8. Bölüm

8

Missyazarr
missyazarr

Sanki Devran’ın sesi, o cümleleri, yüzümün çevresinde yankılanıyor; bastıramadığım bir uğultuya dönüşüyordu.

 

“İyi. Çünkü ben de zaten oyunu mat edebilmek için senden şah olmanı istiyorum.”

 

Gece yatağa uzandım ama uyumak gibi bir niyetim yoktu. Tavana bakarak saatlerce düşündüm. Sanki beynim yerinden çıkacakmış gibi ağrıyordu. İçimde fırtınalar kopuyordu. Bazen gözlerimi kapattım. Ama olmadı.

Kapatınca daha çok düşünüyordum.

 

Gece saat kaçta uyuduğumu bilmiyorum. Uyudum mu, bayıldım mı, yoksa sadece birkaç dakikalık boşluklar mı yaşadım, emin değilim.

 

Sabah kapıdaki nazik ama belirgin tıklama ile irkildim.

 

“Defne Hanım.” dedi tanıdık bir ses, “Kahvaltı hazır. Aşağı gelebilirsiniz.”

 

Ses Hacer ablanındı. Bugüne kadar hep odama getirilen kahvaltının artık gelmeyeceğini söyleyen bir haberdi bu. Demek ki kafesimin sınırları genişlemişti. Aşağı inmem gerekiyordu.

 

Yorgun bir sesle, “Tamam Hacer abla, geliyorum.” dedim.

 

Hemen kalkmadım. Oda hâlâ aynı karanlık düşüncelerle doluydu ama ben aynaya bir kez daha bakmamaya karar verdim. Bu sefer göz göze gelmek istemedim kendimle. Giyinip, saçımı basitçe topladım. Üzerime sade ama düzgün bir kıyafet geçirdim. Bu evde artık dikkat çekmemek, en akıllıca hareketti.

 

Aşağı indiğimde evin geniş salonu yine o loş, klas havasıyla beni karşıladı. Ama bugün farklıydı. Masa hazırlanmıştı ama evde çalışanlardan başka kimse yoktu. Ne Devran, ne başka biri... Sanki herkes kendi işindeydi. Bense tek başıma, koskoca masanın baş ucuna ilişiverdim.

 

Her şey hazırdı, çayım bile. Çatal ve bıçak sesleriyle sessizliğe eşlik ettim. Kahvaltı yapmaya çalışırken gözüm hep aynı köşeye, dün haberleri izlediğim televizyona kaydı. Ama ekran kapalıydı. Sessizdi. İçim bir garip oldu. Dün izlediğim haberin ağırlığı hâlâ üzerimdeydi.

 

Şimdi de ne vardı orada? Dayanamadım. Ayağa kalktım ve televizyonun önüne geldim. Elim uzandı, televizyon kumandasına dokundum. Ekran açıldı.

Şimdi başka bir haber yayındaydı. İzlemedim. Ama gözüm oradaydı. Bir koltuğa iliştim ve beklemeye başladım. İçimde bir his vardı. Bugün yine bir şeyler duyacaktım.

 

Kahvaltımı bırakmıştım. O sırada evin çalışanları masaya yanaştı. Sessizce, saygılı hareketlerle tabakları, fincanları toplamaya başladılar. Onlara hiç aldırmadım. Kafamda sadece bir şey vardı: Hakkımda çıkan haberler. Devran’ın dediği gibi, sindirmem gereken şeyler bitmemişti.

 

Ve işte sonra, tam da tahmin ettiğim gibi televizyondaki görüntü değişti.

 

“Şimdi tekrar Defne Aydın olayına dönüyoruz. Ünlü Türk şarkıcı Defne Aydın’ın gizemli kayboluşu hakkında yeni görüntüler ortaya çıktı.”

 

Donakaldım. Gözlerim bir anda büyüdü. Ekranda bir otopark ya da sokak gibi bir yerde, tanıdık yüzler belirdi. Serkandı bu, menajerim. Yanında Elif ve Melis vardı, en yakın arkadaşlarım.

