45. Bölüm

45

Missyazarr
missyazarr

DEVRAN'IN ANLATIMINDAN :

 

Ben Devran. Ama bu sadece tek bir isimden ibaret değil. Hiçbir zaman da olmadı.

 

Beni ben yapan şey, yıllar içinde üst üste giydiğim kimliklerdi. Soyulup atılan yüzler, ezberlenen hayatlar, öğrenilen diller, susturulan duygular… Ben bir istihbaratçıydım. Kağıt üzerinde değil; sahada, sokakta, masada, gerektiğinde birinin gölgesinde. Yıllarımı eğitimlerde geçirdim. Fiziksel olanlar en kolayıydı. Asıl zor olan zihinsel eğitimdi: insanı okumak, yalanı koklamak, korkuyu tanımak ama ona teslim olmamak...

 

Bazen bir baterist oldum. Bazen bir ressam. Bazen sadece bir barmen, bazen de kimsenin adını bilmediği bir adam.

 

Çünkü bu işte hayatta kalmanın tek yolu, görünmez olmaktı.

 

Pantera Nera, yani Türkçe manasıyla Kara Panter… Bu hikayede kod adım bu olmuştu, bana bu lakabı yakıştırmışlardı. Aslında bu son lakabım olabilirdi. Çünkü ustalık görevimdeydim. Bu kimlikle yıllarca, belki de bir ömür yaşama ihtimalim vardı. Bu uğurda ya ölecek, ya yaşayacaktım. Ama kesin bir şey varsa, o da bu görevi başarmak zorunda olmamdı.

 

Neredeyse on yıla yakın, bu isimle yaşıyordum. Aynı anda, arka planda bir gölge gibi Akdeniz Belası kimliği vardı. O kimlik benim başka bir karanlık yüzümdü. İnsanların korktuğu, adını fısıldadığı, masaya oturduğunda herkesin sırtını dikleştirdiği yüzlerimden biri.

 

Ama asıl görevim netti: Türkiye ile İtalya hattındaki mafyatik bağı koparmak. Uyuşturucu, silah, insan… Hepsi bu hatta akıyordu. Ve ben bu hattın içine sızmıştım. Onlardan biri olmuş, yeri geldiğinde gerçekten kirli işler yapmak zorunda kalmıştım.

 

İtalyan ve Türk mafyalarının aynı masada oturduğu bir topluluk vardı. Zamanla, işte o herkesin bir kara defteri oldu elimde. Herkesin bir zayıflığı, bir suçu, bir gizlisi vardı. Hepsini sabırla topladım. Yıllar aldı. Çünkü acele eden ölürdü bu oyunda. İyi sonuçlar da sabır isterdi.

 

Ama en sona bıraktığım bir isim vardı:

Bülent Korel.

 

Köprüydü o. Türkiye ile İtalya arasındaki kirli bağın kilit taşı. Onu almadan zincir kopmazdı.

 

Çok tehlikeli insanların arasında olduğumun, bu insanların gerekli cezaları alması gerektiğinin, ya da ölmeleri gerekiyorsa ölmesi gerektiklerinin farkındaydım. Bu yüzden bu işe haddinden fazla özen gösterdim. Her zaman A planım vardı. Yetmezse B. Yetmezse C...

 

Ama Defne… İşte o, hiçbir planın parçası değildi. Asla olmamalıydı.

 

Bülent’in kızıydı, evet. Ama ben onu bu dünyanın dışına koymuştum. Benim için o, dokunulmazdı. Çünkü bu hikayede bir masum varsa o Defneydi. Suçsuz biri varsa eğer, onu oyundan uzak tutarsın. Bu, benim kurallarımdan biriydi.

 

Her şey Bülent’in şerefsizliğiyle dağıldı.

 

Akdeniz Belası kimliğimle onun üzerine bir suç attım, Dante ile Akdeniz Belası arasındaki işbirliğinde ihanet ettiği suçunu. Planım basitti: Köşeye sıkışacak, pes edecek ve Pantera Nera olarak benim kara defter talebini kabul edecekti. Ve ben de, bu masadaki tüm kara defterleri elimde tutarak bu masayı yıkacaktım. Herkesin ne kadar kirli işinin ispati varsa, hepsi elimde olacaktı.

