
YENİ BÖLÜM OY SINIRI 25 OLSUN.
İyi okumalar...
Devran bir süre hiçbir şey söylemedi.
Sanki kelimeleri seçmek değil, taşımak zorundaydı. Hangisini söylese beni daha çok yaralayacağını biliyor gibiydi.
Sonra yavaşça çömeldi. Benimle aynı hizaya geldi ama bana dokunmadı. Bu bile canımı yaktı. Çünkü eskiden dokunurdu. Şimdi temkinliydi.
“Defne…” dedi. Sesindeki ton… Ne Pantera Nera’ydı ne Akdeniz belası. Bu, sadece tüm çıplaklığıyla Devrandı.
Başımı kaldırmadım. Gözlerim yere yayılmış eteğimin tüllerindeydi.
“Seni seviyorum.” dedi sonunda. “Bunun yalan olmadığını biliyorsun.”
İçimden bir yer acıyla güldü. Biliyorum, çünkü hissediyordum. Asıl sorun da buydu zaten.
“Sevmek,” dedim kısık bir sesle, “Böyle mi oluyormuş?”
“Elimde başka bir yol yoktu.” dedi hemen.
Bir adım yaklaştı. Nefesini neredeyse hissedecektim ama hâlâ dokunmuyordu.
“Her şeyi yoluna koymak için, seni hayatta tutmak için… Bunun böyle olması gerekiyordu.”
Başımı hızla kaldırdım.
“Kim karar verdi buna?” dedim, sitemle. “Sen mi verdin? Benim adıma sen mi verdin yani?”
Gözleri ciddiyetle karardı. “Evet,” dedi.
“Çünkü bilseydin korkardın. Kaçardın. Ya da daha kötüsü, zarar görürdün.”
“Ben zaten zarar gördüm. Şu an çok mu iyiyim sanıyorsun?” dedim. Sesim titremiyordu ama içim paramparçaydı.
“Bugün arkadaşım vuruldu. Babam yerde can çekişiyor. Ben bir insanı vurdum, Devran. Ben katil oldum, farkında mısın?”
Gözleri bir an kapandı. Bu tepkiyi görünce daha çok öfkelendim.
“Beni seviyorsan,” dedim, “Beni bu karanlığın dışında tutmalıydın.”
“Tutmaya çalıştım!” dedi ilk kez sesi yükselerek. Sonra hemen kendini toparladı.
“Akdeniz Belası kimliğim bunun içindi. Seni çekip almak içindi. Bu dünyadan, benden bile.”
Bu cümle içime saplandı.
“Benden bile…” diye, onu tekrar etmek için fısıldadım.
“Demek sen bile kendinden kaçırmak istedin beni.”
“Çünkü seni seviyorum.” dedi kararlılıkla.
Ayağa kalktı. Birkaç adım volta attı. Sinirli değildi, çaresizdi. Sonra bana döndü ve durdu.
“Benim dünyamda duygularla hareket etmeye yer yoktu, Defne. Ta ki sen gelene kadar...” dedi.
“Ya tamamen içinde olmalıydın ya da tamamen dışında. Ama Dante'nin seni öldürmeye çalıştığı gün istesen de istemesen bu işin içine sürüklendin.”
Gözlerimden yaşlar tekrar aktı.
“Ben ne yapmak istediğimi seçmek isterdim. Beni sevdiğini söyleyen adamın arkasında bu kadar sır olduğunu bilmeden evet dedim ben.”
Bu sefer diz çöktü. Artık dayanamadı ve ellerimi tuttu.
“Bugün olanlar olmasaydı, sana her şeyi kendi isteğimle anlatacaktım. Nikâhtan sonra, güvende olduğunda.”
Ellerini çekmedim ama içim ürperdi.
“Ben seni kandırmadım.” dedi. “Seni korudum.”
Başımı iki yana salladım.
“Korumak böyle bir şey değil, Devran.”
Gözlerimin içine baktı. O bakış İtalya’daki ormanda beni bulan adamın bakışıydı.
“Benim sevgim, masum olmasa bile tamamen gerçekti. Olmaması için çok direndim ama engel olamadım. Neredeyse bir yıldır senin varlığından haberdardım. Seni İtalyada bulduktan sonra oldu ne olduysa. Ama...”
Ellerimi biraz daha sıktı.
“Her şey böyle olmak zorundaydı.”
İçimde bir yerde bir şey daha kırıldı. Onu sevdiğimi inkâr edemiyordum. Bu yüzden ona inanmak, affetmek istiyordum. Ama biliyordum ki bizi sadece bu sevgi kurtarmayacaktı. Bize artık çok daha fazlası lazımdı.
