6. Bölüm

6

Missyazarr
missyazarr

Evin kapısından girdiğimde, içimdeki karmaşa dışımdaki sessizlikle çarpıştı. Bu yüzden hiçbir şey demeden adımlarımı hızlandırdım. Görünmek istemiyordum. Hissetmek istemiyordum. Direkt odama çıkıp sessizce bir köşeye çekilmekti niyetim.

 

Ama daha ilk basamağa adımımı atarken Devran'ın sesi arkamdan geldi:

 

“Odana gitme.”

 

Olduğum yerde durakladım. Sesindeki ton, emirle uyarı arasında gidip geliyordu. Başımı çevirip baktım, gözleri doğrudan üzerimdeydi. Tedirginliğimi gizleyememiş olmalıydım.

 

“Neden?” diye sordum. Sesim yorgundu, ama merak da barındırıyordu içinde.

 

“Odanı değiştirdim.” dedi kısaca.

 

İçimde bir boşluk yankılandı. Odayı değiştirmek? Neden? Beni daha çok kontrol edebilmek için mi? Düşüncelerim beynimde birbirine dolandı. Ama onu sorgulayacak, yüzleşecek gücü kendimde bulamadım. Sadece bekledim.

 

“Beni takip et.” dedi sonra, hiçbir açıklama yapmadan.

 

Sessizce arkasından yürüdüm. Merdivenleri ağır adımlarla çıktık. Her basamak, bilinmeze atılan bir adım gibiydi. Sonunda çatı katına ulaştık. Sessizlik burada daha yoğun, daha keskin bir hal almıştı.

 

Kat boyunca sadece iki kapı vardı. Devran durdu ve elleriyle kapıları işaret etti.

 

“Orası benim odam.” dedi uzakta olanı göstererek. Ardından merdivene yakın olanı işaret etti.

“Bu da seninki.”

 

Bir an şaşkınlıkla yüzüne baktım. Ne yapmaya çalıştığını anlamaya çalışıyordum. Daha da yakına mı almak istiyordu beni? Yoksa kendini mi koruyordu? İçimde, onun neden böyle davrandığına dair bin farklı senaryo döndü. Ama yüz ifadesi hiçbir ipucu vermiyordu.

 

Tepki vermemi bekliyordu, farkındaydım. Ama ben yalnızca sustum. Zaten verebileceğim hangi tepki vardı ki? Gülümsesem sahte olurdu. Öfkelensem işe yaramazdı.

 

Tahammülsüzlüğü yüzünden okunuyordu artık. Kaşları çatıldı, sonra sinirle kapımı açtı.

 

“Gir.” dedi.

 

Ve ben odanın içini gördüğüm an durup kaldım.

 

Oda, diğerine göre küçüktü belki ama… bir penceresi vardı. Pencereden dışarıyı görebiliyordum. Mavi gökyüzü, çatıların kıvrımı, uzaklardan gelen çimen kokusu...

 

İçimden bastıramadığım bir tebessüm süzüldü dudaklarıma. Gülümsedim.

“Bu odada pencere var…” dedim, kendi kendime konuşur gibi.

 

Devran göz ucuyla bana baktı.

“Uslu durman için bir teminat.”

 

Sonra ekledi:

“Eğer işime yararsan, sana karşı dünyanın en cömert insanı olabilirim.”

 

Onun bu sözleri umurumda bile değildi. O pencere, benim için bir nefes alma noktasıydı. Minicik de olsa bir özgürlük alanı. Ve o an, öyle hafif hissettim ki... içimden gelen bir dürtüyle neredeyse sarılacaktım ona. Gerçekten, bir an, o karmaşık adamın bana gösterdiği bu lütuf karşısında, teşekkür etmek için yakınlaşmak istedim.

 

Ama kendimi durdurdum. Bir adım attım sadece. Sarılmak değil, minnettarlık taşıyan bir adımdı.

 

“Teşekkür ederim…” dedim yumuşakça.

 

O ise kıpırdamadan bana baktı. Sanki bir televizyon izler gibi, duygusuz ve dikkatli. Her mimiğimi kaydediyordu zihnine. Hiçbir şey demedi.

 

Sonra:

“Bana teşekkür etmek istiyorsan işime yara.” dedi.

 

Bakışlarımı kaçırmadım.

 

“Ben senin nasıl işine yarayabilirim ki?” diye sordum.

 

O an, aramızda kalan mesafe küçücüktü. Sadece bir adım… Ama o, o adımı attı. Daha da yaklaştı. Gözlerini gözlerime kilitledi, o sert ve baskıcı bakışıyla içime sızmaya çalışıyordu.

 

“Sözümden çıkmayarak,” dedi.

