9. Bölüm

9

Missyazarr
missyazarr

“Artık Defne Aydın yalnız değil.” Demişti, kararlı bir ses tonuyla.

 

Devran mikrofonu eline aldığı an gözleri salondakilerin üzerinde gezinmişti. Ama ben onun muhattabının yalnızca ben olduğunu hissediyordum.

 

Bu cümle salonda adeta bir patlama etkisi yaratmıştı. Nefesler tutulmuş, fısıltılar başlamıştı. Oysa ben, o an sadece onun sesini duyuyordum. Beni koruduğunu bir kez daha bilmek içimi bir yandan serinletirken, diğer yandan içimde anlamını bilmediğim bir gerginlik oluşmuştu.

 

Gözümü ondan hiç ayırmadım. Sahneden inerken bile yalnızca ona bakıyordum. Merdivenleri inerken, insanların şaşkınlık dolu bakışlarına aldırmadan bana doğru geldi. Sert adımlar ve net bir yönelim ile tamamen benim olduğum yere geldi.

 

Yanıma geldiğinde belime nazik ama sahiplenici bir şekilde dokundu. Gözlerimin içine bile bakmadı o an, sadece “Gel.” dedi sessizce ve beni oturacağımız masaya yönlendirdi.

Sonra bir centilmen gibi sandalyemi çekti. Otururken gözüm hâlâ ondaydı.

 

Sonra kendisi de oturdu. Oturur oturmaz bakışlarını etrafta gezdirdi. O kadar alışıktı ki ortamı taramaya, tehditleri önceden fark etmeye… Yüzünde sanki sürekli savaşta olan bir adamın gölgesi vardı. Ama sonra gözlerini bana çevirdi. O an içimden geçenleri okuyor gibi bakıyordu.

 

“İstediğin gibi miydi?” diye sordum temkinli bir ses tonuyla.

 

“Öyleydi.” dedi başta. Sonra duraksadı. “Ama sonra Akdeniz Belası’nın adını anana kadar.”

 

“Memnun olsan şaşardım zaten.” dedim içimden. Dışımdan söylemek yemedi.

 

Bir an dudaklarımı ısırdım. Ne yapmıştım ki şimdi? O adam bana yardım etmişti, hayatımı kurtarmıştı.

 

“Yani…” dedim, “Ben sadece minnettarlığımı göstermek istedim.”

 

Yüzündeki kaslar sertleşti. “Bir daha herkesin içinde anma onun adını.” dedi buz gibi bir ses tonuyla.

 

“Sen gerçekten onu sevmiyorsun.” dedim farkında olmadan.

 

“Paramı çalan ve otoritemi sarsan bir adamı sevmem mi gerekiyor?” dedi. Sesinin içindeki öfke sanki geçmişten bir kırık gibi konuşmalarına yansıyordu.

 

Başımı hafifçe salladım. “Haklısın… Tabii.”

 

Birkaç saniye sessizlik oldu. Gözlerim az ilerideki boş bir masaya dalıp gitti. Ama sonra kendimi tutamadım.

 

“Ama… Benim onu sevmemek için bir sebebim yok.” dedim. “O bana zarar vermedi. Aksine, beni bularak hayatımı kurtardı.”

 

Bu sözüm Devran’da görünmez bir düğmeye bastı sanki. Yüzü bir an kasıldı. Gözlerini etrafta gezdirdi, sonra tekrar bana çevirdi. Sinirlenmişti ama kendini frenliyordu. Sonra birden, beklenmedik bir soru geldi:

 

“Sence o gece sizi ben değil de Dante bulsaydı ne olurdu?”

 

“Ne olurdu?”

 

Devran gözlerini kısmadan, doğrudan bana baktı. “Akdeniz Belası seni Dante’ye verirdi. Dante de yarım kalan işini bitirirdi.” dedi. “Çünkü Akdeniz Belası kendi paçasını kurtarmak için her şeyi yapar.”

 

Boğazımda bir düğüm hissettim. Bu cevabı beklemiyordum. Gerçekten… Böyle mi düşünüyordu?

 

“Bizi Dante bulsaydı… Neden Dante’ye verirdi ki? İyi bir adam değil mi o?” dedim fısıltıyla. “Beni kurtaran ilk kişiydi.”

 

Devran, oturduğu yerden bana biraz daha yaklaştı. O kadar yakındı ki nefesi tenime değiyordu. Gözlerini gözlerime kilitledi ve sonra o karanlık, derin, erkeksi sesiyle fısıldar gibi konuştu:

 

“İyi adamı seç, dünya için seni yaksın.

Kötü adamı seç, senin için dünyayı yaksın.”

 

Gözlerim büyüdü. Kalbim sanki birkaç saniyeliğine atmayı unuttu. Ne demekti bu söz? Sanki çok önceden yazılmış bir kaderin cümlesiydi.