“Sen gerçekten "Mat"sın.” dedim.
Sesim sandığımdan daha sakindi. İçimde kopan fırtınayla hiç uyuşmuyordu.
“Çünkü,” diye devam ettim, gözlerimi ondan ayırmadan, “Ben şahtım. Ve eğer ben devrildiysem, sen oyunu çoktan mat ettin.”
Bir an durdu. Yüzünde, beklediğim o soğuk kabulleniş yoktu. Aksine, kaşları çatıldı.
“Hayır,” dedi net bir şekilde. “Henüz mat değil. Ama oyunun bitmesine az kaldı.”
Bu kez ben anlamadım.
“Ne demek o?” dedim. “Benden daha ne kalması gerekiyor Devran? Daha neyi bekliyorsun?”
“Hayır. Onu demek istemedim.”
“Ne demek istedin?”
Cevap veremedi. Tam o anda telefonu çaldı. Titreşim sesi, çatının sessizliğinde yankılandı.
Devran ekrana baktı. Yüzü bir anda işine dönen bir adamın yüzüne büründü. O tanıdık maske… Mafya liderinin maskesi.
Karşıdaki kişi bir şey dedikten sonra o yalnızca, “Tamam.” dedi. Ve kapattı.
Sonra bana döndü.
“Artık gitme vaktin geldi.” dedi.
İşte o cümle… Beni vuran oydu. Gitmem gerektiğini biliyordum. Aklım biliyordu.
Ama onun bunu istemesi… ya da en azından öyle söylemesi… İçimde başka bir yeri parçaladı.
Hiçbir şey diyemedim. Elbisemin eteklerini toplayarak ayağa kalkmaya çalıştım. Dizlerim titredi.
Devran refleksle yardım etmek elini uzattı. Ama elimi kaldırdım.
“Sakın!” dedim, kesin bir şekilde.
O an geri çekildi. Ve geri çekilmek zorunda kalması, yine canımı yakan şeylerden biri oldu.
Tam ayağa kalktığımda başım döndü ama belli etmedim.
“Nereye?” diye sordum. Sesimde sitem yoktu. Sadece boşluk vardı.
“Melis için,” dedi. “Sizi hastaneye götürecekler.”
Başımı usulca salladım. Evet, mantıklıydı. Zaten başka bir cevap beklememeliydim. Ama devamının olduğunu hissediyordum.
“Sonra?” diye sordum.
İşte o an duraksadı. Bir eliyle alnını sıktı.
Sanki kelimeler orada bir yerde sıkışıp kalmıştı.
“Sonra…” dedi. “Sizi kendi evinize bırakırlar.”
Kalbim… Gerçekten fiziksel olarak sıkıştı.
O an anladım. Onun planında benim yerim, yanı değildi.
Ona baktım. Hayal kırıklığıyla, kırgınlıkla, hâlâ seviyor olmanın verdiği o utanç verici acıyla...
O da bana baktı. Mutlu değildi. Ama bu da teselli olmadı. Çünkü mutsuz olması, beni yanında tutmaya yetmiyordu.
Artık burada işim bitmişti. Ama tam gitmeyi kabullenmişken, ayaklarım beni yarı yolda bıraktı. Bir adım atmıştım ama içimde bir şey, karnımın tam ortasında düğümlenen o his, “hayır” dedi. Böyle gidemezdim. Böyle susamazdım.
Durup arkamı döndüm.
“Amacın ne senin?” dedim. Sesim yorgundu ama kararlıydı.
Devran kaşlarını hafifçe çattı.
“Amacım mı?” diye sordu, sanki o kelimeyi ilk kez duyuyormuş gibi.
Başımı salladım.
“Evet. Senin bir amacın var. O mafya babaları gibi herkes bu sorunun cevabını merak ediyor. Herkesin sorması gereken tek soru bu değil mi? Amacın ne?”
Bir an sustu. Sonra gözlerime baktı.
“Bunu sana henüz söyleyemem.” dedi.
“Ama şuna inan, kötü bir amacım yok.”
İşte o cümle… Beni rahatlatmadı. Aksine, daha da huzursuz etti. Ona bakıp durdum. Yüzündeki çizgileri, çenesindeki gerginliği, gözlerinde dolaşan o karanlık kararlılığı inceledim.
Aklım deli gibi çalışıyordu.
“Sen,” dedim yavaşça, düşüncelerimi ilk kez sesli hale getirerek,
“Bu mafyatik tiplerin işlerini baltalıyorsun. Dantenin adamlarını, bu kirli düzeni… Sen nesin Devran? Süper kahraman olmadığına göre, başka bir mafyanın adamı mısın?”
