
Zamanın nasıl geçtiğini hatırlamıyorum. Saatler birbirine karışmış, geceyle gündüz aynı renge bürünmüştü sanki.
Melis sonunda normal odaya alındığında içimdeki düğüm biraz gevşemişti ama bedenim artık beni taşımıyordu. Çünkü neredeyse iki gündür uykusuzdum ve çok zor zamanlardan geçmiştim. Melis’in odasındaki koltukta, dizlerimi karnıma çekmiş halde kıvrılıp kalmışım. Ne zaman uyuduğumu bile hatırlamıyorum.
Ama uyku dinlendirici olmadı.
Rüyamda annemi gördüm. Onu ilk defa o kadar net gördüm ki kalbim yerinden fırlayacak sandım. Koşup sarıldım. Kollarımın arasındaydı, gerçek gibiydi. O an her şeyin biteceğine, güvende olduğuma inandım.
Sonra, ellerime baktım. Kırmızıydılar. Islak, ağır ve yapışkandı. Elimde kan vardı.
Başımı kaldırdığımda annemin elbisesi de kan içindeydi. Göğsünden, karnından, her yerinden… Gözleri bana bakıyordu ama o şefkatli bakış yoktu artık. Soğuk, yargılayan bir bakıştı. Dudakları kıpırdadı.
“Sen katilsin.” dedi.
Geri geri sendeledim. Hayır demek istedim, bağırmak istedim ama sesim çıkmadı. Ayaklarımın altı kaydı sanki.
Sonra, yere baktım. Bülent oradaydı. Yerde yatıyordu. Göğsü onu son gördüğümde olduğu gibi kan içindeydi. Ama gözleri açıktı. Bana bakıyordu.
Aynı kelime onun ağzından da döküldü:
“Katil.”
Nefesim kesildi. Tam kaçacakken arkamda bir varlık hissettim. Soğuk bir gölge gibiydi. Döndüm ve ona baktım.
Devran.
“Sen katil oldun.” dedi o da. “Katiller cezasını çekmeli.”
Elindeki silahı kaldırdı. O an her şey çok hızlı oldu. Patlama sesi… göğsümde yanan bir acı… yere düşerken hissettiğim o boşluk…
Ve o sesle birlikte çığlık atarak uyandım.
Gerçek dünyada da bir patlama sesi yankılandı içimde. Nefes nefeseydim. Ellerim titriyordu. Gözlerimden yaşlar kontrolsüzce akıyordu. Göğsüm sıkışmış, kalbim deli gibi atıyordu.
“Defne! Defne uyan!”
Elif’in sesi… O gerçekti. Başımda duruyordu, omuzlarımdan tutmuştu. Gözlerimle onu bulduğum an anladım. Rüya görmüştüm. Tüm o kötü şeyler kabustu. Ama bu, ağlamamı durdurmadı. Aksine daha da çözüldüm. Çünkü rüyada bana yapılan ithamlar hala gerçekti.
Elif beni kendine çekti. Ben de tutundum. Çocuk gibi hıçkırarak ağlıyordum.
“Geçti.” diyordu. “Buradayım, güvendesin.”
Ama ben güvenli hissetmiyordum.
Gördüklerim rüyaydı belki ama hissettiklerim gerçekti. Bülent’i vurduğum an… Devran’ın Akdeniz belası olduğunu öğrendiğim an… Melis’in yaşamla ölüm arasında gidip geldiği o saatler… Hepsi üst üste binmişti.
Ve ben, katil olduğum gerçeğini sadece ertelemiştim. Unutmamıştım. Sadece bastırmıştım.
Şimdi o bastırdığım her şey uykumda üzerime çullanmıştı. Ellerimdeki kan, herkesin ağzından çıkan o kelime, Devran’ın silahı bana doğrultması… Hepsi zihnime kazınmıştı.
Elif’in omzunda ağlarken içimden tek bir cümle geçiyordu: Ben artık eski Defne değilim. Ve bundan sonra gecelerim, tıpkı gündüzlerim de olduğu gibi, eskisi gibi olmayacaktı.