 

Haberciler, üçüne de bağırarak soru soruyordu:

 

“Defne Aydın neden ortadan kayboldu?”

 

“Defne Aydın'ın başına ne geldi, bizi bilgilendirmeyecek misiniz?”

 

“Kolundaki alçının sebebi ne?”

 

“Devran Arıkan’la bir gönül ilişkisi içinde mi?”

 

Ama hiçbiri cevap vermiyordu. Serkan eliyle kamerayı kapatmaya çalışıyor, Melis panikle kafasını çeviriyor, Elif kolunu tutup onu sürüklüyordu. Sonra görüntüde üçü de hızla uzaklaşıp arabaya biniyor, oradan kaçıyorlardı.

 

Derin bir nefes bile alamadım.

Sanki ciğerime ağırlık çökmüştü.

 

Sunucunun sesi tekrar geldi, yorum tonuyla:

 

“Bu sessizlik daha ne kadar sürecek, merak ediyoruz. Toplumun gözleri önünde olan bir ismin bu denli kaybolması ve çevresindekilerin suskunluğu... açıkçası şüphe uyandırıyor.”

 

Gözlerim ekrana kilitlenmişti. Soluksuzdum. Her şey kontrolden çıkıyor gibiydi. Ve ben şimdilik sadece bekleyebiliyordum.

 

Serkan’ın kaçamak bakışları, Elif’in endişeli yüzünü saklamaya çalışması, ekranda belli olmasa bile Melis’in titrediğine emin olduğum elleri… Bu insanların hepsi hayatımda bir zamanlar gülüp eğlendiğim insanlardı.

Şimdi ise tehlikeden kaçıyorlardı. Ama şükür ki iyilerdi. Bu, içimi rahatlatan tek şey olmuştu.

 

Parmaklarım uzandı, yavaşça televizyonu kapattım. Ekran karardı.

Ama içimdeki karmaşa hâlâ yüksek sesle bağırıyordu.

 

Koltukta öylece kaldım. Gözüm, salonun herhangi bir boşluğana takıldı. Ama ben o boşlukta kendimi gördüm. Hiçbir yere ait olmayan, hiçbir sesi çıkmayan bir halim vardı sanki o noktada.

 

“Eğer bu sefer gerçekten ölürsem…”

İçimden bu cümle sessizce yükseldi.

“…haberlere nasıl çıkarım acaba?”

 

Aklım kendi kendine hesaplar yapmaya başladı. Fotoğraflarımı bulurlar... Gülümseyen, sahnede parlayan hâlimi.

Ve sonra “Erken bir kayıp oldu, büyük yetenekti” derler. Yine bir kadının adı, bir trajedinin başlığı olur.

 

Ama ben sadece… Başarılarımla anılmak istiyordum. Sahneyle, sesimle, şarkılarımla. Ben sadece şarkıcı olmak istedim, tıpkı annem gibi.

 

Gözüm doldu ama ağlamadım. Bana artık ağlamak değil, güçlü olmak yakışırdı. Kendi kendime fısıldadım:

 

“Kızlar annelerinin kaderini yaşamaz. Ben bu döngüyü bozarım.”

 

Ayağa kalktım. Sanki o sözle birlikte içime bir kıvılcım düştü. Ayaklarım beni bahçeye sürükledi. Salonun hemen önündeki kapıyı açtım ve dışarı çıktım.

Gözüm, eski ama konforlu bahçe koltuğuna ilişti. Sessizce oraya oturdum.

 

Hava sıcaktı, ama boğucu değildi. Çimenlerin kokusu burnuma geldi.

Uzakta kuşlar ötüyordu ama ben duymuyordum. Sadece zihnimdeki uğultuya eşlik ediyordu hepsi.

 

Saatlerce orada oturdum. Devran’ın bana söyledikleri, yüzü, o tehdit gibi ama aynı zamanda gerçekleri dürüstçe sunan sesi… Hepsi kafamda dönüp durdu.

 

Devran’ın olduğu dünyada her gün yeni bir kaostu. Eğer dünü dünde bırakmazsam bugünü yaşayacak gücüm olmazdı.