“İşime böyle yarayacaksın.”

 

Dudaklarımı araladım ama söyleyecek bir şey bulamadım. Yine de gözümü kaçırmadım. Onun gözlerinin karanlığına doğru bakmayı öğrendim artık. Sessizce başımı salladım.

 

Ondan onay almışım gibi, yüzünü çevirdi. Kapıdan çıkarken omzunun üzerinden seslendi:

 

“İhtiyacın olan bir şey olursa Hacer ablaya söylersin.”

 

Yanıt vermedim. Odaya girip kapıyı kapatmasını bekleyecektim. Ama o anda duraksadım. Kendi kapısını açarken ben seslendim.

 

“Ne olursa isteyebilir miyim?”

 

Birkaç saniyelik sessizlik oldu. Sonra sesi geldi. Bu kez gergin, kontrollü bir öfkeyle:

 

“Telefon isteyemezsin.”

 

Tam karşılık verecektim, “Onu istemeyecektim.” diyecektim ki, sözümü kesti:

 

“Akşam tam yedide salonda ol.”

 

Sonra kapısını kapatıp içeri girdi.

 

Kapımın önünde durdum bir süre. İçimde, hem o pencerenin verdiği umut, hem de Devran’ın ağırlığının bıraktığı baskı vardı. Ama yine de odaya girdim. Pencereye yöneldim.

 

Ve kendi kendime fısıldadım:

 

“Bir pencere bile, bu evde bir mucize.”

 

Ama ben mucizelere çoktan inanmayı bırakmamış mıydım? Demek ki hâlâ bir yanım… umut ediyordu.

 

***

 

Saatin yelkovanı bugün fazla hızlı çalışıyordu. İlk kez... Evet, ilk kez burada geçirdiğim saatlerin nasıl geçtiğini anlamamıştım. Belki de yeni odaya geçişimle ilgiliydi bu. Ama çoğunlukla pencerenin ardındaki dünyayla meşguldüm.

 

Yeni odamın penceresi, doğrudan açık araziye bakıyordu. Uzaklarda uzanan yemyeşil ağaçlar, otlarla örtülü patikalar, güneşin boyadığı tepeler… Sanki bir tablo gibi duruyordu her şey. Ama işin acı tarafı, o tablonun içine bir adım bile atamıyor oluşumdu. Pencerenin önünde saatlerce oturdum. Düşünmeden, konuşmadan, hareket etmeden...

 

Burası şehirden kilometrelerce uzaktaydı. O kadar uzaktaydı ki, biri yanlışlıkla bile yolunu buraya düşüremezdi. Haritada işaretli olmayan yerler gibi… Biri seni sormazsa, seni bulmak kimsenin aklına gelmez.

 

Ama garipti… Eğer burada tutsak olmasaydım, eğer bu evin içi başka türlü olsaydı… Ben bu evi sevebilirdim. Bu sessizliğini, uzaklığını bile sevebilirdim.

 

Bir süre sonra gözüm pencerenin sağ tarafına kaydı. Gözümden kaçmayan bir detay vardı. Bir balkon… Devran’ın odasıydı orası. Pencere açıktı hafif, perde hareket ediyordu. Gözüm istemsizce o tarafa çevrildiğinde bir kez daha fark ettim: Odalarımız fazlasıyla yakındı. Devran, sadece birkaç adım uzağımdaydı.

 

Derken kapı çaldı. Yavaşça döndüm. Açıldığında tanıdık bir yüz belirdi: Hacer abla.

 

Onu görünce tebessüm ettim. Bu evde, tebessüm edebildiğim iki kişiden biriydi. Hacer ablanın yüzündeki çizgiler, yaşanmışlık kadar merhamet de taşıyordu. Bazen bir annenin dokunuşunu andırıyordu varlığı.

 

“Devran Bey aşağıda sizi bekliyor.” dedi yumuşak bir sesle. Gözüm saati aradı.

Yediye beş vardı.

 

İçimden, “Dakik biriymiş…” dedim. Her şeyi, her anı, saniyesine kadar planlı yaşıyor belli ki. Bekletmek gibi bir şey kabul görmüyor bu evde.

 

Hacer ablayla birlikte merdivenlere yöneldik.

 

“Bu oda sana iyi geldi gibi.” dedi Hacer abla, bir yandan basamakları inerken.

 

“Evet… Doğru.” dedim hafifçe gülümseyerek.

 

Gerçekten iyi gelmişti. Belki bana aitmiş gibi hissettiğim ilk şeydi bu evde. Küçük, sade, sessiz bir köşe.

 

“Ama bu evde pencereli yatak odası pek yoktur.” diye ekledi Hacer abla.