Elif’in sesi kulağımda, eli sırtımdaydı. Nefes almamı söylüyordu bana, ben de onun dediğine uymaya çalışıyordum.
Biraz olsun sakinleştiğimde, sarılmayı sonlandırıp geri çekildim. Melis bile yatakta doğrulmuş, endişeyle bana bakıyordu. Gözleri uykulu ama korkuyla açılmıştı.
“Ne oldu, rüyanda ne gördün öyle?” diye sordu.
Elif’in uzattığı suyu aldım. Bardak titriyordu elimde, dudaklarıma götürürken fark ettim. Bir yudum aldım, sonra bir tane daha. Boğazımdaki düğüm biraz çözüldü ama içimdeki ağırlık yerli yerindeydi.
“Kötü bir kabus gördüm.” dedim sonunda. Sesim sandığımdan daha kısıktı.
“Ah canım ya, seni daha önce hiç böyle görmemiştim.” dedi Melis, yüzü buruştu. Gerçekten üzülmüştü. “Rüyaların tersi çıkarmış derler. Üzülme sen.”
Elif bir şey demedi ama onun bakışları daha ağırdı. Çünkü Elif biliyordu. Neleri gördüğümü değil belki ama neden böyle olduğumu, neden bu kadar sarsıldığımı biliyordu. Yaşadıklarımı, birikenleri, bastırdıklarımı… Hepsini.
Sessiz geçen kısa bir süreden hemen sonra hemşireler girip çıktı. Tansiyon ölçtüler, pansuman yaptılar, serumları kontrol ettiler.
Odada kısa süreli bir sessizlik vardı. O sessizlik tamamen ortaya çıkınca, boşluk daha da belirginleşti. O an fark ettim.
“Nejat nerede?” diye sordum.
Elif hemen cevap verdi. “Melis onu yemek almaya yolladı.”
Cevabı ciddiyetle dinledim. Sonra derin bir nefes aldım ve bakışlarımı kaçırdım. İçimde tuhaf bir şey oldu; hem anlayan hem de sitem eden bir his.
Melis kaşlarını çattı. “Ne var ya?”
“Elinde oyuncak ettin adamı.” dedim, saklamaya çalışmadan.
“Ettiğim kadar hak etti ama.” dedi hemen. “O da bana gerçek kimliğini söyleseymiş.”
Elif dayanamadı. “Dünden beri istenecek istenmeyecek her şeyi istedin zaten.” diyerek, ona artık bir “dur” demek istedi.
Melis önce kabullendi. “Tamam, sabah suşi istemem pek normal değildi. Onu kabul ediyorum.”
Sonra ise hemen savunmaya geçti. “Ama şimdi gerçekten açım. Sabah nazlanacağım diye aç kaldım.”
“Yoo, aç kalmazsın.” dedi Elif. “Hastane yemekleri var.”
Melis bana bakıp sonra yüzünü ekşitti. Destek almak istedi belki de.
“Saçmalama Elif ya. Ben alt tarafı vuruldum diye niye yağsız tuzsuz yemek mi yicem? Onlar diğer hastalar için.”
Elif ellerini iki yana açtı. “Yemeklerin üstünde ‘Melis Hanım dışındakiler yiyebilir’ yazmıyor ama Melisciğim. Pekâlâ senin de yemeğin o.”
Melis yüzünü astı, gözlerini kaçırdı. O an kapı açıldı.
Nejat içeri girdi. Elinde poşetler vardı. Odaya adımını atar atmaz Melis’in yüzü istemsizce aydınlandı. Çünkü kurtarıcı meleği gelmişti. Sonra bir an durdu. Sanki bir şeyi hatırladı. Hemen yüzünü bilerek asıp bakışlarını sertleştirdi.
Nejat bunu fark etti mi bilmiyorum ama Melis çoktan kararını vermişti. Dün yoğun bakımda uyandığında, Nejat’ın da Kemal ve Devran gibi polis olduğunu öğrenmişti. Bir anda bir karar vermişti.
