5. Bölüm

5

Missyazarr
missyazarr

Devran’la yaşadığım konuşmadan sonra geçen gün, yine bir kopya gibi akıp gitmişti. Aynı kitap, aynı sayfalar... Sayfalardaki kelimeler bile yavaşça benzemeye başlamıştı birbirine. Uyudum sonra. Belki de gerçekliğe küser gibi.

 

Zaman, sanki yerinde sayıyordu. Her sabah aynıydı. Aynı saatlerde uyanıyor, aynı sesle kapı çalınıyor, aynı kahvaltı geliyordu. Ve her şey tekrar başa sarıyordu.

 

O sabah da öyle oldu. Sabah olduğunda gözlerimi tavanın aynı noktasına dikerek açtım. Tam beklediğim gibi kapı tıklandı. Hacer ablanın ayak seslerini tanımıştım. İçeri girdi ve tepsiyi bıraktı. Gülümsemeye çalıştım ama yüzümde tam oluşmayan bir ifade kaldı sadece.

 

“Afiyet olsun Defne kızım.” dedi.

 

Ben de otomatikleşmiş bir teşekkür mırıldandım. Sonra yalnız kaldım yine.

 

Bir şey eksikti. Bir şey… çok uzun süredir içimden çıkmamıştı. Sonra fark ettim: Şarkı söylemiyordum. Ben, Defne Aydın… Hayatının her anında sesiyle nefes alan ben, susmuştum.

 

Yatağa sırtüstü uzandım. Gözlerimi tavana diktim, hayal kurmaya başladım.

O betonun ötesini… gökyüzünü hayal ettim. Bembeyaz bulutların arasından süzülen ışıkları… Sanki o tavan değilmiş gibi, sanki oradan bulutlara ulaşabilirmişim gibi…

 

Ve o an, içimde Cem Adrian’ın sesi yankılandı. Yavaşça, fısıltı gibi başladım:

 

“BANA DÜŞLERİMİ GERİ VER

GERİSİ HEP SENDE KALSIN

 

BANA SON KEZ ÖYLE GÜLÜVER

YÜREĞİM DE SENDE KALSIN

 

BANA HATIRADIR ATEŞİN

YANARIM... YANARIM...

 

SENİ BAŞKA KİMSE BULAMAZ

KAYIBIM...

 

EZBERİMDE YÜZÜN

SİLMEK ÖYLE KOLAY MI?

 

KADERİMDE BİR DÜĞÜM

ÇÖZMEK ÖYLE KOLAY MI?

 

BANA HATIRADIR ATEŞİN-”

 

Sözler dudaklarımdan dökülürken, içim titredi. Sanki o şarkıyla birlikte kendi içimdeki kilitlerimi açıyordum. Şarkı söylemeyi çok özlemiştim.

 

Ama tam o sırada bir şey hissettim. Odadaki hava değişti. Tavandaki bulutlar yok oldu, yerini yine beton aldı.

Sanki birinin nefesini duydum. Sanki biri, çok yakınımdaydı, başucumda.

 

Aniden doğruldum. Kolumdaki alçı yerinden oynadı ve bir acı saplandı.

 

“Ah…” diye inledim istemsizce.

 

Kapının tam önünde hiç ses çıkarmadan içeri girmiş biri vardı: Devran. Gözlerim büyüdü onu görünce.

 

“Devran?” dedim, şaşkınlıkla.

 

O sadece bana bakıyordu. Büyük olasılıkla az önceki şarkımı dinlemişti ama hiçbir şey söylemeyecek gibi öylece duruyordu.

 

“Sen ne zaman geldin?”

 

Sesimde hem şaşkınlık hem de biraz utanç vardı. Tüm hassaslığım üstümdeydi.

 

Tam o sırada, kapıda Hacer Abla belirdi. Boş kahvaltı tepsimi aldı. Bize kısa bir bakış atıp, ikimizi yalnız bıraktı. Ardından kapı yavaşça kapandı. Ortama sessizlik çöktü.

 

Devran hâlâ bana bakıyordu. Birkaç saniye sonra bakışları az önce baktığım tavana kaydı. Sanki benim gördüğüm o hayali gökyüzünü görmeye çalıştı. Sonra başını çevirip konuştu:

 

“Az önce dalmış gitmiştin.”

 

Bir an ne dediğini anlayamadım.

“Kapıyı mı çaldın?” diye sordum, hâlâ şaşkın şaşkın.

 

“Hayır.”