 

Kaşlarım çatıldı. “Nasıl yani?”

 

“Pencereli yatak odalarının hepsi çatı katında. Diğer odalar da var ama... Güvenlikle alakalı olmalı. Eskiden beri öyledir.”

 

Donakaldım. Bu bilgi bir kurşun gibi indi içime. Bu evde penceresiz odaların olması normal bir şey miydi yani?

 

O an, bu eve ilk geldiğim günden beri kaldığım odamdaki pencerenin olmadığını, odalarda neden ışıkların bile otomatik açıldığını düşündüm. Özgürlük, burada bir ayrıcalıktı.

 

Salona vardığımızda Hacer abla sessizce kenara çekildi. Ben tek başıma içeri girdim.

 

Televizyon açıktı. Gözüm hızlıca odayı taradı ve yemek masasında onu gördüm. Devran, tam karşıda oturuyordu. Gömleğinin kolu kıvrılmış, bileğindeki saati görünecek kadar.

 

Gözüm istemsizce takıldı. Masada iki kişilik servis vardı. Birinin ben olduğum kesin miydi? Kendi iç sesime bile yabancılaştım o an. Acaba başka biri daha mı gelecek? Bu, bana mı hazırlanmıştı?

 

“Davetiye mi bekliyorsun?”

 

Devran’ın sesi o an tok ve sabırsızca yankılandı. Gözlerimi ondan ayırmadan cevapladım. Sanki anlamamış gibi, ya da anlamak istememiş gibiydim.

 

“Efendim?”

 

Yüzündeki sabır ipince bir çizgi gibi gerildi.

 

“Otur, Defne,” dedi. Sesinde yine tahammül kalmamıştı. Yumuşaklık değil, emir vardı.

 

Ve ben, bir refleksle hareket ettim. Bir adım atmak, bir adım geri dönmekten daha kolaydı bu evde. Çünkü geri dönmek, burada mümkün değildi.

 

Göz göze gelmedik ama varlığını bütün bedenimde hissediyordum. Devranla olmak beni geriyordu.

 

Masaya oturduğumda ilk fark ettiğim şey, ekranda titrek ışıklarla akan bir haber kuşağıydı. Televizyonun sesi kısık olsa da görseller netti. Hangi kanal olduğunu tam seçemesem de bir haber kanalıydı bu. Bedenim sandalyeye alışmaya çalışırken gözlerim, ekranın köşesinde beliren "CANLI" ibaresine takıldı.

 

Ben hâlâ öylece duruyordum. Ne elim çataldaydı ne de aklım yemekte. O an gözüm, onun kararlı bilek hareketlerine kaymışken sesi birden tok ve keskin bir biçimde odayı yarıp geçti:

 

“Yapman gereken her şeyi komut mu vermem gerekiyor?”

 

Sanki sabrının sonundaymış gibi söyledi bunu. Refleksle başımı kaldırdım. Göz göze geldik. Kaşlarının arasındaki çizgi daha da belirginleşmişti. Ses tonunda ne öfke vardı ne de alay… Sadece tehdit gibi bir bıkkınlık.

 

Çatalı aldım. Başımı hafif eğerek yemeğe yöneldim. Aynı anda içimdeki kızgınlıkla midemdeki kasılma yarıştı. Çünkü Devran'a yaranmak zordu. Ya onun izni olmadan hareket etmemi istemiyor, ya da onun söylemesine gerek kalmadan hareket etmemi istiyordu.

 

Yemek… Ne kadar doğal, ne kadar sıradan bir eylemdi aslında. Ama onun karşısında yediğim her lokma sanki bedenime değil, irademe saldırıyordu.

 

Sessizlik oldu. Masa, kısa süreliğine çatışmasız bir alana dönüştü. Ben yemeğimi yavaşça yerken göz ucuyla televizyona baktım. Görüntüler akıyor, alt yazılar geçiyordu. Kalbim garip bir şeyler seziyor gibiydi ama zihnim o kadar yorgundu ki parçaları birleştiremiyordu.

 

Tam o sırada Devran yeniden konuştu.

Sesi bu kez daha hafifti ama hâlâ keskin bir çizikteydi:

 

“Elini çabuk tut. Birazdan iştahın kaçacak zaten.”

 

Başımı aniden kaldırdım. Ona baktım. Gözlerim şaşkınlıkla genişlemişti.

 

“Neden ki?”

 

Beni izledi. Gözlerinin içinde, ağzından çıkmayan bir cümle dolaşıyordu sanki.

Ama söylemedi. Sadece o buz gibi sesiyle şu kadarını dedi:

 

“Yemeğini ye, Defne.”

