46. Bölüm

46

Missyazarr
missyazarr

1 AY SONRA

 

 

Aradan bir ay geçti. Zaman, bazı acıları köreltmişti ama hiçbirini tamamen silmemişti. Sadece üstünü örtmüştü; ben de o örtüyü kaldırmamaya çalışarak yaşamayı öğrenmiştim.

 

Günler birbirine benzerken, içimde yaklaşan bir tarihin ağırlığı vardı. Bir hafta sonra ilk defa sahnedeydim. Ve ben, her şeye rağmen sahneye hazır olmak zorundaydım.

 

Stüdyoda ışıklar loştu. Orkestra ekibi yerini almıştı. Ben mikrofonun önünde duruyordum. Gözlerimi kapattım. Dışarıda kalan her şeyi, bütün karmaşayı, bütün yarım kalmış cümleleri bir anlığına susturmak istedim. Nefes aldım ve başladım.

 

Yalancı sonbahar... İtalyada dönüm noktam olan o gecede söylediğim şarkı, artık benim için unutulmazdı.

 

"Hayat sende durmam diyor

Her nefeste son geliyor

Bildiğin sende kalsın

Sen yalancı baharsın

Artık senin olmam diyor..."

 

Şarkıya tutundum. Kelimelere değil, hisse yaslandım. Çünkü hayatımdan bir "Yalancı sonbahar" geçmişti.

 

Bir süre her şey yolundaydı. Hislerim, sesimi kamçıladı ve çok güzel bir performans sergiledim. Sonra, tanıdık bir pürüz... Ritim. Vuruşlar gecikiyor, şarkının kalbiyle uyuşmuyordu.

 

İçimde bir şey koptu. Şarkıyı yarıda kesmek zorunda kaldım.

 

"Bir dakika arkadaşlar." dedim sakin olmaya çalışarak.

 

Arkamı döndüm. Bateriste baktım. Sert değildim, öyle olmamaya özellikle dikkat ediyordum. Yanına yaklaştım ve ritmi elimle gösterdim, şarkının neresinde ne yapması gerektiğini anlattım.

 

Ve sonra tekrar denedik.

 

"Sen yalancı bir sonbahar

Ben sevdalı koca çınar

Kaç mevsim benden aldın

Kaç sevda geri verdin

Ruhum sana kanmam diyor-"

 

Ve yine olmadı. Bir kez daha, yine aynı yerde koptuk.

 

"Tamam." dedim sonunda. Bateriste doğru tebessüm ettim. O da bana mahcubiyetle baktı. "Mola verelim."

 

Sahneden indim. İçimdeki gerilim ayaklarıma vurmuştu, bu yüzden hızlı davrandım. Ama stüdyonun dışına çıktığımda, temiz hava bile sinirimi yatıştıramadı. Tam o sırada arkamdan ayak sesleri geldi.

 

"Defne Hanım..."

 

Yeni menajerim Peri'ydi. Yüzünde temkinli bir ifade vardı.

 

"Ne yapalım?" diye sordu.

 

Durup ona döndüm. Artık içimde tutacak hâlim yoktu.

 

"Kaç haftadır doğru düzgün bir orkestra kuramadık." dedim. "Diğerlerini bir şekilde toparladık ama baterist... sanki çubukları dün eline almış gibi. Çok amatör. Uzun zamandan sonra ilk defa sahnede olacağım. Dolayısıyla tüm gözler üzerimizde olacak."

 

Peri başını salladı. "Haklısınız." dedi yumuşak bir sesle. "Ama biliyorsunuz... Siz eski menajeriniz ile işinizi sonlandırdığınız için sonra orkestrayla olan sözleşmeniz de feshedildi. Yeni bir ekip kurmak hemen mümkün olmuyor."

 

O an içimdeki öfke biraz duruldu. Başımı salladım. Haklıydı. Ama bu haklılık canımı daha çok sıkıyordu. İçimden Serkan'a bir hayli sövdüm.

 

"Serkan gibi menejerin ben... Ulan kaç yıldır dostumdun! En zor zamanımda beni düşünmek yerine kazanacağın parayı düşündün."

 

Sinirle bir nefes alıp verdim. Ama Peri'ye patlamak istemediğimden, tane tane konuştum.

 

"Yeni bir baterist bulalım. Ama lütfen işimizi hızlandıralım Pericim. Şunun şurasında sahneye ne kadar kaldı? Bir şey olursa bana haber verirsin."

