7. Bölüm

7

Missyazarr
missyazarr

Arkamı döndüğümde göz göze geldik. Devran'ın bakışlarında tanıdık bir karanlık vardı. Soğuk ama odaklanmış. Uzun zamandır aklımı kurcalayan o suskunluğun altında başka bir hazırlık olduğunu anlamıştım. İçimden geçenleri tutamadım:

 

"Bugün hamle yapmaya başlamıştın, değil mi?"

 

Bir an tereddüt etmedi. Sanki cevabını çok önceden hazırlamış gibiydi:

"Ben aylar önce hamle yapmaya başlamıştım."

 

Gözlerim yere kaydı. Nefes almakta zorlandım. Aklımdaki tüm sorular, cevaplardan daha sertti. Yine de başımı hızla kaldırdım ve onu izledim.

 

"Peki amacın ne?" dedim, sesim biraz daha sertti bu kez. "Babama engel olmak mı? Onun beni öldürmesine izin vermeyerek... işine engel olmak mı istedin?"

 

Kaşları çatıldı. Alaycı değil, hayal kırıklığıyla karışık bir ifade belirdi yüzünde.

 

"Bu kadar basit düşünen biri gibi mi görünüyorum?"

 

Cevap veremedim. Ne desem eksik, ne sorsam yanlış olur gibiydi. Gözlerim bir kez daha kaçtı ondan.

 

"Ne düşünebilirim ki?" dedim. "Sizin dünyanızla ilgili hiçbir fikrim yok. Ben sahneye çıkan, şarkı söyleyen, insanların yüzünde gülümseme olmasını sağlayan biriydim. Senin dünyanda ise... kurşunlar, kanlı eller, kanlı paralar var."

 

Sanki bu sözüm onda bir şey tetikledi. Gözleri karardı, ama kızmadı. Aksine... karar vermiş gibiydi. Ani bir hareketle yürümeye başladı. Ardından kısa ve sert bir ses:

 

"Yürü."

 

Hiç sorgulamadan peşinden gittim. Sonunda bir kapının önünde durdu ve açtı. Devran'ın odasıydı.

 

İçeri girdiğimde durup baktım. Oda düzenliydi ve tamamen siyah eşyalardan oluşmaktaydı. Pencereyi örten kalın siyah perdeler bile içerisi aydınlanır diye korkuyla odayı korumaktaydı. Odanın içinde başka birinin nefes alması bile zordu. Ama Devran burada yaşıyordu. Ve belli ki her karanlık, onun için sadece gölgeydi.

 

Masasına doğru yürüdü. Büyük çelik bir kasanın önünde durdu. Hızlı hamlelerle şifreyi girdi ve içinden birkaç dosya, bir de flash bellek çıkardı.

 

Yavaşça yanına yaklaştım. Gözlerim istemsizce ellerine takıldı. Ne yaptığını anlamaya çalışıyordum. Sonra konuşmaya başladı:

 

"Şimdi sana bazı isimleri tanıtacağım."

 

Sesi, ders anlatan bir profesör kadar netti. Bilgisayar ekranında bazı fotoğraflar belirdi.

 

"İlki... Dante Moretti. İtalya'nın en ünlü mafyalarından biri. Son zamanlarda herkes onunla iş yapmak istiyor. Biz de istedik. Üç ay önce anlaşmayı sağladık. Ama sonra..."

 

Kısa bir duraksama yaptı.

"...bir baskın yedik."

 

Başımı eğdim. Ağzımdan sadece tek bir kelime çıktı:

 

"Babam."

 

Devran, başını yavaşça salladı.

"Bu işi bilen tek kişi oydu. Çünkü Türkler ve İtalyanlar arasında arabulucuk yapar, işi bu. Ve bu da..."

 

Bir videoyu başlattı. Ekranda, yüzü görünmeyen siyah kapüşonlu bir adamla konuşan başka bir adam vardı. Konuşmalar belirsizdi, ama gerginlik hissediliyordu. Kamera uzaktaydı, profesyonel bir takip kaydı gibiydi. Ne konuştukları değil, sadece varlıkları bile içimi ürpertti.

 

Video bittiğinde sessizlik çöktü. O an aklımda bir kıvılcım yandı. Parmağımla ekranı göstererek sordum:

 

"O... o Akdeniz Belası mı?"

 

Devran, başıyla onayladı.

