56. Bölüm

Adavet| 52

mutlu sonsuz
mutlusonsuz222

 

 

🖇️Satır arası yorum yapmayı ve oy vermeyi unutmayın lütfen. Bölüm nerdeyse diğer bölümlerin 2 katı kadar uzunlukta, ona göre oy ve yorum bekliyorum...

 

 

🖇️Keyifli okumalar....

 

 

52. Bölüm

Yazarın anlatımından,

Gece, şehrin üzerindeki ağır sis gibi fabrikanın içinde dolaşıyordu. Fabrikanın içi gecenin küf kokusunu taşıyordu. Ağır, rutubetli, pis… Dışarıdan eski, geniş bir fabrika gibi görünen yapının ortasında uzun bir masa vardı; masanın başında Boran… Oturuşu bile düzeni belli ediyor, kimsenin gözünü kaçırmasına izin vermiyordu. Işığın en karanlık noktasında duran yüzü, gölgeler arasında sert bir maskeye benziyordu.

Sözde İstanbul’un yer altını yöneten bu insanlar, masanın etrafına dizilmiş, kendi nefeslerinden bile korkar hale gelmişlerdi. Boran’ın sessizliği, kulakları sağır eden bir patlamadan daha ağır bir basınç uyguluyordu odaya. Az önce dışarıda İnci ile geçirdiği o şefkat dolu dakikalar, bir rüya kadar uzak; buradaki o karanlık ve tavizsiz duruşu ise bir o kadar gerçekti.

Boran, önündeki kristal bardağı parmak uçlarıyla yavaşça çevirdi. Camın çıkardığı o hafif sürtünme sesi, fabrikanın paslı borularında yankılandı. O anda Sadık Ağa ilk konuşan oldu. "Silah sevkiyatlarında bir sorun yok, her şey düzenli bir şekilde iletiliyor. Ruslar memnun."

Boran belli belirsiz başını salladı. Bunu zaten biliyordu, böyle olması da gerekiyordu. İşler sözde tıkır tıkır ilerlemeliydi. Sadık ağadan sonra sözü Mahsar aldı. "Silah bir şekilde hallediliyor ama uyuşturucu işi çıkmaza girdi. Türkiye tarafı artık işlemiyor. Polis son sevkiyata neredeyse komple el koydu. Üç kamyon… Üçü de gitti. Liman hattını da riske atamıyoruz.”

Boran hareketsizdi; sadece kaşının altında hafif bir kıpırdanma oldu. Mahsar’ı onaylayan Ziya oldu. “İçeride mal üretip saklayacak yerimiz kalmadı. Parası olan çok, malı olan yok. O yüzden birini bulduk. Adamın getirdiği ürün temiz, piyasası güçlü. Onun yaptığı kokaini ülkeye sokup satmamız gerekiyor.”

Bu cümle masada kısa bir soğukluk yarattı. Alışılmadık bir teklifti. Sadık Ağa gibi biri yıllarca ‘yabancıya kapı açılmaz’ diye bağıran adamdı. Şimdi ise bunu masada biri dile getiriyordu. Boran’ın bakışları ağır ağır Sadık Ağa’ya döndü. Sesini çıkarmıyordu, bu onayladığını gösteriyordu.

Boran buna şaşırsa da bunu belli etmeden, “Kim bu herif?” dedi sessizce. Sesi o kadar sakindi ki, masadaki herkes ürperdi. Sadık Ağa parmaklarını birbirine geçirip masaya yaslandı. “Adı Alessio Moretti. İtalyan. Casinolarında parasıyla, adamlarıyla, bağlantılarıyla hükmediyor. Geceleri kumar masalarında, gündüzleri otellerinin VIP katlarında iş çeviriyor. Avrupa hattının kokainini yöneten adamların en delisi ama en zekilerinden biri. Gemi hattı da var. Üretim de onda. Orta Doğu hattında büyük bir payı var. Şimdi işini büyütmek istiyor."

Boran duyduğu cümleleri içinde tarttı. Böyle bir şeyi kabul etmezdi. Zaten bu bataklıktan kurtulmaya çalışıyordu. Bir de bu işe girerse yine çıkmaz sokaklara ulaşırdı. İnci'ye bir söz vermişti. Yakında bitecek demişti. O yüzden kestirip atmaya kararlıydı.

