
Saatlerdir bekliyordum. Ama koca bir günün nasıl geçtiğini bile anlamadım. Şimdi yine yoğun bakım ünitesinin önünde, duvara yaslanarak bakışlarımı bir noktada sabit tutuyordum. Sadece bekliyordum, her şeyin geçmesini, Melis’in uyanmasını bekliyordum Ama her geçen saniye her şey daha da ağırlaşıyordu.
Melis’in ailesi buradaydı. Bahar teyze, Melis’in annesi, saatlerdir ağlıyordu. Elif onu sakinleştirmeye çalışıyordu ama çektiği ıstırap o kadar derindi ki, ne yaparsa yapsın onu rahatlatması imkansız gibiydi. Yavuz amca ise karısının yanında duruyor, başını ellerinin arasına almıştı. Suskundu, ne düşündüğü belli olmuyordu. Gerçekten de o kadar derin bir acıydı ki bu, içinden çıkması imkansız bir kuyuya atılmış gibi hissediyordu insan.
Kemal, bir süre önce kantine inmişti. Nejat ise, Melis’in ailesinin gözlerinin içine bakmaktan kaçınıyordu. Saat başı gelip birkaç dakika burada duruyor, sonra bahçeye iniyordu. Hiçbir şey yapamıyordu. Melis için her şeyin sorumluluğunu üzeri almış gibiydi, ama kimseye bunu söyleyemiyordu. İçinde boğazına kadar tıkanan duygular, her adımında biraz daha zorlaşıyor gibiydi.
Bahar teyzenin sesi bir anda koridorun uğultusunu yarıp geçti. O kadar içten, o kadar çaresiz ağlıyordu ki herkes dönüp ona baktı. İçim burkuldu. Elif hemen refleksle yanına sokuldu, sırtını sıvazladı.
“Yapma Bahar teyzem,” dedi yumuşak bir sesle, “yıpratma kendini bu kadar…”
Bahar teyze hıçkıra hıçkıra konuşuyordu artık. Melis’in ne kadar hayat dolu olduğunu, nasıl durmadan konuştuğunu, evin içinde bir kelebek gibi oradan oraya uçtuğunu anlatıyordu saatlerdir. “Benim kızım her sabah kalkınca şarkı söylerdi” diyordu, “Kahkahası duvarlara çarpardı…”
Her kelimesi kalbime çivi gibi çakılıp kalmıştı. Elif onu desteklemeye çalışıyordu ama ben daha fazla dayanamadım. Dizlerimin bağı çözüldü sanki. Önüne geçip çömeldim, sonra tamamen onun hizasına oturdum.
Göz göze geldik. Gözleri kan çanağı gibiydi. Ama içinde hâlâ bir anne ışığı vardı.
“Bahar teyze.” derken, sesim kendi kulağıma bile yabancı geliyordu artık. “Melis uyandığında seni böyle görürse çok üzülür. Bize de çok kızar. Yapma böyle, sen güçlü bir kadınsın.”
Sözlerimle birlikte dudaklarım titredi. Güçlü demek kolaydı ama o an kim güçlü olabilirdi ki?
Bahar teyze bir anda ağlamayı kesip öfkeyle doğruldu. “Bunu kim yaptı benim kızıma?” dedi. “Kim yaptıysa Allah’ından bulsun! Allah onların belasını versin inşallah!”
Bela okudukça okudu. O an Elif’le göz göze geldik. İkimiz de sustuk. Susmak zorundaydık. Bir günde her şeyi anlatamazdık. Zaten anlatacaksak neyi nasıl anlatabilirdik?
Sonrasında, Bahar teyze bakışlarını koridorun öbür ucuna dikti. “Bunlar yüzünden oldu değil mi?” diye söylendi kendi kendine.
Başımı çevirdiğimde Nejat’la Kemal’i gördüm. Nejat’ın zaten soluk olan yüzü neredeyse bembeyazdı. Kemal ise donuktu, sanki biri içindeki bütün sesleri kapatmış gibiydi. O an içimde bir şey koptu. Kötü bir şeylerin olacağını şimdiden hissettim.
Hemen savunmaya geçtim. Bahar teyzenin elini sımsıkı tuttum.