 

“Sindir.” Demişti ya…

“Yarına kadar her şeyi sindirmeye bak.”

 

İşte ben de onu yapmaya çalışıyordum. Saatler akşamüstüne yaklaştığında hava turuncuya döndü. Gökyüzü bile kan rengini andırıyordu.

 

Yavaşça ayağa kalktım. Odamın yolunu tuttum. Banyo yaptım, saçımı dikkatlice kuruttum. Makyaj yapmadım henüz ama aynanın karşısına geçtim. Devran ne istemişti?

 

“Şık bir şeyler giy.”

 

Gözüm hemen onun hazırlattığı kıyafetlerin asılı olduğu o özel dolaba gitti. Dolabın kapağını açtığımda çeşit çeşit elbise vardı. Sade olanlar, iddialı olanlar, koyu tonlar… Ama gözüm hemen bir tanesinde takılı kaldı: Kırmızı. Kesimi cesur, ama zarif bir kırmızı abiye. Bel kısmı oturuyor, etekleri yere kadar akıyordu. Kumaşı ipek gibiydi. O elbiseyi elime alırken içimden sadece tek bir cümle geçti:

 

“İntikam kırmızısı.”

 

Bu gece, artık güçsüz görünmeyecektim. Eğer Devran’ın yanında kalacaksam…

Ve bu dünyada hayatta kalacaksam… O zaman intikamımı da, hayatımı da geri alacaktım. Ve bu hikâye, annemin yarım kalan hikâyesi gibi trajediyle değil,

benim yazdığım bir sonla bitecekti. Zor ya da kolay... Ama benim mutlak zaferimle.

 

Saat yediye yaklaşırken aynadaki suretime bir bakış daha attım.

Gözlerimin çevresini biraz daha koyulaştırdım. Kırmızı rujum, savaşın son damlası gibi yerini buldu dudaklarımda. Tıpkı eski zamanlardaki kabile kadınları gibi savaş boyamı sürmüştüm.

 

Saate tekrar göz attım. Yedi olmamıştı henüz ama çok da uzak değildi. Devran “akşam” dediyse, onun için akşam tam da bu saatlerdi… Netti. Gecikmek, zayıflık gibi algılanırdı onun gibi adamlarda. Ve bugün ne zayıflık gösterecek hâlim vardı, ne de sabrım.

 

Aşağı inerken topuklu ayakkabılarımın zemine her dokunuşu, tıkırtı değil; meydan okuma gibiydi. Merdivenlerin sonunda, her zamanki gibi kapının yakınında duran Devran’ı gördüm.

Yanında yine o uzun boylu adam vardı.

Sert duruşu ve ifadesiz yüzüyle konuşuyordu ama Devran dikkatini çoktan başka bir yöne vermişti.

Beni fark etti.

 

Göz göze geldiğimizde bir şey oldu.

Zaman kısa bir an durdu sanki. Gözleri gözlerime kilitlendi. Söyleyemediğim her şeyi okuduğunu düşündüm bir an.

Kalbim, içinde koşuya başlamış gibi çırpınıyordu.

 

Yavaşça yaklaştım. Yüzümdeki ifadeyi kontrol altına almaya çalışarak,

“Çıkıyor muyuz?” dedim.

 

Sanki hiçbir şey olmamış gibi… Sanki biraz önce gözlerimiz arasında sessiz bir bağ kurulmamış gibi.

 

Devran cevap vermekte acele etmedi.

Bana bakarken düşünüyormuş gibiydi, ya da sadece izliyordu.

 

Sonra, yavaşça başını sallayıp, “Evet. Tam zamanında geldin.” dedi.

 

O an yanındaki adam döndü, kibar bir ifadeyle başını eğdi.

“Merhaba,” dedi. “Ben Kemal.”

 

Gülümseyerek elini uzattı. Ben de nezaketle karşılık verdim.

 

“Merhaba, ben de Defne.”

 

Kemal’in gözlerinde bir ışık yandı.

Gülümsemesinde açık bir hayranlık vardı.

 

“Ben sizi… yani seni zaten tanıyorum.” dedi. “Şarkılarınızı çok severim.”