"Ta kendisi." dedi. Sonra önündeki kalın bir dosyayı bana doğru itti.

 

"İşte bu da şeytanla meleğin işbirliğinin bana olan faturası."

 

Dosyayı açtığımda gözlerim büyüdü. Sayfalarca rakam vardı. Büyük, çok büyük rakamlardı bunlar. Dalgınlıkla sordum:

 

"Bu ne?"

 

Devran, parmağıyla dosyanın en altındaki devasa bir miktarı gösterdi:

"Kaybettiğim küçük bir miktar."

 

Kahkahamı zor tuttum. Küçük mü? Onun küçük dediği rakam, benim tüm hayatım boyunca göremeyeceğim bir servetti.

 

"Küçük bir miktar mı?" diye şaşkınlıkla baktım ona.

"Bu para bir şehrin yıllık bütçesi gibi. Bu kadarını nasıl kaybedebilirsin?"

 

Devran dosyayı masasının üzerinden geri alıyor ve flash belleği cebine koyarken hiç istifini bozmuyor.

 

"Çünkü şeytanla dans etmeye kalkarsan, önce adımları kendin belirlediğinden emin olursun. Her şey yolunda gider sanırsın ama sonra birden müziği o keser. Ve sen tek başına kalırsın."

 

Devran'ın sözlerini sindirmeye çalışırken odadaki hava iyice ağırlaşmıştı. Aramızdaki mesafe azdı ama sanki binlerce kilometrelik bir uçurum varmış gibi hissettiriyordu. Çünkü biz bambaşka insanlardık, dünyalarımız gibi. Gezegenlerimiz arasında uzunca bir mesafe vardı.

 

"Babam gerçekten bu adamlara seni satacak kadar ileri gitti mi?" diye sordum sessizce. "Sadece kendi kızı değil, uluslararası bir mafya savaşının da parçası mı oldu?"

 

Devran koltuğuna oturup bacaklarını genişçe üst üste koydu. Dosyayı bir kenara attıktan sonra gözlerini benden ayırmadan konuştu.

 

"Baban, kendi kızını pazarlık edecek kadar gözü dönmüş bir adam. Senin onun için hiçbir kıymetin yoktu. Sadece o anlaşmanın içinde 'garanti unsuru'ydun. Eğer işte pürüz çıkarsa önemli bir şey feda etmek zorundaydı, o da seni seçti. Sonra Dante geldi, seni aldı. Çünkü Dante'nin sistemini altüst etti. Dante de hemen intikam almak istedi."

 

Gözlerim doldu ama ağlamadım. Boğazım düğüm düğümdü. Kendimi güçlü olmak için kasıyordum.

 

"Benim canım bir pazarlık unsuru muydu?" diye düşündüm içimden. "Benim hayatım... bu üç adamın oyununda sadece bir piyon muydu yani?"

 

Devran, başını hafifçe yana eğerek beni süzüyordu. Bir an gözlerinde kısa bir şey parladı. Belki pişmanlık, belki anlayış ya da acıma... Ama çabucak kayboldu.

 

"Seni kurtardım. Seni İtalya'da darp edenler Dante'nin adamlarıydı. Ve evet, seni bu evde tuttuğum için bana kızgınsın. Ama eğer seni o gece aldırmasaydım... şu an bir mezarın altındaydın."

 

Ellerimi yumruk yapmış, tırnaklarımı avucuna geçiriyordum. Söyledikleri doğruydu. Beni Akdeniz Belası bulmuş olsa bile tedavimi sağlayan Devrandı. Bu yüzden odayı bir anlığına sessizlik kapladı. Sonunda, zorla da olsa, başımı kaldırıp Devran'a baktım.

 

"Şimdi ne olacak?"

 

"Şimdi ya bu savaşta hayatta kalmayı seçeceksin... Ya da yok olup gideceksin. Karar senin, Defne Aydın."

 

Bakışlarımı kaçırmadım O an içimdeki bir yer buz kesti.

 

"Senin oyununda bir piyon olmayacağım." dedim, sesi kararlı.

 

Devran hafifçe gülümsedi. Onun bu halini ilk defa gördüğüm için dikkatle onu izledim ve cevabını bekledim.

 

"İyi. Çünkü ben de zaten oyunu mat edebilmek için senden şah olmanı istiyorum."