Melis onu biraz süründürmeye kararlıydı.
Nejat elindeki poşetleri yatağın yanındaki sehpaya bıraktığında odanın havası değişti. Sanki bir anda herkes farkında olmadan susmuştu. Ben ve Elif kenara çekilip izlemeye başladık; çünkü Melis’in yüzündeki o yapay somurtuyu gördüğüm an, “tamam” dedim içimden, “şov başlıyor”
Melis başını diğer yana çevirmişti. Nejat’a bakmıyordu bile.
“Getirdim.” dedi Nejat, her zamanki sakin tonu ile. Sanki içi fırtına ama dışı durgun bir denizdi.
Melis cevap vermedi. Nejat poşeti açtı, içinden kutuları çıkardı.
“Doktorun izin verdiği şeylerden seçtim.” dedi. “Fazla baharat ve yağ yok.”
Melis göz ucuyla baktı, sonra tekrar başını çevirdi. “İstemiyorum, vazgeçtim.” dedi. Sesindeki nazlanma o kadar bilinçliydi ki.
Elif kaşlarını kaldırıp bana baktı. Ben dudaklarımı ısırdım, gülmemek için. Onları izlemek bir komedi filmi gibi eğlenceliydi.
“Ama açsın.”
“Değilim, serum doyuruyor beni.” dedi Melis hemen.
Karnı o an öyle bir ses çıkardı ki… Odada yankılandı resmen. Elif boğazını temizledi. Ben ise başımı eğdim, onun yerine utanmıştım.
Melis donup kaldı. Sonra sinirle, “Serumum.” dedi. “Serumum mideme baskı yapıyor.”
Nejat hiçbir şey demedi. Sadece yemeğin kapağını açtı, plastik çatalı eline aldı ve kutuyu yatağa biraz daha yaklaştırdı.
“Bir iki lokma ye.” dedi. “Sonra istersen yine surat asarsın.”
Melis dişlerini sıktı. “Ben sana surat asmıyorum.”
“Biliyorum.” dedi Nejat. “Nazlanıyorsun.”
O an Melis dönüp ona baktı. “Sen benim nazlandığımı nereden çıkardın?”
Nejat’ın kaşları hafifçe kalktı. “Çünkü gerçekten kızgın olsaydın, şu an konuşmazdın.”
Sessizlik oldu. Melis birkaç saniye onu süzdü. Sonra hırsla çatalı kaptı.
“Tamam!” dedi. “Ama bu, seni affettiğim anlamına gelmiyor. Aylarca, hatta yıllarca küs kalabilirim.”
“Hiçbir zaman öyle düşünmedim. İstediğini yapabilirsin.” dedi Nejat.
Melis bir lokma aldı. Sonra bir tane daha. Aç olduğu her hâlinden belliydi. Üçüncü lokmada yüzü gevşedi, dördüncüde tamamen teslim oldu.
“Elif!” dedi Melis ağzı doluyken, “Bir daha sakın bana ‘hastane yemeği ye’ deme.”
Elif gülümsedi. “Bak bak, hayata döndü.”
Nejat hafifçe nefes verdi. O kadar belli etmeden rahatlamıştı ki, ancak çok yakından bakan anlayabilirdi.
Bir süre sonra Nejat sesini alçaltarak, “Melis,” dedi, “Seninle yalnız konuşmam lazım.”
Melis hiç tereddüt etmeden cevap verdi.
“Benim senin gibi kimseden saklı gizlim yok. Kızlar burada, hiçbir yere gitmiyor. Ne diyeceksen de. Kimse senin yüzünden yerinden olmayacak.”
Bunu söylerken bilerek bana ve Elif’e baktı. Sanki “bakın, ne kadar da haklıyım” der gibi.
Nejat’ın çenesi hafifçe kasıldı. Ama ses tonu yine sakindi.