“Hayır.” dedim net bir sesle, “Hayır Bahar teyzem. Esas Melis’i kurtaran onlardı.”
Bahar teyze ayağa kalkmaya yeltendi, ben de refleksle ayağa kalktım. Elimi bırakmadı. Gözleri Nejat’la Kemal’e kilitliydi.
“Benim kızım balerindi!” diye bağırdı. “Kimseye zararı dokunmazdı. Aksine etrafına neşe saçardı. Ah benim güzel çocuğum, nasıl oldu da sizinle tanıştı!”
Nejat başı eğik duruyordu. Sonra kısık ama kararlı bir sesle konuştu:
“Lütfen böyle konuşmayın. Melis yaşayacak.”
Bahar teyze bir an bile durmadı. “Sus!” diye çıkıştı. “Sizin gibi serseriler yüzünden kızım soldu gitti! Hani nerede kızım? Yirmi dört saat dolmak üzere!”
O cümleler Nejat’ı yıktı. Bunu hissettim. Omuzları düştü. Zaten başından beri vicdan azabıyla ayakta zor duruyordu. Daha fazla dayanamadı. Hiçbir şey söylemeden arkasını dönüp gitti.
O an beynimde saniyelik bir sessizlik oldu. Sonra Elif’e döndüm.
“Bahar teyze sana emanet.” dedim sadece. Ve hiç beklemeden Nejat’ın peşinden gittim.
Onu merdivenlere sapmadan yakaladım. Kolundan tutmadım, dokunmadım bile. Sadece yanında yürüdüm.
“Nejat!” dedim, “Lütfen kaçma.”
Bir süre cevap vermedi. Adımları sertti. Sonra durdu. Başını yana çevirmeden, “Konuşacak bir şey yok.” dedi.
“Var.” dedim. “En azından beni dinleyecek kadar vardır.”
Bir an düşündü. Sonra yorgun bir nefes verdi. Kabul ettiğini o an anladım.
Koridorun köşesindeki sandalyelere yöneldik. Yan yana oturduk ama aramızda mesafe vardı. İkimiz de yere bakıyorduk.
Sessizlik ağırdı. Ama bu sefer kaçmıyordu. Bu bile yeterince önemliydi.
Başımı yavaşça çevirip Nejat’a baktım. Gözleri yerdeydi. Ama öyle dalgın bakmıyordu; sanki yere değil de geçmişin en karanlık yerine bakıyordu. İnsan bazen birinin gözlerine bakmadan da ne kadar canının yandığını anlayabiliyordu. O an onu öyle net hissettim ki...
“Melis…” diye başladım usulca. İsmini söylerken bile boğazım düğümlendi.
“Gerçekten çok sevimli bir karakter.” dedim. “İnsan onu sevmeden duramıyor.”
O an Nejat’ın yüzünde ince bir sızı belirdi. Bana bakmak istedi ama gözlerini kaldırmaya gücü yetmedi. Bakışlarını ancak gözlerime doğru sürükleyebildi, o da birkaç saniyeliğine.
Devam ettim.
“İtiraf edeyim,” dedim. “Nasıl oldu da Melis gibi birine karşı bu kadar soğuk durabiliyorsun diye hep çok şaşırmıştım.”
Bunu söylerken suçlayıcı değildim. Aksine, sesim beklediğimden daha yumuşaktı.
O an, Nejat’ın gözlerinden bir film şeridi geçtiğini gördüm. Geçmişin, pişmanlığın ve çaresizliğin karmasıydı bu. İçimde ona karşı derin bir şefkat kabardı.
“Sonra…” dedim, biraz duraksayıp. “Ama sonra seni anladım.”
Nejat başını hafifçe kaldırdı.
“Nasıl anladın?” dedi. Sesinde hem merak vardı hem de korku. Sanki duymak istemediği bir gerçeğin eşiğindeydi.
Derin bir nefes aldım.
“Aslında bunu sana söylememem lazımdı.” dedim dürüstçe. “Ama ben senin özellikle Melis’e karşı bu kadar soğuk olmanın sebebini biliyorum.”