Düşünceleri kulaklığından gelen sesle kesildi. "Boran kabul etmek zorundasın." Ömer'in kulaklıktan gelen sesiyle kaşlarını çatmamak için kendini zor tuttu. Tam o anda Fatih’in yanına doğru gelmesiyle dikkatini ona döndürdü. Fatih, Boran'ın telefonunu önüne doğru uzattığında telefonda Ömer’in aradığını gördü. Boran’ın onu dinlemeyeceğini düşünerek aramıştı Ömer. Haksız da değildi.

Boran sıkıntılı bir nefes verdi ve telefonu alıp oturduğu yerden kalktı. Dışarı doğru ilerleyip telefonu açtığında direkt olarak konuya girdi Ömer. "Boran kabul etmek zorundasın, yurt dışı bağlantılarının olması her açıdan daha iyi. Moretti her açıdan kurtuluş bileti olur, bunu kanıtladığımız an iş biter."

“Zaten iş bitmek üzere.” dedi dişlerinin arasından Boran. “Bu elimizdekiler ömür boyu hapis yatmaları için yeter. Daha fazlasına gerek yok. Hele de yurt dışı bağlantılı İtalyan bir mafyayı işin içine katmaya hiç gerek yok.”

Telefondan Ömer’in kısa bir suskunluğu geldi. O sessizlik, Boran’ın en sevmediği türdendi; karşı tarafın hamlesini tarttığı sessizlik. “Sen de biliyorsun ki yetmez.” dedi Ömer sonunda. Sesi her zamanki gibi sakindi ama bu kez altında bastırılmış bir acele vardı. “Dosyalar sağlam ama bu ülkede sağlam dosya yetmez. Bir şey daha lazım. Uluslararası bir bağlantı, dışarıdan bir kilit. Moretti o kilit.”

Boran gözlerini kapadı. İnci’nin yüzü geldi aklına. Salonda olan konuşmaları, İnci'nin isyanı... “Yakında bitecek” demişti. “Biraz daha sabret.” O cümleyi söylerken sesinin titrediğini hatırladı. Kendine değil, ona yalan söylemenin ağırlığıydı bu.

“Bu bataklıktan çıkmaya çalışıyorum Ömer.” dedi alçak bir sesle. “Bir de Moretti’yle girersem, çıkış kapısını tamamen kapatırım.”

“Yanılıyorsun.” diye karşılık verdi Ömer. “Moretti bataklık değil. Köprü. Üzerinden geçip gideceksin.”

Boran kısa bir kahkaha attı; içinde ne mizah ne de rahatlama vardı. “Bu işlerde köprü diye bir şey yoktur. Ya çöker ya da üstünden geçenleri de beraberinde götürür.”

Arkasından kapı aralandı. Fatih sessizce çıktı, iki adım geride durdu. Yüzünden, içeridekilerin konuşulanları anlamaya çalıştığı belliydi. Boran eliyle “bekle” işareti yaptı. “Bak.” dedi Boran, sesi sertleşerek. “Moretti dediğin adam uyuşturucunun tam merkezinde. Avrupa, Orta Doğu saydıkların benim kaçmaya çalıştığım şeyler. Ben bu işin fişini çekmek istiyorum. Babamın yerine geçecek olsaydım, bu işleri yapacak olsaydım en başından girerdim. Girişim amacını aşmak üzere.”

Ömer’in sesi bu kez daha net geldi. “Ne kadar zor olduğunu biliyorum ama fişi çekmek istiyorsan önce elektriği kesmen lazım Boran. Moretti’yi kullanmadan bunu yapamazsın. Onun hattı çökerse arkası gelir. Zincir reaksiyon.”

Boran çenesini sıktı. İçindeki öfke, mantığıyla kalbiyle çarpışıyordu. Ömer’in söyledikleri yanlış değildi; bu daha da sinir bozucuydu. “Ve sonra?” dedi. “Onu kullandık diyelim. Moretti gibi biri ‘kullanıldım’ deyip kenara çekilir mi sanıyorsun?”

“Kenar diye bir şey kalmayacak.” dedi Ömer. “Her şey tıkır tıkır işleyecek.”

Boran gözlerini açtı. Karşısındaki karanlığa baktı; ışıkların altında bekleyen adamlara, yıllardır taşıdığı yükün gölgelerine…

“Beni bu işe sokarsan…” dedi yavaşça, her kelimeyi tartarak. “Geri dönüşü olmayan bir çizgiyi geçeriz.” Ömer bir an duraksasa da cevap verdi. “Bazen geçmek gerekir.” Boran telefonu kulağından biraz çekti, derin bir nefes aldı. İçeri dönmeden önce son kez konuştu. “Bana zaman ver.”