 

O an kalbimde bir yer yumuşadı. Böylesine samimi insanlar hep hoşuma gitmiştir. Nazik, açık sözlü, kırmadan konuşanlardan… Bu yüzden kibarca gülümsedim.

 

Kemal, sağ elimi tuttu ve nazikçe bir öpücük kondurdu. Eskiden bu tarz jestler bana fazla ağır gelirdi ama o an hoşuma gitti. Belki de hayatımın karmaşasında, hâlâ zerafet barındıran insanların varlığına ihtiyacım vardı.

 

Ama o anda duyduğum bir boğaz temizleme sesi, havadaki büyüyü kesti.

Devran’dı.

 

Sesle birlikte elimi kavrayan başka bir elin sıcaklığını hissettim. Devran, elimi usulca ama kararlılıkla kendi eline hapsetmişti. Gözüm onun yüzüne kaydı ama o başka bir şey söylemeden, aniden yürümeye başladı.

 

Ben ne olduğunu tam anlayamadan, hızla adım atmak zorunda kaldım. Ayağımdaki topuklular onun temposuna yetişmekte zorlanıyordu.

 

“Devran, yavaş olur musun lütfen?” dedim.

 

Duymadı ya da duymak istemedi.

İkinci kez, daha net ve kararlı bir şekilde tekrarladım:

 

“Devran! Yavaşla dedim. Diğer dirseğimi de çatlatayım mı istiyorsun?”

 

Bu sefer hafifçe duraksadı, sonra temposunu biraz yavaşlattı. Göz ucuyla bana bakarak sadece şu kadar söyledi:

 

“Geç kalacağız.”

 

"Ama daha az önce tam zamanında geldin dedin." dedim içimden. Ama bu öfkeli haline karşı söylemek istemedim.

 

Arabaya vardığımızda elimi bıraktı. Kapımı açtı. Devrandan bu kadarına alışık değildim. Bir an duraksadım. Ama gözleri ciddiydi. Yüzünde bir maske yoktu. Şaşkınlıkla ona bakarak arabaya binmeme yardım etmesine izin verdim.

 

“Teşekkür ederim.”

 

Koltukta yerimi alırken, Devran kapıyı kapatmadan önce eğildi. Sesi bu kez daha yumuşaktı:

 

“Kolun alçıda olduğu için yardım ediyorum.”

 

Tebessüm ettim. Yine de içten bir sıcaklık vardı o cümlede.

 

“Yine de teşekkür ederim.” dedim.

 

Gözlerim onun gözlerine kaydı. Bir an sustu. Yüzüme baktı. Sessiz birkaç saniye geçti. Sonra hiçbir şey söylemeden kapıyı kapattı.

 

İçimde bir kıpırtı vardı. Duygularımın tümü birbirine karışmıştı. Ona karşı ne hissedeceğime her an karar değiştiriyordum. Bu yüzden yine karar değiştirdim ve o kendine koltuğuna oturur oturmaz az önceki sorumu sormaya karar verdim.

 

“Hani tam zamanında gelmiştim, nasıl geç kalıyoruz biz?” dedim.

 

Arabada oturmuş, kemerimi takarken saate bakıyordum. Gerçekten geç kalmamız mümkün değildi, çünkü ne o beni bekletmişti ne de ben onu. Ama Devran... Devran farklıydı.

 

O an bakışlarını kaçırmadan sinirle kemerini taktı, sonra arabayı çalıştırdı. Direksiyonu ellerinin altında sıktığını görebiliyordum.

 

“Sen bana hesap mı soruyorsun?” derken sesi sertti. Sanki basit bir soruyu değil de, onu köşeye sıkıştıracak bir yargıyı yöneltmişim gibi.

 

“Hayır. Sadece soruyorum.” dedim, geri adım atmak zorunda hissederek. Çünkü onunla aynı arabada, dört kapıya hapsolmuşken tartışmaya girmek istemiyordum.

 

“Sorma.” dedi, kısa ve net. Daha fazla kelimeye yer bırakmayan bir tonda. Sonra sustu. Zaten başka bir şey demedi de.

