
Hastanenin önünde araba durur durmaz kapıyı açtım. Elif’le neredeyse aynı anda indik. Ne ayaklarımın yere bastığını hissettim ne de koştuğumu. Sadece içimdeki o boğucu korku beni ileri doğru itiyordu.
O kapıdan içeri girdiğim an burnuma çarpan o tanıdık, hastane kokusu. İçimi daha da daralttı.
“Melis…” dedim nefes nefese. “Melis Karasu.”
Danışman bilgisayara baktı, sonra başıyla bir yönü işaret etti. Ne dediğini tam duymadım bile. Elif kolumdan çekiştirdi, koşmaya başladık. Koridorlar uzadıkça uzadı. Ayak seslerimiz yankılandı.
Ve ameliyathane kapısına geldiğimizde orada durdum. Sanki biri beni yerime çivilemişti.
Ellerim kendiliğinden yüzüme gitti. Avuç içlerimle gözlerimi kapattım. Bir an için karanlık olsun istedim. Görmeyeyim, duymayayım, hissetmeyeyim… Kalbim göğsümü parçalayacak gibiydi.
“Nejat!”
Elif’in sesiyle irkildim. Arkama döndüm.
Nejat geliyordu. Kolunda pamuk vardı. Gömleğinin kolu sıvanmıştı. Yüzü bembeyazdı. Gözlerinin içi boştu. O an anladım, Melis'e kan vermişti.
Hemen yanına koştum.
“Ne oluyor? Neden kan verdin? Melis'e bir şey mi oldu?”
Cevap vermedi. Bakmadı bile bana. Sessizce sandalyelerden birine oturdu. Omuzları düşüktü. Sanki ağırlık taşıyordu.
Elif’le birbirimize baktık. O bakışta aynı soru vardı: Daha ne kadar kötü olabilirdi her şey?
O sırada Kemal geldi. Elinde bir meyve suyu paketi vardı.
“Ne yapıyorsun sen?” diye çıkıştı. “İç şunu, başın döner şimdi. Al hadi.”
Nejat kolundaki pamuğu bir hareketle çekip yanına fırlattı. Sonra başını iki elinin arasına aldı, öne doğru eğildi. Nefes alışları sertleşti.
Kemal ısrarcıydı. “Nejat, iç şunu.”
Ben daha bir şey diyemeden patladı.
“Başlatma lan meyve suyuna şimdi!” diye bağırdı. “Kız orada canıyla cebelleşiyor! Tek derdimiz meyve suyu mu bizim?”
Kemal dondu kaldı. Şaşkınlıkla baktı. Sonra sesi yumuşadı. Bir adım attı, sonra bir adım daha. Göz temasını kesmeden yanına çömeldi, onunla aynı hizaya indi.
“İyi değilsin oğlum.” dedi sakin ama dolu dolu. “Görmüyor muyum? Kahrettin kendini. Görmüyor muyum?”
Nejat derin bir nefes aldı. Bu sefer bağırmadı. Ama sesi yorgundu.
“Kötüysem kötüyüm.” dedi. “Bir önemi yok. Çocuk değilim ben. Toparlarım.”
Kemal bir şey demedi. Sadece baktı.
Birkaç saniye öylece kaldılar. Sonra Nejat bakışlarını kaçırdı. Duvara, yere, boşluğa… Kısacası, iletişimi kesti.
Ben birkaç adım attım, yanına oturdum.
Sessizdim.
Ama içim paramparçaydı. Onun bu halini görmek… Melis’in yokluğunu ilk defa bu kadar gerçek hissettirdi. Çünkü benden sonra olayın en yakın şahidi oydu. Ben Devran'ın odasından çıkmaya çalışmak ile meşgulken o bu süre boyunca Melis ile ilgilenmişti. Ne halde olduğunu en iyi o bilirdi.
Keşke acını paylaşabilsem, diye düşündüm. Keşke birazını alabilsem üstünden. Ama elimden gelen tek şey, orada oturup beklemekti. Ve dua etmek...
Nejat’ın yanına biraz daha yaklaştım. Tereddüt ettim bir an… Ama sonra elim kendiliğinden omzuna gitti. Hafifçe dokundum. Ne teselli eder gibi ne de acıtır gibi. Sadece buradayım der gibi.
Başını kaldırdı. Göz göze geldik. O an anladım… Aynı yerden yanıyorduk.
