
Bana az önce söylenen cümleden sonra saniyelerce ne göz kırptım ne yutkundum. Kelimeler boğazımda taş gibi ağırdı, düşüncelerimse aklımın her köşesine çarpıp dağılıyordu.
"Baban seni öldürtmek istiyor."
Bu cümle zihnimin içinde dönüp dururken, Devran hâlâ gözlerini benden ayırmıyordu. Hatta sanki… biraz daha üstüme gelmek istiyor gibiydi. Gözlerindeki ısrar, bir şeyleri zorla hatırlatmak isteyen birinin sabırsızlığı gibiydi.
“Sanırım böyle bir haberi beklemiyordun.” dedi, nihayet.
Sesinde ne alay vardı ne de merhamet. Sadece gerçeğin soğuk çıplaklığı vardı.
Başımı iki yana salladım.
“Tabii ki beklemiyordum. Ben…” dedikten sonra konuşma hızım yavaşladı.
“Ben babamın adını bile bilmiyorum.”
Devran, sanki zihninde bazı taşları yerine oturtmaya çalışır gibi bir süre sustu. Gözleriyle beni süzerken, ifadesi hafiften değişti. Sonra, belli belirsiz bir baş hareketiyle beni işaret etti.
“Annen sana hiçbir şey anlatmadı yani?”
Yutkundum. Saçlarımın önüme dökülen tutamını sağ elimle geriye taradım. Gözlerimi kaçırmadan cevap verdim:
“Anlattıysa bile hatırlamıyorum.”
Devran’ın yüzündeki çizgiler belirginleşti. Sanki yeni bir şey öğrenmiş gibiydi.
“Hatırlamıyor musun?” diye sordu.
Başımı yavaşça salladım.
“Hatırlamıyorum. Tek bildiğim… annem bir şarkıcıydı.”
Duraksadım. Dilimin ucuna gelen şey çıkmak istemedi. Ama Devran boşluk bırakmadı, üzerine bastı.
“Ve?” dedi gözlerini kısıp.
“Ve… bana hep şöyle derdi: ‘Bizim bu hayatta ikimizden başka kimsemiz yok, Defne.’ Sadece bunu biliyorum.”
Devran başını ağır ağır salladı. Bakışlarında hâlâ düşünceler vardı. Sanırım sesli düşünüyordu.
“Pavyon şarkıcısı bir anne, ortada olmayan bir baba…” diye tekrar etti sessizce. Sonra bana gözlerini dikerek sordu.
“Sadece bu kadarını biliyorsun.”
Annemin garip bir yerde şarkı söylediğini sonradan, büyüdükçe anlamıştım. Ama hiçbir zaman konduramamıştım. Belki çocuk olduğumdan, belki de onu çok sevdiğimden... Ama o iyi bir kadındı.
Yerimde huzursuzca kıpırdandım. Çünkü bu konunun açılmasından rahatsızdım.
“Sadece bu kadarını biliyorum.”
Bir süre sessizlik oldu. O an, o sessizliğin bazı şeyleri silip süpüreceğine inanmak istedim. Gerçeğimi unutturacağına... Ama Devran’ın sesi gerçeğe geri çekti beni.
“Bu kadar açık bir hayat yaşamamalıydın.” dedi bir anda.
Kaşlarımı çattım.
“Ne demek açık bir hayat?”
Devran gözlerini bana dikti.
“Senin herkesten gizli, sade bir hayat yaşaman gerekiyordu. Ama sen biraz ünlenince, herkes seni eliyle koymuş gibi buluverdi.”
Ünlenince? Yutkundum.
“Ne yani… Öz babam önemli biri mi?”
Devran’ın yüzü o an memnuniyetsiz bir ifadeyle gerildi. Gözlerini kaçırmadan, alayla başını eğdi.
“Ne demezsin... Bayağı önemli.”