O an dikkati tamamen bana döndü. Hem bilmek istiyordu hem de kaçmak. Gözlerinde bu ikisi birden vardı. Aramızda ağır bir sessizlik çöktü.
Kaşlarımı hafifçe kaldırdım. Gözlerimin içine bakmasını bekledim. Ve baktığında, hiç kaçmadan söyledim:
“Melis, o kadın değil.”
Cümle ağzımdan çıkar çıkmaz Nejat’ın yüzünde bir şey çatladı. Gerçekten çatladı. Dün ameliyathane kapısında gördüğüm o kontrolsüz hal bir anlığına geri geldi. Gözleri doldu ama ağlamadı. Kendini tutmaya çalışıyordu, ama savunma mekanizması yara almıştı artık.
Ben konuşmadan sadece ona baktım. Çünkü bazen birinin acısını azaltmanın tek yolu, onu görmektir. Ne kadar çok acı çektiğini o an iliklerime kadar hissettim.
“Ve...” dedim yavaşça, “O kadın da Melis değil.”
Nejat bakışlarını kaçırdı. Göğsünden bir nefes çıktı.
“Biliyorum.” dedi, düşük bir sesle. “Ama yine de kendime engel olamıyorum.”
O cümleyle birlikte omuzları biraz daha düştü. Bense birkaç saniye sustum. Nefes almasına izin verdim. Sonra konuşmaya devam ettim, bu sefer daha net, daha sağlam bir yerden.
“Bak,” dedim, “O kadının nasıl öldüğünü bilmiyorum. Ne yaşadığını, sana neyi nasıl bıraktığını da bilmiyorum.”
“Ama şunu biliyorum,” diye ekledim, gözlerimi ondan ayırmadan, “Melis onun kaderini paylaşmayacak.”
Nejat tekrar bana baktı.
“Çünkü sen buna izin vermedin.” dedim. “Melis yaşasın diye elinden gelen her şeyi yaptın. Onu hayatta tuttun.”
Sesim hafifçe titredi. Çünkü duygusallaşmıştım.
“Ben şahsi olarak, bu konuda sana hakkımı helal ediyorum. Hem Melis adına, hem kendim adına.”
O an Nejat’ın gözleri doldu. Bu sefer saklayamadı. Bir damla yaş sessizce yanağından aktı. Başını eğdi, derin bir nefes aldı.
Ve ilk defa, o sert kabuğun altında ne kadar kırık bir adam olduğunu bu kadar net gördüm.
Birkaç saniyelik sessizlikten sonra yeniden konuştum. Sesim daha yumuşaktı bu kez, sanki Nejat’ın üstündeki yükü biraz daha almak ister gibiydim.
“Bahar teyze…” dedim. “Üzgün olduğu için böyle konuşuyor. Acısından yani. Gerçek düşünceleri bu değildir, emin ol.”
Nejat başını çok hafif salladı, ama hâlâ bakışları yerdeydi.
“Melis de Bahar teyzeye çekmiş,” diye devam ettim. “İkisi de pamuk gibidir aslında. Biraz zaman geçsin, sen de anlarsın.”
Bu sözlerden sonra aramızda sessizlik oluştu. Ama bu seferki sessizlik ağır değildi. Daha çok, yaraların üstüne örtülen ince bir örtü gibiydi.
Nejat derin bir nefes aldı.
“Benim de ne hakkım varsa helal olsun.” dedi, net bir sesle.
Başımı küçük bir tebessümle salladım. İçimde bir rahatlama oldu. Sanki o an, ikimiz de aynı noktada buluşmuştuk.
Sonra , birden Nejat bana baktı.
“Sen çok iyi bir insansın.” dedi.
Bu söz beni hazırlıksız yakaladı. Hafifçe mahcup oldum. Konuyu dağıtmak ister gibi omuz silktim.
“Çok şükür o konuda anneme çekmişim.” dedim.
Nejat, kızarmış gözleriyle birlikte istemsizce gülümsedi. O gülümseme kısa sürdü ama gerçekti. Elinin tersiyle göz altını sildi.
Sonra yüzü yeniden ciddileşti.
“Ciddi söylüyorum.” dedi. “Herkese karşı çok iyisin.”
