40. Bölüm

40

Missyazarr
missyazarr

Çatıya adımımı attığımda rüzgâr yüzüme sertçe çarptı. Elimdeki silah soğuktu, parmaklarım ise tetikteydi.

 

Saat tam 12. Öğle güneşi her şeyi fazla net gösteriyordu; sanki saklanacak yer yokmuş gibi. Ama yine de her gölgeyi, her çıkıntıyı, her köşeyi defalarca taradım gözlerimle.

 

Yavaşça ilerledim. En küçük bir ayrıntıyı kaçıracağım diye nefesimi tutuyordum. Kalbim kulaklarımda atıyorken bir şey duyamamam diye çok korkuyordum. Ama kimse yoktu.

 

Bir tur daha döndüm. Sonra yılmadan bir tur daha kontrol ettim her yeri. Silah hâlâ havadaydı ama artık omuzlarım ağırlaşmaya başlamıştı. Bir beklentinin boşa düşmesi gibi... Bir öfkenin karşılık bulamaması gibi.

 

En sonunda olduğum yerde durdum ve silahı indirdim. Omuzlarım düştü. Yavaşça korkuluklara yaklaştım ve evin arka bahçesine baktım. Artık kimsecikler yoktu.

 

Önce bir kutlama havasının, sonra ise çığlıkların, koşuşturmanın, korkunun kol gezdiği yer şimdi sessizdi. Ama her şey olduğu gibi duruyordu. Nikâh masası hâlâ oradaydı. Beyaz örtüler, çiçekler, sandalyeler... Sanki zaman duraklamıştı da acı yalnızca içimize akmıştı.

 

O manzara gerçekten canımı yaktı.

 

Gözümden tek bir damla yaş süzüldü. Ne sildim ne sakladım. Ama yüzüm... yüzüm taş gibiydi. Sertti, donuktu ber bir köşesi.

 

"Ben ne yaptım da başıma bunlar geldi?" diye düşündüm.

 

Bir nefes daha aldım. "Başıma daha kötü ne gelebilir ki?" Diye düşündüm, bu sefer de.

 

Sonra içim sıkıştı. Çünkü bunu her düşündüğümde, gerçekten daha kötüsü gelmişti. Bunu fark ettiğimde göğsüm daraldı.

 

Kendi kendime fısıldadım:

"Allah'ım, Melis'i koru. Ne olur onu yaşat. O masum... O masum ne olur."

 

Tam o anda...

 

"Çok mu üzüldün?"

 

Bir adamın sesiydi.

 

Bir anda fazlasıyla irkildim. Kalbim yerinden fırlayacak sandım. Refleksle döndüm ve silahı ona doğrulttum.

 

Karşımda babam vardı, Bülent denen herif.

 

O da bu tepkiyi beklemiyordu. Bir an dondu, sonra istemsizce bir adım geriledi. Yüzünden kısa bir korku geçti. Ama o korku, onda uzun süre kalamazdı zaten.

 

Kendi kendine alaycı bir gülüş attı. Eğleniyor gibiydi. Sanki sahnede bir oyun izliyormuş da hoşuna gitmiş gibi. Sonra ellerini havaya kaldırdı.

 

"Etme kızım." dedi, sahte bir ciddiyetle. "Vurma babacığını."

 

Sonra kısa bir kahkaha daha attı. Ama hiçbir şey söylemedim. Silahı da indirmedim. O gözlerimin içine bakmaya ve konuşturmaya çalıştı ama ben taş kesilmiştim.

 

Sonra Bülent bu sessizlikten rahatsız oldu ve konuşmaya devam etti.

 

"Elindekini nasıl kullanacağını biliyor musun bari?" dedi küçümseyerek. "Dikkat et, oyuncağıyla karıştırma."

 

İçimde bir şey koptu.

 

"Senin ne işin var burada?!" diye bağırdım.

 

Dudaklarını büktü ve omuz silkti bilmem der gibi. Ama gözlerinde o tanıdık ifade vardı. Bir bahane uydurmaya hazır, her şeyi normalleştirmeye çalışan o bakış.