 

Cevabı öyle sade ve rahattı ki, afalladım.

 

“Ha... Peki.”

 

Saçlarımı düzeltmeye çalıştım. Ne yapacağımı bilemedim. Sonra birden…

 

“Hazırlan. Seni aşağıda bekliyorum.” dedi.

 

Ellerini cebinden çıkarmıştı. Sesi keskin ama kararlıydı.

 

Gözlerim bir anlığına ışıldadı. Kalbimde bir umut kıpırdadı. İçimde küçük bir çocuk gibi sevindim.

 

“Nereye gidiyoruz? Özgür müyüm artık?”

 

Ama Devran’ın gözleri hemen o çocuğun üzerine basar gibi baktı bana.

 

“Dün benimle konuştuklarını hatırlıyorsun değil mi? Hafıza kaybı yaşamadın?”

 

Birkaç kelimeyle yeniden duvar örüldü.

İçimdeki o kıpırdayan çocuk, yere kapaklandı. Yüzüm düştü. Hayal kırıklığı bir tokat gibi çarptı yüzüme.

 

“Tamam, giyiniyorum.”

 

Hareketlenmesi için başımı eğdim. Devran da hiçbir şey demeden odadan çıktı. Ben de sessizce hazırlanmak üzere harekete geçtim.

 

Alçılı koluma rağmen hızlıydım. Çünkü her şeye rağmen dışarı çıkacaktım. Bir penceresi bile olmayan bu lüks odamdan farklı her yeri görmek bile bana yeterdi.

 

Aşağı indiğimde salonda oturuyordu Devran. Telefonuyla ilgileniyordu. Beni görünce bir an duraksadı. Sanki henüz gelmemi beklemiyordu. Ayaklanır ayaklanmaz telefonunu hızla cebine koydu.

 

Yanıma geldiğinde, gözleri baştan aşağı beni süzdü. O an kaşları çatıldı. Bakışlarında hoşnutsuzluk vardı.

 

“Niye bu kadar süslendin?”

 

Üzerime baktım. Kendimce sade ama özenli bir şeyler giymiştim. Saçlarımı da biraz taramıştım. Odama bırakılan makyaj malzemelerinden çok sade bir makyaj yapmıştım. Çünkü yüzüme aldığım darp izleri az da olsa hala duruyordu.

 

“Çok mu abartı olmuş?”

 

“Olmuş.” dedi sertçe. Sonra ekledi:

“Alt tarafı hastaneye gidiyoruz.”

 

“Bilmiyordum ki…”

 

Sonra sustum. Bir adım geri çekilmeden ve gözlerimi kaçırmadan konuştum:

 

“Hem zaten giymesi kolay diye giydim. Alçı ile kıyafet giymek çok zor.”

 

Ses tonumda sitem değil, açıklama vardı. Bakışlarımı ona çevirdim. Sanki bakışlarımla “buna da mı karışacaksın?” diyordum.

 

Ama Devran öyle bir adamdı ki… Ben tepkimi bile ortaya tam olarak koyamadan çoktan dönüp yürümeye başlamıştı. Ben de hızlı adımlarla, onun o büyük ve yavaş adımlarına yetişmeye çalıştım.

 

Alçılı kolum yanımda ağırlık gibi sallanıyordu ama ilk kez Devran ile birlikte olma fikri bana bu kadar iyi hissettirmişti. Çünkü burası dışında her yer, bir nebze daha özgürlüktü.

 

Arabaya biner binmez, Devran’ın yanında oturduğum hâlde varlığım yokmuş gibi davranması tuhafıma gitmedi desem yalan olurdu. Ama o an umurumda bile değildi. Camdan dışarı baktım. Evin etrafındaki sık ormanlık alan ağır ağır geride kalıyordu. Gözüm ağaçların yeşiline takıldı. Ne kadar sık olsalar da aralarından sızan güneş ışığı içimi biraz olsun ısıttı. Ama bu his uzun sürmedi.

 

On dakikalık yol boyunca sadece dışarıya odaklandım. Ağaçların sıklığı, yolun dar ve virajlı oluşu, bir yerden sonra can sıkıcı hâle gelmeye başladı. İçimde bir sabırsızlık kıpırdanmaya başladı. Dayanamadım, başımı Devran’a doğru çevirdim.

 

"Biz şimdi gerçekten Türkiye’de miyiz?" dedim.

 

Devran, gözlerini önündeki dosyadan kaldırmadan kısa ve soğuk bir şekilde cevap verdi.