Onun gözlerinde gördüğüm şey sadece korku değildi. Suçluluk vardı, çaresizlik vardı, “yetemedim” duygusu vardı. Benim içimdekiyle birebir aynıydı. İkimiz de Melis’i koruyamamış olmanın ağırlığını taşıyorduk. Sanki biri kalbimizin ortasına aynı yerden basıyordu.
Nejat’ın yüzü o an yumuşadı. Sertliği çatladı. Omuzları biraz daha düştü. Nefesi sakinleşti.
Sessizliği ben bozdum.
“Senin tam olarak ne yaşadığını, ne hissettiğini bilemem ben.” dedim. Sesim düşük ama netti. “Ama şundan eminim Nejat… Melis için elinden geleni yaptın.”
Bir an durdum. Kelimeleri seçerek devam ettim.
“İlk yardımı sen yaptın. Ambulansa taşınırken canı yanmasın diye görevlileri uyardın. Hiç düşünmeden kan verdin. Bunların hepsi… hepsi çok kıymetli.”
Boğazım düğümlendi. Ama konuştum.
“Bunun için, her şey için teşekkür ederim.”
Nejat’ın gözleri doldu. Gerçekten doldu. İlk defa onu bu kadar savunmasız görüyordum. Hep güçlü, hep ketum, hep kontrol altında olurdu hisleri. Ama şimdi değildi. Yelkenler tamamen suya inmişti. Kendini tutmuyordu artık.
Başını yavaşça salladı.
“Eyvallah.” dedi sadece. O tek kelime, bütün yükünü anlatıyordu.
Buruk bir gülümseme yerleşti yüzüme. Elimi omzuna dostça bir kez vurdum. Sonra geri çektim.
“Melis uyandıktan sonra da sana ihtiyacı olacak. Ona iyi bakman için ve onunla başa çıkabilmen için güçlü olman lazım.”
Kemal’in elindeki paketi işaret ettim.
“İç şu meyve suyunu. Düşüp kalma bir yerlerde. Sen de insansın, robot değilsin ya.”
Nejat bir an tereddüt etti. Normalde diretirdi, reddederdi. Ama bu sefer… ilginçtir ki direnci yoktu. Kemal meyve suyunu uzattı, Nejat aldı. Kapağını açtı ve içti.
Kemal rahat bir nefes verdi. Elif uzaktan bize bakıyordu. Gözlerinde duygusal bir pırıltı vardı.
Ben ise küçük de olsa bir şeyin yerine oturduğunu hissettim. Melis hâlâ ameliyattaydı. Korku hâlâ vardı. Ama en azından iyileşmeye çalışıyorduk.
.
.
.
Ve saatler geçti. Gerçekten geçti mi, yoksa zaman burada başka mı akıyordu bilmiyorum. Hastanenin floresan ışıkları altında dakikalar birbirine karıştı. Saat kaçtı, gün müydü gece mi… Umurumda değildi. Tek bildiğim, Melis’in o kapının arkasında olduğu ve bizim burada, elimiz kolumuz bağlı beklediğimizdi.
Bazen Elif hava almak için dışarı çıktı. Bazen Kemal kahve almaya gitti. Nejat birkaç kez lavaboya yürüyüp geri döndü; yüzünü yıkamıştı ama gözlerindeki gerginlik hiç azalmamıştı. Ben ise yerimden pek kalkamadım. Kalksam sanki kötü bir şey olacakmış gibi geliyordu. Sanki beklemeyi bırakınca her şey çökecekmiş gibi.
Kemal bir ara yanımıza gelip,
“İsterseniz boş odalardan birini ayarlayayım, biraz uzanın.” dedi.
Elif’le aynı anda başımızı salladık.
“Hayır.”
Orada kalmalıydık. Kapının tam önünde, Melis’e en yakın yerde.
Sonra… O kapı açıldı.
Bir an kimse hareket edemedi. Sanki hepimiz aynı anda nefesimizi tuttuk. İçeriden birkaç doktor çıktı. Önlerinde yaşlı, yüzü yorgun ama ciddi bir adam vardı. Ayağa ilk ben fırladım.
“Melis Karasu’nun doktorları mısınız?” dedim.
Yaşlı olan doktor başını salladı.
“Evet.”
Nejat araya girdi. Sesi dümdüzdü ama gözleri her şeyi anlatıyordu.
“Yaşıyor mu?”