 

Yolculuğun geri kalanı sessizlikle doluydu. Radyo bile kapalıydı. Camdan dışarı baktım. Şehir, geceye teslim olmuştu.

 

Yaklaşık kırk dakika sonra, araba dev bir otelin önünde durdu. Bembeyaz bir cephe, gösterişli lambalar, kırmızı halı… Şatafat ve güç kokan bir binaydı.

 

Motor durduğunda içime bir ürperti yayıldı. Vale, hızlıca kapımıza yöneldi. Onun sayesinde dışarı çıkabildim. Devran ise bir an bile bana bakmadan indi. Sonra yavaşça göz ucuyla bana döndü. O yüz ifadesini anlayamıyordum ama bir şeylerin başlayacağını hissediyordum. Sanki şimdiye dek yaşadıklarım sadece ön izlemeydi. Asıl film, birazdan başlayacaktı.

 

Ardından Devran sakin adımlar ile yanıma kadar geldi. Ona tutunmam için bana kolunu uzattığında “Biz birlikteyiz.” havası vermek istediğini anladım. Ve ona ayak uydurarak istediğini yaptım. Bir an tereddüt ettim ama sağ kolum usulca koluna ilişti.

 

Devran’ın yürüyüşü dimdik, adımları ölçülüydü. Sanki bu mekânı o inşa etmiş, her köşesini o yaratmış gibiydi. Omzundan akan koyu renkli ceket, soğukkanlı duruşunu tamamlıyordu. Yanında yürüyen ben ise yüksek topuklar içinde denge kurmaya çalışan, avuçları terlemiş, aklı milyon soruyla çarpışan sadece bir figür gibiydim.

 

Gözlerim yan profiline kaydı. Dudakları ince bir çizgiye dönüşmüş, çenesi kasılmıştı.

 

“Merak etme, içeride haberciler varken kimse sana zarar veremez.”

 

Kaşlarımı çattım, yüzümü biraz ona yaklaştırarak fısıldadım:

“Ne oluyor Devran?”

 

Başını çevirmedi ama konuştu. Sesi donuk ve buyurgandı:

“Birazdan sahneye çıkacaksın. Şarkı söyleyeceksin.”

 

Adımlarım sekteye uğradı. Ayağım ayağıma dolandı neredeyse. Yüzümü ona döndüm, gözlerim büyüdü.

 

“Ne?” dedim, sesim yükseldi. Birkaç misafirin dönüp bize baktığını fark edince hemen sesi kısmaya çalıştım. “Ne diyorsun sen?”

 

Devran bakışlarını bana çevirdiğinde gözlerinde sabırdan çok emir vermeye alışmış bir adamın öfkesi var.

 

“Sesini alçalt.” dedi. Dişlerinin arasından fısıldıyor gibi, ama bu fısıltının altındaki ton ürpertiyor insanı.

 

Ben ise öylece kalakaldım. Gözlerim büyümüş, nefesim düzensiz.

 

“Sahneye çıkmak mı? Şarkı söylemek mi? Şaka yapıyorsun sanırım.”

 

Ama onun şaka yapacak bir ruh hâli yoktu. Bunu bakışlarından anlayabiliyordum.

 

“Bana bu konuda hiçbir şey söylemedin.” diye ekledim daha kısık bir sesle. Kalbim deli gibi atıyordu. “Ben buraya... sadece senin istediğin gibi giyinip yanında durmak için geldim. Belki babamın sağ koluyla konuşurum diye geldim.”

 

Devran başını biraz eğip bana yaklaşarak, “Elbet bir gün sahneye çıkacaktın.” dedi.

 

Bu cümle mideme kramplar gibi inmişti. Ben onun neyi ne zaman planladığını anlayamıyordum. Kafasının içinde neler dönüyor, bilmiyordum. Sadece şunu biliyorum: elim kolum bağlı gibi hissediyorum.

 

“Sen beni habercilerin önüne atıyorsun resmen. Ne açıklaması yapacağım ben? Ne söyleyeceğim?”