Bir an duraksadım. İçimdeki düşünceler birbirine girdi.
“Yani?” diye sordum temkinle.
Nejat hiç dolandırmadan konuştu.
“Devran ile olduğun için mutluyum.” dedi.
O an yüzüm düştü. Bakışlarım istemsizce kaçtı. İçimde bir şey sızladı.
“Artık onunla olduğumdan emin değilim.” dedim dürüstçe.
Nejat hemen karşılık verdi.
“Ama...” dedi sakin bir tonla, “Devran ile olmadığından da emin değilsin.”
Bu cümleyle birlikte bakışlarım rastgele bir noktaya çakıldı. Gözlerimi kırpmadan öylece kaldım. Çünkü haklıydı. Ne bir adım ileri gidebiliyordum ne de tamamen geri dönebiliyordum.
İçimden geçenleri netleştirmeye çalıştım. Sahiden, ne olacağını bilmiyordum. Belki de korkuyordum. Bir daha Devran ile olamayacağımı düşünmek, kendimi korumak için kurduğum bir savunmaydı. Ama kalbim… Kalbim hâlâ onun için atıyordu. Ve bu gerçeği ne inkâr edebiliyordum ne de kabullenmeye hazırdım.
Tüm bu karmaşanın, içimde birbirine dolanmış düşüncelerin ortasında bir anda beyaz önlüklü bir siluet hızla önümüzden geçti. Başımı kaldırdığımda Melis’in doktoru olduğunu fark ettim. Adımları aceleydi, yüzü gergindi ve yönü doğrudan yoğun bakımdı. O an içimde bir şey koptu sanki. Nejat nasıl ayağa fırladıysa ben de aynı refleksle yerimden sıçradım.
“Bir şey oldu.” dedim içimden.
Doktorun peşinden koridora saptık. Yoğun bakım kapısına kadar geldik ama içeri alınmadık. Kapının ardında kalakaldık. O kapı… Hayatla ölüm arasındaki o ince çizgi gibi duruyordu karşımda.
Kalbim göğsümden çıkacak gibiydi. Panikle geri dönüp Elif’e koştum.
“Ne oldu? Bir şey mi oldu?” dedim nefes nefese.
Elif de benim kadar endişeliydi. Başını iki yana salladı.
“Hayır.” dedi. “Biz de bir şey bilmiyoruz.”
Tam o sırada Bahar teyzenin ağlama sesi yükseldi. Döndüm baktım; Yavuz amcaya sarılmıştı, hıçkıra hıçkıra ağlıyordu. Yavuz amca onu sakinleştirmeye çalışıyor ama kendi de zor ayakta duruyordu.
Elif’in elini sıkıca tuttum. Sanki bırakırsam ben de dağılacaktım. İkimiz birlikte yoğun bakım kapısına doğru beklemeye başladık.
O dakikalar… Hayatımda yaşadığım en uzun dakikalardı. Korkudan resmen ölüp ölüp dirildim. İçimden bin tane senaryo geçti, hepsi birbirinden kötüydü.
Sonra kapı açıldı. Melis’in doktoru dışarı çıktı.
Bir anda herkes onun etrafına toplandı. Soru yağmuruna tutuldu. Yavuz amca öne çıktı, sesi titriyordu.
“Kızımın… Melis’in durumu nasıl?” diye sordu.
Doktorun yüzünde garip bir ifade vardı. Hafiften sinirli gibiydi ama yorgunluk da vardı bakışlarında. Derin bir nefes aldı.
“Melis Hanım uyandı.” dedi.
O an… O an dünyam durdu. Bahar teyze bir çığlık atıp Yavuz amcaya daha sıkı sarıldı. Elif’le ben birbirimize döndük. Gözlerimiz dolu doluydu, ama bu seferki sevinçten. İçimizden büyük bir yük kalktı sanki.
Doktor konuşmaya devam etti.
“Ama bizi çok korkuttu...” dedi. O an dikkat kesildim.
“Parmağındaki aleti bizi çağırmak için çıkartınca acil bir durum sandık. Hemşireler hastaya bakana kadar ben de apar topar gelmiş bulundum.”