 

"Birilerini arıyordum," dedi umursamazca. "Seni görünce dedim ki bir uğrayayım. Kızımın belki bana ihtiyacı vardır."

 

O an midem bulandı. Beni manipüle etmeye çalıştığı açıktı. Ona artık katlanamıyordum. Sesine, bakışına, burada oluşuna...

 

"Kes artık!" diye bağırdım.

 

Sesim çatıdan yankılandı. İçimde yılların öfkesi vardı. Yarım kalmış çocukluğum, yetimhanede geçen gecelerim, şimdi de kanlar içinde can savaşı veren arkadaşım...

 

Ve karşımdaki adam tüm bunların merkezinde durmuş, hâlâ saçma sapan konuşuyordu.

 

"Neden öyle diyorsun? Bir kırmızı kuşak bağlardım beline belki. Baba kız duygusal bir konuşma yapardık."

 

O an içimde bir şey kopmuştu.

 

"Sen baba mısın ki seni baba yerine koyacağım?"

 

Sinirden deliye dönmüştüm. Bülent konuşacak gibi olmuştu ama sözünü kesmiştim.

 

"Aşağıdan gelmediğine eminim. Ben buraya gelmeden önce de buradaydın. Söyle, senin çatıda ne işin vardı?"

 

İlk kez yüzündeki o gevşek alay silindi. İfadesi asılıp donuklaşmıştı.

 

"Zeki kızsın." dedi. Belli ki artık inkarı bırakmıştı. "Bu konuda bana çekmişsin."

 

"İnan, zeki olmam konusunda yedi kuşak öte akrabama bile çekmiş olabilirim. Ama sana asla."

 

Bülent bu kez tamamen ciddileşti.

 

"Bana bak-"

 

Silahı biraz daha yukarı kaldırdım.

 

"Asıl sen bana bak!" derken bakışımla elimdeki silahı işaret ettim. "Bunu görüyor musun?"

 

Bir an korkar gibi oldu ama yapmadı. Karşımda dimdik duruyordu.

 

"Ne yani, vuracak mısın beni?"

 

Bir an bile tereddüt etmedim. Tavrımda nettim.

 

"Eğer biraz daha neden burada olduğunu söylemezsen, evet."

 

Beni süzmüştü. Uzun, ölçen bir bakıştı bu. Sanki blöf yapıp yapmadığımı tartıyordu.

 

"İnan," dedim, tavrımı iyice belli etmek için.

"Yaparım bunu. Bugün çok yanlış bir günüme denk geldin. Arkadaşımı vuran kişiye giden yolda, karşıma çıkan herkesi öldürebilirim."

 

İşte o zaman yüzü düşmüştü. Gerçekten düşmüştü.

 

Sorumu tekrar ettim.

 

"Çatıda ne işin var? Neden burada saklanıyordun?"

 

"Söyledim ya kızım," demişti hâlâ kaçamak bir sesle. "Birileri var mı diye bakıyordum."

 

Sesim yükselmişti, artık kontrolsüzdüm.

 

"Ya da doğru soru şu: Melis'i sen mi vurdun?"

 

"Hayır." demişti net bir şekilde. Çok net.

 

O an inanıp inanmamak arasında kalmıştım. İçimde bir terazi vardı ama ibre sürekli titriyordu.

 

O sıra sanki Bülent, onu gerçekten öldüreceğimi hissetmiş gibi "Hayır hayır hayır..." diye sayıklıyordu.

 

Ama tam o sırada... çatıya açılan kapıda bir siluet belirdi. Ben refleksle oraya bakacakken Bülent ise aniden hareketlendi.

 

Her şey saniyeler içinde olmuştu. Elinin ceketinin içine girdiğini gördüm. Silahını çıkaracaktı.

 

Daha düşünemeden bedenim karar vermişti. Tetiği çektim.