İlk kez yüzü gerçekten asıldı. O kapalı ifade yerine ağır bir gölge indi.
“Tüm bunları boşver ve git artık Defne.”
Ama artık çok geçti. Kafama takılmıştı bir kere.
Gözlerimi yere indirdim, tekrar yukarı kaldırdım. Beynimde bir parça daha yerine oturdu.
“Yoksa…” dedim fısıltıya yakın bir sesle,
“Yoksa sen polis misin?”
Devran cevap vermedi. İşte o sessizlik…
Her şeyden daha yüksek konuştu.
Kalbim hızlandı. Nefesim düzensizleşti. Gözlerim istemsizce yerde yatan Bülent’e kaydı. Kan, silah, göğsüne benim tarafımdan açılan ölümcül yara...
Bir damla yaş, kontrolüm dışında gözümden düştü. Tekrar Devran’a baktım. Sesim titreyerek onun adını söyledim.
“Devran…”
Yutkundum.
“Sen polis misin?” diye bir kez daha sordum.
Yine cevap vermedi. Ama o anda... Arkamdan bir ses geldi.
“Evet.” dedi Elif. “Aynen öyle.”
O an dünya durdu. Devran’ın polis olduğunu duyduğum an… Sanki beynimin içinden biri fişi çekmişti.
Sesler uzaklaştı, görüntüler bulanıklaştı, bedenim bana ait olmaktan çıktı.
Polis.
Devran.
Akdeniz Belası.
Kocam.
Hepsi tek bir bedende toplanmıştı.
Dizlerimin bağı çözüldü, ama bu sefer yere oturmadım. Olduğum yerde kaldım; sanki düşersem bir daha kalkamayacakmışım gibi.
Göğsüm acıyordu. Nefes almak, suyun altında kalmışım da son anda yüzeye çıkmaya çalışıyormuşum gibi zordu.
Yine gözlerim doldu, tutamadım.
“Beni…” derken, sesim çatladı, “Beni tutuklayacak mısın?”
Bu cümleyi kurmak… Hayatımda söylediğim en ağır şeylerden biriydi.
Devran’ın yüzü o an dağıldı. O güçlü, kontrollü adam gitti. Yerine şefkat dolu, bana bakmaktan korkan bir adam geldi.
Bir saniye bile dayanamadı.
Bir anda beni kendine çekti. Kolları etrafımda kapandı, öyle sıkı, öyle koruyucuydu ki… Sanki dünya üstümüze yıkılıyordu da o beni altında bırakmamaya çalışıyordu.
İşte o an gerçekten ağladım. Tutamadım artık. Hıçkıra hıçkıra, sessizce değil, içimden koparak ağladım. Omzuna yüzümü gömdüm. Elbisem onun siyah kıyafetlerine karıştı.
Devran saçlarımı öptü. Bir kere değil, defalarca öptü. Sanki her öpüşte “buradayım”, “yalnız değilsin” diyordu.
Bir süre sonra beni yavaşça kendinden ayırdı. Ellerini yüzüme koydu. Avuçlarının içi sıcaktı ama parmakları az da olsa titriyordu.
“Burada yaşananlar,” dedi kararlı ama yumuşak bir sesle, “Gizli kalacak. Bülent’i ben vurdum.”
Şaşkınlıkla ona baktım. Gözlerim büyüdü.
“Ne?” dedim fısıltıyla.
“Ama nasıl olacak? Sana bir şey olur mu? Devran-”
Sözümü kesti.
“Olmayacak,” dedi net bir şekilde. “Ben bunun altından kalkarım. Bu benim işim. Senin değil. Sen iyi ol, bana yeter.”
O kadar emindi ki… Elimde olmadan ona inandım, belki de ona inanmayı çok istediğimden.
İçimdeki panik yavaş yavaş yerini ağır bir kabullenişe bıraktı. Başımı salladım.
O an ses tonu değişti.
“Artık gerçekten gitmen gerekiyor.” dedi.
Bu cümle canımı acıttı ama bu sefer kabullenmiştim. Elif yanıma geldi, kolumu tuttu. Destek olmak için, ayakta kalmam için yanımdaydı.
Elimdeki silaha baktım o an. Sonra Devran’a uzattım.
“Sanırım buna bir daha ihtiyacım olmayacak.”
Silahı aldı. Kontrol etti, kapattı ve beline taktı.
Son bir kez ona baktım. Sonra kapıya doğru yürümeye başladım.
Ama birkaç adım sonra durdum. Aklıma geldi.