Sözleri duyuyordum ama ilk an pek anlamlandıramadım. Bir an durup kaldım. Sonra yavaşça Elif’e baktım. Bakışlarımız birleşti.
İkimizin de aklından aynı şey geçtiğini biliyordum. Melis… Daha uyanır uyanmaz bile olay çıkarmıştı.
Elif’in gözlerinde bunu gördüm. O da benim gibi düşünmüştü. İçimde, korkunun ardından ince bir tebessüm belirdi. “Evet, bu gerçekten Melis. Ve gerçekten geri döndü.” dedim içimden.
Doktorun etrafındaki kalabalık biraz dağılınca Nejat bir adım öne çıktı. Yüzü hâlâ solgundu ama kendine gelmiş gibi görünüyordu.
“Melis’in durumu nasıl?” diye sordu. Belli ki bu soruyu sormak için saniyelerdir kendini zor tutuyordu.
Doktor bu kez daha sakin bir tonla konuştu.
“Şu an iyi.” dedi. “Hayati tehlikeyi atlattı. Ama bu bir kurşun yarası. Hafife alınacak bir şey değil. Bir süre hastanede kalacak, iyileşme sürecinde çok dikkatli olmamız gerekiyor. Enfeksiyon riski, iç kanama ihtimali… Hepsini yakından takip edeceğiz.”
Sözleri içime biraz su serpse de tam anlamıyla rahatlayamadım. Yine de “iyi” kelimesini duymak… Bugün duyduğum en güzel kelimeydi.
Herkes neredeyse aynı anda doktora teşekkür etmeye başladı. Bahar teyze ellerini birleştirip “Allah sizden razı olsun.” dedi, Yavuz amca başını salladı, Elif derin bir nefes verdi.
Ardından Bahar teyze sabırsızlıkla sordu:
“Ne zaman görebiliriz kızımı?”
Doktor kısa bir duraksamadan sonra,
“Şu anlık sadece bir kişi yanına girebilir.” dedi. “Diğerleri biraz daha bekleyecek.”
O an Bahar teyzenin bakışları Yavuz amcaya kaydı. Belli ki aklından “Ben mi gideyim, sen mi?” sorusu geçiyordu.
Tam aralarında fısıltılı bir konuşma başlayacakken doktor tekrar söze girdi.
“Defne kim?” diye sordu.
Bir an ne dediğini anlayamadım. Ama refleksle, “Benim.” dedim.
Doktor başını salladı. “Melis Hanım sizinle görüşmek istedi.” dedi.
Elif’e baktım, sonra Bahar teyzeye. Bahar teyzenin gözlerinde hem şaşkınlık hem de hafif bir kırgınlık vardı ama bana hiçbir şey demedi. Elif’in yüzünde ise anlayış vardı; hafifçe başını salladı, “Git” der gibi.
İçimde tuhaf bir his vardı. Sevinç, şaşkınlık, suçluluk… Hepsi birbirine karışmıştı. Aslında Bahar teyzenin gitmesi gerektiğini düşünüyordum ama Melis’in isteği buysa… Buna karşı çıkmak kimseye düşmezdi.
Sessizce başımı salladım. “Tamam.” diyebildim sadece.
Doktor bana yoğun bakımın kapısını işaret etti. Elif elimi kısa bir an sıktı. Bahar teyze gözlerimin içine bakıp zor da olsa, “Hadi kızım.” dedi.
Derin bir nefes aldım. Kalbim deli gibi atıyordu. Melis uyanmıştı ve beni görmek istiyordu. Bu, her şeyin henüz bitmediğinin en net kanıtıydı.
Yoğun bakımın kapısından içeri girdiğimde dünya yine başka bir renge büründü. Dışarıdaki koşuşturma, fısıltılar, ağlamalar… Hepsi kapının ardında kaldı. İçeride sadece makinelerin düzenli bip sesi, steril bir koku ve ağır bir sessizlik vardı. Görevli hemşirelerin yardımıyla tulumu giydim, maskeyi taktım, bonemi düzelttim. Ellerim titriyordu; bunu fark etmemek imkânsızdı. İçimdeki fırtınayı sakinleştirmeye çalışarak birkaç derin nefes aldım.