 

Silahın o yüksek, rahatsız sesi çatıya yayıldığında kaderimde yeni bir devrin başladığını hissettim. Silahın şiddeti yüzünden geri tepmeyle kolum sızlamıştı. Ama o an kolumdan daha önemli bir mesele vardı. Benim ateşlediğim silahtan çıkan kurşun, onun göğsüne saplanmıştı.

 

Bülent geriye savrulmuş, gözleri büyümüş, dizlerinin bağı çözülmüştü. Beton zemine düştüğünde tok bir ses çıkmıştı.

 

Gariptir ki o an hiç pişmanlık hissetmemiştim. Nefretim çok yüksekti. Yılların, çocukluğumun, annemin yaşadıklarının nefretini kusmuştum. Annemin hayal meyal hatırladığım ölümü, bana bir travma olarak miras kalmıştı. Belki de annemin sahne ortasında katledilmesini izlemek zorunda kalan küçük kız çocuğu çekmişti tetiği.

 

Ama sonra...Bülent can çekişmeye başladığını gördüğümde bir şeyler değişti. O güçlü, alaycı, korkusuz adam gitmişti. Yerine nefes alamayan, gözleri dolu bir adam kalmıştı.

 

Ellerim titremeye başladı.

 

"Ne yaptım ben?" diye düşündüm.

 

Silah hâlâ elimdeydi ama artık bana ait değil gibiydi. Ağırlığı iki katına çıkmıştı. O an ilk defa şunu fark etmiştim:

 

Ben artık karanlığa sadece yaklaşmamıştım. Ben karanlığın içine düşmüş ve karanlığın ta kendisi olmuştum. Ben gerçekten bir katil olmuş olabilirdim.

 

Ama şoktan çıkamadan bu kez gelen kişiye de silahımı doğrultmak zorunda kaldım. Refleks olarak kendimi koruma ihtiyacı hissettim.

 

"Yaklaşma!" diye bağırdım. Kim olduğuna bile bakmadan, sesim çatlayarak. "Bir adım daha atma!"

 

Kalbim yerinden çıkacak gibiydi. Gözlerim yanıyor, kulaklarım uğulduyordu.

 

Gelen kişi... tıpkı Melis'i vuran adam gibi baştan aşağı kapalıydı. Siyahlar içindeydi. Yüzü görünmüyordu. Sadece gözleri görünüyordu. Ama sonra... Sonra fark etmiştim.

 

Gelen, Akdeniz belasıydı. Yine ses değiştiriciyle konuşuyordu. Ellerini yavaşça havaya kaldırmıştı.

 

"Sakin ol." demişti. "Benim, Akdeniz Belası."

 

O an içimde bir şey kırılmıştı. Sinirlerim boşalmıştı resmen. Gözlerim dolmuştu ama ağlayamıyordum bile. Ne bağırabiliyor ne susabiliyordum.

 

Yaklaşmaya devam ettiğini görünce çığlık atar gibi, "Yaklaşma dedim!" diye bağırdım.

 

Durmuştu. Gerçekten durmuştu.

 

Ben ise duramıyordum. Elim alnıma, saçlarıma gitmişti. Nefes alamıyordum sanki. Duvağım bir anda kafamı sıkar gibi gelmişti. Sinirle çekiştirip çıkarmıştım. Topuzum biraz dağılmış, saçlarım yüzüme düşmüştü ama umurumda değildi.

 

Birkaç saniye susmuştum. Düşünmeye çalışmıştım. Mantığımı geri çağırmaya çalışır gibi.

 

"Sen neden buradasın?" demiştim sonunda.

 

"Seni alacağımı söylemiştim."

 

Derin bir nefes aldım. Böyle bir haldeyken hala ayakta durmak bir hayli zordu çünkü.

 

"Hayır." dedim. "Hayır hayır... Sen neden geç kaldın?"

 

"Geç kalmadım." demişti sakince. "Tam zamanında geldin."

 

Başımı salladım. O an, en mantıklı şeyi düşündüğümü düşünüyordum.

 

"Hayır. Sen saat tam on iki dedin. Şimdiye çoktan biraz zaman geçmiş olmalı."