“Zamanımız yok.” dedi Ömer. Boran buz gibi bir sesle karşılık verdi. “Benim var.”

Telefonu kapattı hiç beklemeden. Bir an öylece durdu. Sonra adımlarını tekrar kapıya doğru attı. Tam kapı koluna uzanmışken durdu. Omuzları, üzerine binen yeni ve kanlı yükün ağırlığıyla gerilmişti. Ciğerlerine derin bir nefes çekti, ne yapacağını bilmiyordu. Bir yanı Ömer’e hak veriyordu, bir yanı da İnci’ye verdiği sözü tartıyordu.

Daha fazla beklemeden içeriye, Sadık Ağa ve adamlarının beklediği o daha karanlık odaya döndüğünde, masadaki her bakış birer sorgu gibi üzerine dikildi. Sadık Ağa, yılların yorgunluğunu taşıyan gözlerini kaldırdı; yüzündeki her kırışıklık yeni bir soruydu.

Boran yerine oturdu. Elleri masanın üzerine yasladı. İçindeki o devasa fırtınayı, okyanusun dibindeki bir sessizliğe hapsetti. Sesi, sanki sıradan bir işten bahsediyormuşçasına düz ama bir o kadar da geri dönülemez bir tondaydı. “Moretti meselesi kapanmadı.” dedi, gözlerini Sadık Ağa’nın gözlerine mıhlayarak. “Ama açılmış da sayılmaz. Ama Şimdilik.”

Masadaki o gergin bekleyiş, bu cümleyle birlikte yerini buz gibi bir belirsizliğe bıraktı. Kimse nefes almaya cesaret edemiyordu. Boran, bakışlarını tek tek masadakilerin üzerinde gezdirdi; her biriyle sessiz birer antlaşma imzaladı o an.

“Kimse bu adamla temas kurmayacak. Ben karar verene kadar... tek bir fısıltı bile istemiyorum.” diye ekledi, sesi biraz daha derinden geliyordu

O sakinliğin altındaki volkanı hepsi hissetti. Boran’ın bu suskunluğu, yanlış bir adımda sadece Moretti’yi değil, bu masayı ve bu masadaki herkesi yakabilecek bir öfkenin kılıfıydı. “Anlaşıldı.” dedi Sadık Ağa, başını ağır ağır sallayarak. Bu, bir onayın ötesinde fırtınaya boyun eğişti.

Boran başka hiçbir şey söylemedi. Sandalyesini gıcırdatarak geri itti ve ayağa kalktı. Mekânın kapısına doğru yürürken arkasına bakmadı. O kapıdan dışarı çıktığında sadece bir odadan değil, eski hayatından da çıkıyordu.

Gece, her zamankinden daha karanlıktı. Başını gökyüzüne kaldırdı. Artık geri dönüşün olmadığını biliyordu. İnci’yi kurtarmak için kendisini feda etmeye hazırdı; ama bu kurbanın bedeli, bizzat kendisinin bir canavara dönüşmesi olmasını istemiyordu.

Fatih’in kapısını açmasını beklemeden arabaya bindiğinde Fatih hızlı bir şekilde şoför koltuğundaki yerini alarak oturdu. Arabayı çalıştırırken Boran’a baktı. Boran ise bakışın manasını bilerek konuştu. “Ömer ile buluşma yerine sür aslanım.”

Fatih arabayı sürerken Boran, Ömer’in kulaklıkla dinlediğini bildiği için başka bir şey söylemedi. Birkaç saniyenin ardından da kulaklığını çıkartarak düğmesini kapattı.

Yaklaşık yarım saatlik bir yolculuğun ardından buluşma yerine vardıklarında Boran arabadan indi. Restoranın paslı tabelasına bakarak iç geçirdi. Hiç beklemeden içeri girdiğinde Ömer’in çoktan geldiğini görüp adımlarını ona doğru attı. Mekandaki rutubet kokusu, yıllanmış ahşap sandalyelerin gıcırtısına karışıyor; tavandaki tek tük yanan ampulün cılız ışığı, masadaki çay buharını hayaletimsi bir figüre dönüştürüyordu.