 

Tekrar yürümeye başlamıştım ki Peri arkamdan seslendi.

 

"Defne hanım, böyle düşüneceğinizi tahmin ettim. Siz çalışıyorken yeni bir baterist adayı geldi. Moladayken sahne boş diye içeri aldırdım."

 

Duraksadım. İçimde zerre kadar umut yoktu ama yine de geri döndüm.

 

"İyi yapmışsın. Hemen ilgileniyorum." dedim kısaca.

 

Stüdyoya girdiğimde içerisi olması gerektiği gibi boştu. En azından öyle sandım. Ama sonra bir bateri ses geldi.

 

Adımlarımı yavaşlattım. Kulak kesildim. Vuruşlar netti. Kararlıydı. Şarkının ruhunu yakalamıştı. Notalar olması gerektiği gibiydi; ne bir adım önde ne bir adım geride.

 

İçimde istemsiz bir gülümseme belirdi. Aradığımız bateristi bulmuş gibiydik.

 

İlerledim. Işıkların altında siyah kapüşonlu, siyah şapkalı bir adam vardı. Yüzünü göremiyordum. Ama merak da etmedim. Çünkü bateristlerin genel havası gizemli ya da havalı olmaktı. Ve bu baterist adayı her kimse, gerçekten çok iyiydi. Beden dili, ellerinin hâkimiyeti, ritimle kurduğu bağ... Hepsi fazlasıyla profosyoneldi.

 

Adam çalmayı sürdürdü. Küçük bir final yaptı. Ve sahne sustu. Oluşan sessizlikte başını kaldırdı.

 

O an gülümsemem yüzümden çekilip alındı. Çünkü sahneye hakim olan adam, Devran'dı.

 

Hava ağırlaştı. Kalbimin atışını kulaklarımda duyar oldum. Bir aydan fazla zamandır ilk kez yüz yüzeydik. Anılardan, içime kazınmış hayallerden çıkıp kanlı canlı karşımdadaydı.

 

Bakışlarımız kilitlendi. Ne bir adım atabildim ne de gözlerimi kaçırabildim. İçimde biriken kırgınlık, öfke, hayal kırıklığı; hepsi bir anda kabardı. Ama ondan önce gelen şey şaşkınlıktı. Öyle saf öyle hazırlıksız bir şaşkınlıktı ki bu, bedenim donup kalmıştı. Bu sahnede onu görmeyi hiç beklemiyordum. Hayatımın hiçbir ihtimal listesinde yoktu artık.

 

Sessizlik uzadıkça uzadı. Zaman, stüdyonun içinde esnedi. Devran çubukları yavaşça baterinin üzerine bıraktı. Ama gözleri hiçbir zaman benden kopmadı. O tanıdık hareket... Eskiden de böyle yapardı. Gözlerini üzerimden çekmeden hareket ederdi. Nefes almama izin vermez, her halimi görmek için çabalardı. Detaylara dikkat etmemeye çalıştım ama gözlerim beni ele verdi.

 

Ayağa kalktı. Yine gözlerini benden ayırmadan. "Özlemişim." dedi.

 

Tek kelimeydi. Ama içimdeki bütün yaralara dokundu. Cevap vermedim. İçimdeki kırgınlığı, zayıflığı ona göstermek istemiyordum. Bir ay önce o kapıdan çıkarken arkama bakmadan, hiçbir şey söylemeden çekip giden ben değildim artık. En azından öyle olmak zorundaydım. Güçlü durmalıydım.

 

Devran bateriye kısa bir bakış attı. Sonra sahneden indi. Adımları ağırdı ama kararlıydı. Karşımda durduğunda, mesafemiz tehlikeli derecede kısalmıştı.

 

Bakışları, çok netti. Saklanmıyordu. Kaçmıyordu. Bu, beni daha da huzursuz etti. İçimde bir yer, istemsizce geri çekilmek istedi.

 

Sonra, konuşmaya devam etti.

 

"Bateri çalmayı da özlemişim tabii." dedi. "Ama daha çok seni."

 

İşte o an duvarlarımı ördüm. Sertleşti bakışlarım. Kendimi topladım. Sesimi kontrol ettim.

 

"Senin ne işin var burada?"

 

Devran kaşlarını hafifçe kaldırdı. "Söylemediler mi?" diye sordu.

 

Sinirim bir anda yüzeye çıktı.

