
Biz üçümüz lisede tanışmıştık. Elif'le ikimiz aynı sınıftaydık zaten. Melis ise ilk yılın sonunda sınıfımıza gelmişti. Saçları daha bir upuzundu o zaman, tıpkı prensesler kadar güzeldi. Kahkahası yüksek, yine insanı içine çeken bir enerjisi vardı.
Öğretmen bizi aynı grup ödevine verince, "Madem grup olduk, o zaman evime geliyorsunuz. Ben tek başıma uğraşamam bununla." diye gülmüştü.
Ben ise mahcup bir şekilde,
"Ben kalamam, yetimhaneye dönmem gerek." demiştim.
O an Melis'in yüzünde bir ciddiyet belirmişti. Ama o anki mahcubiyetimi yok edecek şekilde yine cıvıldamıştı.
"Sanki seni kaçırıyoruz Defne. Ben bir şey olmaz dediysem bir şey olmaz. Ben kendimi sana emanet diyorum, sen beni bırakıp gidecek misin?"
Elif gülmüş, "Melis ikna moduna geçti, bittin sen Defne." demişti.
Ve gerçekten bitmiştim. Çünkü ilk defa biri beni eve götürmek için bu kadar ısrar ediyordu.
O gece... hayatımın dönüm noktasıydı.
Melis'in annesi yemekten sonra sıcak çikolata yapmıştı. Hala hatırlarım, bardağı tutarken ellerim titremişti; çünkü bir evde oturup sıcak bir şey içmek bile yabancıydı bana.
Sonra Melis, yüzünde yaramaz çocuk ifadesiyle,
"Üçümüz aynı yatakta yatıyoruz, tamam mı? Defne ortada, ben solda, Elif sen sağda. Bir yere kaybolmayın." demişti.
Elif "Deli kız, evin içinde nereye kaybolabiliriz acaba?" diye laf çakmıştı gülümseyerek.
Ve o gece, ben ilk kez gerçek bir evde uyudum. İlk kez biri beni kolumdan değil, kalbimden tutup 'bizdensin' demişti. O geceden sonra Melis, Elif ve ben... bir daha hiç ayrılmadık. Benim ailem onlardı. Benim dünyam onlardı.
Şimdi... Şimdi o dünyam, biraz ötemde acı çekerek yavaş yavaş ölüyordu.
"Melis?"
Sesim çıkmadı, sadece dudaklarım oynadı. Sonra göğsüme oturan o keskin acı... Kalbim sanki kaburga kemiklerimi kırıp dışarı fırlayacak gibiydi.
"MELİS!!"
Bağırdım. Sesim çatladı. Duvara, fayansa vurdum avuçlarımla. Canım acımadı bile. Tek istediğim bir nefes, bir hıçkırık, bir fısıltı duymaktı ondan.
"Melis, lütfen... Canım bana bir ses ver, yalvarırım."
Ayağa kalktım, sendeledim ama kendimi tuttum. Tekrar tekrar, güçsüz yumruklarımla duvara vurdum.
"NE OLUR CEVAP VER!"
Ama hiçbir şey yoktu. Adamın da sesi kesilmişti. Havalandırmanın içi zifiri bir sessizliğe gömülmüştü. O sessizlik beni delirtecek kadar ağır, boğucu ve uğultulu bir sessizlikti.
"Melis, beni dinle... Bizi sakın tek başımıza bırakma, sensiz biz ne yaparız? Dayan, tamam mı güzelim? Seni kurtaracağım, söz veriyorum!"
O an dünyam gerçekten çöktü. Bir ses yoktu. Bir umut yoktu. Sevdiğim insanın canına vahşice dokunulurken hiçbir şey yapamamış bir kadına dönüşmüştüm.
Şok, yerini ateş gibi bir öfkeye bırakıyordu şimdi. Dizlerim hâlâ titriyordu ama artık korkudan değildi, öfkedendi. Ellerim buz kesmişti ama yüreğim yanıyordu.
"Kimse..." dedim dişlerimin arasından. Sesim titriyordu. "Kimse benim aileme dokunamaz."
Banyonun kapısına yöneldim. Kilidi açarken ellerim hâlâ titriyordu ama kararlıydım. Kapı açılır açılmaz Devran'ın odasına koştum.
Kapının önündeki komodin kapıya dayalıydı hâlâ. Tüm gücümle ittim.