 

Bu sözler kafamda uzun süre yankılandı. O an anladım: Bu savaşta artık sadece hayatta kalmak değil, hükmetmek zorunda kalacaktım. Hayatta kalmak istiyorsam güçlü olmak zorundaydım. Ama nasıl? Onu henüz bilmiyordum. Ama bir şey kesindi: Geri dönüş yoktu. İtalyada başlayan mücadelem uzun süre devam edecek gibi duruyordu.

 

Devran'ın karanlığına bakarken kendi içimde yükselen o sessiz sesi duydum. Beni yutmalarına izin vermeyeceğim.

Onların oyununun kurbanı değil, bozucusu olacaktım. Gerekirse Devran'ın kanlı elini tutacak, ya da Akdeniz Belası'nın elini tutacaktım. Ama hayatta kalacaktım.

 

Bir an sustuk. Zaman, etrafımızdaki o siyah odada sıkışmış gibi duruyordu. Havadaki ağırlık artık taş gibi omuzlarımdaydı ama ona rağmen sormak zorundaydım:

 

"Beni korumaya devam edecek misin?"

 

Bir süre düşünür gibi yaptı. Sonra yüzünde sert ama saklı bir kararlılıkla cevap verdi:

 

"Evet. Ama... amacıma ulaşmama yardım edene kadar yanımda olursan."

 

İçim kıpırdadı. O "ama" kelimesi, benden çok şey istiyordu, hissediyordum. Fakat geri çekilmedim. Adımlarımı ağır ağır attım ve onun tam önüne geldim. Oturduğu koltuğun kenarında durdum. Gözleri benimkine takıldı.

 

O an uzun sürdü. Belki birkaç saniye, belki birkaç ömür... Bakışlarımız birbirine takıldı ve ben, karşımda neyle mücadele ettiğimi anlamaya çalıştım. Bu adam... bu karanlıkla beslenen, bir yandan beni koruyan ama diğer yandan kendi düzenini kurmak için tüm ahlaki sınırları zorlayan bu adam... Gerçekten ne istiyordu?

 

Sonunda sorum döküldü dudaklarımdan:

 

"Amacın babamı öldürmek mi?"

 

Soru odada yankılandı. Devran, gözlerini benden ayırmadan sustu. Ne kıpırdadı ne de kaşını çattı. Sadece baktı.

 

Sonra, sesinde en ufak bir titreme olmadan:

 

"Gerekirse." dedi.

 

Boğazım düğümlendi. Bu kadar net, bu kadar kolay söylemesi... ürperticiydi.

Ama ben de bir şeyin cevabını bilmek istiyordum. Çünkü bu sadece onun kararı olmayacaktı. Ben de o kararın bir ucundaydım artık.

 

"Ne olursa gerekmez?"

 

Devran başını hafifçe yana eğdi, gözlerini gözlerime sabitleyerek cevap verdi:

 

"Eğer baban bana biat ederse gerekmez."

 

Biat... Kelime beynimde yankılandı. O kadar güçlü, o kadar tehlikeli bir kelimeydi ki. Devran o adamın diz çökmesini istiyordu. Sadece teslimiyet değildi bu; hükümdü.

 

Yine sustuk. Ama bu kez onun bakışlarında bir şey gördüm. Gizlemediği bir gerçek vardı. Devran, babamın asla biat etmeyeceğini düşünüyordu. Ve ben bunu anladım.

 

"Sen... onun asla biat etmeyeceğini düşünüyorsun."

 

Devran, başını bir kez sertçe eğdi.

"Evet."

 

Sonra gözleri bir kıvılcım gibi parladı, dudaklarında keskin bir çizgi oluştu. Bir şeylerden hoşnut değildi.

 

"Ne o, seni öldürmeye çalışan babanı öldürürüm diye yardım etmeyecek misin bana?"

 

Sanki içimde bir şey kopup yere düştü.

Yüzüm donuk kaldı ama içim çığlık atıyordu. O benim babamdı. Ama beni öldürmek isteyen de oydu. Gerçeği daha önce duymuştum. Ama Devran'ın ağzından çıkan bu netlik tokat gibi çarpmıştı yüzüme. Tüm duygularım bir an karmakarışık oldu. Ama sustum.

Korkuya, öfkeye, acıya... hepsine karşı dimdik durdum.