“Bu konuşma başkalarının duyması için değil. İkimizin arasında özel bir mesele.”
“Benim hayatım gizli şeylere uygun değil. Ben sen değilim.”
Nejat birkaç saniye sustu. Anlaşıldığı üzere, Melis'in inadı tutmuştu bir kere. Sonra yemeğin poşetini topladı.
“Peki.” dedi. “Daha zamanı gelmedi demek ki.”
Melis zafer kazanmış gibi çatalı tekrar yemeğe daldırdı. Ama Nejat kapıya yönelirken durdu. Arkasını döndü.
“Ama bu konuşma sadece ertelendi.” dedi net bir sesle. “İptal edilmedi.”
Melis bir an durdu. Çatalı havada asılı kaldı. Nejat gözlerini ondan ayırmadan çıktı.
Ben Melis’e baktım. O hâlâ yemeğini yiyordu. Ama yüzündeki o inatçı ifade vardı ya… İşte o, hiç hayra alamet değildi.
Melis yemeğini yemeye devam ederken odanın içi yavaş yavaş gevşedi. O gerginlik, o hastane kokusuna sinmiş rahatsızlık biraz olsun dağılmıştı. Elif’le göz göze geldik; bir anlık, sessiz bir anlaşma gibi. İkimiz de aynı anda gülümsedik. Hatta gülmemek için dudaklarımızı ısırdık.
“Sen kararlı mısın affetmemekte?” dedim Melis’e, sesimde yarı ciddi yarı takılan bir tonla.
Melis ağzındaki lokmayı yutmak için bilerek bekledi. Yutunca da çatalı havada tutup bana döndü.
“Ben süründürmekte kararlıyım.” dedi net bir şekilde. “O benden kaç gün sakladıysa, bir ara hesaplayacağım. O kadar gün peşimde koşturacağım.”
Elif kaşlarını kaldırdı. “Kararlısın yani?”
Melis çatalını uzatarak başını salladı. “Eveeet.” dedi uzata uzata. Sonra kaşlarını kaldırdı. “Kararsız gibi mi görünüyorum?”
Elif omuz silkti. “Bilmiyorum.” dedi. “Ama çok da kızgın görünmüyorsun.”
Melis dudaklarını büzdü. Sonra ayıplar gibi gibi cıkladı. Sonra, “Siz beni hiç tanımıyorsunuz ya.” dedi. “Ben kin tutamam. Ama harbi süründürücem. Kararlıyım. Kadınlığın şanındandır trip atmak.”
Elif gülerek, “Hadi bakalım o zaman.” dedi. “Süründür de görelim.”
Melis zafer kazanmış gibi gülümsedi, bir lokma daha aldı. Ama tam o sırada yüzündeki ifade değişti. Kaşları çatıldı. Lokmasını hızlıca yuttu ve konuştu.
“Bak!” dedi, “Yemek yedim de can geldi.” Sonra bana döndü, gözleri parladı. “Siz beni bırakın. Benimki daha flört bitişi sevgililik başı gibi bir şey.”
Kısa bir duraksama oldu. Sonra asıl darbeyi indirdi:
“Defne… senin kocan polis çıktı ya. Sen ne yapacaksın esas?”
O an içimde bir şey çöktü. Sanki biri göğsümün ortasına ağırlık koydu. Ne desem bilemedim. Bakışlarım boşluğa kaydı. Elif o an hiç konuşmadan elini bacağımın üstüne koydu. Sessiz ama güçlü bir destekti bu. Ona minnetle baktım. Sonra tekrar Melis’e döndüm.
“Ağzındakileri iyice yuttun mu?” dedim.
Melis şaşkın şaşkın bana baktı. “Evet… neden ki?” dedi. “Konuyla ne alakası var şimdi?”
Bir an durdum. İçimdeki kelimeler sıraya girmeyi reddediyordu. O yüzden sorularına cevap vermek yerine, en ağır olanı bıraktım ortaya.
“Devran sadece polis değilmiş. Aynı zamanda Akdeniz Belası’ymış.”