 

Planıma göre Bülent Korel'in bir sonraki hamlesi buydu. Kendi canına karşılık kara defterini bana teslim edecekti, buna emindim. Ama o, öz kızını sattı. Masaya bile oturmadan, Dante’nin kapısına gitti. Bana haber bile vermeden anlaşmayı yaptı. Bedel olarak Defne’nin canını verdi. Çünkü benim böyle bir şeyi kabul etmeyeceğimi bilirdi. Pantera Nera'nın adaletinde masuma, hele ki kadına zarar verilmezdi.

 

İşte bu duyumu aldığım an içimde bir fırtına koptu. İlk kez bir görevde, soğukkanlılığımı kaybettim.

 

Hemen sonra, müdahale etmek istedim. Ama geç kalmıştım. Defne’ye vardığımda Dante çoktan onu bulmuştu. Ormanda, yarı baygın, bir başınaydı. Dövülmüş, ölüme terk edilmişti.

 

Onu Akdeniz Belası olarak buldum. Başka türlü bulamazdım. Başka türlü açıklayamazdım. Akdeniz Belası, masanın karşısındaydı. Pantera Nera, o masada oturuyordu.

 

Defne kan içindeydi. Nefes alıp almadığını anlamak için kulağımı göğsüne dayadığım anı hâlâ unutamıyorum. O an istihbaratçı değildim. Akdeniz Belası da değildim. Sadece sıradan bir adamdım. Kaybetmekten korkan bir adam.

 

Onu hayatta tuttum. İyileştirdim. Günlerce başında bekledim.

 

Uyandığında ise beni tanımadı. Ve ben ilk kez bir şeye şükrettim. Akdeniz Belası’nın Devran olduğunu anlamamıştı. Çünkü eğer zamanından önce anlasaydı… Onu bu dünyanın karanlığından çekip çıkaran değil, bizzat katili olmak zorunda kalırdım. Ve bu, taşıyamayacağım tek suçtu.

 

Defne’yi neredeyse iki yıldır takip ettiriyordum. Başta bir güvenlik önlemiydi. Bülent Korel’in kızıydı, potansiyel riskti.

 

“Geçici” demiştim. “Sadece bir süre. Arada sırada takip ettirsem, elimin altında olsa yeter.”

 

Ama sonra süre uzadı. Ve bir noktadan sonra iş olmaktan çıktı.

 

 

-Flashback -

 

 

Elif’in doğum günüydü. Kalabalık, müzik, kahkahalar. Bu sefer, onu birine takip ettirmek yerine gerçekten uzaktan izliyordum. Defne’nin yüzünde simler vardı. Gülüyordu. Öyle içten, öyle filtresiz… O ana kadar onu hiç öyle görmemiştim. Kameranın karşısında değil, bir dosyanın içinde değil; gerçekten mutlu bir insan olarak karşımdaydı. Göğsümde bir yerde, tanımadığım bir his kıpırdadı.

 

“Kendine gel Devran, Defne sadece bir görevden ibaret.” demiştim içimden.

 

O an görev gereği bir fotoğrafını çektim. Ama zaten o görüntü zihnime çoktan kazınmıştı. Bir daha da hiç çıkmadı.

 

Zamanla Defne’ye alıştım. O kadar ki, onu takip ettirmek benim için rutin oldu. Belki sadece arada bir kontrol etmem gerekirdi. Ama ben hiç bırakmadım.

 

Defne’nin bulduğu çizimler… Onlar buz dağının sadece görünen kısmıydı. Gerçekte çok daha fazlası vardı.

 

Ne zaman kafamı dinlemek için bir odaya çekilsem, kalem elimde kendiliğinden hareket ediyordu. Farkına vardığımda, kağıtta Defne’nin yüzü oluyordu. Bazen gülümserken, bazen düşünceli, bazen hiç bana bakmazken.