 

Ve sonra, bir nefes alıp kararlı bir şekilde söyledim:

 

"Sana yardım edeceğim."

 

Devran başını hafifçe eğdi. Bir anlık duraksamayla... belki ilk kez, şaşırmış gibiydi. Bekliyordu bunu. Ama bu kadar kolay, bu kadar çabuk beklememişti belki de. Gözlerim gözlerinde kaldı.

 

O an dudağını hafifçe büktü, ince bir tebessüm geçti yüzünden.

"Aferin." dedi, alaycı olmayan bir sesle.

 

Bir aferin bu kadar mı ağır olurdu?

İçimde bir yer cız etti. Ne için? Babamı öldürmesine yardım edeceğim için mi? Yoksa onlar gibi kirli yollara saptığım için mi? Bilmiyorum.

 

Devran, koltuğunda iyice geriye yaslandı. Gövdesi biraz gevşedi ama gözleri hâlâ alarmdaydı. O bir panterden farksızdı. Besin zincirinin en tepesinde o vardı. Ve ben de artık onunla aynı ormanda yürüyordum.

 

Odada bir süre sessizlik oldu. Sanki duvarlar bile bizi dinliyordu. Konuşmak istiyordum ama ne diyeceğimi bilemiyordum. Ne kadar karanlığa adım attığımı anlamaya çalışıyordum belki de.

 

Devran birden kolundaki saati yokladı, sonra başını kaldırmadan konuştu:

 

"Birkaç güne ihtiyacım var. Hazırlıklar sürecek. Senin burada olduğun hâlâ gizli. Onlar seni hastaneden çıktın sanıyor. Akdeniz Belası'nın yine kahramanlık yaptığını düşünüyorlar. Benim de seni yakında öldüreceğimi düşünüyorlar."

 

"Ya sonra?" dedim, sesim boğazıma takılarak. O an Devran'ın koyu gözleriyle karşılaştım.

 

"Sonra... Benim yanımda olduğunu öğrenecekler."

 

Kaşlarımı çattım.

"Nasıl?"

 

Devran yavaşça gülümsedi.

"İnsanları şu an seni konuşuyorlar. Senin yokluğun bir soru işaretiydi. Şimdi ise cevaba dönüşüyorsun. Ama cevabı biz yazacağız."

 

Damarlarımda bir ürperti gezindi.

Kullandığı cümleler bir senaryo gibiydi. Ama içimde başka bir şey daha vardı, bir kıpırtı. Sanki içimde gömülmüş bir ses, Devran'ın bu düzenini içten içe anlamaya başlamıştı.

 

"Bu insanların hepsi senden korkuyor mu? Yani sen... Hepsiyle başa çıkabilecek kadar güçlü müsün?"

 

Gözleri karanlık ve netti.

 

"Güçlü olduğuma inanmasam böyle bir yola girmezdim. Çünkü ben onların en zayıf yerini ezberledim. Herkesin bir korkusu vardır Defne. Ben sadece o korkunun üstüne yürümeyi öğrendim."

 

"Benim de mi?"

 

Sorumu duydu. Cevaplamadan önce uzun uzun baktı. Sonra ayağa kalktı, adımlarını yavaşça attı. Pencerenin önüne geldi. Siyah perdelerin arasından dışarıya baktı. Sanki dünya bile onun gözünde küçülüyordu.

 

"Senin korkun... yalnız kalmak." dedi sonunda. "Ama artık yalnız değilsin."

 

Sözleri beni hem yıktı hem kaldırdı. Çünkü doğruydu. Ben hep birine tutunmak istemiştim. Çünkü hiç tutunacak birine sahip olmamıştım. Etrafımda milyonlar vardı ama yanımda iki arkadaşımdan başka kimse yoktu. Ama şimdi... tuttuğum dal dikenliydi.

 

Yine ona doğru yürüdüm, birkaç adım kala durdum.

 

"O adamın kızı olmama rağmen beni gerçekten koruyacak mısın?" diye sordum yeniden. Bu kez tamamen emin olmak istedim.

 

Devran başını bana çevirdi. Bir süre sadece sustu.

 

"Eğer bu dünyada birinin seni korumasını istiyorsan, o kişi ben olmalıyım. Çünkü diğerleri seni çoktan satmış."