Melis’in yüzü dondu. Gözleri kocaman açıldı. Bir şey söylemek istedi ama sesi çıkmadı. Vücudu istemsizce kasıldı; belli ki o hareket yarasına denk gelmişti. Yüzü buruştu, eli refleksle yanına gitti.
“Of…” dedi kısık bir sesle.
Elif hemen doğruldu. “Kıpırdama!” dedi. “Zorladın kendini, dur.”
Melis hâlâ bana bakıyordu. Şaşkınlık, acı ve inanmazlık yüzünde birbirine karışmıştı.
“Bir dakika…” dedi nefes nefese. “Akdeniz Belası mı dedin sen? Doğru mu duydum?”
Başımı yavaşça salladım. O an Melis’in gözlerinde, kurşun yarasından çok daha derin bir sızı belirdi.
“Evet, doğru duydun.” dedim.
Melis’in yüzü bir saniyeliğine dondu, sonra her zamanki gibi tepkisi patladı. Yaralı olmasına falan hiç aldırmadan doğrulmaya çalıştı.
“Ben diğer tarafa doğru gidip gelirken yaşananlara bak… yuh be!” dedi. “Yuh yani!”
Elif o an Melis’in durmayacağını anladı. Sessizce önündeki yemeği aldı, komodinin üzerine bıraktı. Melis hiç ses çıkarmadı. Çünkü belli ki şu an yemeğe değil, şoka ve yorum yapmaya ihtiyacı vardı. Tepkisini doyasıya yaşamak, beni dinlerken konuya tam anlamıyla hâkim olmak istiyordu.
Bir an durdu. Sonra kaşlarını kaldırdı.
“Ee?” dedi, gözlerini kısıp. “Nejat böyleyse… Devran nerede? Kapında köle olması lazım. O nerede gerçekten?”
Boğazım düğümlendi. Arkama uzanıp yastığı aldım, kucağıma çektim. Bakışlarım yastığın üstünde takılı kaldı.
“Bilmiyorum. Devran’la bir daha görüşüp görüşmeyeceğimizden bile emin değilim.”
“Nasıl yani?”
Zaman kazanmak için yutkundum. İyice durgunlaşmıştım. Olanları anlatmak benim için zordu.
“Benden gitmemi istedi. Ben de eşyalarımı toplayıp hastaneye geçtim.”
Melis’in ağzından düşünmeden çıkan laf odayı yardı.
“Vay şerefsiz...”
Elif’le aynı anda Melis’e döndük. Bakışlarımızı görünce Melis hemen toparlandı.
“Pardon.” dedi mahcup bir ifadeyle. “Hâlâ enişte kontenjanından çıkmadı kendisi.”
“Yok.” dedim sessizce. “Hak etti. Boş ver.”
Elif o an sanki uzun zamandır içinde biriktirdiği her şeyi serbest bırakmış gibiydi. Koltuğun kenarında doğruldu.
“Hak etti tabii.” dedi ve ardından…
Bir sürü küfür sıraladı. Hem de öyle böyle değil. Kelimeler arka arkaya dökülüyordu, nefes almadan, filtresiz.
“Hak etti tabii şerefsiz. Hem de nasıl hak etti, orul orul şerefsiz.”
Sonra bana değil, havaya konuşur gibi devam etti:
“Yalan söyleyen, hayatı senaryo gibi yaşayan, milleti piyon gibi oynatan adamdan ne beklenecekti ki zaten? Allah’ın drama manyağı! Hem gizli polis, hem hayalet, hem koca… Bu ne ya? Netflix dizisi misin sen?”
Bir nefes aldı ama durmadı.
“İnsana bir ‘benim iki yüzüm var’ dersin, bir uyarırsın! Ama yok! Gizle, sakla, sonra çek git. Oh ne güzel dünya. Böyle adamlara var ya-”
Cümleyi yarıda kesti, küfrü yuttu ama hemen yenisi geldi.