 

Devran yoluna devam etti. Ben de mecburen peşinden gittim. Restorana yaklaştıkça içeriden gelen uğultu daha da belirginleşti. Kameraların flaşları restoranın camına vurup yansıyordu.

 

“Sen sessiz kaldıkça herkes kendi masalını anlatıyor. Bugün seninkini dinleyecekler.”

 

“Ne anlatacağım?” dedim. Sesim titriyordu. “Ne diyeceğim onlara? Bir planın vardır herhalde?”

 

Yüzüme döndü. Kaşının kenarı hafifçe kıpırdadı.

 

“Yok.” dedi. “Ne anlatmak istersen onu anlat. Sadece herkes gerçeği öğrense kâfi.”

 

Sırtımdan aşağıya soğuk bir ter indi. İçimden kaçmak geçse de, bacaklarım zincirlenmiş gibi hareket etmiyordu.

 

Devran restoranın girişine gelince durdu. Mekân geniş ve ihtişamlıydı. Tavandan sarkan kristal avizeler, beyaz masa örtüleri, dudaklarından yarım gülümsemeler sarkan davetliler… Ve köşede bekleyen birkaç gazeteci. Ellerinde mikrofonlar ve kameralar, gözlerinde merak, dudaklarında şimdiden yargı vardı.

 

O sırada Devran bana dönüp, düşük bir tonda söyledi:

 

“Hazırsın.”

 

Ben hiçbir zaman bu kadar hazırlıksız hissetmemiştim. Ama onun sözleri, garip bir şekilde bastırdı beni. Belki de hazır olmadan yürümeyi öğrenmekti mesele.

 

“Senin hiç sınırın yok değil mi?”

 

“Hayatını geri istiyorsan, o sahneye çıkacaksın.”

 

Bir şey demedim. İçimde kıyamet koptu ama dudaklarımı mühürledim.

 

Devran bir anlığına her şeyi bir kenara bırakır gibi durdu ve bana baktı. Gözlerinin içinde hoş bir his vardı.

 

“Sakin ol.” dedi, kelimeleri yavaşça seçerek.

“Sen bir şarkıcısın. İnsanlar seni sesinle tanıdı. Şimdi yine seni dinleyecekler. Bu kadar.”

 

Onun bakışlarındaki kesinliği görünce ne ara kalabalığı aşıp sahneye vardık anlamadım. Yürürken yalnızca onun koyu gözlerine doğru bakınmıştım. Kırmızı halı gibi uzanan bir yol, gazetecilerin gözleri, kameralar, mikrofonlar... Hepsi birden bana döndü.

Hepsi birden beni izliyordu. Hepsi birden Defne Aydın'a ne oldu der gibi bakıyordu.

 

“Bu kadar mı?” dedim.

 

Devran elimi nazik ama kararlı bir şekilde bıraktı.

 

“Bu senin anın.” dedi. “Ben tam burada olacağım.”

 

Ve ben… O an, korkuyla, utançla ve daha bilmediğim bin duyguyla baş başa kaldım. Adımlarım beni sahneye doğru götürmeye başladı. Her flaş patlaması kalbime bir çivi gibi saplanıyordu.

 

Sahneye çıktığımda mikrofon önümdeydi. Bir süre hiçbir şey demedim. Sonra bir saniyeliğine nefes almak için sadece gözlerimi kapattım. Geri açtığımda hazırdım.

 

Dudaklarımı araladım ama tek kelime etmedim. Gözlerim devasa spot ışıkları arasında kamaştı. Kalbim kulaklarımda yankılandı. Ve o an, birinin bana uzattığı mikrofonu gördüm. Hemen bir şarkı ismi fısıldadım.

 

Kalabalığa geri döndüğümde yine Devran ile karşılaştım. Bakışları adeta “Yanındayım.” diyor dudaklarını oynatmadan.

 

Bir adım atttım. Mikrofonum ile birlikte sahnenin tam ortasında durdum. Ve annemin yıllar önce söylediği bir söz geldi aklıma. Oysa pek bir şey hatırlamazdım onun hakkında.

 

“Bazen sahne, en güçlü direniş yerindir. Konuşamasan bile, sadece şarkı söylersin.”