"Hadi... hadi kıpırda!"
Komodin ağırdı ama öfke bana güç veriyordu. Göğsümden taşan bir nefesle son bir itiş yaptım ve komodin yana kaydı. Ve hemen kilidi çevirip kapının koluna atıldım.
Ama kilit açılmadı. Tekrar denedim, yine kilitliydi. Kahrolası güvenlik sistemi... Başımı bir anlık yenilgiyle kapıya yasladım.
"Kahretsin!"
Yumruğum kapıya indi. Sonra bir tane daha, bir tane daha. Derin, kontrolsüz nefesler alıyordum.
"Düşün Defne... düşün." diye fısıldadım kendi kendime.
Odayı taradım. Sinirden gözlerim doluyordu ama görememe ihtimalim yoktu; her yeri, her köşeyi inceliyordum.
Sonra güvenlik paneline gözüm takıldı.
Şifre istiyordu. Eğer o şifreyi girersem güvenlik sistemini etkisiz hale getirirdim.
"Ne ki bunun şifresi?"
Kaç haneliydi? 4 mü? 6 mı? 9 mu?
Devran'ın şifre seçme mantığı hakkında hiçbir fikrim yoktu. Belki bir tarihti?
Belki rastgele bir numara?
Parmağımı panele götürdüm. Bir sayı sallayıp denemeye niyetlendim. Ama elim havada kaldı.
"Hayır..." diye fısıldadım.
"Kaç deneme hakkım var bilmiyorum. Eğer bitirirsem burada mahsur kalırım."
Elimi geri çektim. Derin bir nefes aldım. Bir ipucuya ihtiyacım vardı.
Bu yüzden odayı karıştırmaya başladım. Çekmeceleri açtım. Komodinlerin üstünü, altını, kenarlarını yokladım.
Bazı eşyalar dikkatimi çekti; bir telsiz, kar maskesi ve siyah kargo pantalon. Bir dakikalığına duraksadım.
"Devran'ın tarzı değil bunlar..."
Ama anlam yükleyecek hâlde değildim. Fazla önemsemeyip aramaya devam ettim.
Bulduğum kağıtları teker teker karıştırdım. Birkaç sayının altını çizmişti, onları denedim.
Hata ve yine hata. Kalbim sıkışıyordu. Her hatada sanki zaman daha da daralıyordu. Sanki Melis'in son nefesinden geriye sayıyordum.
Son demet kağıdı da dağıttığım anda masanın kenarında minicik, buruşturulmuş bir not gördüm. Sanki başta hiç dikkat çekmemişti. Eğilip aldım.
Kâğıtta yalnızca bir sayı vardı: 562721117
Bir an gözlerimi kısmam yetti; çünkü zihnimde bir yer kıpırdamıştı. Bu sayı bir yerden çok tanıdık geliyordu. Ama beynimin düşünmeye hâli yoktu artık.
"Boş ver Defne, boş ver. Düşünme, sadece dene."
Parmaklarım hızla panele gitti. Sayıları tek tek bastım. Her tuş sesi kalbime vuruyordu sanki.
5, 6, 2...
7, 2, 1...
1, 1, 7...
Son tuşa basınca nefesimi tuttum. Çünkü bu son şansım olabilirdi.
Bir anlık sessizlik oldu. Bu sessizlik nabzımı durdurabilecek kadar gerdi beni. Ama sonra panel tık diye sustu. Ardından duvarın içinden gelen mekanik bir ses:
Başarılı giriş.
"Allahım, şükürler olsun!"
Göğsümden bastırılmış bir nefes fırladı. Anında kapıya yöneldim. Elim kolun üzerindeydi ama durdum.
Silahım... Hızla belimden çekip elime aldım. Emniyeti açtım. Nefesim hâlâ düzensizdi ama bileğim sabitti.
"Başaracaksın... Melis için, herkes için..."
Kapıyı açmaya hazır şekilde, sessiz bir nefes aldım. Ve kolu indirdim.
Kapı açılır açılmaz silahı iki elimle daha sıkı kavradım. Yüreğim Melis yüzünden tir tir titriyordu ama namlu ileri dönüktü.