 

"Öyle."

 

Yine de cevap almış olmak içimde bir şeyleri rahatlattı. Yüzümde farkında olmadan bir tebessüm oluştu. Yolun sonunda eve dönmüş olma hissi, her ne kadar tutsak gibi olsam da, tanıdık bir toprağa basma fikri huzur vermişti. Az daha hiç bilmediğim yabancı bir memlekette kim vurduya gidecek, belki bir mezarım bile olmayacaktı.

 

Ama beynim susmuyordu. Bir süre daha dışarıyı izledikten sonra yeniden sordum.

 

"Ben nasıl Türkiye’ye dönebildim ki? Beni aramıyorlar mı?"

 

Başımı çevirip ona baktığımda, Devran’ın gözleri devrildi. Yüzünde ya sabır çeken bir ifade vardı.

 

"Bağlantılarım var. Öyle getirdim işte. Oldu mu? Tatmin oldun mu cevaptan?"

 

Sesindeki keskinlik, susturmaya çalıştığı öfkeyi açıkça taşıyordu. Dudaklarımı araladım, aslında başka bir şey daha sormak istedim ama sustum. Sabrının ucunda yürüdüğümü biliyordum. Göz göze gelmeden tekrar cama döndüm. Bu sefer daha sessizdim.

 

Yolun geri kalanında konuşmadık. Sadece motorun sesi ve dışarıda hızla geçen manzara vardı.

 

Arabadan inme vakti geldiğinde, kapı açıldı. Ayağımı dışarı atarken ne olacağını kestiremiyordum. Tam dengemi sağlamaya çalışırken bir anda Devran’ın eli elime uzandı. Sert ama kontrolcü bir şekilde tuttu elimden. Ne yapacağımı bilemeden şaşkınca ona baktım. Gözlerim birleşen ellerimize kaydı.

 

Ama daha da garibi, yürürken belimden kavrayıp beni kendine çekmesiydi. Bir an nefesim kesildi. O yakınlık, o temas… kafamın içinde onlarca çığlık yankılandı ama dudaklarım suskundu. Dışarıdan bir çift gibi görünüyorduk. Tuhaf bir güven mi vermeye çalışıyordu, yoksa bir tehdit mi saklıydı bu sahte yakınlıkta, emin olamıyordum.

 

O sırada kulağıma doğru eğildi. Sesi neredeyse bir fısıltıydı ama içime buz gibi indi:

 

"Normal davran."

 

Normal mi? Ne kadar normal olunabilirdi ki şu şartlarda? Korku içimde fırtınalar estiriyordu. Dizlerim titriyordu ama Devran’ın kolu belimdeyken kendimi biraz daha dengede tutabiliyordum.

 

İnsanların bakışlarını üzerimde hissediyordum ama kimseye, “beni buradan alın” dercesine bakacak cesaretim yoktu. Gözlerim sadece ileriye, yere ya da Devran’ın göğsüne kayıyordu.

 

Hastanenin içine girerken etrafımızda adeta bir koruma duvarı oluşmuştu. Sessiz ama sert yüzlü adamlardan oluşan bir ordu etrafımızdaydı. Her adımımda birinin nefesini ensemde hissediyor gibiydim. Devran yanımda yürüyor ama hâlâ hiçbir şey söylemiyor, bakmıyordu. Yürümeye devam ettik.

 

Hastanenin içi tertemizdi. Her şey beyaz, her şey steril… ama içimdeki kaosla öyle çelişiyordu ki. Uzun, dar bir koridordan geçtik. Sonunda bir odaya geldik. Doktor odasıydı, belli. Ama içerideki her şey gözümde fluya dönmüştü.

 

Kapı kapandığı anda Devran temasını kesti. Ardından takımının ceketini düzeltti, yakasını hafif çekiştirdi. Sanki daha az önce belimden kavradığı ben değilmişim gibiydi. Sanki hiçbir şey olmamıştı.

 

Sonra bir anda içerideki erkek doktorun sesi duyuldu:

 

“Hoş geldiniz Devran Bey.”

 

Normalde sıradan bir cümleydi. Ama ben irkildim. Sanki biri üzerime bağırmış gibi. Kendime kızdım. Burası bir doktor odasıydı, içeride doktorun olması kadar normal bir şey olamazdı.

 

Ama Devran, o hep bildiğim soğukluğuyla cevap bile vermedi.

 

“Kız burada. Kontrollerini, gerekli her şeyi yapın. Ben dışarıdayım.”