 

O an, tüm gözlerin üzerimde olduğu o an, gözlerimi kapatıp içimde dolaşan en derin yaraya döndüm. Grup, “Bir Derdim Var”ın ilk notalarını çalmaya başladığında içime bir sızı yayıldı. Ve içimden geldiği gibi Mor ve Ötesi’nin o hüzünlü, yaralı melodisiyle başladım:

 

“Bir derdim var, artık tutamam içimde

Gitsem nereye kadar?

Kalsam neye yarar?

Hiç anlatamadım, hiç anlamadılar

 

Herkes neden düşman?

Herkes neden düşman?

Unuttuk hepsini, Nuh'un nefesini

Gelme yanıma, sen başkasın, ben başka

 

Bir derdim var, artık tutamam içimde

Gitsem nereye kadar?

Kalsam neye yarar?

Hiç anlatamadım, hiç anlamadılar…”

 

Sözcükler dilimden dökülürken salonda çıt çıkmıyordu. Her nota, içimde taşıdığım kanayan yaraların üzerindeki kabukları kaldırıyordu. Sanki o gecenin, o ormanın, o kelepçelerin izlerini tekrar yaşıyor ama bu sefer onların bana ait olduğunu yüksek sesle kabul ediyordum.

 

“Bak, bu son perde

Oyun yok bundan sonra

Işık yok, hiçbir şey yok

Yok, yok, yok

 

Bir derdim var

 

Bir derdim var

 

Bir derdim var, (tutamam) içimde

Bir derdim var, artık tutamam içimde”

 

Gözlerim zaman zaman sahnenin ötesine kaydı. İnsanların yüzlerinde hayranlık, şaşkınlık ve bir parça suçluluk okunuyordu. En çok da Devran’a baktım. Biliyordum... dinliyordu. İlk kez beni gerçekten dinliyordu.

 

Şarkının son notası bittiğinde bir anda bütün salonu alkışlar doldurdu. Bu sıradan bir alkış değildi. Bu alkışta bir şey vardı… Anlayış, onay. Ve belki biraz da mahcubiyet.

 

Ama hâlâ konuşmamıştım. Boğazımda düğümlü duran kelimeler artık susmayı hak etmiyordu. Mikrofonu yeniden tuttum. Sesimi biraz alçalttım ama kararlılığımı da saklamadım.

 

“Teşekkür ederim… Ama ben bu gece sadece şarkı söylemek istemedim.” dedim.

“Sadece sesim duyulsun değil, ne söylemek istediğim de anlaşılsın istedim.”

 

Tüm gözler üzerimdeydi. Herkesin pür dikkatti.

 

“İtalya’ya yaklaşık üç hafta önce geldim. Arkadaşlarımla birlikte tatil yapmak istemiştim. Ama bir gece eğlenmek için gittiğimiz bir barda… bir polis baskını yapıldı. Üzerlerinde gerçekten polis kıyafeti vardı. Ama gerçek polis değildiler. Sahteydiler. Ama ben bunu bilmiyordum ve o araca zorla bindirildim. Kimse bir şey yapamadı.”

 

Salondan birkaç yerden boğuk sesler duyuldu. Kadınlar ellerini ağızlarına kapadı. Ama ben devam ettim.

 

“O adamlardan sonra benden kimse haber alamadı. Medyada ortadan kaybolduğuma dair haberler çıktı ama hiçbiri gerçeği söylemedi. Çünkü hiçbiri gerçeği bilmiyordu. O gece beni İtalya’da bir ormana götürdüler. Issız, sessiz, karanlık bir yerdi. Beni öldürmek için acımasızca dövdüler. Gerçekten bir an öleceğimi sandım. Çünkü acıdan neredeyse bayılacaktım ve yabancı bir ülkede kimsenin bilmediği bir yerde tek başımaydım.”

 

Sonra alçıda olan kolumu bakışlarımla işaret ettim ve “Bu alçı da onlardan biri. Kafamdaki dikişlerim yakın zamanda alındı. Darp izlerini de makyaj yaptığım için göremiyorsunuz.” Diye devam ettim.