Koridor bomboş görünüyordu ama sessizlik çok gürültülüydü. Her köşeden o adam çıkabilirdi. Melis’i vuran, o maskeli şerefsiz herif…
İki adım attım. Topuk seslerim beynimde çarpıyordu. Tam üçüncü adıma hazırlanırken merdivenlerden biri hızla geliyor gibi oldu.
Bir an nefesim kesildi. Parmağım tetiğe daha da bastı. Gözümü kırpmadan merdivene doğrulttum.
Gelme… gelme… gelme…
Adımlar göründü. Ve… Devran.
Bir an dondu. Ben de donmuş gibiydim zaten. Ama onda başka bir şey vardı. Kafasının içinde çözmeye çalıştığı, anlam veremediği bir şey. Bakışları yüzümdeki korkuya, elimdeki silaha kaydı. Sanki bir şeyi çözmek ister gibi görünüyordu.
Yavaşça bana doğru geldi. Ama bir yandan etrafı kolaçan etmeyi bırakmadı.
Devran geldiğime göre artık güvendeydim. Bu yüzden silahı bir anlığına indirmeye karar vermiştim. Silahı indirdiğimde ise gözlerim doldu. Dilim tutmuyordu.
Parmağımla odamın kapısını işaret ettim, Melis’in olduğu o odayı. Sözcük çıkmadı ağzımdan, çıkamadı.
Devran bir an anlamaya çalışır gibi bakakaldı. Sonra silah sesini zaten duymuş olmalı ki yüzü sertleşti. Hızla silahını kaldırdı ve dikkatle kapıya yöneldi.
Ben de toparlanmaya çalışarak, elim titreyerek silahı yeniden kaldırdım ve onu izledim. Ayaklarım beni zor taşıyordu ama bırakamazdım. Çünkü mevzubahis Melis idi.
Odaya girdik. Ama boştu.
Kalbim göğsümü parçalayacak gibiydi.
Bir saniyeliğine nefesim durdu.
“Melis?” diye neredeyse hiç çıkmayan bir fısıltıyla seslendim.
Devran banyoya yöneldi. Ben de hemen peşinden. Ve… Banyo kapısı açıldığında dünyam çöktü.
Nejat yerde oturmuş, kucağında Melis vardı.
Melis’in o beğenerek aldığı açık renk, taşlı elbisesi… O upuzun, güzel sarı saçları… Teninin rengi… Hepsi kana bulanmıştı.
Bir acı, karnımdan yukarı doğru çıktı. Nefesim göğsümde takıldı. Demek canından çok sevdiğin insanı kaybediyor olmak böyle bir şeydi.
Nejat’ın bakışları bomboştu. Sanki bir odada değil, başka bir evrende oturuyordu. Şoktaydı, kıpırdamıyordu bile. Elini Melis’in saçlarında gezdiriyordu, parmakları kan içindeydi. Belli ki yarasına temas etmişti.
Sanki okşarken onun uyanmasını bekliyordu ama Melis’in başı yana düşmüş, dudakları solmuştu.
Ben o an çöktüm. Vücudumdan tek bir ses çıktı, boğuk bir hıçkırık. Ellerim titredi, silahım yere düşecek gibi oldu. Gözlerim görmüyordu ama o görüntü çoktan beynime kazınmıştı.
“Melis…”
Sesim parçalanıyordu.
“Melis, canım… Ne yaptılar sana?”
Hıçkırıklarla ağlamaya başladım. Kalbim acıdan göğsümü deliyordu. Sanki bir parçam orada, Nejat'ın kollarında ölüyordu.
Dizlerimin üzerine çöktüm. Elimi ağzıma kapadım.
“Hayır… hayır, hayır…” diye tekrar ettim sadece. Çünkü başka hiçbir şey yapamıyordum.
Kısa bir süre de olsa, benim için çok uzun olan o süre boyunca ağlayıp durdum. Ama sonra Devran beni kollarımdan tutup kaldırmaya çalıştı. Dağılmama izin vermiyordu.
“Öldü mü?”
Sesim o kadar kısık ve çaresiz çıktı ki ben bile tanıyamadım.
Devran gözlerimin içine baktı ama hiçbir şey söylemedi. Bu sessizlik beni benden aldı.
“Melis yaşıyor mu Devran? Söylesene!”
Bağırmıyordum. Ama sesimde öyle bir yalvarış vardı ki, boğazımdaki düğüm kelimelerle birlikte titredi.