 

Doktorun yüzünde hafif bir donma oldu. Anlık bir tereddüt. Ama profesyonel maskesi ağır bastı. Kendini zorlayarak bir gülümsemeye büründü:

 

“Tabii, Devran Bey.”

 

Devran çıkmadan önce döndü, gözlerini bana dikti.

 

“Yanlış bir şey yapma.” dedi. Sesi ne tehditkârdı ne yüksek.

 

Bu adam neyi yanlış olarak görüyordu bilmiyordum ama bir adım bile yanlış atmamam gerektiğini anlamıştım.

 

Tam kapıya yöneldi derken… birden durdu. Başını geri çevirdi. Bana doğru yaklaştı. Göz göze gelmemeye çalıştım ama mümkün olmadı. Elini kaldırdı ve çenemi nazikçe tuttu. Parmakları sertti ama yavaş hareket ediyordu. Ardından yanağıma yavaşça bir öpücük bıraktı.

 

Donakaldım. O an vücudum bana ait değildi. Ne gözümü kırptım, ne nefes alabildim. Bir şokun üstüne bir şok daha yüklenmişti. Bedenim duruyordu ama içimde biri çığlık çığlığa kaçmak istiyordu.

 

Devran kapıdan çıktı. Ben hâlâ aynı noktadaydım. Birkaç saniye sonra doktorun sesi, o uğultulu sessizliği yırttı.

 

“Hoş geldiniz Defne Hanım. Geçmiş olsun.”

 

Yutkundum. Zor da olsa sesimi buldum.

 

“Hoş buldum, teşekkür ederim.” dedim.

 

Doktorun masasının önündeki koltuğa neredeyse kendimi bıraktım. Ayakta duracak hâlim kalmamıştı. Midem de düğüm üstüne düğümdü.

 

Doktor, bir an beni inceledi sonra hafifçe gülümsedi.

 

“Sesinizi çok beğeniyorum. Gerçekten çok başarılısınız.”

 

Söylediği her kelime kafamın içindeki dumanda kaybolup gidiyordu ama yine de bir yerlere tutunmaya çalıştım. Gülümsemedim ama başımı hafifçe salladım.

 

“Teşekkür ederim.” dedim. Sesim bir yabancıya aitti sanki. Normalde olsa ne samimi sohbetler ederdim oysa ki...

 

Ardından kontroller başladı. Nabız, tansiyon, göz, kulak, refleksler… Doktor işini yapıyordu, ben de bir kukla gibi yönlendirileni yapıyordum. Dakikalar geçtikçe bedenim biraz gevşedi ama zihnim hâlâ savaş alanıydı.

 

Son kontrolde, doktor bir şey alması gerektiğini söyleyip dışarı çıktı. Odada yalnız kaldım. İçimde biriken bütün nefesi boşalttım. Başımı hafif geriye yasladım. Gözlerimi kapattım.

 

Ne yaşıyorum ben? Ne yaşıyorum ben ya? Kendi kendime fısıldar gibi söyledim:

 

“Daha başıma ne gelecek?”

 

İşte tam o an kapı açıldı. Aniden başımı çevirdim. Ve içeri o girdi: Akdeniz Belası.

 

Gözlerimi kısarken içimden öyle sağlam bir küfür savurdum ki… ağzım kapalıydı ama içimdeki ses yankılandı:

 

“Hay anasını satayım…”

 

O an içgüdüsel olarak nefesimi tuttum. Tehlikelerden sıyrılan bedeni yavaşça yanıma geldi ve bir anda eli dudaklarıma kapandı.

 

Göz göze geldiğimizde, kalbim yerinden fırlayacak gibiydi. Çığlık atmadım. Korkmamıştım. Sadece, ne olacağını bilmemek her zaman olduğu gibi boğazıma düğüm gibi oturmuştu.

 

Diğer eliyle “sus” işareti yaptı. Sonra… o sesi duydum. Soğuk, mekanik, insanlıkla bağlantısı neredeyse kesilmiş bir sesti. Ses değiştirici kullanıyordu.

 

“Sessiz olman gerek. Ben sana zarar vermem.”

 

Yavaşça başımı salladım. Gözlerimle onun gözlerine baktım. Güvenmeye karar verdim. Belki de bu karar, delilikti. Ama bazen hayatta başka şansın kalmadığında, deliliğe tutunursun. Elini dudaklarımdan çekti. Benim uslu duran halim ile karşılaştı.