 

Salonda ani bir uğultu yükseldi. Birkaç kişi yerinde doğruldu. Kadınlardan bazıları gözlerini sildi. Ama en çok Devran’ın bakışları çarptı gözüme. Yumruğunu sıktığını gördüm. Yüzünde taş gibi bir ifade vardı.

 

“Bu kadar da değil.” dedim, derin bir nefes alarak. “Bu bana rastgele yapılmadı. Bu, varlığından bile haberdar olmadığım bir adam yüzünden oldu… Babam.”

 

Salon sessizleşti.

 

“Babam, iş yaptığı adamlardan birini dolandırmış. Onun bedelini de benim canımla ödemeye karar vermiş. Onları kandıran adamın kızı olduğum için bir ceza, bir intikam... Neyse adını siz koyun.”

 

“Vicdansız adam! Sen insan mısın be!”

 

Kalabalıktan bir kadının seslice ağlamaya başladığını ve kendi kendine bir şeyler söylediğini duydum. Göz göze gelmedik ama yüreğinde ne hissettiğini biliyordum.

 

“Bu gece, hayatta olduğum için iki kişiye minnet borçluyum.” dedim. “Birincisi… Akdeniz Belası. Kim olduğunu açıklayamam. Ama o olmasaydı, beni ormanda bulan o kişi olmasaydı, bugün burada olamazdım.”

 

Duraksadım. Sonra gözlerimi Devran’a çevirdim.

 

“Ve ikincisi… Devran Arıkan. Belki herkes ondan zengin bir iş adamı olduğu için korkuyor. Ama o benim elimden tuttu ve benim hayatımı kurtardı. Beni yaşatmak için tüm imkanlarını kullandı. Ona ne kadar teşekkür etsem az kalır.”

 

Devran’la göz göze geldik. Onun bakışlarında tanımlayamadığım bir duygu vardı. Hem memnun gibiydi, hem değil. Gözlerinin içindeki o tanıdık karanlıkla birlikte, ilk defa orada bir ışık da gördüm. Ama o ışık neydi, ne anlatıyordu… bilmiyordum.

 

Konuşmamın sonunda mikrofonu biraz daha sıktım.

 

“Ve medya… Bu süreçte sizden gördüğüm tek şey önyargıydı. Ben daha gerçeği anlatamadan başlıklar atılmıştı. Günlerce sessizliğimin üzerinden hikâyeler yazdınız. Ama hiçbiri gerçek değildi.”

 

Birkaç kişi başını önüne eğdi. Utandıklarını görebiliyordum.

 

“Evet… Başım gerçekten beladaydı. Ama suçlu değildim. Ölmek üzereydim. Devran olmasa yapayalnızdım. Ve işte, bugün dimdik ayaktayım.”

 

Son bir kez mikrofonu dudağıma yaklaştırdım. “Teşekkür ederim. Beni dinlediğiniz, beni gördüğünüz ve sesime kulak verdiğiniz için…”

 

Alkış koptu. Bu sefer gözyaşları eşlik etti. Sahneden indiğimde içimde bir hafiflik vardı. Karanlık bir kuyunun içinden tırnaklarımla kazıyarak çıkmıştım. Artık sadece sesim değil, hikâyem de vardı.

 

Ama tam Devran’ın yanına geri dönecekken hiç beklemediğim bir şey oldu. Ben onun yanına vardığım sırada Devran sahneye adım attı. Bu sefer ben aşağıda, o yukarıdaydı. Mikrofonu aldı ve...

 

“Defne Aydın...” dedi kısaca. “Artık yalnız değil.”

 

Cümlesi kısa ve netti. Ama etkisi büyüktü. Defne Aydın’ın, mafya olduğu iddia edilen bir adamın koruması altında olduğu resmen ilan edilmişti. Bu saatten sonra hiçbir şeyin sıradan olmayacağını biliyordum.

 

 

Bölüm : 18.08.2025 20:14 tarihinde eklendi
Okur Yorumları Yorum Ekle
Hikayeyi Paylaş
Loading...