 

"Buraya bateristim olmaya gelmediğine göre..." dedim, "Söyle Devran. Ne için geldin?"

 

Bir an duraksadı. Nadir yaptığı bir şeydi bu. Sonra, sanki kelimeler ağzından düşünmeden çıkmış gibi konuştu.

 

"Ama olmak isterdim." dedi. "Gerçekten senin bateristin olmayı."

 

İçimde bir şey sızladı ama yüzüme yansıtmadım. Çünkü ben de başka bir hayatta, normal hikayeleri olan bir çift olmayı isterdim.

 

"Sen daha çok mafya, polisçilik oynamayı seversin." dedim soğukça. "Sana sıkıcı gelir buralar."

 

İstemsizce dudağı kıvrıldı. O tanıdık yarım gülümseme... Kaşları aynı anda hafifçe kalkıp indi. Sonra yüzü ciddileşti.

 

Bir adım öne geldi. Artık tam karşımdadaydı. Kalbim hızlandı ama geri adım atmadım. Tavrımı korumak için kendimi zorladım. Hazırlıksız yakalanmıştım. Onu görmeyi beklemiyordum. Böyle, ansızın, hiçbir savunmam yokken...

 

Ama belli etmemeye kararlıydım. Çünkü o bir ayda ben de değişmiştim.

 

Devran'ın sesi bu kez daha alçaktı ama ağırlığı daha fazlaydı.

"Gerçekten, her şeyin sadece bir oyun olduğunu mu düşünüyorsun?"

 

O an içimde bir şey koptu. Bu soruyu sorabilmesine inanamadım. Kaşlarım çatıldı, sesim sert çıktı.

 

"Evet." dedim, gayet görülebilir bir netlikte. "Oyun değil de ne olabilir? Beni kandırmadın mı? Kandırdın."

 

Devran'ın yüzü ciddileşti. Az önceki o tanıdık bakış gitti, yerine görev anındaki Devran geldi. Mesafeli, kontrollü, ölçülü. Konuşurken kelimelerini seçiyordu.

 

"Benim yaptığım iş belli." dedi. "Yaptığım iş, milyonlarca insanın hayatını etkiliyor. Bu sadece bir rol değil, bir heves hiç değil. Ciddi bir şey bu."

 

Başımı salladım. İstemeden de olsa hak verdim.

 

"Tamam." dedim. "Belki işin ciddi. Belki gerçekten önemli. Ama bu, insanların hayatına bu kadar müdahale edebileceğin anlamına gelmiyor."

 

Gözlerini kısmadan, kaçmadan cevap verdi.

 

"Bu, işimin bir parçası."

 

Geri adım atmayan halini görünce, kalbimdeki öfke o an dile geldi.

 

"Ben de mi?" dedim, yüksek bir tonda. "Ben de mi işinin bir parçasıydım?"

 

Sesim stüdyonun içinde yankılandı. Ardından keskin bir sessizlik çöktü. Birbirimize bakıyorduk. Söylenmemiş onca şey, aramızda asılı duruyordu.

 

Konuşmayı ben sürdürdüm. Sesim bu kez daha kırıktı.

 

"Benim neler yaşadığımın farkında mısın sen, Devran?"

 

Gözlerim doldu. Ama hemen başımı çevirdim, zayıflığımı görmesin diye. Bir an sonra tekrar ona baktım; bu kez öfkeyle. Kalkanlarımı kaldırarak.

 

Devran bana sinirle bakmıyordu. Savunmada da değildi. Gerçekten dinliyordu. Bu beni daha çok sarstı.

 

"Biliyorum." dedi sadece.

 

O an sanki zaman geriye sardı. Dante'nin adamlarının yumrukları, toprağın soğuğu, ormanda üzerime çöken karanlık... Kan, korku, yalnızlık. Sonra o kara nikah günü. Beyaz bir elbise, elimde silah, yerde az önce öldürdüğüm biyolojik babam ve karşımda aslında Akdeniz Belası olan Devran. Bana "git" demişti ve ben de gitmiştim. Aradan haftalar geçmişti ama anlaşılan, hissi aynıydı.

 

Devran'ın parmakları çeneme dokunduğunda şimdiki zamana döndüm. Gözlerimi ona diktim.

 

"Ben her şeyi biliyorum." dedi net bir sesle. "Ama sen tam tersisin, Defne. Sen hiçbir şey bilmiyorsun."