 

Önce bir saniyeliğine donup kalmış, sonra alay eder gibi konuşmuştu.

 

"Saçmalama Defne. Birkaç dakikanın hesabını mı yapıyorsun? Gizliyim ve lakabımla tanınıyorum diye süper kahraman değilim ya, ışınlanamıyorum."

 

O an kafamın içi felaket senaryolarıyla dolmuştu. Her şey büyüyor, birbirine giriyor, iç içe geçiyordu. Bir an karşımdakinin sahte Akdeniz Belası bile olduğunu düşündüm. O anın sonunda elimdeki silahı iki elimle daha sıkı kavramıştım.

 

Göz ucuyla yerde yatan Bülent'e baktım. Kıvranıyordu. Can çekişiyordu. Ama sonra bakışlarımı tamamen Akdeniz belasına kilitlemiştim.

 

Sesli düşünmeye başladım. Çünkü içimde tutamıyordum artık.

 

"Bugün buraya beni almak için geldiğini biliyorum." demiştim. "Ama sen aynı zamanda Devran'ı da bitirmek istiyorsun. O yüzden geldin. O yüzden bugün burası kan gölüne dönsün istedin."

 

Hemen itiraz etmişti.

 

"Hayır. Benim olanlarla bir ilgim yok."

 

"Melis'i vuran adam da Devran'ı bitireceğini söyledi."

 

"Olabilir." dedi, diyeceği şeyin tamamen normal olduğunu desteklemek için. "Devran'ın birçok düşmanı var. Onu bitirmek isteyen çok kişi var."

 

Başımı yavaşça salladım.

"Hayır." dedim. "O adam dedi ki... Devran'ın karısının canı yanarsa, Devran'ın da canı yanar."

 

O noktada... çökmüştüm. Boğazım düğümlenmişti. Gözyaşlarım kontrolsüzce akmaya başlamıştı. Konuşmakta zorlanıyordum ama duramıyordum.

 

"Melis'i," demiştim titreyerek, "Sırf benim canım yansın diye vurdu."

 

O an kafamda her şey yeniden olmuştu sanki. Melis'in çaresiz sesi, silah sesi, kan, Melis'in solgun yüzü ve Nejat'ın çaresizliği. Ve şimdi de Bülent... Ayaklarımın dibinde, kanlar içindeydi.

 

Bugün haddinden fazla kan görmüştüm. Haddinden fazla silah, haddinden fazla yaralı beden...

 

İçimdeki duygular patlamıştı artık. Birbirine karışmıştı.

 

Gerçekten ne yaptığımı, nelerin içinde debelendiğimi fark ettiğim andaydım. Ama silah hâlâ elimdeydi. Akdeniz Belasından gözlerimi ayırmadan, silahı hâlâ doğrultmuşken, şunu fark etmiştim: Bu çatıda artık kimse masum değildi. Ben bile.

 

Bu fark ediş içime çökünce dayanamadım.Ağlamaya başlamıştım. İçimden kopup gelen, göğsümü yırtan bir ağlamaydı. Nefesim bile yetmiyordu.

 

Akdeniz belası o an hiçbir şey yapmamıştı. Yaklaşmamıştı. Konuşmamıştı. Sadece bana zaman tanımıştı.

 

Ağlarken gözlerim yine yere kaymıştı.

Bülent baygındı artık. Göğsü zorla inip kalkıyordu. Birkaç dakika önce nefretle baktığım adama şimdi bomboş gözlerle bakıyordum.

 

"Ben ne yaptım..." diye fısıldamıştım. "Ne yaptım ben?"

 

Bir süre geçmişti. Zaman uzamış, esnemiş gibiydi.

 

Sonra Akdeniz Belası konuştu.

"Silahı indir Defne."

 

Başımı kaldırdım. Gözlerim şişmeye başlamıştı ama bakışım sertti.

 

"Hayır," dedim. "Bana her şeyi anlatacaksın."

 

"Neyi?"