Doktor derin bir nefes aldı. O nefes, o birkaç saniye… Hayatımın en uzun anıydı. Sonra başını bir kez daha salladı.
“Zor oldu.” dedi. “Ama Melis Hanım hayatta kalmayı başardı.”
O an Elif’le birbirimize sarıldık. Sıkı sıkı, titreyerek, hem ağlayarak hem de gülerek sarıldık. Sevinç ve korku birbirine karışmıştı. Sevinçten birbirimizi tam olarak bırakmadık. Sarılmamız bitse bile Doktor konuşurken ellerimizin temasını kesmedik.
“Durumu hastaneye geldiğinde çok ağırdı.” diye devam etti doktor. “Uzun ve zorlu bir ameliyat geçirdi. Ama şunu söylemem gerekiyor… Kim ilk yardımını yaptıysa, profesyonelce yapmış. Büyük ihtimalle onun sayesinde hayatta.”
O an gözüm istemsizce Nejat’a kaydı. O hâlâ doktoru pür dikkat dinliyordu. Sanki kelimeleri zihnine kazıyordu.
İçimde bir şey vardı: Minnet. Saf, filtresiz bir minnet.
Doktor bundan sonra dikkat edilmesi gerekenleri, yoğun bakım sürecini, riskleri anlattı. Hepsini dinledim ama zihnim sadece tek bir cümlede takılı kaldı: Melis yaşıyor.
Doktorlar gittikten sonra Elif’le tekrar sarıldık. Bu sefer daha uzun, daha sakindi. Sonra geri çekildik.
Yaptığım ilk şey Nejat’a dönmek oldu.
“Melis’i sen kurtarmışsın.” dedim. “İlk yardımı sen yaptın. Gerçekten… gerçekten çok teşekkür ederim.”
Nejat başını salladı.
“Önemli değil.” dedi ama sesi pek ilgili gelmiyordu. Gözleri hâlâ ameliyathane kapısındaydı. Sevinemiyordu. Sevinmeye cesaret edemiyordu. Belki o da hala bizim gibi bir yandan korkuyordu.
Tam o sırada Elif’in sesi geldi.
“Sen de mi onlar gibisin? Bu yüzden ilk yardımı profosyonelce yapabildin.”
Nejat kaşlarını çattı. Ya gerçekten anlamadı ya da anlamamış rolünü kusursuz oynadı.
“Kimler gibi?”
Ben araya girdim. Artık saklayacak hâlim kalmamıştı.
“Elif de ben de gerçeği öğrendik.”
Nejat bana baktı.
“Hangi gerçeği?”
Derin bir nefes verdim. Yorgundum. Çok yorgun. Ama yine de açıkladın.
“Devran’ın aslında kim olduğunu biliyorum.” dedim.
Elif de ekledi:
“Ben de Kemal’in ilk aşkım olan Kemal olduğunu da biliyorum. Ve tabi mesleğini de biliyorum.”
O an bu gerçek karşısında şok olsam da erteledim. Her şeyi adım adım çözmek istiyordum. Şaşkın bakışlarımı Eliften çekip onlara odaklamaya zorladım.
Nejat bu sefer Kemal’e döndü. Bakışı bir işaret arıyordu. Bir inkâr, bir durdurma, bir şey… Kemal de ona baktı. Bir anlamı yoktu bakışlarının, anlaması için sadece uzun uzun baktı Nejat'a. Ama sonra sabrı taştı.
“Doğruyu söylüyorlar oğlum.” dedi sinirle. “Daha her şeyi bildiklerini nasıl anlatsınlar?”
Nejat tekrar bana döndü. Kaşları çatıktı.
“Emin miyiz?” diye sordu Kemal’e.
O an… Gerçekten sabrım bitti. Bir adım yaklaştım. Sesimi alçalttım. Fısıldadım ama tonum keskindi.
“Sizin kimliğiniz gizli değil mi?” dedim.
Bir an durdum. Ama yine de bu sefer gerçekten anlaması için o kelimeyi kullanmaya karar verdim.
“...İlla polis diye bağırayım mı burada?”
Zihnimdeki karmaşa, içimdeki o kocaman boşluk… Her şey birbirine girmişti. Nejat’ın kim olduğu, Kemal'in kim olduğu, Devran'ın da aslında kim olduğu… Hepsi bir anda ağır gelmişti. Ve beni neredeyse patlatacaktı.
Ama sakin olmam gerektiği gerçeği her şeyin önündeydi. Melis hayattaydı, ona odaklanmalıydım.