“Bilmiyorum.” dedi sadece. O an içime bir bıçak saplanmış gibi oldu.
Devran beni tutarken ben bir anda dönüp Nejat’a baktım.
“Nejat! Ambulans, bir şey… bir doktor çağırdın mı? Bir şey yaptın mı?!”
O ise kıpırdamıyordu. Sanki zaman onun için duruyordu. Elinde Melis’in başı, dizlerinin üzerindeydi. Yüzünde donmuş, paramparça olmuş bir ifade. Gözleri bomboştu.
Bir süre bana bakıp hiçbir şey demedi. Karanlık bir kuyunun içine düşmüş gibiydi. Sonunda Devran’ın sert, yankılanan sesi o donmuşluğu kırdı:
“Nejat!”
Nejat başını hafifçe kaldırdı, bu sefer gerçekten gözlerimiz buluştu.
“Haber verdim. Geliyorlar.”
Sanki her kelimesi boğazında bir bıçakmış gibi canını yakıyordu. Onun da tıpkı benim gibi canından can kopuyordu.
Sonra yeniden Melis’e döndü. Onu kucağında biraz daha kendine çekti. Ardından eğilip saçlarının arasına küçük, yumuşak bir öpücük bıraktı. Ben o an yeniden yıkıldım. Bu sefer sadece Melis’e değil, Nejat’a da baktım. Hayatında sevdiği bir kadını daha kaybediyordu belki de.
Devran bunu fark etti galiba, çünkü beni çekti ve göğsüne yasladı. Kolları güçlüydü, sarsılmazdı. Başımı göğsüne gömdüm. Gözyaşlarım gömleğine, tenine, kalbinin üzerine damlıyordu.
“Devran ben… ben çok korkuyorum. O benim her şeyim.” diye hıçkırdım.
Bir elimi saçlarımdan sıvazladı. Diğerini belime koydu, yine kendimi kaybetmeyeyim diye sıkıca kavradı.
“Buradayım.” dedi sadece. “Herkes iyi olacak, göreceksin ”
Ama ben gözlerimi bir saniyeliğine bile kapattığımda hâlâ Melis’in kanını görüyordum. Hala o maskeli adamın sesi kulağımda yankılanıyordu:
“Pantera nera’nın sonu geldi…”
Devran’ın göğsüne daha da sokuldum. Sanki onun kalp atışlarına tutunursam hepimiz düşmekten kurtulacakmışız gibi.
Ama içimde başka bir duygu da kabarıyordu artık. Öfke… Yakıp yıkan bir öfke.
O geçmeyen yaklaşık bir dakikanın sonunda, dışarıdan ambulans sireninin sesi duyulmaya başladı. O an, içimde Melis'in yaşayacağına dair bir umut kıpırdadı. Ama o umut öyle cılızdı ki, nefesimle bile sönüverecek gibiydi.
Paramedikler hızla içeri girince Melis'i Nejat’ın kucağından almaya çalıştılar ama Nejat Melis’i hemen bırakamadı. Sanki bırakırsa Melis bir anda yok olacakmış gibi hissediyor olmalıydı. Sanki parmaklarını gevşetirse Melis’in ruhu süzülüp kaybolacakmış gibi...
“Beyefendi, bize izin vermeniz lazım!” dediler.
Ama Nejat’ın tek yaptığı, Melis’i daha sıkı sarmak ve başını yana çevirip acıyla “Onu yaşatın. Ona çok dikkat edin, olur mu?” demek oldu.
Ben o esnada Devran’ın kolunu çekiştirmeye başladım.
“Ben de geliyorum. Melis’i yalnız bırakamam.”
Devran ise beni göğsünden uzaklaştırmadan, sakince ama sert bir sesle:
“Şu an olmaz.” dedi
“Devran, hayır. Melis beni yanında ister.”
“Şu an güvenli değil Defne!” dedi, yüksek bir tonda. Bakışları kararlıydı. Ama sonra halimi görünce kıyamayıp yumuşadı.
“Söz veriyorum Defne, gideceksin. Ama şimdi değil. Tamam mı güzelim?”
Paramedikler Melis’i sedyeye aldığında Nejat neredeyse sedyeyi taşıyacaktı.
“Yavaş olun!” diye bağırıyordu.
Ama sesindeki o kırılma… O sahne içime kazındı.