 

Ve işte o an, kötülerin bazen iyilerden daha güvenli olduğunu düşündüm.

 

Bu konuşmadan sonra tek kelime edemedim. Sanki boğazıma bir yumru oturmuştu da yutkunsam bile geçmeyecek gibiydi. Devran da başka bir şey demedi. Sadece oturduğumuz yerde sessizce bekledik. Aramızda konuşulmayan cümleler vardı; havada asılı duran kelimeler, dudaklarımızdan taşmaya hazır ama izin verilmeyen düşünceler.

 

Dakikalar geçti. Sessizlik, kalabalığın uğultusuna karıştı. Ardından garson gelip siparişleri aldı. Ben hâlâ masadaki çatal-bıçağa bile dokunmamıştım. Devran da benim gibi etrafa bakıyordu. Ama onun bakışları daha çok analiz eder gibiydi. Tehlike sezgisiyle çevresini süzüyordu. Benimki ise daha çok yabancılaşma hissiydi. Gözlerin üzerimde olduğunu hissediyordum. Evet, herkes bize bakıyordu. Kimi merakla, kimi hayranlıkla... Ama en çok da, hikâyemi anlamaya çalışan gözlerle.

 

Bir anda göz göze geldiğim bir kadın dikkatimi çekti. Otuzlarının başında, saçları topuz yapılmış, boynunda basın kartı asılı biriydi. O temas cesaret verdi ona belli ki. Yanımıza yaklaştı, kibarca eğilerek kendini tanıttı. Elinde tuttuğu kartviziti bana uzattı.

 

“Bir gün konuşmak isterseniz, sadece şarkılar değil, sizin ne yaşadığınızı da duymak isterim,” dedi.

 

Ne diyeceğimi bilemedim. Yüzüme hafif bir tebessüm yerleşti ama içimden çıkacak cümle yoktu. Kartı almak üzereyken bir an duraksadım ve Devran’a baktım. Oysa o çoktan sessiz ama net bir onay bakışı atmıştı. Onay verdiğinde ben de kartı aldım ve teşekkür ettim. Kadın gitti.

 

Yalnız kaldığımızda ilk iş, “Neden kabul etmemi istedin?” diye sordum.

 

Devran kısa ama anlamlı konuştu: “Bir gün herkesin öğrenmesi gereken bir şey olursa iletişime geçeriz.”

 

O sırada yemekler geldi. Aç olduğumu fark ettim. Mide kazıntım şiddetliydi. Çatalı elime aldım ve hemen yemeğe daldım. Her lokmayı içimde biriktirdiğim sinir, heyecan ve açlıkla yutuyordum. Devran hiçbir şey demedi, beni izliyor gibiydi.

 

Yemeklerin yarısından fazlasını bitirmiştim ki, masaya biri yaklaştı. Kırklı yaşlarında, kel, takım elbiseli biri. Gülümsemesi samimi değil, aksine tehlikeli bir mesaj taşıyordu. Soğuk ve sinsi görünüyordu.

 

“Afiyet olsun.” dedi.

 

Ağzımda lokmayla birlikte şaşkınlıkla adama baktım. Saniyelik bir tanımama süresi… Sonra Devrana döndüm. Tepkisini ölçmek istedim ama Devran sakin görünüyordu. Sinirlenmemişti. Hatta bu adamı bekliyor gibiydi. O an anladım. Bu adam babamın sağ koluydu.

 

Suyumdan büyük bir yudum aldım. Midemde yavaşça soğuyan o korkuyu bastırmak ister gibi.

 

Adam, Devran’a dönerek konuştu: “Daha önce tanışmıştık, Devran Bey.”

 

Devran gözünü bile kırpmadan: “Hiç tanımasam da olurmuş.” dedi. Buz gibi soğuktu.

 

Adam sırıttı. Bu sefer bana döndü. Gözlerimi yüzümde gezdirdi, haddinden fazla cesurca.

 

“Ama sizinle tanışmamıştık, Defne Hanım.”

 

Duruşumu düzelttim. Omuzlarımı geriye attım ve dik oturdum. Gözlerinin içine baktım. Sesimi yavaş ama kararlı çıkardım:

“Sen beni zaten tanıyorsun.”

 

Sonra bakışlarımı kaçırmadan ekledim: “Ama içimden bir ses… gelecekte Devran ile aynı cevabı vereceğimi söylüyor.”

 

Bu cevabım ile Devran’ın dudaklarında istemsiz bir tebessüm oluşmuştu. Adam ise kısa bir kahkaha attı. Sinsiliğiyle zehirli bir kahkahaydı. Bakışları Devran ile benim aramda gidip geldi. Sanki psikolojik bir satranç oynuyordu. Sonra sakince konuştu:

 

“Siz ne kadar iyi bir ikili olmuşsunuz öyle…”

 

Devran hafifçe öne eğildi. Sesi tok, net ve rahatsız edici derecede sertti: “Laubaliliği sevmediğimi biliyorsun, Rıfat.”