 

İnatla gözlerine baktım. Sertliğimden vazgeçmedim. Elini çenemde hissetmek istemedim, ittim.

 

"Sen her şeyi bildiğini sanıyorsun." dedim öfkeyle. "Ama bir şey söyleyeyim mi? Benim hakkımda hiçbir halt bilmiyorsun sen."

 

Dilini cıklattı. Başını iki yana salladı.

 

"Hayır." dedi. "Ben karım hakkında her şeyi bilirim."

 

Ağzımı açtım. Bir şey söyleyecektim. Ama kelimeler boğazımda kaldı. O an anladım. Evliliğimiz gerçekti. Ortada sahte bir nikâh yoktu. Görevinin gerektirdiği bir oyun değildi bu.

 

İçimde tuhaf bir sevinç kıpırdadı. Ve o sevinçten nefret ettim. Kendime kızdım. Sonra o öfkeyi alıp doğrudan ona yönelttim.

 

"İyi." dedim. "Madem beni çok iyi tanıyorsun, en yakın zamanda boşanma davası açacağımı da biliyorsundur."

 

Kaşlarını kaldırdı. Alaycı bir ifadeyle başını salladı.

 

"Açarsın." dedi. "Ama ben izin verirsem."

 

Sinirim katlandı.

 

"Ben senin isteğine göre hareket edecek değilim. Ne istersem onu yapacağım."

 

Sözlerim stüdyonun içinde asılı kaldı.

Ve ben ilk kez, bu savaşın gerçekten yeni başladığını hissettim.

 

Birbirimize bakıyorduk. Bu bakış bir sevdanın değil, iki inatçı ruhun çarpışmasıydı. Sanki ikimiz de geri adım atarsak yıkılacak bir şey varmış gibi. Devran ilk pes etmeyecek olan gibi duruyordu, ben de.

 

"Sen akıllı ve güçlü bir kadınsın," dedi. "İstediğin her şeyi başarabilirsin."

 

Bir an afalladım. "Bu da ne şimdi?" der gibi baktım ona. Alay mıydı, teselli mi, yoksa yine ustaca kurulmuş manüpilatif bir cümle mi, anlayamadım. Göğsüm sıkıştı. Derin bir nefes alıp verdim.

 

"Peki," dedim. "Madem buradasın... Neden geldin? Amacın ne?"

 

Sorumu duymasına rağmen cevap vermedi. Gözleri üzerimde geziniyordu. Sanki konuşmak yerine beni okuyordu. Duruşumu, nefesimi, yüzümdeki çatlakları. Dik durmaya devam ettim. Gözlerimi kaçırmadım.

 

Sonunda konuştu.

 

"Bizim için geldim."

 

Refleksle sordum.

"Ne?"

 

Sonra aptal gibi bir cevap verdiğim için kendime kızdım. Sorumu düzeltmeye karar verdim.

 

"Biz derken kimden bahsediyorsun?"

 

İçimde "biz" diye bir şey kalmadığına o kadar emindim ki, onu iş arkadaşlarından söz ediyor sandım. Pantera Nera'dan, Akdeniz Belasından, görevden, o dünyadan.

 

Devran cevap vermeden önce önüme düşen saç tutamımı aldı. Parmaklarıyla arkaya itti. Dokunuşu yavaş, bilinçliydi. Kelimeleri de öyle söyledi.

 

"Sen," dedi. Bir an durdu.

 

"Ben."

 

Bir an daha...

 

"Biz."

 

Kalbim ihanet etti bana. Bir saniyeliğine. O tek saniyede bütün savunmam çöktü. Sanki eski bir şarkı çalmaya başlamıştı ve ben sözlerini ezbere biliyordum.

 

Ama kendime geldim. Hemen. Elini ittim. Boynumdaki ince fuları sinirle çekiştirip gevşettim. Nefes alamıyordum sanki.

 

"Biz diye bir şey kaldı mı sanıyorsun sen gerçekten?" dedim.

"Bu oyun bitti, Devran. Rüyadan uyandım ben. Kaybettik."

 

Başını iki yana salladı. Kabul etmiyordu.

 

"Bu bir oyun değil." dedi, net bir şekilde. "Ve biz kaybetmiş değiliz."

 

Yüzüne gerçekten ciddi olup olmadığı için baktım. Ama sonradan anlamıştım ki, sonuç ne olursa olsun cevap bende hep aynıydı.