 

Derin bir nefes aldım. Kendimi toparlamaya çalışmıştım. Sol elimin tersiyle gözyaşlarımı silmiş, sonra silahı iki elimle daha da sıkı kavramıştım.

 

"Bugün buraya gelmenin gerçek nedeni ne?" diye sormuştum bir kez daha.

 

Bir süre susmuştu. Bana bakmıştı. O bakışta bir tartı vardı sanki; ne kadarını söyleyebileceğini ölçüyordu. Sonra konuşmuştu.

 

"Seni almak için geldim. Sen de biliyorsun."

 

Sinirden içim titremişti. Bu yüzden "Yalan söyleme!" diye bağırdım.

 

"Yalan söylemiyorum."

 

Birkaç adım atmaya başladığında, bir şeyler kopmuştu bende.

 

"Yaklaşma dedim sana!" diye bağırmıştım ama dinlememişti.

 

Düşünmeden tetiği çektim. Kurşun koluna isabet etmişti, ama tam değil. Sıyırıp geçmişti ama yeterince yakındı. Çünkü Akdeniz Belası son anda refleksle geri çekilmişti.

 

"Sana yaklaşma dedim!" diye haykırdım sinirle. O anlık, yaptığım şeyin sorumlusunun o olduğuna inancım tamdı.

 

Akdeniz Belası bir an donup kalmıştı. Belli ki bunu beklemiyordu. Bir süre sonra elini koluna götürmüş, eline bulaşan kana bakmıştı.

 

Sonra sabrı taşıp esini yükseltmişti bu kez.

 

"Arkadaşını ben vurmadım!"

 

İlk an anlamamıştım. Sonra kelimeler yerine oturmuştu. Kalbim bir an durur gibi olmuştu.

 

"Sen... Melis'in vurulduğunu nereden biliyorsun?"

 

"Buraya nasıl girebildiysem, evde olanlardan da öyle haberim var."

 

O an kafam deli gibi çalışmaya başlamıştı.

 

"Sen..." demiştim sesli düşünerek. "Sen bu eve yakın birisin."

 

Tek kelime etmedi.

 

"Kemal olamazsın. Çünkü yetimhanede kutladığımız doğum günü kutlamasında az daha seninle birlikte Kemal'e yakalanıyorduk."

 

Yine sessizlik.

 

"Nejat da olamazsın," diye devam etmiştim. "O Melis vurulduğu andan beri paramparça oldu. Karşımda duran adam ise öyle değil. Sen dimdiksin."

 

Hâlâ susuyordu.

 

"Devran'a çok yakın birisin, o kesin." demiştim. "Çünkü kullandığın not kağıdı Güneş'in eline tesadüfen geçti. Bunu biliyorum."

 

Kalbim ağzımdaydı artık.

 

"Necmi misin?" diye sormuştum.

 

Sessizlik yine.

 

Sabırım kalmamıştı. Sesim çatlayarak bağırmıştım.

 

"Çıkar!"

 

"Anlamadım." demişti.

 

"Yüzündekini çıkar!" diye haykırmıştım. "Eğer çıkarmazsan, bu sefer seni gerçekten vuracağım."

 

Silahı doğrultmuştum. Artık titremiyordum. Bu defa gerçekten kararlıydım. Kim olduğunu öğrenecektim, ne pahasına olursa olsun.

 

Ellerim acıyacak kadar sıkıyordum. Korku, yerini bambaşka bir şeye bırakmıştı: takıntılı bir kararlılığa.

 

"Çıkar," demiştim tekrar. Sesim bu sefer bağırmıyordu. Daha tehlikeliydi. Sakin, soğuk ve kesindi.

"Bunu burada bitireceğiz. Ya maskeyi çıkarırsın ya da ben çıkarırım. Artık sabrım kalmadı."

 

Akdeniz belası kıpırdamamıştı. Gözleri bana kilitlenmişti. O siyahların içinden bana bakarken sanki bir şeyleri tartıyordu. Belki neleri kaybedebileceğini, belki de daha ne kadar sırrını saklayabileceğini.

 

"Defne." demişti derinden. İlk kez adımı böyle söylemişti.