 

Rıfat hiç bozuntuya vermedi. Hatta daha da rahatlamış gibiydi.

 

“Sen de seni sinir etmek için bilerek yaptığımı biliyorsun.”

 

Birbirlerine uzun uzun baktılar. Gergin bir ip gibi aramızda asılı kalan bu üçlü atmosferin ortasında kalakaldım. Ama içimden bir ses, bana bu gerginliğin masada yeni başladığını söylüyordu.

 

Masaya yayılan sessizliği bir anda Devran’ın soğuk ve keskin sesi bozdu.

 

“Sahibin nasıl, köpek Rıfat?”

 

Kelimeler buz gibi havada yankılandı. O an Devran’ın babamdan söz ettiğini anladım. İçime, midede bir düğüm gibi çöken bir ağırlık yerleşti. Yüzümü Rıfat’tan kaçırmak istesem de bakışlarımı kaçırmadım. Rıfat da bana dönerek sinsice sırıttı.

 

“Bülent Bey’in çok selamı var.” dedi. “Özellikle pek sevgili kızına ayrı bir selam söyledi. Baba kız bir özlem giderelim diyor.”

 

Kalbim, ağzımın içinde atıyormuş gibi hissediyordum. O an kendimden utandım. Çünkü böyle iğrenç bir adamın kızıydım.

 

“Söyle ona,” dedim gözümü Rıfat’tan ayırmadan, “Canı cehenneme.”

 

Rıfat alayla güldü. Gözlerinde sinsi bir parıltı belirdi. Devran’a dönüp, “Daha önce konuşturup ezber mi yaptırdın? Bu aynı senin gibi konuşuyor.” dedi.

 

Devran ise gözlerini tahammülsüzce bayarak karşılık verdi.

 

“Daha çok, sizin hak ettiğiniz gibi konuşuyor.”

 

Rıfat’ın yüzü bir anlığına asıldı ama kendini çabuk toparladı. Bakışlarını tekrar Defne’ye çevirdi.

 

“Biliyor musun... Annene haddinden fazla benziyorsun.”

 

O an tüm bedenim irkildi. Annem benim kırılgan noktamdı. Ama Rıfat devam etti.

 

“Fiziksel olarak yalnızca gözleriniz farklı. Annene Pavyonda ‘Çakır’ diye seslenirlerdi.”

 

Yerin dibine geçmek istedim. Bu adamın dudaklarından çıkan her kelime, içimi daha da kirletiyordu. Ama en kötüsü gelmemişti.

 

Rıfat masaya eğildi. Sesi alçaldı, ama sözleri daha da ağırlaştı:

“Dikkat et de... sen de sahnede geberip gitme.”

 

O an Devran yumruğunu öyle sert masaya indirdi ki, bardaklar zangırdadı. Tüm salon bir anlığına sustu. Ama ben tam zamanında bir refleksle elimi uzatıp Devran’ın elini kavradım. Ayağa kalkmasını engelledim. Onu çok tanımasam da tahmin edebiliyordum. Kalkarsa, Rıfat’ın suratını dağıtırdı. Şu anda bu, en son ihtiyacımız olan şeydi.

 

O an etrafımızda bir göz gezdirdim. Masalar, kulak misafiri olan gözlerle doluydu. Flaşsız çekilmiş fotoğraflar, dinlenmiş cümleler... Her şey birkaç dakika içinde sosyal medyada dolaşabilirdi. Bu yüzden Devran’ın elini daha sıkı tutmaya başladım. Ama Devran hâlâ nefretle Rıfat’a bakıyordu.

 

Sesi öfkesini örtmekten acizdi:

“Sizi öldürmem için her geçen gün bana yeni bir sebep veriyorsunuz.”

 

Rıfat hiç çekinmeden güldü.

“Ne zaman öldüreceksin peki? Şimdi mi?” dedi ve parmağıyla beni gösterdi.

“Bülent Bey’in tohumu mu öldürecek bizi?”

 

Devran’ın yüzü hiç değişmedi. Ama gözlerindeki öfke artık sözcükleri aşıyordu.

 

“Rıfat…” dedi, sabrın son sınırında gibi.

“Korktuğunuzu bu kadar belli etme. Size nasıl bir darbe indirdiğimi en iyi siz biliyorsunuz.”

 

Rıfat’ın yüzü bu sefer gerçekten bozuldu. Alaycılığı, yerini derin bir rahatsızlığa bıraktı. Rıfat masaya biraz daha eğildi. Gözlerinde tehdit gibi parlayan bir ciddiyet vardı.

