bir tane daha... Ve bir tane daha…
Ama tam nefesim düzene girmeye başlamışken çok hafif, neredeyse rüzgâr kadar ince bir ses duydum.
“Defne…”
Bir anda gözlerimi açtım. Kalbim yerinden sıyrılıp boğazıma tırmanıyordu. Kıpırdamadım. Bir ya da iki saniye…
Kafamın içinden, “Ben delirdim, kesin delirdim.” diye geçirdim.
Ama ses yeniden geldi. Bu sefer daha belirgindi.
“Defne…”
Hızla ayağa fırladım. Silahı iki elimle kavradım, tetiğe dokunmadan göğsüme yasladım. Sesin geldiği yönü takip etmeye başladım.
“K–Kim var orada?” diye fısıldadım. “Ne oluyor ya…”
Havalandırma ızgarasının önüne geldiğimde, ses tam oradan geldi. Ve o ses…
“Benim… Ben Melis.”
Kalbim öyle bir çarptı ki yere yığılacağım sandım. Elim soğuk fayansa kaydı, destek almak zorunda kaldım.
“Melis…” dedim, sesi titreyerek. “Sakın… sakın ses çıkarma. Saklan. Ne olursun saklan.”
Dediğimden sonra havalandırmanın içindeki ses aniden kesildi. Nefesimi tuttum. Banyonun içinde bile yankılanıyordu kalp atışlarım. Artık kendim için değil, Melis için endişeliydim. Çünkü Devran beni telefon ile yakaladığı gün, odamın anahtarını almıştı. Melis, benim kapısı kilitlenemeyen odamdaki banyoda hiç güvende değildi.
Bir… İki… Üç saniye…
Sonra fısıltı tekrar geldi, ama bu defa çok daha kırılgan, çok daha çocukça bir tonla.
“Çok korkuyorum.”
Kalbim paramparça oldu. Gözlerim bir anda doldu. Ağlamamak için dişlerimi sıktım, dudaklarım titredi.
Tam bir şey söylemek üzereydim ki— Bir çığlık... Havalandırmanın diğer ucundan Melis’in çığlığı duyuldu.
Kanım buz kesildi. Kımıldayamadım. Nefes alamadım. Banyonun duvarları üzerime kapandı sanki.
Melis’in çığlığı kesildiğinde, hemen ardından o tanıdık, kaba erkek sesi yankılandı.
“Kısmet sana değildi ama ne yapalım… yazık oldu.”
O anda içimde bir şey koptu.
“ONA DOKUNMA!” diye bağırdım tüm gücümle.
“Sakın ona zarar vereyim deme! Duydun mu beni?! Devran’a bırakmadan önce ben seni kendi ellerimle gebertirim, şerefsiz!”
Adam yüksek, alaycı bir kahkaha attı.
Sanki bu korkunç oyundan zevk alıyordu.
“Bugün buradan hiçbiriniz sağ çıkamayacaksınız. O meşhur Pantera Nera var ya… onun da sonu geldi.”
Pantera Nera, Devran’ın kod adı. Eğer o tehlike altındaysa ve köşeye sıkıştıysa hiçbirimizin şansı yoktu.
Kanım çekildi. Dizlerim boşalacak gibi titredi.
“Sen kimsin?!” diye bağırdım.
“Bizden ne istiyorsun?! Melis’i bırak, onun Devran’la bir alakası yok! Ne olur bırak onu! Ne olur bırak!”
Dışarıdan Melis’in ağlama sesi gelmeye başladı. Korkuyla çırpınıyor olmalıydı. O sesi duyunca içimden bir şeyler sökülüp atıldı. Karnıma bir yumruk yemiş gibi iki büklüm oldum.
Ama adam hiç dinlemedi. Soğukkanlı bir tonda konuştu.
“Devran’ın karısının canı yanarsa, Devran’ın da canı yanar. O yüzden ne olur kusura bakın hanımlar…”
“YAPMA!” diye bağırdım.
“NE OLUR YAPMA! NE OLUR-”
Ve sonra, bir el silah sesi... Beynimin içinde yankılandı. Tüm dünya bir anda sustu.
Ben… Ben ise yerime çakıldım. Gözlerim kocaman açıldı.
“Melis?!”
Sesim çatladı.
“Melis!!”
Duvarları yırtacak kadar güçlü bir çığlık attım.
“Melis beni duyuyor musun?! Melis! Ne olursun cevap ver! Canım benim cevap ver!”
Ama… Hiç, hiçbir şey olmadı. Nefes bile yoktu. Hıçkırık bile yoktu.
O an bacaklarım beni taşıyamadı. Silah elimden düşmedi ama kendim yere çöktüm. Banyonun soğuk zeminine oturdum. Başım eğildi. Omuzlarım ağlamaktan dolayı sarsıldı.
Ve ben, Defne Aydın... Evlendiğim gün, arkadaşımın çığlığını ve ardından gelen o sessizliği dinleyerek paramparça oldum.
.
.
.
Oy verir ve yorum yaparsanız çok mutlu olurum. (:
| Okur Yorumları | Yorum Ekle |