“Defne.”
Nejat’ın uyarı tonundaki sesini duyduğumda, bir an durdum. Gerçekten sakin olmak istiyordum, ama her şey üzerime çöküyordu.
Nejat bana bir bakış attı. Bakışında tam bir uyarı var mıydı, emin olamıyordum. Ama gözlerinde dikkatli bir endişe vardı. Bu yüzden geri adım atmaya karar vermiştim. Bir nefes verdim ve konuşmaya başladım.
“Kusura bakmayın. Söylememem lazımdı.”
O an Nejat’ın bakışları biraz yumuşadı. Sadece bir an, ama yeterliydi.
Herkesin gözleri benden çekilirken, Nejat derin bir nefes aldı ve Elif’e dönüp, “Evet, bu yüzden profesyonel bir ilkyardım bilgim var.” dedi.
Bir yanda hayat, bir yanda korkularımız ve Nejat'ın o soğukkanlılığı... O soğukkanlılık her şeyi dengelemişti.
Ameliyathane kapısı önündeki sandalyelerden birine oturdum. Bir an her şey sessizleşti. Gözlerim duvarlarda, başımda dönüp duran düşüncelerdeydi. Artık ağlamayı bırakmıştım. Ama içim hala huzursuzdu. Soluklanmaya çalışarak gözlerimi tavana diktim.
Sonra başımı kaldırıp, çevreme bir bakış attım. Elif, Nejat, Kemal… Hepsi hemen hemen benimle aynı duyguları paylaşıyor, yaşananları sindirmeye çalışıyordu.
Elif’e döndüm, biraz duraksayarak, ama soruyu sordum: “Elif, sen ne zaman öğrendin?”
“Bugün.” dedi Elif. Bakışlarında daha anlatmak istediği bir şeylerin izi vardı. Ama neydi, anlayamıyordum.
“Nasıl?” diye sordum. Kaşlarım istemsizce çatıldı.
Elif birkaç saniye sessiz kaldı, sonra başını hafifçe eğip, “Nikah esnasında, davetliler arasında Kemal’in annesini gördüm.” dedi.
Bir an, kafamda çarklar dönmeye başladı.
“Tabi ya...” dedim kendime. “Nikah sırasında bir kadına bakıp kalmıştın. Sana sorduk ama başka şeyler söyledin.”
Elif başını salladı ve yanımda oturdu, bana bakarken. “Kemal o sırada kulağıma eğilip, gizli kalmak zorunda olduğunu söyleyince… O an geçiştirdim işte, bilmiyorum.” dedi.
Birden, Kemal’e döndüm ve gözlerim daha da keskinleşti. “Yoksa kızı tehdit mi ettin?” diye sordum.
Kemal’in sesi netti, tavrı kesindi. “Tabii ki tehdit etmedim.” dedi.
Sanki o an, bir şeyler yerlerine oturdu. İçimdeki huzursuzluk biraz hafifledi.
“Peki, tamam.” dedim, içimden bir nefes alarak.
Bir anlık sessizlikte, kendi kendime düşünmeye başladım. Gözlerimi kısıp, Kemal’e baktım, sesli düşünmeye başladım, “Demek o garip isimli çocuk sensin.” dedim. “Harbiden büyük tesadüfmüş.”
Kemal başını salladı, ama biraz daha ciddiyetle. “Öyle oldu.” dedi. Ama sonra gözlerini kaçırarak, “Ama o tuhaf lakabı duymak istemiyorum. Sakın söylemeyin.” diye ekledi.
O an, içimde bir yumuşama oluştu. Kemal’in bu kadar ciddi bir şekilde söylediklerini duyunca, o an içinde bulunduğum her şey biraz daha hafifledi. Anlayışla başımı salladım ve bir şey demedim. Normalde olsa bu haline belki gülerdim.
Şimdi gözlerimdeki tüm yorgunlukla, sadece sessizce oturmak, hissettiklerimi içinde taşımak istiyordum.
Yaklaşık on dakika sonra ameliyathane kapısı açıldığında, kalbim bir anda hızla çarpmaya başladı. Herkesin dikkati bir anda oraya kaydı.