Olduğum yerde döndüm. Yerden duvağımı aldım. O beyaz, saf duvak…
Devran beni izliyordu ama hiçbir şey söylemedi.
Duvağı dikkatle koluna sardım. Sıkıca bağladım, kanamayı durdurmak için.
Ellerim titriyordu ama düğümü sağlam attım.
İşim bittiğinde başımı kaldırdım. Göz göze geldik. O an… İkimiz de konuşmadık. Ama her şey oradaydı.
Onun gözlerinde: Sırrı için duyduğu suçluluk, beni göndermek zorunda olmanın acısı ve hâlâ her şeye rağmen sarsılmamış bir sevgi vardı.
Benim gözlerimde ise: Hayal kırıklığı, aşk ve yine de ona duyduğum o inatçı bağlılık.
Sonra hiçbir şey söylemeden geri çekildim. Ve o an anladım: Bazı aşklar o kadar imkansızdı ki kavuşamayacağını bildiği için duygularını bas bas bağırabilirdin. İster sözle, isterse bir bakışla.
Elif’le birlikte çatı katından aşağı inerken ayaklarım bana ait değilmiş gibiydi. Merdivenler daha uzundu, ev daha biz sessizdi. İçimde kopan gürültü ise her basamakta biraz daha büyüyordu. Kapıların, duvarların, hatta avizenin bile bana baktığını hissediyordum; sanki hepsi “gidiyor musun?” diye soruyordu.
Odama çıkan koridorun başına geldiğimizde duraksadım. Adımlarım kendiliğinden kesildi.
Elif’e döndüm.
“Almam gereken şeyler var.” dedim.
Sesim sandığımdan daha sakindi ama içim paramparçaydı.
Elif hiçbir şey sormadı. Sessizce başını salladı. O an ona minnet duydum. Bazen en büyük destek, soru sormamaktı.
Kapıyı açtım. Ama içeri girdiğim anda adım atamadım. Olduğum yerde kaldım.
Oda hâlâ aynıydı, kapısı kapalı ama her yerinde Melis'in kanının olduğunu bildiğim banyo hariç. Ama ben aynı değildim.
Gözlerim duvarlarda gezindi, yatağa, pencereye, aynaya takıldı. Bu odada umutlanmıştım. Bu odada korkmuştum. Bu odada sevmiştim.
İçimden sessizce vedalaştım. Kimseye duyurmadan, kendime bile çok belli etmeden.
Sonra yavaşça eğildim ve bazanın altını açtım. Orada bir bavulun içinde sakladığım şeyler vardı. Annemin fotoğraflarını çıkardım.
Fotoğraflara bakarken burnum sızladı.
Bir tanesinde annem gülümsüyordu. O gülümseme içimi ısıtıyordu. Burukça gülümsedim. Bu fotoğrafları bana Akdeniz belası getirmişti. Yani Devran.
O an kalbime küçük, keskin bir sızı saplandı. Beni anneme yaklaştıran adam… Aynı zamanda beni bu evden gönderen adamdı.
Fotoğrafları dikkatle düzelttim. Sonra bazanın altından küçük bir sırt çantası çıkardım. İçine fotoğrafları koydum. Daha sonra telefonumu, cüzdanımı, birkaç parça kıyafeti. Fazlasına elim gitmedi. Bu evden fazlasını almak istemedim.
Nikâh elbisemi çıkardım. Beyaz kumaş yere doğru süzülürken içimden bir şey daha koptu. Onu orada bıraktım. Bir hayalin kabuğu gibi. Üzerime daha sade bir şey giydim.
Hazır olduğumu hissettiğimde kapıya yöneldim. Ama kapıyı kapatmadan önce yine durdum. Son bir kez baktım.
Bu odaya.
Bu hayata.
Bu ihtimallere.
Sonra kapıyı kapattım.
Koridorda Elif beni aynı yerde bekliyordu. Gözleriyle “iyi misin?” diye sordu. Gerçekten cevap bekleyen bir bakıştı bu.
Başımı salladım. “İyiyim.” dedim.
Yalan değildi. Ama tam doğru da değildi.
Birlikte aşağı indik. Kapının önünde araba hazırdı.
Arabaya doğru yürürken arkamı dönmedim. Dönersem kalabilirdim.
Kalmak ise artık bir seçenek değildi.
Arabaya bindiğimde, dışarıda kalan sadece evdi. Ben hâlâ o evin içinde, o çatı katında, o kan kokusunda, o bakışlarda kalmıştım.
Camdan dışarı bakmadım. Bakarsam dayanamayacağımı biliyordum. Gözlerimi ön koltuğun arkasına sabitledim. Sanki oraya bakarsam hiçbir şey hissetmeyecektim.