O, bembeyaz çarşafların içinde, kollarına ve bedenine bağlanmış kablolarla öylece yatıyordu. Gözleri kapalıydı. Yüzü solgundu ama hâlâ Melis’ti… O cıvıl cıvıl, yerinde duramayan kız, şimdi bu kadar sessizdi.
Yanına yaklaştığımda gözlerim doldu.
“Melis.”
O an göz kapakları hafifçe kıpırdadı. Birkaç saniye sonra gözlerini araladı ve bakışları beni buldu. Çok yorgun görünüyordu ama dudaklarının kenarı minik bir gülümsemeyle yukarı kıvrıldı.
“Sen misin?” dedi, sesi kısık ama hâlâ tanıdık.
Başımı salladım, boğazım düğümlenmişti.
“Evet, benim.” diyebildim.
Beni baştan aşağı süzdü, sonra gözleriyle üzerimdeki tulumu, maskeyi, boneyi işaret eder gibi baktı.
“Komik görünüyorsun.” dedi.
O an istemsizce güldüm. Gülmemle birlikte içimdeki gerilim biraz olsun çözüldü.
“Yine Melis gibi konuşabildiğine göre, kefeni kesin olarak yırttın sen.”
Kaşlarını çok hafif kaldırdı, sanki gülecek gücü bile tasarrufluydu.
“Tabii,” dedi. “Ne sandın?”
Gülümsedim ama hemen ardından yüzüm ciddileşti. Onunla şakalaşmak güzeldi ama içimde birikenleri tutamıyordum artık.
“Nasılsın Melis?” diye sordum yavaşça.
Bir an düşündü, sanki kendi bedenini yoklar gibi.
“İyiyim… herhalde.” dedi. “Ben de bilmiyorum. Arada yaram sızlıyor.”
O kelime -yara- kalbime bıçak gibi saplandı. Sandalyeyi biraz yaklaştırdım ve yatağın kenarına tutunarak oturdum. Gözlerim doldu, sesim yine titremeye başladı.
“Melis…” dedim. “Sen vurulduğun andan beri…”
Yutkundum, devam etmek zordu ama susmak daha da zordu.
“O an banyodaydım. Havalandırmadan her şeyi duydum. Ben sanırım hayatımda yaşadığım en zor günü yaşadım.”
Gözlerimden yaşlar süzüldü, durduramadım.
“Sonra… Devran’ın odasından çıkmam çok zor oldu ama şifreyi buldum ve odadan çıktım...” diye devam ettim.
“Nejat’ın kollarındaydın… Her yerin kan içindeydi Melis. O görüntü…” Sesim kırıldı. “Hayatımda hiç bu kadar çaresiz hissetmemiştim. Sana bir şey olacak diye… Seni kaybedeceğim diye…”
Melis beni dikkatle dinliyordu. Gözleri dolmuştu ama güçlü durmaya çalışıyordu. Elimi yavaşça yatağın kenarına uzattım, ona dokunmaya cesaret edemedim ama yakın olmak istedim.
“Çok korktum.” dedim fısıltıyla. “Kendimden korktum. En çok da seni kaybetmekten korktum.”
Bir süre sessizlik oldu. Sadece makinelerin sesi ve nefeslerimiz vardı. Sonra Melis çok yavaş bir hareketle elini biraz kaldırmaya çalıştı. Gücü yetmedi ama niyetini gördüm. Elimi uzatıp onun elini tuttum.
“Bak.” dedi kısık bir sesle, “Buradayım ya.”
O iki kelime ile içimde bir şeyler çözüldü.
“İyi ki buradasın.” dedim. “Ne olur, bir daha sakın beni böyle korkutma.”
Melis hafifçe gülümsedi. “Deneyeceğim.” dedi. “Ama çok söz vermiyorum. İlgi hoşuma gitti.”
Gözyaşlarımın arasından gülümsedim. Bu, Melis’ti. Yaralı, yorgun ama hâlâ Melis.
Sonra bir an sustuk. Ama çok geçmeden, Melis gözlerini bana dikti. Bakışlarında yorgunluğun arasından sızan o tanıdık merak vardı.