 

"Beni kandıramazsın," demiştim. "Yaklaşma, konuşma da. Sadece maskeyi çıkar."

 

İkazıma inat, bir adım atmıştı. Bu yüzden silahı biraz daha kaldırmıştım.

 

"Bir adım daha atarsan, bu sefer sıyırmam."

 

O an durmuştu. Derin bir nefes aldı. Göğsünün inip kalktığını görebiliyordum. O an fark etmiştim...Fazlasıyla gergindi. O da zorlanıyordu.

 

"Bunu öğrenmek seni rahatlatmayacak." dedi. "Melis'in başına gelenlerle bir alakam yok."

 

"Bugün hiçbir şey beni rahatlatamaz. Ama bu belirsizlik beni artık delirtecek."

 

Sessizlik uzamıştı. Çatıdaki rüzgâr saçlarımı savuruyor, duvağımı az önce parçalayıp attığım yerden fırlayan saçlarım sallanıyordu.

 

"Maskeyi çıkar." dedim son kez.

 

Akdeniz belası başını hafifçe öne eğmişti. Omuzları düşmüştü. Pes etmiş gibi görünüyordu.

 

"Böyle olmasını istemezdim." demişti kısık bir sesle. Sanki gerçek kimliği yüzünden kötü şeyler olacakmış gibi.

 

Yavaşça... Çok yavaşça ellerini yüzüne götürmüştü. Kalbim o an göğsümden çıkacak gibiydi.

 

Parmakları maskenin kenarına takıldığında bir an duraksamıştı. Sanki o saniyede tüm hayatını yeniden düşünüyordu. Sonra... Maskeyi çıkardı.

 

Zaman durmuştu. Nefes almayı bile unutmuştum.

 

Karşımda duran yüz... Devran'dı.

 

Gözlerim anında büyümüştü. Dudaklarım aralanmış ama şaşkınlıktan tek bir kelime çıkmamıştı. Silah elimden düşmemişti ama artık doğrultmuyordum da. Öylece elimde duruyordu, artık yere bakıyordu.

 

"Hayır..." diye fısıldamıştım. "Hayır, bu... bu imkânsız. Nasıl?..."

 

Geriye doğru bir adım attım. Başımı iki yana sallıyordum. Sanki kabul etmezsem, karşımdaki görüntü kaybolacakmış gibi.

 

"Devran..." demiştim. "Sen... sen o olamazsın."

 

O an yüzündeki ifade... Hep gördüğüm o sert, soğuk, kontrolcü adam yoktu. Yerine yorgun, çıplak, saklanmayan biri vardı.

 

O an fark ettim ki, gözlerinde tanıdık bir şey parlıyordu. İtalya gelmişti aklıma. Dante'nin adamlarının beni öldüresiye dövdüğü o geceden biliyordum bu bakışları. Yüzünü tam göremediğim ama unutamadığım biriydi aynı zamanda.

 

.

.

.

 

"Ehi? C'è qualcuno lì?" (Hey? Orada kimse var mı?)

 

İtalyanca konuşan bir erkek sesi... Tonunda tuhaf bir karışım vardı; tedirgin, ama bir o kadar da kararlı.

 

Buradayım demek istedim. Dudaklarım aralandı, ama ağzımdan yalnızca güçsüz bir nefes çıktı. Boğazım çöl gibi kuruydu, ciğerlerimse sanki parçalanmıştı. Kıpırdanmak istedim, fakat bedenim bana ihanet etti; en küçük hareket bile gelmedi.

 

O ses yeniden duyuldu.

 

"Chiunque tu sia, sei nei guai! Se hai un'arma, lasciala! Subito!"

(Kim olursan ol, başın belada! Elinde silah varsa bırak! Hemen!)

 

Ne dediğini tam anlamasam da, bir tür uyarı olduğunu hissediyordum. Ama zihnimde asıl soru başkaydı: Düşman mıydı, yoksa dost mu? Az önce bana saldıranlar gibi acımasız mıydı, yoksa yardım edecek kadar iyi mi? Sesin altındaki telaş bana umut fısıldıyordu, ama hâlâ emin değildim.