 

"Sen ister inan ister inanma." dedim. "Ama ben inanmayı bıraktım."

 

O an duraksadı. Yüzü değişti. Daha dikkatli, başka bir gözle baktı bana. Bu bakışı tanıyordum. Tehlikeli olan buydu.

 

"Hiç korkmuyor musun benden artık?" diye sordu.

 

"Korkmuyorum." dedim tereddütsüz.

 

Birkaç saniye sustu. Sonra sesi yumuşadı ama sözleri sertti.

 

"Seni tutuklatabilirim." dedi. "Bunu biliyorsun."

 

Dünya durdu. Gerçek manada her şey bir an için durdu ve benim için anlamını yitirdi.

 

Bir ay önce, o çatıda... Biyolojik babamın cansız bedenine bakarken içimde bir şey ölmüştü. Geceleri kabuslarım olmuştu. Gündüzleri nefes almak bile işkenceye dönmüştü. Psikolog koltuğunda ağzımdan dökülen her kelime, beni hayatta tutmak için sarf ettiğim şeylerdi. Ben ruhumu kaybetmiştim. Yaşayan bir ölüden farksızdım.

 

Ve şimdi... Devran, bunu bana o söylüyordu.

 

Gözlerim buğulandı. Bu kez saklayamadım. Hayal kırıklığı, kalbimin tam ortasına saplandı. Korkmuyordum ondan. Ama ondan bunu duymaktan çok korkmuştum.

 

Kötü hissediyordum. İçimde bir şeyler dağılıyordu ama bunu ona göstermemeye yeminliydim. Göğsümün ortasında büyüyen o ağırlıkla birkaç saniye başım öne düştü. Sonra kendimi toparladım. Omuzlarımı diktim. Nefesimi sabitledim.

 

"Senden korkmuyorum." dedim.

 

Bakışlarımız yine kilitlendi. O inatçı, geri adım atmayan bakışma... Ne bir adım geri, ne bir kelime fazla.

 

Bir adım attım ona doğru. Parmağımı kaldırıp yüzüne salladım.

 

"Senden korkmuyorum..." diye tekrarladım.

 

"...Ne istersen yapabilirsin. Tutuklatmak mı istiyorsun beni? Ya da bana başka bir ceza mı vereceksin? Hodri meydan. Bunu senden isteyen ben değildim. Sen istedin, sen yaptın."

 

Kaşını hafifçe kaldırdı. Sakinliği sinirlerimi daha da zorluyordu.

 

"Öyle mi?" diye sordu.

 

"Öyle." dedim, hiç düşünmeden.

 

Gözleri karardı. Sesi alçaldı.

 

"O zaman, kork benden."

 

O an içimde bir şey koptu. Aylarca bastırdığım, yuttuğum, görmezden geldiğim her şey bir anda yüzeye çıktı. Duygularımla oynamıştı. Hayatımla oynamıştı. Şimdi de beni korkutmaya çalışıyordu. Ondan iliklerime kadar nefret ediyordum.

 

O benim canımı yaktıysa, ben de onun canını yakmak istedim. Elimi kaldırdım. Düşünmedim ve ona vurmak istedim.

 

Ya da sadece vurmaya çalıştım.

 

Çünkü bileğimi daha havadayken yakaladı. Sert ama kontrollü bir hamleyle bileğimi kavrayıp kendine çekti. Aramızda mesafe kalmadı.

 

Gözlerimizin arasında sadece öfke ve inat vardı. Benim bakışlarım ateş gibiydi. Onunki ise sinir bozucu bir sakinlikteydi.

 

"Sakın." dedi normal bir sesle.

 

Ben ise aksine, "Bırak!" diye bağırdım. Geri çekilmeye çalıştım, çırpındım.

 

"Bırak beni Devran!"

 

Ama bırakmadı. Aksine, belimden tek eliyle kavradı. Hareketimi kilitledi. Gücü vardı ama onu bastırmak için kullanmıyordu; kontrol ediyordu.

 

"Bırak beni!" diye tekrar bağırdım.

 

"Sakin ol, Defne." dedi. Sesi hâlâ sakindi. Bu daha çok sinirime dokundu.

"Sana istemeden zarar vermek istemiyorum."

 

"Devran, sana beni bırak dedim!" diye haykırdım.