 

Fısıltıyla, neredeyse nefesimi kaydırarak söyledim:

“Zaten bağırmayacaktım… Ben senin iyi biri olduğunu biliyorum.”

 

Bir an durdu. Başını olumsuz anlamda salladı.

 

“Beni gerçekten tanısaydın, iyi biri olduğumu söylemezdin.”

 

Yüreğime bir ağırlık oturdu. O kadar tanıdık bir cümleydi ki. Sanki onu tanıyor, ama hâlâ yüzünü bilmiyordum.

 

“Hayır,” dedim kararlılıkla. “Sen İtalyan ve Türk mafyalarının işbirliğine engel olmuyor musun?”

 

“Evet.”

 

“E o zaman, iyi bir şeye hizmet ediyorsun.”

 

Bir şey söyleyecek gibi oldu ama sonra vazgeçti. Gözlerini kaçırdı. Belki de benimle tartışmak istemedi, belki de kendine inanmak istemedi.

 

“Buraya bunları konuşmak için gelmedim.”

 

O an ani bir endişeyle kapıya baktım.

 

“Acele et… doktor her an gelebilir.”

 

Oturduğum sedyeye eğildi. Giydiği bu siyah kıyafet her şeyini gizliyordu, ama o koyu gözleri apaçık ortadaydı.

 

“Seni ormanda bulduğumda darp edilmiş durumdaydın. Hemen seni oradan alıp güvenli bir yere, bir doktora götürmeye çalıştım. Ama Pantera Nera’ya, yani Devran’a yakalandım.”

 

Tüm vücudum bir anda dondu. Nefesim içimde sıkıştı.

 

“Nasıl oldu bu?” dedim alçak bir sesle.

 

“Peşinde çok fazla adam var Defne. Dikkatli olmalısın.”

 

“Maalesef biliyorum.” dedim çaresizce.

 

Sesim titredi. Gözlerimde yaşlar birikmeye başladı, boğazım düğüm düğüm oldu. O güne kadar ne kadar güçlü durmaya çalıştıysam… o anda kırıldım. Küçük, savunmasız bir kız çocuğu gibi hissettim kendimi.

 

“Ben nasıl kurtulacağım onun elinden? Devran beni bırakmayacak… Bunu biliyorum.”

 

Başımı kaldırmadım. Ama o an, Akdeniz Belası’ndan gelen sözler ruhuma çarptı:

 

“Ben seni kurtaracağım.”

 

Gözlerimi bir anda kaldırdım. Umut… yavaş yavaş içimde bir filiz gibi yeşermeye başlamıştı. Titreyerek sordum:

 

“Gerçekten kurtaracak mısın beni?”

 

“Evet. Ama daha zamanı var.”

 

“Zamanı mı?” dedim şaşkınlıkla. “Neden?”

 

“Çünkü şu an ortalık çok karışık. Tüm gözler senin ve Devran’ın üzerinde. Küçük bir hata, seni tamamen kaybetmemle sonuçlanabilir. Ortam biraz sakinleştiğinde seni onun yanından çekeceğim.”

 

Yutkundum. Dudaklarım kurudu. “Peki… nasıl?” diye sordum korkuyla.

 

Cebinden ince, zarif bir kolye çıkardı. Elimi tuttu ve avucuma bıraktı. Elimiz bir an temas ettiğinde, bir titreme geçti içimden.

 

“Bu kolye sayesinde sana bıraktığım notları okuyabileceksin.”

 

“Nasıl yani?”

 

“Kolyenin ışığı, yazılarda kullanılan mürekkebi görünür kılacak. Sadece notları takip et.”

 

Korkuyla baktım. “Ya… ya ben notu boş bir kağıt sanarsam?”

 

Gülümsediğini hissettim. Sesinde hafif bir yumuşama vardı:

 

“Sanmayacaksın. Çünkü anlayacaksın.”

 

O an gözleri başka bir yöne kaydı. Kapıya baktı. Gitmesi gerekiyordu. Zaman tükeniyordu.

 

Son bir kez bana döndü. Elini çeneme dokundurdu. Başımı kaldırdı, gözlerimizin tam ortasında o görünmez bağ bir kez daha oluştu.

 

“Güçlü ol, Defne. Önünde zorlu bir yol var.”