Devran kendi kendine söylenmesi bittiği an göz göze geldik. Ben, ‘ne demek bu?’ der gibi başımı hafifçe yana salladım.
Devran ise tahammülsüzce iç çekti.
“Ben ona… ‘önemli biri’ demezdim.” dedi. Kısa bir duraksama oldu. Sonra devam etti:
“Ama o çocuklarından birini feda edebilecek kadar kötü biri. Böyle bir adamın dostundan çok düşmanı olur.”
Demek ki bir kardeşim daha vardı. Ama asıl takıldığım yer, babamın beni feda edebilecek kadar kötü olmasıydı. O kötüydü, vicdansızdı.
Ama gerçekleri parça parça, bana işkence olur gibi öğrenmekten çok yorulmuştum. İki haftadır olanları aklımda kurmaktan bir hal olmuştum. Bu kadarı fazlaydı artık. Yüzümdeki her kas kasıldı. Artık dayanamıyordum.
“Yeter Devran.” dedim. Sesim netti, yorgundu ama kararlıydı. “Artık şu gerçeği açık açık anlatır mısın?”
O an bir şey oldu. Devran durdu. Gözleri üzerimdeydi ama bakışı farklıydı. Çünkü… ilk defa ağzımdan adını duymuştu.
Gözleri hafifçe kısıldı. Belki normalde sinirlenirdi. Belki çıkışırdı. Ama yapmadı. O an sadece sustu.
Ve ben, ne duyarsam duyayım, artık kaçmak istemiyordum. Çünkü bu hikâyenin ortasında ben de vardım.
Ve artık hiçbir şey eskisi gibi olmayacaktı. Korkmadan yüzleşmek zorundaydım.
Ama buna yeltendiğim ilk anda başarısız oldum. Devran oturduğu yerden aniden kalkıp önümdeki sehpanın ucuna oturmuştu. Beni tekli koltuğumla birlikte kendine çektiğinde, içimden geçen ilk şey kaçmak oldu. Ama nereye? Burası onun alanıydı. Onun evi, onun kurallarıydı. Ve artık, biraz da benim sığınağım. Bu çelişkili hisler midemi bulandırdı.
Devran tam karşımda, yüzü öylesine yakındı ki nefesi tenime değiyordu. Gözlerinin içine bakmaya cesaret ettim. Ama keşke etmeseydim. Orada bir karanlık vardı. Soğuk ama büyüleyici bir karanlık. Dipsiz, karanlık bir kuyunun tam kenarında gibi hissettim. Korktum. O bakışlar öyle bir yerden geliyordu ki, daha önce kimsenin görmediği, bilmediği, tarif bile edemediği bir yerden…
“Alemde bana Pantera Nera derler...” dedi usulca. Sesi, tıpkı karanlık bir sokakta arkandan gelen adım sesleri gibiydi. Ürperdim.
“Bizim mecra, ünlü İtalyan mafyalarıyla içli dışlıdır. Onlar bize ihtiyaç duyar, biz de onlara... zaman zaman.”
Kafamın içinde bir çevirmen gibi düşünceler çalıştı. Pantera Nera... Ne olabilirdi ki?
Bu adam neyin nesiydi? Neden böyle bir lakabı taşıyordu? Ağzımdan istemsizce döküldü.
“Ben de mi sana Pantera Nera diye sesleneyim o zaman?”
Başını hafifçe, neredeyse belli belirsiz bir şekilde olumsuz anlamda salladı. Dudakları kıpırdamadı ama gözleri konuştu: Hayır.
“Birileri alemde benden bahsedecekse Pantera Nera der. Çalışanlarım ise sadece ‘Devran Bey’.”
O kadar kendinden emindi ki, sesindeki tek bir titreşim bile kontrolsüz değildi. Onu izledikçe kendimi küçülmüş, buraya ait değilmiş gibi hissettim. Bu dünya onunmuş gibi, ben ise yanlışlıkla içine düşmüş bir yolcu.