 

O an bileğimi tuttuğu eli yavaşça kaydırdı. Avucumu kavradı. Sıkmadan ama kaçamayacağım kadar net. Diğer eliyle hareketimi durdurdu ve yüzümü kendine çevirdi.

 

Göz göze geldik. Bu sefer kaçacak yerim yoktu. Ne bakışlarımı indirebildim, ne kalbimin hızını durdurabildim.

 

Elimi hâlâ avucunun içinde tutuyordu. Ne canımı yakacak kadar sıkıydı ne de kurtulabileceğim kadar gevşek. Tam arası... Her zamanki gibi kontrolü eline almıştı.

 

Sözleri kulaklarıma ulaşmaya başladığında onu istemsizce dinlemeye karar verdim.

 

"Benden kork, Defne. Çünkü eğer sana istediklerimi gerçekten yaparsam... ne yazık ki bana sonsuza kadar bağlı kalmak zorunda kalırsın."

 

Bir an nefes almayı unuttum. Bu bir tehdit miydi, yoksa bir itiraf mı... ayırt edemedim.

 

Sonsuza kadar...

 

Bu kelime beni korkutmuyordu. Beni asıl korkutan, onun bunu bu kadar net söyleyebilmesiydi.

 

"Ne demek bu?..." dedim. Sesim düşündüğümden daha kısıktı ama titremiyordu.

 

"Beni zincirlemek mi istiyorsun? Ne istiyorsun benden? Beni sonsuza kadar tehtid mi edeceksin?"

 

Bir anlığına bakışlarında bir şey değişti. Çok kısa sürdü ama yakaladım. Suçluluk değildi. Tereddüt de değildi. Bu, korku gibi bir şeydi.

 

"Zincirlemem." dedi. "Ben seni korurum."

 

İçimden acı bir gülüş geçti.

 

"Beni benden alarak mı koruyacaksın? Hayatımı, kararlarımı, suçumu... Hepsini sen mi taşıyacaksın?"

 

Elimi bırakmadı. Ama belimdeki eli biraz gevşedi. Bu bile çok şey anlatıyordu.

 

"Ben seni kalbimde taşıyorum. Başka bir şey umrumda değil." dedi alçak bir sesle.

 

Başımı iki yana salladım. Hemen itiraz ettim.

 

"Hayır, konuyu değiştirmeye çalışma." dedim. "Sen beni kalbinde falan taşımıyorsun. Yine beni hangi amaçla elinde tutmaya çalışıyorsun? Bu sefer başka bir Korel için mi lazım oldum?"

 

Bu sefer ben gözlerimi kaçırdım. Çünkü bakarsam... zayıflayacağımı biliyordum. Devran'ın karşısında daha fazla ezilmek istemiyordum. Zaten yeterince ezilmiştim.

 

Ama çeneme parmaklarıyla hafifçe dokundu. Zorla değil, rica eder gibi.

 

"Bana bak." dedi.

 

Bakmadım. Kendimi toplamak ile meşguldüm.

 

"Defne..." dedi adımı ilk defa bu kadar yumuşak söyleyerek. Yine de kanmadım.

 

"Tehlikedesin. Ama eğer şimdi harekete geçersem, sana kimse sana dokunamaz. Ne Dante, ne Gulia, ne de başka biri."

 

Bakışlarım refleks ile Devran'ı bulurken, kalbim korkuyla hızlandı. Geçen onca zamanın ardından artık her şey bitmiş, tehlike geçmiş diye düşünmüştüm.

 

"Yine ne oluyor Devran? Bülent ölmedi mi?"

 

Büyük bir beklenti ile Devran'a baktım. Ağzından beni yanıltacak bir şeyler duymak istiyordum.

 

Ama o "Öldü." deyince yine tüm dünyam yıkıldı. Ama artık eskisinden daha dayanıklıydım. Sadece gözlerimi yenilgiyle kapattım ve hayal kırıklığının geçmesini bekledim.

 

Sonrasında aklıma gelen başka bir ayrıntı ile gözlerimi geri açtım ve merakla Devran'a baktım.

 

"Hem, sen neden hala beni koruyorsun? Bedeli ne? Bülent öldüğüne göre daha sana ne yararım dokunabilir?" dedim hemen.

 

Çünkü beni korumasının hep bir bedeli vardı. Bunu en iyi ben bilirdim. Bu yüzden merakımda haklıydım.

 

Başta sessiz kaldı. İşte o sessizlik... her şeyden daha ağırdı. Söylediklerimi kabul ettiğini gösterirdi.