Hiçbir şey söylemeden Ömer’in oturduğu sandalyenin karşısına oturdu. O sandalyeye çöktüğü andan itibaren vücudunun her hücresiyle "buraya ait değilim" diyordu. Ceketini çıkarmamıştı. Karşısında oturan Ömer ise tam tersine, bir gölge kadar yerleşmişti mekâna. O sakinliği, bir fırtına öncesi sessizliği değil, bizzat fırtınanın merkezindeki o korkutucu durgunluğu andırıyordu.

"Bu fikir yanlış." dedi Boran konuşmayı başlatarak. Sesi, boş salonda yankılanırken sanki duvarlara çarpıp kendine geri dönüyordu. "Beni ikna etmeye çalışmayı bırak. Yanlış olduğunu biliyorum."

Ömer başını hafifçe yana eğerken gözleri, Boran’ın ruhundaki o çatlağı arıyordu. "Yanlış olduğunu düşündüğün için mi…" dedi bir fısıltı kadar yumuşak ama bir neşter kadar keskin bir tonda. "Yoksa doğru olduğu için mi korkuyorsun?"

Boran’ın bakışları bir anda sertleşti, göz bebekleri nefretle kısıldı. "Korkmuyorum."

"Biliyorum." diye karşılık verdi Ömer masaya eğilerek.. "Zaten korkan adam bu masada oturmaz. Ama bu hissettiğin şey korku değil Boran, bu bir vicdanın can çekişmesi."

Boran da masaya doğru eğildi; aralarındaki mesafe azaldığında havadaki elektrik elle tutulur hale gelmişti. Dişlerini sıkarak konuşmaya başladı. "Moretti’yle iş tutmak, beni tam kaçmak istediğim yere geri sürüklüyor. Uyuşturucu... Uluslararası hat... Daha fazla kan. Ben ellerimi yıkamak istedikçe sen beni lağıma itiyorsun Ömer. Ben bunu bitirmek istiyorum!"

Ömer, sanki bu isyanı bekliyormuş gibi derin, ciğerlerine kadar işleyen bir nefes aldı. Gözlerini Boran’dan ayırmadan o ağır cümleyi bıraktı masaya. "Yanılıyorsun. Sen bunu bitirmek istemiyorsun. Sen bunun sadece bitmiş gibi görünmesini istiyorsun. Temiz bir gömlek giyip eski yaralarını saklamak istiyorsun. Ama gerçekten bitmesini istiyorsan... o pisliğin kaynağına girip o çeşmeyi kökünden kırmak zorundasın."

Boran ayağa kalkacak gibi oldu, kasları gerildi, parmak uçları masanın kenarına saplandı. "Kaynak dediğin adam Avrupa’nın yarısını zehirleyen, binlerce insanın katili bir iblis." Ömer hiç istifini bozmadı. "Evet. Ve sen o adamı çökertmeden, yerine on tane daha gelmeyecek mi sanıyorsun? Moretti’yi biz düşürmezsek, sistem onu beslemeye devam edecek."

Boran bir an duraksadı. Zihninde taşlar yerine oturmaya başlıyordu ama bu düzenin bedeli çok ağırdı. "Onu kullanıp sonra atamayız." dedi, sesi artık bir uyarıdan ziyade bir kabullenişin korkusunu taşıyordu. "Moretti gibi adamlar atılmaz. Onlar intikam alır. Onlar sülaleni kurutmadan durmazlar."

Ömer’in dudaklarında belli belirsiz, karanlık bir gülümseme belirdi. "İşte tam da bu yüzden Moretti doğru adam. Kibri, zekasından büyük. Kendini dokunulmaz zannettiği gün, onun tabutuna çiviyi çakacağımız gündür."

Sessizlik yeniden çöktü. Boran, yumruklarını o kadar sıkmıştı ki eklemleri bembeyaz kesilmişti. Sonra, içindeki asıl yarayı, en büyük zayıflığını fısıldadı. "Ve ben onunla iş tutarken karıma ne diyeceğim?"

“Duygularını bu işe katamazsın Boran.” Dedi Ömer burukça. O da biliyordu Boran’ın asıl düşüncesinin ne olduğunu ama başından bir işe girmişlerdi ve şu an vazgeçemezlerdi. Boran, Ömer’in bu rasyonel ama ruhsuz cümlesiyle birlikte başını yavaşça kaldırdı. Gözlerindeki o karanlık bakış, bir anlığına fabrikanın içindeki tüm o küf kokusunu ve soğuğu bastıracak kadar keskinleşti. Dişlerini sıkarak sesindeki her bir heceyi birer kurşun gibi masaya bıraktı.