 

Toprakta kuru dallar çatırdadı. Adımlar yavaş ama temkinliydi. Yaklaştıkça, kalbim göğüs kafesime sığmaz oldu. Vücudum hâlâ felçli gibiydi, ama içim çırpınıyordu.

 

Derken...

 

"Allah kahretsin..." diye bir şey duydum.

 

.

.

.

 

 

"Akdeniz belası." demiştim kısık bir sesle. "O sensin."

 

"Evet."

 

Hem Devran'ın hem de Akdeniz Belasının italyanca bildiğini fark ettiğimde sinirlerim bozulmuştu. Bir kahkaha gibi bir şey çıkmıştı boğazımdan. Ama gülme değildi. Delirmenin eşiğiydi.

 

"Akdeniz..." demiştim. "Akdeniz belası; mafyaların işini bozan, karanlık işleri sabote eden, hayalet gibi dedikleri bir adam."

 

"Evet."

 

"O'sun sen. Ve sen..." diye devam etmiştim. "Aynı zamanda Pantera Nera'ydın."

 

Susmuştu. Bu susuş her şeyden ağırdı.

 

"Beni Devran'dan kurtarmak isteyen adam..." demiştim. "Devran'ın ta kendisiydi."

 

Gözlerim dolmuştu. Ama bu sefer ağlamıyordum. Bu tamamen şoktu.

 

"Hangin gerçekti?" diye sordum, çaresizce. "Beni ölümden kurtardığı gibi Devrandan da kurtarmak isteyen mi... yoksa beni sevdiğini söyleyen, bugün evlendiğim o adam mı?"

 

Uzun uzun bana bakmıştı. Sonra sadece şunu söylemişti:

 

"İkisi de."

 

O an anlamıştım. Bugün yaşanan her şeyden sonra başıma daha ne gelebilirdi? Silahların, kanın, Melis'in vurulmasının, katil olmamın...

 

Asıl fırtına... Karşımda duruyordu.

 

Yere nasıl oturduğumu hatırlamıyorum.

Bacaklarım beni taşımayı bırakmıştı sadece. Elbisemin kabarıklığı soğuk zemine yayılmış, tüllerim ayaklarımın etrafında birikmişti. O beyazlık da benimle birlikte yere çökmüştü.

 

Başımı kaldırıp Devran'a baktım. Gözlerimi ondan alamıyordum. Göz kırpmıyordum bile.

 

İçimde bir şeyler üst üste yıkılıyordu. Öfke değildi, korku da değildi. Bu... hayal kırıklığıydı. İnsanın içini sessizce parçalayan türden.

 

Aklımda aynı soru dönüp duruyordu:

Ben neye inandım? Hangi Devran'a güvendim?

 

Akdeniz belası... Beni ölümün soğukluğundan çekip çıkaran adam. Sesini bile hatırlamadığım, yüzünü görmeden güvenebildiğim biri.

 

Ve Devran... Sert, tehlikeli, ama benim için herkese kafa tutan o adam. Nikâh masasında elimi sımsıkı tutan, "evet" derken gözlerini benden ayırmayan adam.

 

Meğer ikisi de aynı adammış.

 

Kalbimin içinde bir şey çatırdıyordu. Ya duygularımla oynandıysa? Ya beni sevdiğini sandığım şey sadece bir stratejiyse? Bu düşünce göğsümün ortasına saplandı.

 

Sonra...Daha acı bir şey geldi aklıma. Kalbimin onu seçtiğini söylediğim an. Gülümsediğim, umutlandığım, saflaştığım o an.

 

Ve dün gece... Onun kollarında huzuru bulup uyuduğum an, teninin sıcaklığı...

Ruhunun ve bedeninin bende bıraktığı izler... Bana aitmiş gibi hissettiren o kısa ama gerçek an...