 

Yavaşça başımı salladım. Direnmek istemiyordum. Belki de artık dayanacak gücüm yoktu.

 

Yemeğimi hızlıca yemeye başladım. Ağzıma attığım her lokma, sanki zamanla yarışıyordu. Çatal bıçağın tabağa çarpma sesleri, sessizliğe ritmik bir yankı gibi doldu.

 

Yaklaşık beş dakika sonra, çatalımı tabağın kenarına bırakmış, nefes almak için başımı hafifçe geriye yaslamıştım ki... Bir ses duydum. Televizyondan gelen bir ses kulağımı yakaladı.

 

"Defne Aydın…"

 

Bir anlık sersemleme yaşadım. Televizyondaydım. Bütün bedenim irkildi. Gözüm istemsizce ekranın üzerine kitlendi. Spiker artık kısık sesle değil, normal sesle konuşuyordu. Sanki ses açılmıştı. Ya da beynim o an diğer her şeyi kısıp sadece onu duyuyordu.

 

Televizyondaki haber spikeri şimdi doğrudan beni anlatıyordu. Alt yazıda adım, büyük harflerle geçiyordu. Spikerin sesi yükseldi, kelimeler netleşti:

 

“Ünlü şarkıcı Defne Aydın, İtalya’da tatil yaptığı sırada bir barda gerçekleşen sahte polis baskını sonrası geçtiğimiz günlerde ortadan kaybolmuştu…”

 

Boğazımdan geçen lokma bir taş gibi orada kaldı. Gözlerim ekrana kitlendi. Sandalye hafifçe geriye kaydı. Ayağa kalktım. Ayaklarım istemsizce beni televizyona doğru sürükledi.

 

Karanlık bir sokak görüntüsü vardı. Ortamı yalnızca mavi ve kırmızı ışıklar aydınlatıyordu. Ben bardan zorla çıkarılırken olan görüntüydü bu. Gözlerimdeki şaşkınlık ve korkuyu buradan dahi görebiliyordum.

 

Sonra başka bir görüntü geldi ekrana. Bugün hastanede Devran’ın yanında yürürken.

 

Yavaşça ekranın önüne geldim. Ekranın bir köşesinde gülümseyerek çekildiğim fotoğrafta, kendi yüzüme baktım. Ama o yüz artık bana ait değil gibiydi. O yüz, kamuoyunun çılgınca incelediği birine aitti artık.

 

“Defne Aydın’ın, bu sabah Türkiye’de özel bir hastanede görüntülenmesi şok yarattı. Görüntülerde genç şarkıcı, ünlü iş insanı Devran Arıkan ile son derece samimi şekilde görülüyor.”

 

Devran’ın belimden tutarak bana samimi bir şekilde hastaneye eşlik ettiği görüntü, defalarca tekrarladı. Ardından bir konser esnasında çekilen görüntüm ekrana geldi.

 

“Üç haftalık kayboluşun ardından Defne Aydın’ın nasıl, ne şekilde Türkiye’ye döndüğü ise hâlâ belirsizliğini koruyor. Genç şarkıcının kaçırıldığı mı, yoksa kendi isteğiyle mi ortadan kaybolduğu soruları sosyal medyada gündem oldu. Ünlü ismin, Devran Arıkan ile ne tür bir ilişki yaşadığı ise henüz netlik kazanmış değil…”

 

Spikerin sesi geride kalıyordu artık.

Odanın içinde sadece görüntüler vardı. Ve ben öylece kendimi izliyordum. Tıpkı bir yabancı gibi.

 

Arkamda Devran’ın hâlâ oturduğunu biliyordum. Beni izliyordu, bundan emindim. Ama ben ona dönmedim.

Çünkü içimde yükselen şey korku değildi artık. Korkunun yerini alan başka bir histi bu:

 

Yaşanacak felakete yaklaşmanın verdiği o keskin huzursuzluk.

 

Ve o an fark ettim. Bu sadece bir televizyon haberi değildi. Bu, bir satranç hamlesiydi. Ve taşlar artık oynuyordu.

 

Arkamda bir sandalye itildi. Devran sessizce ayağa kalktı. Yanıma geldiğinde ekran hâlâ titrek bir netlikle beni gösteriyordu.

 

Sadece bir cümle fısıldadı kulağıma:

 

“İştahın kaçtı, değil mi?”

 

Ve o an, boğazıma oturan düğüm hiçbir şey söylememe izin vermedi. Evet, kaçmıştı. Hem de sonsuza kadar...

 

 

Bölüm : 15.08.2025 12:38 tarihinde eklendi
Okur Yorumları Yorum Ekle
Hikayeyi Paylaş
Loading...