 

O zamanlar kendimi şöyle avuttum:

 

“Sadece kendini işe fazla kaptırdın.”

 

“Zihnin dağınık.”

 

“Geçecek.”

 

Ama geçmedi.

 

Sonra Defne, o fotoğraf karelerinden çıktı. Uzaktan izlenen bir silüet olmaktan çıktı. Kanlı canlı bir şekilde hayatımın içine girdi. Ve işte o an... Meslek hayatımda ilk kez zorlandım.

 

Ben duygulara hakim olmayı öğrenmiştim. Bunun eğitimini almıştım. Soğukkanlılık, mesafe… Hepsi ezberimdeydi. Ama Defne ezber bozuyordu.

 

Yine de kaçtım. Bazen eve hiç uğramadım. Günler, haftalar… Bazen ona bilerek kötü davrandım. Sesimi yükselttim, duvar ördüm. Çünkü biliyordum ki eğer durmazsam, kaybedecektim.

 

Ama Defne… O benim duvarlarımdan sızdı. Sessizce, inatla, fark ettirmeden.

 

Belki de son zamanlarımızı mutlu geçirmek istedim. Belki de bir kez olsun, gerçekten yaşamak nasıl bir şey, tatmak istedim. Aslında, planda Defne’yle gerçekten evlenmek yoktu. Formaliteden bir evrak, bir imza… Bu işler kolaydı. Ama Defne’yi daha fazla kandıramazdım. Bu da yalan olsun istemedim.

 

 

- Flashback -

 

Üstlerimden biri telefonun diğer ucundaydı. Bana gönderdiği dosyalar masamda duruyordu.

 

“Devran,” dediler, “Son zamanlarda görev tanımının dışına çıktığını hissediyoruz. Bu kabul edilemez. Bir an önce asıl hedefine geri dön. O kadın bizim için önemsiz biri.”

 

Sustum bir süre. Ama en sonunda pes edip, “Anlaşıldı.” dedim.

 

Ama yapamadım. Durumu gizledim. Raporlara girmediğim boşluklar bıraktım. Belki de ilk kez, görevimden değil de kendimden yana taraf oldum.

 

Ve bu seçim, beni ben yapan her şeyle çarpışmaya başladı.

 

.

 

Ama bütün bunlara rağmen, ben hâlâ bir istihbaratçıyım. Bunu kendime her gün hatırlatmak zorundayım. Çünkü duygular, beni ben yapan o mesleğin en büyük düşmanıydı. Ne yaşarsam yaşayayım, günün sonunda işimin gereğini yapmak zorundayım. Vicdanım sızlasa da, kalbim paramparça olsa da.

 

Ama yine, görev tanımıma ters düşen bir şey yapmıştım. Defne, Bülent Korel’i öldürmüş ve ben bunu kendi üzerime almıştım. Pantera Nera kimliği bunu kaldırabilecek kadar güçlüydü. Akdeniz Belası zaten yıllardır karanlığın içindeydi. Bir suç daha, bir gölge daha… fark etmezdi. Ama Defne’nin bu yükle yaşamasına izin veremezdim. Onu bu karanlıktan uzak tutmak zorundaydım.

 

Defne’yi evden yolladıktan sonra, kapı kapandığında uzun süre kıpırdamadım. Sessizlik çöktü. O evde ilk kez Defne yoktu ve ben ilk kez bu kadar yalnızdım.

 

Sonra toparlandım. Duygularımı kilitledim. Alışık olduğum yere, içimdeki soğuk bölmeye. Görev henüz bitmemişti. Pantera Nera hâlâ sahadaydı.

 

Topladığım tüm kanıtları çıkardım. Hard diskler, şifreli defterler, fotoğraflar, ses kayıtları, İtalya - Türkiye hattında dönen paralar, silahlar, isimler… Ve Bülent Korel’in o kirli köprü rolü. Hepsi masadaydı.