Şoför arabayı çalıştırdığında motorun sesi kulağıma uzaktan gelmiş gibi geldi. Araba hareket etti. Tekerlekler döndü. Ev geride kaldı.
Ama içimde hiçbir şey geride kalamıyordu.
Elif’in bana baktığını hissediyordum. Yan gözle değil, doğrudan. Beni kollayan, beni yoklayan bir bakıştı bu. Ama başımı çevirmedim. Sanki dönersem içimde tuttuğum her şey dökülecekti.
Birkaç yüz metre gittikten sonra Elif yumuşak bir sesle adımı söyledi.
“Defne…”
O an başımı çevirdim. Ona baktım ve birkaç saniye hiçbir şey yapmadım. Ne konuştum, ne nefes aldım.
Sonra... Tutamadım.
Gözlerim doldu, boğazım düğümlendi ve sanki bütün gün tuttuğum nefes bir anda bırakıldı. Ağlamaya başladım. Sessiz değil, gururlu hiç değil. Hıçkırarak.
Elif’in yüzü burkuldu. Hiçbir şey sormadı. Sadece kollarını açtı.
Ben de kendimi onun kollarına bıraktım. Sıkıca sarıldım. Bir can simidine tutunur gibi. Omzuna gömüldüm. Hıçkırıklarım omzunu sarsarken durdurmaya çalışmadım. Artık güçlü olmak istemiyordum.
Elif sırtımı yavaşça sıvazladı. Ne hızlandı ne durdu. Sanki “buradayım” demenin bir ritmiydi bu. İçimden dökülen her şey, o sırt sıvazlayışında biraz daha hafifledi. Ama acı geçmedi. Sadece paylaşılmış oldu.
Ve dakikalar sonra ilk kez o arabada yalnız olmadığımı hissettim. Üst üste gelen felaketlerden sonra bir boşluğa düşmüştüm. Ama artık Elif vardı.
Bir süre sonra, Elif’in kollarından yavaşça geri çekildim. Artık ağlamıyordum. Avuç içlerimle yüzümü sildim, yanaklarımdaki ıslaklığı aceleyle yok etmeye çalıştım. Sanki gözyaşlarım görünmezse yaşadıklarım da silinecekmiş gibi. Ama ne yazık ki bu olmadı.
Derin bir nefes aldım. Aklımdaki ihtimaller yüzünden içim sızladı.
“Elif…” dedim, sesim düşündüğümden daha kısılmıştı. “Melis’ten haber var mı?”
Elif bir an durdu. Gözlerini benden kaçırmadı ama bakışı ağırlaştı.
“Sen odadayken...” dedi, “Yani eşyalarını aldığın sıra, beni Kemal aradı. Melis'in ameliyata alındığını söyledi.”
O an zaman durdu. Arabanın içindeki her şey sustu sanki. Motor sesi, yolun uğultusu, nefesim… Hepsi bir anda boşluğa düştü.
Elif’le birbirimize baktık. Ne teselli vardı o bakışta ne de umut. Sadece saf çaresizlik.
“Yaşayacak…” dedim, ama bu bir soru muydu yoksa kendime söylenmiş bir cümle mi bilmiyorum. “Değil mi? Melis yaşayacak.”
Sözlerim bir an havada asılı kaldı. Elif’in gözleri doldu. O güçlü durmaya çalışan hali bir anlığına çatladı ve gözlerinden birkaç damla yaş süzüldü. Hemen sildi ama ben gördüm. Sonra kendini toparladı.
“Defne, canım...” dedi, sesi titrek ama kararlıydı. “Melis güçlü bir kız. Her zaman güçlüydü. Bu da geçecek. Doktorlar elinden geleni yapıyor. İyi olacak. Olmak zorunda.”
Başını hafifçe sallarken sanki beni değil, kendini ikna ediyordu.
Ben de başımı salladım.
“Evet.” dedim fısıltıyla. “İyi olacak. İyileşecek.”
İnanmak istiyordum. Çünkü buna mecburdum.
Melis’in o gülüşü geldi aklıma. Lisede aynı yatakta uyuduğumuz o gece. Sabaha kadar fısıldaşmalarımız...
Bu kez içimden sessizce tekrar ettim:
Lütfen… Lütfen yaşa. Ne olur yaşa.
Araba yoluna devam ederken ben o umuda tutundum. Başka tutunacak hiçbir şeyim yoktu. Elif ile el ele tutuşup dua etmekten başka çaremiz yoktu.
| Okur Yorumları | Yorum Ekle |