"Duygularım mı?" dedi, sesi fırtına öncesi o tekinsiz sessizlik gibiydi. "Benim duygularım dediğin şey, benim hayatta kalma sebebim Ömer. Neler yaşandığını biliyorsun, bunun sebebinin bu işler olduğunu biliyorsun. Hala bu cümleleri mi kuruyorsun bana, her şeyi unuttun mu bir günde?”

Ömer yavaşça başını kaldırdı, gözleri buğulanmıştı. “Unutmadım Boran, vallahi unutmadım. Eğer şimdi bu masadan kalkarsan, İnci’yi korumaya çalıştığın o huzurlu hayatı bizzat ateşe atmış olursun. Yarım kalan bir işin intikamı, bitmiş bir işin bedelinden daha ağır olur. İnci’yi bu işten gerçekten kurtarmak istiyorsan, birlikte her şeyden kurtulmak istiyorsanız Moretti’ye ihtiyacın var. Onun kanatları altına girmeden, seni avlamalarına engel olamazsın."

Boran gözlerini kapattı. Göz kapaklarının ardındaki o zifiri karanlıkta İnci’nin yüzünü, o duru ve huzurlu gülümsemesini gördüğünde kalbine bir bıçak saplanmış gibi hissetti. Ömer’in "Moretti’nin kanatları altına girmek" tabiri, Boran’ın boğazında bir urgan gibi sıkılaşıyordu. Özgürlük için esareti, temizlenmek için daha derin bir çamuru seçmek... Bu, Boran Demirhanlı’nın en büyük paradoksu haline gelmişti.

Derin bir iç çekerek gözlerini araladı. “Bu iş uzarsa verdiğim hiçbir söz, yapılan hiçbir anlaşma umurumda olmaz. Son kez… Ömer. Son kez.”

"Uzamayacak." dedi Ömer, arkasına yaslanarak. "Plan Moretti’nin büyümesi üzerine değil, onun en tepeden yere çakılması üzerine kurulu. Onun gemilerini, onun hattını kullanacağız... Ama sevkiyatın sonunda o gemiler onun mezarı olacak. Uluslararası operasyon patladığında biz çoktan gölgelere karışmış olacağız."

Boran uzun süre masaya ve yıllardır taşıdığı o görünmez yüke baktı. "Ya işler kontrolden çıkarsa?" Ömer dürüstçe başını salladı. "Çıkacak. Bu işlerde kan dökülmeden temizlik olmaz. Ama Boran... bazen kontrolsüzlük, gerçek özgürlüğe giden tek yoldur."

Boran derin bir nefes alıp ayağa kalktı. Bu yer, konuşmalar boğmaya başlamıştı onu. "Moretti’yle teması ben kurarım.” dedi kapıya doğru dönerken. "Kurallarımı baştan bilecek.” Ömer yerinde kalarak fısıldadı. "Zaten bu yüzden sensin Boran. Onu, ancak senin gibi ölümü göze almış bir adam dize getirebilir."

Boran kapıdan çıkmadan önce tekrar Ömer’e döndü. İçi içine sığmazken sesi restoranda yankılandı. “Eğer bu işin tek zerresi İnci’ye dokunursa…”

Cümle havada asılı kaldı. Boran devamını getirmedi, çünkü ikisi de o cümlenin sonunun ne anlama geldiğini biliyordu. Bu bir uyarı değildi; bu, gerekirse tüm şehri ateşe vereceğinin, dostlukları, ittifakları ve hatta kendi canını bile o ateşe atacağının ilanıydı. Boran’ın gözlerindeki o karanlık parıltı, Moretti’den bile daha tehlikeli bir adamın doğuşunu müjdeliyordu.

Ömer, masadaki ellerini yavaşça birleştirdi. Bakışlarını kaçırmadı, Boran’ın gözlerinin içindeki o yangını izledi. Sesindeki sükûnet, bu yemin karşısında sarsılmadı ama ciddiyeti bir kat daha arttı. “Dokunmaz.” dedi Ömer, kelimenin üzerine basa basa. Boran bir an daha Ömer’in yüzüne baktı. Sonra hiçbir şey söylemeden kapıyı sertçe açtı.