 

Yıllar boyunca bir gölge gibi yaşayarak topladığım her şey, artık somut bir ağırlığa dönüşmüştü. Tüm bunlar artık sadece benim değil, devletindi.

 

Çantayı kapattım. Üsse doğru yola çıktığımda, direksiyon başında kendimi ilk kez hafif hissettim. Garipti. Sanki omuzlarımdan tonlarca yük kalkmıştı. Belki de gerçekten bitiyordu. Pantera Nera görevi, ustalık görevim. Ömrüm yetmeyebilir sandığım o dosya, sonunda kapanıyordu. Başarmıştım.

 

Ama bu mutluluğun içinde ince bir sızı da vardı.

 

Görevimi tahmin edilenden önce bitiriyor olmam, mesleki doyum anlamında beni ne kadar mutlu etse de Devran olarak mutlu değildim. Çünkü eğer yeni bir görev hakkında çalışmam istenirse, bunu yapardım.

 

Defne ise… Kalbimde tamamlayamadığım tek dosya olarak kalırdı.

 

Ama yine de direksiyonu sıkıca tutup yola devam ettim. Çünkü ne olursa olsun, görevime sadık bir adamdım.

 

Üsse vardığımda her şeyi teslim ettim. Dosyalar tek tek masaya dizildi. Hard diskler, şifreli klasörler, yılların birikimi… Parmağım olan ne varsa önüme koydum. O an içimde garip bir huzur vardı. Sanki yıllardır sırtımda taşıdığım yükleri tek tek çıkarıp başkalarına devrediyordum.

 

İnceleme başladı. Ama bu iş, sandığım kadar hızlı bitmedi.

 

Ben de oradaydım. Bekledim. Saatler, günler uzadıkça uzadı. Özellikle Bülent Korel dosyası… Bir günde kapanmadı. Her ifade, her belge yeniden didik didik edildi. Onun dosyası bile bu kadar zahmetliyken, sıra diğerlerine geldiğinde işin daha da uzayacağını biliyordum.

 

Ve uzadı.

 

Dante dosyası açıldığında odadaki hava değişti. Herkes daha sessiz, daha temkinliydi. Çünkü o dosya… sistemin kalbiydi. Türkiye–İtalya hattındaki tüm karanlığın merkezi, masadaki en büyük balık oydu.

 

Günler geçti. Ama sonra bir şey oldu. Kafa dinlemek için tek başıma oturduğum esnada, bir görevli hızla yanıma geldi. Yüzü olması gerekenden gergindi.

 

“Hemen bizimle gelmeniz gerekiyor.”

 

O ton… İyi bir şey olmadığını anladım.

 

Odaya girdiğimde ekranlar açıktı. Belgeler yan yana dizilmişti.

 

“En kritik dosya eksik.” dediler.

 

İlk tepkim inkâr oldu.

 

“Bu imkânsız. Her şeyi tek tek kontrol ettim.”

 

Sesim sertti. Neredeyse bağıracaktım. Çünkü o dosya bendeydi, emindim. Dante’nin bel kemiği olan o dosya olmazsa onu yıkamazdım. Onsuz plan çökerdi, ben ifşa olduğum ile kalırdım.

 

Ama bana gösterdiler. Tüm kayıtları, listeleri, bağlantı noktalarını beraber kontrol ettik.

 

Ve evet… Bir ayrıntı eksikti. Gözden kaçacak kadar küçüktü ama etkisi büyüktü.

 

O an içimde bir şey koptu ve sessizleştim. Çünkü kabul etmek zorundaydım. Hissettiğim daralma yüzünden odada daha fazla duramadım. Kapıyı çekip çıktım. Kimseye bir şey söylemeden merdivenleri aştım ve kendimi binanın çatı katına attım.

 

Soğuk hava yüzüme vurdu. Ama içimdeki ateşi söndürmedi. Öfkeliydim, en çok da kendime.

 

Gulia.

 

Adını düşündüğüm an her şey yerine oturdu. Beni oyuna getirmişti.