“Peki...” dedim biraz bocalayarak, “Ben kimim?”
Soru ağzımdan çıkarken ne kadar garip olduğunu fark ettim. Ne demekti bu şimdi?
“Yani şey... sana ne diye hitap etmeliyim?” diyerek sorumu hemen düzelttim.
“Etme” dedi.
Sözleri yüzüme çarpan bir tokat gibiydi. Anlamaya çalıştım. Sustum. Ne desem saçma olacaktı. Ne düşünsem eksik kalacaktı.
“Ama... ya acil bir şey olursa?”
Devran gözlerini benden ayırmadan, sakin ama kesin bir ifadeyle,
“İçinden ne geliyorsa, öyle seslenirsin o zaman.” dedi.
Yutkundum. Ne geliyordu içimden? Şu an içimden sadece kaçmak geliyordu. Ona seslenmek istemiyordum. Ama daha kıpırdayamıyordum bile. Başımı anlamış gibi salladım ama itiraf etmeliyim ki hiçbir şey anlamamıştım. Bu adam bir bilmeceydi. Dışarıdan net, içeriden çözümsüz.
İç sesim boğuk bir şekilde fısıldadı:
Çok garip bir adam bu Devran…
Zihnimde bu cümle yankılanırken, Devran yerinden kalktı. Önümdeki boşluğu terk ettiğinde bile varlığının gölgesi üzerimde kaldı. Salondaki vitrinin önüne gitti. Camın arkasındaki kadehleri seçti, sanki hangisini seçeceğine çok önceden karar vermiş gibi. Tüm hareketleri yavaş, planlı ve neredeyse estetikti.
Bir televizyon izler gibi izliyordum onu.
Gürültüsüz, sessiz ama dikkat çekici.
Ekran başında büyülenmiş bir çocuk gibiydim. Onun eline aldığı içki şişesi bile tehditkâr bir zarafet taşıyordu.
Duruşunda, cam kadehi dolduruşunda, sonra onu alıp döndüğünde… Hepsi, bana ait olmayan bir dünyanın şifrelerini taşıyordu. Ama ne yazık ki ben artık bu dünyanın tam ortasındaydım.
Zaman yavaşlamış gibiydi, sadece Devran’ın nefes alıp verişi duyuluyordu. İçkinin o buruk kokusu havaya yayılmıştı. O ise sanki birazdan kıyameti haber verecekmiş gibi ağır adımlarla vitrinden döndü, içkisini aldı ve karşımdaki koltuğa yayıla yayıla oturdu. Ayaklarını yere koyma şekli bile kendinden emindi; hâkimiyet kurma sanatı gibi.
Aramızda bomboş bir sessizlik vardı. Sonunda, bakışlarını bana bile çevirmeden, sesiyle bir emri daha fısıldadı:
“Hadi.”
Bunun bir soru değil, izni verilen bir sorgu olduğunu hissettim. Beklettiğim, içimde büyüttüğüm şeyleri söylemek için yeşil ışık yakılmıştı. Sesim ilk başta zor çıktı. Kendi içimde sesli düşünmeye başladım:
“Başıma gelenler… babamın beni feda etmesiyle başladı sanırım. Beni öldürmeleri için birilerine teslim etti.”
Bunu söylerken gözlerim dolmadı. O his geçmişti. Yerine yanan bir boşluk vardı. Beni çoktan terk etmiş birinin ardından yas tutmanın manasızlığı gibi… Sonra devam ettim. Sesim biraz daha netti artık.
“Ve sonra... beni o ‘Akdeniz Belası’ dediğin adam kurtardı. Kim o?”
Devran içkisinden ağır ağır bir yudum aldı. Gözlerinde bir kıvılcım vardı, sanki konu her ne kadar basit görünse de onu diken üstünde tutan bir şeydi bu.
“Türk ve İtalyan mafyalarının arasında bağ kurulmasını istemeyen biri.” dedi.