Melis götürülürken ben yavaşça geri çekildim. Dizlerimin bağı çözülmüş gibiydi. Devran beni tutuyor olmasa çoktan yere kapaklanmıştım.
Odada Devran ile yalnız kaldığımızda gözlerim hala yaşla yanıyordu. Konuşmak için birkaç kez nefes aldım ama kelimeler boğazıma takıldı.
Sonunda fısıltıya yakın bir sesle söyledim:
“Biz bugün… dakikalar önce burada eğleniyorduk Devran.”
Sesim çatladı ama devam ettim
“Burada, tam bu odada. Melis, Elif, ben… Ayakkabımın altına isim yazıyordu. Güldük, eğlendik. Devran... Melis’in ismi hâlâ ayakkabımın altında. Hâlâ. Daha yeni-”
Gözyaşlarım yanaklarımdan süzülmeye başladı.
“Ben sadece kimseye zarar gelsin istemedim… Kim yaptıysa bunu, kim Melis’e zarar vermek istediyse… Yemin ederim Devran, intikamını alacağım.”
Devran bir şey söylemedi önce. Gözlerimin içine baktı. Öyle bir bakıştı ki bu, bana kıyamazmış gibi, içimden acımı söküp atmak istermiş gibi.
Sonra bir adım attı. Kollarını açmadı ama ben zaten onun göğsüne doğru yığıldım. O da beni hiç tereddüt etmeden sardı. Sanki beni dünyadan koruyan tek duvar oymuş gibi.
Hıçkıra hıçkıra ağladım. Dakikalarca omuzlarım titredi. Parmaklarım onun gömleğini kavradı.
“Defne…” dedi kısık bir sesle. “Ben buradayım, kimseye bir şey olmasına izin vermem. Melis iyi olacak. Nejat da ilk yardımını yapmıştı.”
Söyleyişinde öyle bir güven vardı ki, bütün gücüm yıkılırken bile içimde yeni bir güç kıvılcımlandı.
“Gel.” dedi bir süre sonra Devran. “Toparlanman gerek. Benim odaya gidelim, banyoyu kullanırsın.”
“Benim banyom…” dedim.
Anında zihnimde ışık hızında beliren görüntüyle yine gözlerim doldu. Melis’in kanı... Banyonun zeminine sıçramış o korkunç kızıllık... İçimde kopan çığlık anında yüzüme yansımıştı.
Devran hiç düşünmeden kollarını sırtımın altına doladı.
“Gidiyoruz.”
Sessizce başımı salladım. Odanın dışına çıkarken beni hala sararak götürüyordu. Ses çıkarmıyordu ama her adımında etrafı kontrol etmeyi bırakmıyordu.
Devran kapının paneline eğilip şifreyi girerken bir an durdu, bana döndü.
“Sen...” dedi şaşkın bir yüz ifadesiyle, “Şifreyi nasıl doğru girdin?”
Gözlerim hala dolu dolu, başımla odanın olduğu tarafa işaret ettim.
“Odayı görmüyor musun?” dedim kırık bir sesle. “Şifreyi bulmak için etrafı darmadağın ettim.”
Kelime biter bitmez gözlerime yeni yaşlar doldu. Ardında olanlar aklıma geldi. Bu yaşananlar ben ölene kadar zihnimde kalacak gibi duruyordu.
Devran kısa bir an boyunca hiçbir şey söylemedi. Belki de nasıl bir halde olduğumu, nasıl bir panikle odasını altüst ettiğimi hayal ediyordu.
Devran hemen kolumu okşadı. “Hadi,” dedi yumuşak bir sesle, “biraz toparlanman lazım.”
Başımla onayladım. Ama banyo kapısına yönelirken içimde başka bir soru aniden yükseldi. O kadar uzun zamandır içimdeydi ki, şimdi dışarı çıkmak için kavga ediyordu sanki.
“Devran…” diye başladım, sesim çatallı. “Nikâh sırasında o alarm neden çaldı?”
Bir an durdu. Parmakları gardolabına gitmekten vazgeçti. Bana döndü.
“Evde girilmemesi gereken bir yere girilmişti.” dedi.
Kaşlarım kendi kendine çatıldı.
Hangi oda? Neden? Kim girer ki? O odada ne var?