 

Masa için bana destek verirken, aklında başka bir plan vardı. Planı basitti ama zekiceydi: Eğer ben masanın başına geçersem, onunla evlenir, patroniçe olurdu. Benim gücümü kendi gücüne dönüştürmek istiyordu.

 

Ama belli ki yalnız değildim. O da tıpkı benim gibi oynamıştı. İki oyuncu, tek iktidar... Ve biri hamlesini benden önce yapmıştı.

 

Demek ki görev bitmemişti. Demek ki Pantera Nera hâlâ sahada olmak zorundaydı.

 

Çatının kenarına yürüdüm. Aşağıya baktım. Şehir sessizdi ama içimde fırtına vardı. Dişlerimi sıktım, yumruklarım istemsizce kasıldı. Ve öfkeyle bağırdım.

 

“Bitmedi, bitmedi!”

 

Sesim betonlara çarpıp geri döndü. Haklıydım. Bu iş henüz kapanmamıştı. Ama ben pes edecek adam değildim.

 

Aşağı indim.

 

Çatıdaki o öfkeyi orada bıraktım. Koridorlar boyunca yürürken yüzümde tek bir ifade vardı: sakinlik. Belki de bu fırtına öncesi sakinlikti, bilinmez. Gerekli kişilere kısa, net bilgiler verdim. Ne eksik, ne fazla. Dosyanın kimde olabileceğini söylemedim, sadece “harekete geçiyorum” dedim. Kimse durdurmadı. Zaten durduramazlardı.

 

Arabaya bindiğimde şehir akıyordu. Işıklar, tabelalar, gecenin rutini… Hepsi bana tanıdık, bir o kadar da yabancıydı. Zaten o sıra sadece, kafamda tilkiler dolaşıyordu. Her virajda yeni bir ihtimal, her kırmızı ışıkta başka bir senaryo. Gulia’nın benimle nasıl oynadığını düşündükçe, oyunu tersine çevirmenin yollarını kurdum. Onu köşeye sıkıştırmak yetmezdi. Onu kendi oyununda yakalamam gerekiyordu.

 

Yol beni düşündüğüm yere götürdü.

Gulia’nın evine.

 

Dikiz aynasına baktım. Kendime. Gözlerim kararlıydı. Yorulmuşlardı ama vazgeçmiş değillerdi. İçimden “şimdi” dedim.

 

Planı uygulamaya başladım. Gömleğimin düğmelerinden iki tanesini açtım, bilerek dağınık bıraktım. Saçlarımı elimle karıştırdım. Sonra omzumdaki Defne'nin bıraktığı o eski yaraya dokundum. Kurşunun sıyırdığı yer… Biraz bastırdım. Kan hemen geldi. İstediğim buydu.

 

Arabadan inerken belimdeki silahı yokladım. Oradaydı. Sessiz, soğuk, hazır. Ve sonra kapıya yürüdüm, tereddüt etmeden kapıyı çaldım.

 

Kapı açıldığında Gulia karşımdaydı. Kırmızı saten bir gecelikle. Işık arkasından vuruyordu, sanki sahneye çıkmış gibiydi. Kapıya yaslandı, dudaklarında o tanıdık gülümseme vardı.

 

İtalyanca konuştu.

 

“Dove sei stata, Pantera Nera? Mi hai fatto aspettare così a lungo.”

 

“Nerede kaldın, Pantera Nera? Beni çok beklettin.”

 

Gözlerimi ondan ayırmadım. Doğrudan baktım. O bakış hoşuna gitti, yüzündeki memnuniyeti gördüm.

 

Sakin bir sesle, ben de İtalyanca konuştum.

 

“Ho bisogno del vostro aiuto.”

 

“Yardımına ihtiyacım var.”

 

Elimi tuttu. Parmakları sıcak, teması kendinden emindi. Beni içeri çekti. Kapı arkamızdan kapandı.

 

Ve o an, hangi oyunun kimin için kurulduğu hâlâ net değildi.

 

 

Bölüm : 14.03.2026 14:32 tarihinde eklendi
Okur Yorumları Yorum Ekle
Hikayeyi Paylaş
Loading...