“Her seferinde işimize taş koyar, kurduğumuz düzeni bozar, adamlarımıza musallat olur. Arkamızdan işler çevirir. Kendini adaletin temsilcisi sanıyor. O yüzden herkes ona Akdeniz Belası der.”
“Yani… sizin gibi grupların başına bela olduğu için bu lakabı takmışlar.” dedikten sonra başımı hafifçe eğdim. “Peki, sence neden beni kurtarmış olabilir?”
Devran bu sorumla birlikte gözlerini kaçırmadı ama içinde büyüyen bir homurtu gibi bakışlarını gökyüzüne devirdi. Birkaç saniye sessiz kaldı.
“Çünkü kahramancılık oynamayı sever.”
“Yani... iyi bir adam.” dedim usulca. Bir umut gibi. Sanki bir yerlerden tutunabileceğim biri oymuş gibi.
Devran o anda bir yudum daha aldı. Ardından gözlerini bıçak gibi üzerime sapladı. O bakışlarda öyle bir karanlık vardı ki, içimi delip geçti.
“Çok iyi biriyse cennete gitsin o zaman.”
Bir anda içim buz kesti. Bu sadece soğuk bir laf değildi. Tehdit değilse bile bir hınç, bir kin saklıydı içinde. Gözlerinden anladım. O adam, Devran için mayınlı bölgeydi. Aralarında geçmişte bir savaş, bir kan davası ya da gururla gömülmüş bir hikâye vardı. Devran bu konuyu açmamı istemiyordu. Zaten bana da düşmezdi.
Konu değişmeliydi. Hemen. Kendimi koltukta hafifçe doğrulttum. Sesimi biraz toparladım.
“Peki, senin tüm bu olanların arasındaki yerin ne?”
Devran bir an başını bana çevirdi. O buz gibi bakışlar yerini acı bir gerçeğe bıraktı.
“Tam ortası.” dedi. Sonra birkaç saniye durdu ve gözlerimin içine baka baka ekledi:
“Hatta en tepesi.”
“Nasıl yani?” dedim. Gerçekten de anlamamıştım. Bu adam kimdi? Hangi taraftaydı?
Kadehindeki son içkiyi bir çırpıda dikti. Camın sehpayla buluşması tok bir ses çıkardı, sanki bir savaş başlıyordu.
Bana döndüğünde yine o sert, tehditkâr ve öfkeli bir adam vardı karşımda.
“Anlaman gereken tek şey şu,” dedi. “Ben babana da, o Akdeniz Belası denen şerefsize de düşmanım.”
Sözleri bir mermi gibi geldi. Her kelimesi kalbime saplandı. Tavrı yüzünden bütün kemiklerim ürperdi.
Sonra Devran ayağa kalktı. Geniş gövdesi üzerime doğru eğildiğinde, karanlık daha da büyüdü.
“Eğer uslu durup işime yararsan, iyi. Ama... eğer uslu durmazsan, kaçmaya kalkarsan, bu sefer seni ben kendi ellerimle öldürürüm.”
Ayak parmaklarıma kadar titriyordum. Kalbim karnımın içine çekilmiş gibiydi. Sadece titremekle kalmıyordum... küçük bir çocuk gibi içimden ağlamak geçiyordu. Ama gözyaşı akmadı. Çünkü ağlamaya bile cesaret edemedim.
Devran karanlıktı. Ve ben... o karanlığın içine düşmüştüm. Sonunda soğuk bir emir daha verdi:
"Şimdi odana çık. Ve bir daha sakın dışarı çıkma."
Kelimeler o kadar keskin ve netti ki, cümle tamamlandığında arkamda bir kapı kapanmış gibi hissettim. Geri dönüşsüz bir kapanma.
Yavaşça ayağa kalktım. Direnç göstermeye hâlim yoktu ama içimde derin bir kırgınlık dalga dalga yükseliyordu. Sesim alçaktı, yutkunarak konuştum:
"Ben… gerçekten hep burada, böyle tutsak mı kalacağım?"