 

İşte o an gözyaşlarım durmak istemedi. Bir tane düştü. Sonra bir tane daha. Ardından ardı arkası kesilmedi. Sessizce ağlıyordum. Hıçkırıklarım yoktu. Ama gözlerim yanıyordu. Kalbim boğuluyordu.

 

Devran bana bakıyordu. O bakış... Onu daha önce de görmüştüm. Akdeniz belasının ve Devran'ın ortak bakışıydı bu.

 

"Seni korurum. Gerekirse dünyayı yakarım." diyen bir bakış.

 

Ama işte tam burada içimden bir şey daha koptu. Beni herkesten korumuş olsa bile kendinden koruyamamıştı.

 

Hep ne derdi Devran?

 

.

.

.

 

O an bir sessizlik oluştu telefonun her iki ucunda. Çünkü belki de o geceden sonraki ilk ciddi konuşmamızdı. O geceden sonra bir türlü konu biz olmamıştık, hiç başbaşa kalamamıştık.

 

En sonunda "Alışmak... tehlikeli bir şey." dedi.

 

"Niye?"

 

"Çünkü alıştığın şeyi bir gün kaybedersen, sessizliği bile can yakar."

 

O an yutkundum. Ne diyeceğimi bilemedim. Devran, bazen hiç beklemediğin anda cümlelerinin ortasına küçük bir bomba bırakırdı. Sessizliği delip geçen bir şey.

 

.

.

.

 

Daha bu sabah, yine bir şeyler söylerek kafamı karıştırmıştı. Ama ne demek istediğini şimdi anlıyordum.

 

.

.

.

 

"Ben..." dedi yavaşça, "Sana zarar vermekten korkuyorum, Defne. Eğer kalbin beni seçtiyse, kalbini kırarım diye endişeleniyorum."

 

Kelimeleri ağır ağır, sanki gerçeği en az acıtacak şekilde kesip veriyordu. Ama yine de canımı yaktı. Ona baktım; gözlerim kaçamadı. Hiç istemesem de soruverdim:

 

"Kırar mısın ki? Neden bu kadar emin konuşuyorsun?"

 

Devran bir anlığına cevap vermedi. Sustu. O susuş... bir bıçağın havada asılı kalması gibi, ne düşüyor ne çekiliyordu.

 

"Devran?" dedim, neredeyse fısıltıyla. "Sessiz kalma."

 

O an olan oldu. Devran başını eğdi, bakışlarını kaçırdı ve o sessizliği bir mühür gibi açtı.

 

"Evet." dedi, en yorgun tonuyla.

"Ben... senin kalbini fazlasıyla kırabilirim."

 

.

.

.

 

 

Başımı hafifçe yana eğdim. Gözlerim hâlâ onun üzerindeydi.

 

"Sen..." dedim. Sesim sandığımdan daha sakin çıktı. Ama o sakinliğin altında enkaz vardı.

 

"Sen beni kandırdın."

 

Bu cümle bir suçlama değildi sadece. Bir yas cümlesiydi. Kalbimde büyüttüğüm umutların öldüğü gündü bugün.

 

"Akdeniz belası olarak bana umut verdin." dedim.

"Devran olarak bana güven verdin."

 

Yutkundum. Konuşmak çok zordu. Ses tellerimin üzerinde bir ton yük varmış gibiydi.

 

"Hangisi gerçekti inan bilmiyorum. Ama bildiğim bir şey var..."

 

Başımı eğip gelinliğimin üstüne düşen gözyaşlarıma baktım.

 

"Ben sana gerçekten inanmıştım. Hayatımda ilk defa birine güvenmiştim."

 

Tekrar ona baktım. Bu sefer gözlerim doluyken, ama bakışım sertti.

 

"Ve bu..." dedim, "Bir insanın kendine yapabileceği en tehlikeli şeymiş."

 

.

.

.

 

Oy verir ve yorum yaparsanız çok mutlu olurum. (:

 

 

 

 

Bölüm : 19.01.2026 20:28 tarihinde eklendi
Okur Yorumları Yorum Ekle
Hikayeyi Paylaş
Loading...