 

Haklıydı. Beni ancak Devran kadar güçlü biri koruyabilirdi. Akdeniz Belası kimdi? Onu tanımıyordum bile. Canımı kurtarmak istiyorsam doğru olanı yapmak zorundaydım. Ve ben, bu karanlığın içindeki adamın elini tuttum. Çünkü başka şansım yoktu.

 

Devran tekrar döndü bana. Tepkimden ne düşündüğümü rahatlıkla anlamış gibi görünüyordu.

 

"Yarın gece seni biriyle tanıştıracağım." dedi. "Babanın sağ koluyla."

 

Kalbim hızla atmaya başladı. Oyun benim için yeni başlıyordu. Ben artık sadece bir piyondan fazlasıydım, şahtım. Satranç masasını deviren Devran'ın "Mat" ından önce öldürücü hamleyi ben yapacaktım. Her şeye hazırlıklı olmalıydım.

 

"Şık bir yer olacak. Özel bir elbise giy."

 

Odadaki ağır hava hâlâ omuzlarımda gezinirken başımı yavaşça salladım. Cevap vermedim. Çünkü ağzımdan çıkacak her kelime, şu an fazla gelebilirdi. Fazlalık, burada ölüm demekti. Fazla konuşmak, fazla sormak, fazla duygulanmak... Güçlü olan yaşardı.

 

"Yarına kadar öğrendiklerini sindirmeye bak. Hata yapmanı istemiyorum. Hayatımda hataya pek yer yoktur... Malum, babanın halini görüyorsun."

 

Devran'ın başka bir şey söylemeyeceğini ve konuşmanın burada bittiğini anladığımda odadan çıkmak için hareketlendim. Kapının eşiğinde durdum.

 

"İyi akşamlar Devran."

 

Sesimde ne itaat vardı, ne de isyan. Sadece düz, nötr bir haldi bu. Ondan bir cevap beklemeden döndüm. Ama gözlerinin hâlâ üzerimde olduğunu hissedebiliyordum. Bakışları, sırtımda bir yük gibi asılıydı.

 

Odanın kapısını kapattığım an ciğerlerime dolan o kısa özgürlük nefesini hissettim. Tutsaklığın içinde bir anlık serinlik gibiydi. Hemen odama girdim ve banyoya yöneldim.

Lavaboyu açtım. Sağ avucuma bolca soğuk su doldurup yüzüme bastım. Su tenime değdiği anda titredim ama bu titreme bedenimden çok zihnimdeydi.

 

Aynaya baktım. Islak saçlarım tenime yapışmış, gözlerimin çevresi uykusuzluktan ve stresten koyulaşmıştı. Ama orada, o aynada, bir çift göz bana direniyordu. Korkuya rağmen oradaydı. Yüzümde ölüme karşı verdiğim savaşın izleri biraz iyileşmiş de olsa hala duruyordu.

 

"Gerçekten çok dikkatli olmalıyım... En küçük hata, bu sefer ölümümle sonuçlanabilir." dedim içimden. Sesim fısıltıdan bile sessizdi ama zihnime kazındı.

 

Aynadaki yansımam bana meydan okuyordu sanki. "Yapabilir misin? Güçlü kalabilir misin?" diye sorar gibiydi.

 

Kendime bir cevap verdim. Belki sadece ben duydum ama o cevap, içimi saran bütün korkulara rağmen oradaydı:

 

"Evet."

 

Dudaklarım titrerken mırıldandım:

"Haklıymış..."

 

Sesi aynada yankı buldu. O adam uyarısında haklıydı: Akdeniz Belası.

O, ilk karşılaşmamızda gözlerime bakıp güçlü olmamı söylerek en doğru uyarıyı yapmıştı. O zaman ne demek istediğini tam anlamamıştım ama şimdi her harfi ciğerime işliyordu. Devranın, yani Pantera Nera'nın, yani Kara Panter'in dünyasında güçlü olan hayatta kalırdı. Onun dünyasının düzeni bir ormandı. Ve ben besin zincirinde, sınıfları bir anda atlayarak en tepeye çıkmak zorundaydım.

 

Yarın ne olursa olsun, o adamın yanında eğilmeyecektim. Devran'ı dinleyip şık giyinecektim, evet. Ama şıklığından daha çok, duruşum konuşacaktı.

 

 

Bölüm : 17.08.2025 12:17 tarihinde eklendi
Okur Yorumları Yorum Ekle
Hikayeyi Paylaş
Loading...