 

“Bu artık namus meselesi oldu.” dedi. “Bize kızı ver.”

 

Soğuk bir ürperti omurgamdan yukarı tırmandı. Ama Devran, bir an bile tereddüt etmedi. Başını dik tuttu, sesi meydan okurcasına sertti:

 

“Siz beni kendiniz gibi salak mı sandınız?” diye sordu. Gözlerini Rıfat’tan ayırmadan devam etti:

“Defne’yi asla vermem.”

 

O an, kalbimin derinlerinde bir sıcaklık yayıldı. Bu denli savunulmak... Bütün o korkunç anların arasında bir damla ışık gibiydi. İçimden taşmak isteyen bir gülümsemeyi zor tuttum.

 

Rıfat gözlerini devirdi, sesi bu kez daha tehditkârdı:

“Bu bir savaşın başlangıcı olur, Pantera Nera.”

 

Devran dudaklarını bir köşesinden kıvırarak karşılık verdi:

“Siz kalleşlik yaparak savaşı çoktan başlattınız. Bana biat edin, savaş son bulsun.”

 

Rıfat’ın yüzü gerilmeye başladı. Dudakları titredi, sesindeki öfke bastırılamaz hale geldi:

“Bülent Bey ihanet etmez! Yıllardır bu işin içinde.”

 

Devran’ın kaşları kalktı, sesi o tanıdık küçümseyici tondan hiç sapmadı:

 

“Asla diye bir şey yoktur, Rıfat. Kel kafanı arada çalıştırmayı dene de, şu sahibini biraz tanı.”

 

İçimden bir kahkaha koptu adeta. Yüzümde istemsiz bir tebessüm belirdi. Devran’ın bu gömücü, umursamaz hali... garip şekilde komikti.

 

Rıfat başını iki yana salladı, sesini biraz daha yükseltti:

“Bülent Bey böyle bir şey yapmış olsa bile... sana biat etmez!”

 

Devran’ın cevabı sanki çok önceden hazırlanmış gibiydi.

“Ama etmek zorunda.” dedi hemen.

 

Rıfat yine öfkeyle masaya eğildi, gözleri büyümüş, sesi çatallaşmıştı:

 

“Senin o biat anlayışın el öpmek değil ki, anasını satayım! Sen istiyorsun ki... biz tüm kara defterlerimizi sana verelim!

Kara defter namustur!”

 

“O sizde var mıydı ki, namussuz Rıfat?”

 

Sesi öyle bir alay taşıyordu ki, bu kez kendimi tutamadım. Sessizce, ama net bir şekilde güldüm. Yüzümü çevirmeye çalıştım ama iş işten geçmişti. O anda Devran’la göz göze geldik. Bir anlık bir temas, birkaç saniyelik bir bağ... Hâlâ elim onun elinin üzerindeydi. O da aynı anda oraya baktı.

 

Elimi utanarak hızla çektim. Sanki bir yerim açık kalmış gibi hissettim. Ama o sırada Rıfat tekrar konuşmaya başladı. Gözlerimiz yeniden ona döndü.

 

“Sen çok mu namuslusun Devran?” dedi, sesinde tiksinti vardı.

 

Devran kıpırdamadan cevapladı:

“Ne namussuzluğumuzu gördün?”

 

Rıfat gözlerini bana çevirdi.

“Defne...” dedi. “Defne artık namus meselesi oldu.”

 

Devran’ın cevabı, beni yerle yeksan etti.

“Her şey o sahibinin elinde.” dedi. “Söyle o sahibine... bana biat etsin.”

 

Rıfat şaşkınlıkla kaşlarını kaldırdı.

 

“Ne biatı? Konuyla ne alakası var şimdi?”

 

Devran ise sanki konuştuğu şey bir gerçekmiş gibi rahattı.

 

“Bülent bana biat ederse namusu temizlerim.” dedi. Bir an bile tereddüt etmeden devam etti.

“Defne’yle evlenirim.”

 

Zaman bir anda yavaşladı. Dünya dönmeyi bıraktı. Kalbim bir anlığına atmayı unuttu. Sonra tekrar atmaya başladığında... sanki yerinden çıkacak gibiydi.

 

“Defne’yle evlenirim.”

 

Devran… Benimle… Evlenmek mi?

 

Bir sesle ya da bakışla bile cevap veremedim. İçimde binlerce sorunun ve hayretin bir patlaması yaşandı. Sadece gözlerim ona çevrili kaldı. Çünkü bu savaşın sonunda hayatım her türlü tepetaklak olacaktı.

 

 

Bölüm : 19.08.2025 13:04 tarihinde eklendi
Okur Yorumları Yorum Ekle
Hikayeyi Paylaş
Loading...