O an sadece bir şey vardı gözlerimde: Melis. Gözlerim ondan başka hiçbir şeyi görmüyordu. Sedye, ağır adımlarla ve dikkatle taşınarak bizim yanımızdan geçti. Melis’in bedenini o şekilde görmek, bir anda tüm dünyamı karartmıştı. Boğazımda bir düğüm oluştu. O an her şey bulanıklaştı, her şeyin önünde sadece Melis'in solgun yüzü vardı.
Gözlerim, dolup taşan yaşlarla bulanıklaştı. Ayağa kalkmak zorunda kaldım, kendimi kontrol edemedim. İlerledim adım adım... Bedenim bir yanda ama kalbim çok uzaklarda, Melis’in yanında, onunla birlikte bir yerlere gitmek istiyordu.
Dua etmeye başladım, sessizce.
“Allah’ım, onu koru. Onu iyileştir, ona güç ver.”
Ama her şey, sadece içsel bir dua olarak kaldı. Melis’in silueti gözlerimden kaybolduğunda, içimde bir boşluk hissettim. Derin bir nefes aldım, ağlamamak için dudaklarımı ısırdım.
O an Elif yanımda belirdi. Ne zaman geldiğini fark etmedim ama her şeyde olduğu gibi, o da yanımdaydı. Hızla sarıldık birbirimize. Sarılmak, o an bana çok iyi geldi. Birbirimize sığındık, birbirimize güç olmaya çalıştık. Elif’in sıcaklığı ve varlığı, bana bir nebze olsun güven verdi. Birkaç saniye boyunca sadece sarıldık, birbirimizin nefesini hissederek, birbirimize destek olduk. O an, kelimelere gerek yoktu. Hissettiklerimiz, sarılmamızla her şeyi anlatıyordu.
Bir süre sonra, ayrıldık. Ama hâlâ ellerimiz birbirine sarılıydı. Derin bir nefes alıp, bir adım attık.
Ardından Nejat’ın sesi duyuldu, “Melis’in nerede olacağını ben öğrenirim.” dedi.
Melis’in adını söylediğinde, bir an gözlerimiz buluştu. Ardından Nejat hızla uzaklaştı. Sessizlik içinde bakakaldım.
Nejat’ın gitmesi, içimde bir şeyleri paramparça etti. Nejat, içindeki acıyı yalnız başına yaşamaya gitmişti. O an fark ettim ki, aslında Melis’in nereye götürüldüğünü hepimiz biliyorduk. Böyle zorlu bir ameliyattan sonra tabi ki yoğun bakımda olacaktı. Ama Nejat, yalnız kalmayı tercih ediyordu. Hem de içindeki acıyı, her şeyin içinde derinlemesine hissetmek için.
Melis’i iyileştirmeliydik, ama Nejat’ı da bir şekilde yalnız bırakmamalıydık.
Ama her şeye rağmen, Nejat’a kendini toparlayabilmesi için zaman vermek gerektiğini biliyordum. Bir insan, acısının içinde boğulmuşken bir başkasının daha fazla zorlamasına ne kadar dayanabilir ki? Nejat’a, şu an yalnız kalması için bir süre fırsat tanımak gerekiyordu.
Kemal, Nejat’ın peşinden gitmeye yeltendi ama ben hemen seslendim:
“Kemal! Bırak, biraz yalnız kalıp duygularını yaşasın. Belli ki çoğu şeyi içine atan biri.”
Kemal ne diyeceğini bilemedi. Bir an sessiz kaldı ve sonunda sadece başını salladı. Sözlerim ona ne kadar doğru gelmişti, bilemiyorum ama sonra hiçbir şey söylemeden geriye döndü. O an, içimde bir rahatlama hissettim. Kemal da aslında, Nejat’ın acısını anlamış ve bu süreyi ona tanımak gerektiğini fark etmişti.
O sırada Elif çantasını sandalyeden alırken, bana doğru bir adım attı.
“Yoğun bakımın oralara gidelim mi?” diye sordu.
Cevap vermek için birkaç saniye düşündüm. Melis’in durumu hakkında ne kadar bilgi alırsak, o kadar iyi olacaktı.
"Tamam." dedim, Elif'in elini tutarak.
Birlikte, birbirimize destek olarak hastane koridorlarında ilerlemeye başladık. Birkaç adım attıktan sonra içimdeki sıkışmışlık biraz olsun gevşedi. O an ikimizin arasında, kelimelere gerek duymadan sadece birbirimize destek olmamız gerekiyordu. Melis’in durumu belirsizdi, ama hâlâ bir umut vardı.
| Okur Yorumları | Yorum Ekle |