Sorularımdan kendim bile yorulmuştum ama beynim durmuyordu. Öğrenmek zorundaydım. Bir nefes verdim dudaklarım titreyerek.
“Ne oluyor Devran? Bugün neden bunlar başımıza geldi?”
Devran elini kolumun üzerinden omzuma doğru çıkardı, parmaklarıyla yatıştırıcı daireler çizdi.
“Devran Arıkan olmak kolay değil.” dedi sakin, ama altından güçlü bir tonla. “Düşmanlarım her fırsatı değerlendiriyor. Boş bir anda saldırabiliyorlar.”
“Bu düşmanlar…” dedim başımı kaldırarak. “Babam ve Dante mi?”
Bir an yüzünde hiçbir tepki yoktu. Sonra çok kısa bir kararsızlık… ve yavaş, ağır bir baş sallama.
“Peki neden yaptılar bunu?” dedim. “Anlaşma sağlanmıştı. Ne diye barışı bozuyorlar?”
O an bakışları değişti. Keskinleşti. Bir gölge çöküp geçti üstlerinden.
“Ben onların kara defterlerine sahibim, Defne. Bu onlar için çok zor bir durum. Eğer istersem müebbet ceza almalarını sağlayabilirim. Onlar için tehlike arz ediyorum.”
Bir adım geri çekildim. İçimde bir şey irkildi. Korku değildi ama bir ağırlıktı işte. Çünkü haklıydı. Çünkü babam da Dante de böyle bir şeyi kolayca kabullenemezdi.
Ama sonra… Sonra bir ayrıntı beynimde çakıldı. Gözlerim genişledi.
“Dante’nin kara defteri… O da sende mi gerçekten?”
Devran tereddütsüz başını salladı.
“Evet.”
“Peki…” dedim nefesimi tutarak. “Onu nasıl aldın?”
Bu kez cevap yoktu. Gözleri hafifçe kaçtı.
O an her şey kafamda birbirine bağlandı. Taşlar öyle hızlı yerine oturdu ki başım döndü. Devran’ın daha önce söyledikleri… Dante’nin kızı… Gulia…
“Gulia’yı kullandın...” dedim fısıltı kadar kısık bir ton hâlinde. “Kara defteri aldın. Sonra sen evlenince, Gulia kıskançlığından babasına gerçeği anlattı.”
Devran’ın yüzündeki ifade: tam olarak reddetmeyen, ama onaylamanın ağırlığını taşıyan bir ifade.
“Kesin değil.” dedi yalnızca. “Ama görünen o.”
“O zaman, bugünün sorumlusu onlar mı?”
“Henüz kimin yaptığı belli değil.” dedi Devran.
Başımı kaldırıp kaşlarımı çattım. “Nasıl yani? Başkası da mı olabilir?”
“Evet.” dedi karanlık bir ciddiyetle. “Çünkü kara defterler hâlâ güvende.”
Bir an nefesim kesildi. Sonra içimde bir şey çalışmaya başladı. Sessiz, hızlı bir mantık. Zihnimdeki tüm kapılar tek tek açıldı.
Ve cevap… Cevap gözlerimin önünde duruyordu. Akdeniz belası.
Günler öncesinden benimle iletişime geçen, buraya geleceğini söyleyen oydu. Devran’ın düşmanı olan ve bana açık açık ortaklık teklif ederek Devran'ı yıkmak isteyen oydu.
Ve bugün, herkesin en savunmasız olduğu anda ortaya çıkan kaos…
Başımı yavaşça kaldırdım. İçimde buz gibi bir farkındalık, damarlarıma işleyen bir öfke vardı. Bugünün sorumlusu, çok büyük ihtimalle oydu.
Akdeniz belası.
O an içimde kabaran öfkeyi kelimelere dökmek bile zordu. Daha önce onunla ilgili kafamda hep bir soru işareti vardı. Suç dünyasına karşı duran, kendi kuralları olan, bana dokunmayan biriydi. Belki tehlikeliydi ama içimde bir yerde hep iyi olduğuna inanırdım. Belki de gözümü korkutmak dışında bir şey yapmaz diye düşünmüştüm. En azından biz iyilere kötülüğü dokunmaz, derdim.
Ama bugün… Bugün gözümde Devran’dan bile daha karanlık, daha sinsi, daha acımasız biri haline gelmişti.