 

Gözlerim dolmuştu ama ağlamıyordum bu kez. Hatta üzgün bile değildim. Çünkü ilk kez biri beni güçsüz değil, güçlü görüyordu. Kafamı yavaşça salladım. Tam o an... biliyordum. Gidecekti. O yüzden hiç zaman kaybetmedim. Sanki içimden bir ses “Bu an bir daha gelmeyecek” diye haykırdı.

 

Ve ona sarıldım. Öyle bir sarıldım ki, içimdeki boşluğu ilk kez biraz doldurabildim.

 

“Teşekkür ederim…” diye fısıldadım.

 

Gerçek, samimi, içtendim. Sarılmayla birlikte içimde kalan bu son şeyi yapmak zorundaydım. Ona ne kadar teşekkür etsem azdı. Beni ölümün elinden almakla kalmıyor, insanların kanlı ellerinden de kurtarıyordu.

 

Sonra kolumu hafifçe sıktı ve beni yavaşça bıraktı. O bana sarılmamıştı ama bu önemli değildi. Benimki sadece minnet gösterisiydi.

 

Ardından, ardına bile bakmadan gitti. Sadece kolyeye değil, içime de bir kıvılcım bırakıp… Ve ben, artık hiçbir şeyin eskiden düşündüğüm gibi kötü olmayacağını biliyordum. Devran’ın karanlığında boğulmak üzereyken, biri gelmiş ve göğsüme bir fener bırakmıştı.

 

Küçük, metal bir kolye. Ama içimde taşıdığım koca bir devrimdi. Ben kolyeyi avucumda sımsıkı tutarak, kaderimin bana hazırladığı yeni karanlığı izlemeye başladım.

 

Ve içimden bir ses şöyle diyordu:

 

“İyiler her zaman beyaz giymez. Bazen en karanlık gölgeler… seni aydınlığa çıkarır.”

 

Koltukta kalakalmıştım. Kalbim o kadar hızlı atıyordu ki, doktor odaya girse tansiyonumu ölçmeden panik atak teşhisi koyabilirdi.

 

O anda kapı hafifçe aralandı. Doktor geri dönmüştü. Yüzü gülüyordu. Yüzümdeki hafif titremeyi, kolyeyi hemen cebime attığımı fark etti mi bilmiyorum.

 

Ama “Her şey yolunda mı?” diye sordu.

 

Başımı usulca salladım. “Yolunda.” dedim. Yalan söylemekten başka seçeneğim yoktu.

 

Kontrollerin devam etmesinin ardından odadan çıktım. Sağlığımda, dirseğimdeki çatlaktan başka devam eden bir sıkıntı yoktu.

 

Koridorda, Devran dün gördüğüm o adamla konuşuyordu. Gözüm ilk Devran’ın ellerine kaydı. Yumruk yapmıştı. Gergindi. Beni gördüğünde bakışlarını kaçırmadan üzerime dikti.

 

Ben de onu izledim. Sanki onun içinde başka bir adam daha vardı. Biri daha derindi. Ama bu ilgisiz, katı dış görünüşü asla izin vermiyordu onu anlamama.

 

Yanıma geldi. “Hadi.” dedi. Ne sıcaklık vardı sesinde, ne de öfke. Ben yokken duyguları nötrlenmiş gibiydi.

 

Arabaya bindiğimizde sessizdik yine. Gözlerimi camdan ayırmadım. Parmağım cebimdeki kolyenin etrafında döndü. Akdeniz Belası beni gerçekten kurtaracak mıydı? Gelişi içime bir umut serpmişti. Uzun zamandır hissetmediğim bir şeydi bu.

 

Devran bir ara başını bana çevirdi. Göz göze geldik. Ama hiçbir şey söylemedi. Sanki bakışıyla “neden sessizsin?” diye soruyordu. Ben de ona içimden cevap verdim: Çünkü bilmediğin şeyler var Devran.

 

Ama ağzımı açmadım. Kalan yol boyunca, cebimdeki kolye ile kalbimde büyüyen korku arasında sıkışıp kaldım.

 

Ama her defasında bir fısıltı gibi içimde yankılandı Akdeniz Belası’nın sesi:

“Güçlü ol, Defne. Önünde zorlu bir yol var.”

 

Ben ona inanmak istiyordum. Artık kimseye tam anlamıyla güvenemeyecek kadar derin bir karanlığa düşmüş olsam da güçlü olmamın bir karşılığı olacağına inanmak istiyordum.

 

 

Bölüm : 14.08.2025 12:18 tarihinde eklendi
Okur Yorumları Yorum Ekle
Hikayeyi Paylaş
Loading...