Sanki bu soru, onu tokat gibi çarptı. O an bir anda bağırdı, sesi duvarlara çarpıp yankılandı:
"Bana soru sorma artık!"
Bağırışı öyle sertti ki, yerimden bile sıçrayabilirdim. Sabrının sonuna geldiğini çok açık şekilde görebiliyordum. Gözleri kıpkırmızıydı, çenesi kilitliydi. Kalbim yine boğazıma kadar çıktı. Ama bu defa titremedim. Sadece derin bir iç çekerek başımı eğdim ve söyleneni yapmaya karar verdim.
Ayaklarım sanki bana ait değildi. Sessizce odama, yani bana ayrılan o karanlık, pencere bile olmayan hapishaneye doğru yöneldim. Ama içimde patlamak üzere olan duygular vardı. Sanki içimde küçük bir çocuk ellerini yumruk yapmış, bağırmadan ağlamaya direniyordu.
Tam kapıdan çıkacağım sırada durdum. Bir şey içimde geri döndürdü beni. İçimdeki kırılmış parçalar bir umutla son bir çırpınış yaptı. Yavaşça döndüm. Önce pencereye… Sonra Devran’a baktım. O hâlâ yerinde duruyordu, omuzları gergin, kaşları çatık.
“Yine ne var?” dedi, sabırsız ve sinirli bir sesle.
Bir adım atmadan, olduğum yerden konuştum. Sesim kırıktı. Belki de her şeyden biraz dökülüyordu içinde:
“Özür dilerim. Seni bir daha ne zaman görürüm bilmiyorum. Bu yüzden söylemek istiyorum. Sadece… günde en azından bir saat… odanın dışına çıkabilir miyim?”
Bunu söylerken gözlerim istemsizce doldu. Gözyaşlarımı yutmak istedim ama başaramadım. Bir damla yanaklarımdan süzüldü.
Devran bir adım ilerledi. Merhameti yoktu. Sesi öfkeyle yankılandı.
“Az önce söylediklerimi hatırlıyor musun? Sen uslu durmayacak mısın?!”
Ben ise bir kez daha pencereden dışarı baktım. Orada, gökyüzü vardı. Hafifçe burnumu çektim, sesi çıkmayacak şekilde. Sonra gözlerimi ondan ayırmadan söyledim:
"Hapishane mahkûmlarının bile kısa bir süre gökyüzünü görmelerine izin veriliyor..."
Sözlerim havada asılı kaldı. Ne ben devam ettim ne o hemen karşılık verdi.
Devran’ın yüzü o anda dondu. Kaşları çatıldı. Gözleri önce bana, sonra o baktığım pencereye yöneldi.
Bir şey oldu o an. İçindeki öfke bir anlığına sendeledi. Sanki küçük bir vicdan kıvılcımı kalbinin derinliklerinden yüzeye çıkmıştı. Birkaç saniye sessiz kaldı. Sonra çok az bir tonla, bakışlarını kaçırmadan konuştu:
"Bunu düşüneceğim."
Sadece bu. Ne azarladı, ne tehdit etti. Sadece düşündüğünü söyledi. Ama bakışlarında hâlâ demirden bir duvar vardı.
Ondan başka bir şey duymayacağımı anlayınca, başımı usulca salladım.
Kırılmış bir çiçek gibi… Bir kez daha döndüm ve merdivenlere doğru yürüdüm.
Ayaklarım beni isteksizce taşırken, yavaşça üst kata çıktım. Yalnızlığa, sessizliğe… Penceresi bile olmayan odamda yine günlerce kalacaktım. Her adımda, gökyüzünden biraz daha uzaklaştığımı biliyordum. Ama içimde bir yer hâlâ o pencereye bakmaya devam ediyordu.
| Okur Yorumları | Yorum Ekle |