Melis’in yerde yatan hâli gözümün önünden gitmiyordu. Eğer bu saldırının arkasında o varsa -ki tüm işaretler bunu gösteriyordu- ben bu gece bitmeden gerçeğin yüzünü görecektim.
Devran’a bir şey belli etmek istemedim. İçimdeki bu intikam ateşini görmesini istemedim. Sadece yutkundum. Her şeyi içime attım.
“Banyoya gidiyim artık.” dedim, sesimi olabildiğince düz tutarak.
Tam kapıya yönelmiştim ki kolumdan hafifçe tuttu. Döndüğümde gözlerindeki o bakış… o derin, korumacı, sanki bir an gözünü benden ayırsa beni kaybedecekmiş gibi bir endişeyle parıldıyordu.
“Ben aşağı inip etrafı kontrol edeceğim.” dedi. “Bu odada güvendesin.”
Başımı hafifçe salladım. “Tamam.”
Elini yanağıma koydu. O kadar nazik, o kadar dikkatli dokundu ki… sanki kırılacakmışım gibi. Gözlerimin içine baktı. Sevgi vardı orada. Endişe vardı. Ve bir de kaybetme korkusu.
Bugün olanlardan sonra onun da sınırlarını gördüm. Sevdiklerini kaybetme ihtimali, onu bir anlığına da olsa çıldırmanın eşiğine getirmiş olmalıydı. Şimdi belli ediyordu her şeyi.
Devran eğildi, alnıma bir öpücük bıraktı. Öylece bir süre orada kaldı. Sanki bu öpücükle kendini de sakinleştiriyordu.
“Sana bir şey oldu sandım.” dedi. “Seni karşımda sapasağlam gördüğümde neler hissettim bilemezsin.”
Elimi kaldırıp koluna tutundum. Parmaklarım sakince kolunu sıvazladı.
“Ben iyiyim, merak etme.”
Geri çekildi. Derin bir nefes aldı, sanki göğsünden bir yük inmiş gibi.
“Çok şükür.”
Ben ise yutkundum. Hala çok kötü hissediyordum.
“Melis’in iyi haberini alınca çok daha iyi olacağım.”
Devran başıyla onayladı. “Olacak. Ben inanıyorum.” derken, oldukça dürüsttü.
Sadece başımı sallayabildim. Ama Devran o an bana öyle bir baktı ki sanki bu odanın dışına adım atsam bir daha birbirimizi göremeyecekmişiz gibi... Gözlerinde bir çekinme, bir ağırlık vardı.
Ama sonunda ben banyoya yönelirken, o da odadan çıkmak zorunda kaldı.
Kapı kapanır kapanmaz içimdeki tüm duygu seli taştı. Silahımı tezgâha koydum. Ellerim soğuk olsa da avuçlarımın içi terliydi. Sonra aynadan yansıyan yüzüme baktım. Bembeyazdım, gözlerim şimdiden kan çanağı olmuştu.
Birkaç dakika boyunca nefes almaya çalıştım. Toparlanmak… En azından dışarıdan daha sakin görünmek için.
Kurulanıp çıktığımda odaya geri döndüm. Telefonumu elime alınca gözüm saate takıldı.
11.57
Nefesim kesildi. Akdeniz belası… bana bu saati söylemişti. Tam bu saatte buradayım, demişti.
Göğsümde bir şey düştü, taşa dönüştü. O taş tüm öfkemi, tüm korkumu, tüm kararlılığımı içinde barındırıyordu.
Melis’in yerdeki hâli gözümün önünden gitmiyordu. Devran’ın endişeyle bakan gözleri… Nejat’ın Melis’in saçlarına kondurduğu öpücük…
Bugünün sorumlusu o olabilirdi.
Hiç tereddüt etmedim. Silahı tekrar elime aldım. Avucuma oturduğunda sanki buz kesmiş bir intikam duygusu damarlarımda aktı.
Bugün bunu bitirecektim.
Çatı katına doğru yürümeye başladım. Her adımım kararlı, her nefesim keskindi. Ayaklarım zemine değdikçe içimde tek bir cümle yankılanıyordu:
Kim Melis’e dokunduysa… kim ki bize bir savaş açtıysa bedelini ödeyecekti.
.
.
.
Oy verir ve yorum yaparsanız çok mutlu olurum. (:
| Okur Yorumları | Yorum Ekle |