 

Ama o, "Bedeli sensin." dedi sonunda.

"Hayatın için, özgürlüğün için, benden tamamen kopma şansını yok etmek için yapıyorum."

 

O an içimde bir çığlık koptu. Duvarlarım alarm verdi.

 

"Ben zaten özgür değilim! Senden de tamamen koptum! Neyden bahsediyorsun sen?..." dedim. Sesim yükseldi.

 

"Gecelerimi kabuslar mahvediyor, gündüzlerimi terapi odalarında harcıyorum. Bülent'e bunu ben yaptım! Senin korumanla ya da tehdidinle gerçek değişmiyor!"

 

Bu cümle dilimden dökülürken her bir kelimede, içimde bir şey daha eksilip gitmişti. Ama gerçek buydu işte. Ne Devran'ın koruması ne de tehdidi, bu gerçeği zerre kadar değiştirmiyordu.

 

Elim hâlâ elindeydi. Ama bu kez pasif değildim. Bu kez ben sıktım parmaklarını. Ben üstüne yürüdüm. Ben onu sarstım. Sanki haftalardır içimde biriken bütün öfkeyi, hayal kırıklığını avuçlarımdan ona aktarmak ister gibi...

 

"Beni kendine mahkum edeceksen," dedim dişlerimin arasından, kelimeleri adeta parçalayarak, "en azından adını doğru koy."

 

Bakışları bir anda karardı. O ana kadar yüzünde gezinen o kontrollü ifade yok oldu. İlk defa gerçekten sinirlendiğini gördüm. Ama bağırmadı. Sesini yükseltmedi. Yine sakin kaldı. Ve ben biliyordum. Bu, onun en tehlikeli hâliydi.

 

"Koyayım o hâlde..." dedi.

 

Sesindeki meydan okuma iliklerime kadar işledi. Artık bana benim ona baktığım gibi bakıyordu. Net. Kilitlenmiş. Geri dönüşsüz.

 

Ama sonra gereğinden fazla duraksadı. Bu duraksama birkaç saniye bile sürmedi belki, ama ben fark ettim. Çünkü Devran duraksamazdı. O an, tavrından ilk defa bir çatlak gördüm.

 

"Ben seni kaybetmek istemiyorum." dedi.

 

Kalbim bir anlığına tökezledi. Zaman sanki yavaşladı. Ama geri adım atmadım. Atamazdım.

 

"Beni kaybetmenin bir yolu varsa," dedim, sesim bu kez daha sakin ama çok daha keskin çıkmıştı,

"o da beni sahiplenmeye çalışmandır."

 

Bu sözümden sonra elimi yavaşça bıraktı. Tutmak istemişti belki... Ama daha fazla zorlamadı. Benim gerçekten rahatsız olduğumu düşündü. Belki de dediği gibi beni kaybetmemek için söylediklerime kulak vermeyi tercih etti.

 

Ben de o boşluğu fırsat bilip bir adım geri çekildim. Aramızda yeniden bir mesafe oluştu. Ama bu seferki, ölçülebilen bir mesafe değildi. Ne bir adım, ne bir kol boyu... Bu, kalpten kalbe açılan derin bir uçurumdu.

 

"Benden korkmamı istiyorsan..." dedim.

Sesim titremiyordu ama içim paramparçaydı.

 

"Yanlış yerden vuruyorsun Devran. Ben seni sevmekten kaçıyorum."

 

Bu bir itiraf değil, bir savunmaydı. Kendime karşı koyduğum kesin bir kuraldı. Kalbim bir porselen gibi kırılmıştı. Japonların kırılan eşyaları altın tozu kullanarak tamir ettiği bir sanat olan "Kintsugi" bile çare olur muydu derdime, bilemem.

 

Çünkü o an anladım... Bu savaş, en zayıf yerlerimden vuruyordu beni. Ve belki de bu yüzden en çok canı yanan ben olmuştum.

 

.

.

.

 

Oy verir ve yorum yaparsanız çok mutlu olurum... :)

 

KARAR VERDİM, DEFNENİN ŞARKISI "SENA ŞENER - PORSELEN KALBİM"

 

BENCE İYİ SEÇİM, NE DERSİNİZ?

 

🤭

 

 

 

Bölüm : 28.03.2026 21:20 tarihinde eklendi
Okur Yorumları Yorum Ekle
Hikayeyi Paylaş
Loading...