“Erkek değil mi işte? Katranı kaynatsan olmaz şeker, cinsine tükürdüğüm cinsine çeker!”
İşaret parmağını kaldırıp iştahla salladı. Artık sesi yükselmişti.
“Yok Pantera Nera’ymış, yok Akdeniz belasıymış… Geç bunları ya! Adam olamamış insana ister kırk tane isim ver ne işe yarar adam olamadıktan sonra? Haysiyetsiz şerefsiz!”
Sonunda nefesi tükendi. Omuzları indi, derin bir nefes aldı ve koltuğa çöktü.
Ben onu şaşkınlıkla dinledim. Hayatımda Elif’i bu kadar içinden gelerek söverken ilk kez görüyordum.
Melis’e baktım; dudakları açık kalmıştı. Gerçek anlamda şoktaydı. Birkaç saniye sessiz kaldı. Sonra gülümsedi ve:
“Helal be sana kraliçem.” dedi, bağırmak isteyip ama bağıramadan. “Yürü be koca yürekli.”
O an üçümüzün de sinirleri aynı anda boşaldı. Ve istemsizce, kahkahayla gülmeye başladık.
Neredeyse on saniye sonra, gülüşmelerimiz yavaş yavaş söndü. O anlık rahatlama, yerini ağır bir sessizliğe bıraktı. Ve bu sessizlik, içimdeki boşluğu daha da belirginleştirmişti.
Elif, sessizliği bozmadan Melis’in yemeğini tekrar uzattı. Melis yemeğini alırken yüzü hâlâ asıktı ama açlık galip gelmişti. Bir lokma aldı, çiğnerken başını salladı.
“Ah ah...” dedi kendi kendine söylenir gibi.
Sonra başımı koltuğun arkasına yasladım. Gözlerim tavana takılı kaldı. Düşüncelerim ise durmak bilmedi.
Devran’ın yüzü geldi aklıma. Söyledikleri. Söylemedikleri. Sustukları. Sakladıkları. “Git” demesi. O kelimenin ağırlığı göğsümün tam ortasına oturdu. Evlilik dediğimiz şey bu kadar kolay mı askıya alınabiliyordu? Bir cümleyle, bir bakışla, bir sır ile?
İçimde bir şey dönüp duruyordu. Mantığım başka, kalbim başka yerden çekiştiriyordu beni. Ama bir gerçeklik vardı. Ve şu an gerçeklik bana, bir hastane koltuğunda oturan, kocasının kim olduğunu bile yeni öğrenmiş bir kadın olduğumu fısıldıyordu.
Ama düşüncelerimin hemen ardından, birden içimdeki düşünce yüksek sesle patladı.
“Kızlar!” dedim aniden doğrularak.
Melis bana bakıp kaldı. Elif bana döndü, gözleri bir anda ciddileşti.
“Ne oldu?” dedi Elif.
Söz ağzımdan çıkarken ben bile korkuyordum. Kalbim hızla atıyordu.
“Ben acaba gerçekten evli miyimdir?” diye sordum.
O an oda dondu. Melis yemeği bıraktı. Elif dudaklarını araladı ama bir şey söylemedi. İkisi de düşünüyordu. Ve o düşünme hâli, o cevap veremeyiş, içimdeki paniği katladı.
“Yani...” diye devam etmek istedim ama kelimelerim birbirine dolaştı. “Eli kolu uzun sonuçta. Bunu da yapmış mıdır?
Elif hâlâ susuyordu. Melis kaşlarını çatmış, bakışlarını bir noktaya kilitlemişti. O sessizlik bana saatler gibi geldi.
“Bir şey söyleyin.” dedim bu kez daha ince bir sesle.
Cevap gelmemesi, en kötü cevaptı. Çünkü herkes, benim sormaya cesaret ettiğim sorunun aslında ne kadar haklı bir merak olduğunu fark etmişti. Ve kötü ihtimal, iyi ihtimalden yüksem görünüyordu.
| Okur Yorumları | Yorum Ekle |