“Beni Nejat buldu yani?” diye sordu usulca.
Başımı salladım. “Evet.” dedim.
“Ben Devran’ın odasındaki şifreyi çözüp dışarı çıkana kadar o gelmiş. İlk yardımını o yapmış. Onun sayesinde hayattaymışsın, doktor öyle söyledi.”
Bunu söylerken boğazım düğümlendi. Çünkü bu cümle sadece bir bilgi değildi; bir gerçeğin, ağır bir gerçeğin itirafıydı.
Melis’in gözleri doldu. Ama bu doluluk acıdan değil, başka bir yerden geliyordu. İçinde parlayan bir mutluluk vardı. Dudakları titredi, sonra çok hafif bir gülümseme yerleşti yüzüne.
“Anlat.” dedi. “Özellikle seni bu yüzden buraya çağırdım.”
Bir an ne dediğini anlayamadım. Olduğum yerde kalakaldım.
“Nasıl yani?” dedim. “Ben… ben sen yokken olanları öğrenmek için mi seçildim?”
Dudağı gülümsemenin etkisiyle yana doğru kıvrıldı. Gözlerinde muzip bir ışık vardı.
“Güldürme beni.” dedi. “Dikişim açılırsa kafanı ısırırım.”
Tutamadım kendimi, güldüm. Gülüşüm maskenin arkasında boğuk çıktı ama o yine de fark etti.
“Gerçekten inanılmaz bir şeysin sen.” dedim. “Canın acıyor olmasa, sapasağlam olduğuna inanacağım.”
“Öyleyim zaten.” dedi cılız ama iddialı bir sesle. Sonra ciddileşti. “Hadi, acele et. Hemşire seni dışarı çıkarırsa bir şey öğrenemem.”
Bir anlık gülüşlerimiz yerini tekrar o ağır havaya bıraktı. Derin bir nefes aldım.
“Tamam tamam.” dedim. “Anlatıyorum.”
Aklımı toparlamaya çalıştım. O kadar çok şey olmuştu ki nereden başlayacağımı bilemedim. Kelimeleri seçmek zorundaydım; onu yormadan, korkutmadan, ama yalan da söylemeden.
“Vurulduktan sonra…” diye başladım yavaşça. “Her şey çok karıştı Melis. Gerçekten seni kaybedeceğimizi sandım ve çok yanlış şeyler yaptım...”
Melis gözlerimi bırakmadan dinliyordu. Arada kaşları hafifçe çatılıyordu
“Sonrası hastane.” diye devam ettim. “Ameliyat saatler sürdü. Hepimiz kapının önünde bekledik. Ameliyatın bittikten sonra ailene haber vermek aklımıza geldi. Bu arada... neredeyse bir gündür yoğun bakımdaydın. Hepimiz gerçekten öldük öldük dirildik. Ama şükürler olsun ki sen iyisin.”
Melis gözlerini kapatıp kısa bir an başını yastığa yasladı. Sanki anlattıklarımı zihninde tartıyordu. Sonra tekrar bana baktı.
“Peki Nejat?” diye sordu. “O… o nasıl?”
İşte bu soru… Bekliyordum ama yine de hazırlıksız yakalanmıştım.
“İyi değil.” dedim dürüstçe. “Güçlü duruyor ama içi paramparça. Sana kan verdikten sonra bile yine doğruca ameliyathane kapısına geri döndü. Kimseye belli etmeden kendini tüketiyor.”
Melis’in gözleri yine doldu. Bu sefer saklamadı.
“Biliyordum.” dedi fısıltıyla. “Bu duruma düşmem hiç iyi olmadı.”
Elini biraz daha sıktım. “Yaşıyorsun Melis, iyi olacaksın.” dedim. “Ben Nejat ile konuştum. O da iyi olacak.”
Bir nefes aldı. “İyi.” dedi. “O iyi olsun.”
O an anladım. Onun beni çağırmasının sebebi sadece merak değildi. Nejat’ı duymak istemişti. Ve ben, Melis’in kalbine bir kez daha hayran kalmıştım.
| Okur Yorumları | Yorum Ekle |