İçerideki loş ve basık havayı dağıtan soğuk gece rüzgârı, Boran’ın yüzüne çarptığında sadece ceketini değil, ruhunu da kamçıladı. Boran çıkarken Ömer, boş restoranda tek başına kaldı. Dışarıdaki rüzgârın uğultusu arttıkça, verdiği sözün ne kadar büyük bir kumar olduğunu bir kez daha hissetti. Çünkü ikisi de biliyordu: Bu dünyada hiçbir söz tamamen garanti değildi ve kan, bir kez akmaya başladığında en çok masumları arardı.

Boran, restoranın kapısından dışarı adım attığında gece, az önce içeride verdiği o ağır kararı yutmak ister gibi üzerine çöktü. Arabanın kapısı o yaklaştığı an Fatih tarafından sessizce açıldı. Boran, arka koltuğa kendini bırakırken vücudunun her kası, o masada verdiği mücadelenin yorgunluğuyla titriyordu.

Fatih, dikiz aynasından Boran’ın karanlıkta parlayan gözlerine kısa bir an baktı. Boran’ın omuzlarındaki gerginliği, çenesinin kilitlenişini yıllardır tanıyan biri olarak tek kelime etmedi. Kontağı çevirdi; motorun kükreyişi, Boran'ın kulaklarındaki o uğultuyu bastırmaya yetmedi.

Şehrin boş sokaklarında hızla süzülürlerken yol kenarındaki lambaların ışığı arka camdan Boran’ın yüzüne vurup geçiyordu. Her bir ışık hüzmesinde İnci’nin bir gülüşü, bir bakışı belirip kayboluyordu. Boran, başını koltuğun başlığına yasladı ve gözlerini dışarıdaki akıp giden şehre dikti.

“Buna mecburum.” diye geçirdi içinden.

Fatih, arabayı evin önünde durdurduğunda sessizliği sadece motorun soğuma sesi bozdu. Boran bir süre arka koltukta öylece oturdu. Üzerine sinmiş olan o tekinsiz atmosferi, o restoranın küf ve ihanet kokusunu kapının eşiğinde bırakmak istiyordu. Derin bir nefes alıp ciğerlerini gecenin serinliğiyle doldurdu. Yüzündeki o sert, tavizsiz ifadeyi gevşetmeye çalıştı; maskesini taktı ve arabadan indi.

Anahtarı kilide soktuğunda eli bir anlığına tereddütle havada asılı kaldı. İçeride onu bekleyen huzurun, dışarıdaki fırtınayla nasıl bir tezat oluşturduğunu biliyordu. Kapıyı bir hırsız sessizliğiyle açtı. Koridorun loş ışığı, ona dünyanın en güvenli limanına ulaştığını müjdeliyordu.

Salondan gelen bilgisayar ekranının cılız ışık hüzmesi koridora sızıyordu. Kalp atışları, az önce Moretti’nin adını andığı zamankinden daha hızlıydı. Adımları kendiliğinden salona yöneldi.

Oradaydı... İnci, yine makale satırlarının arasında beklemekten yorgun düşmüş, her şeyiyle teslim olmuş bir halde kanepede uyuyakalmıştı. Gözlükleri burnunun ucuna kaymış, elindeki kalem parmaklarının arasından halıya düşmüştü. Her zamanki gibi... Boran gelene kadar uyumamak için direnmiş, her zamanki gibi yenik düşmüştü.

Boran, kapının eşiğinde durup onu izlerken omuzlarındaki o devasa yükün bir anlığına hafiflediğini hissetti. O an ne Moretti vardı ne Ömer. Sadece İnci vardı ve o an için bu, Boran’ın ayakta kalmasını sağlayan tek gerçekti.

İnci’nin düzenli nefes alışlarını izlerken Moretti’nin adının geçtiği o kirli masayı düşündü. Az önce "dokunmaz" demişti Ömer, "ona dokunmaz." Ama Boran, sevdiği kadının yüzündeki o saf ışığa baktığında gerçeği biliyordu: Bu dünyaya bir kez daha girmek, onu zaten ateşe atmaktı.

İnci onu her cumartesi gecesi hatta bugün olduğu gibi bazen hafta içi de böyle bekliyordu. Bir makalenin satırları arasında, bir kahve fincanının dibinde, açık bırakılmış bir salon ışığında... Boran ona söz vermişti. "Bitecek." demişti. Şimdiyse elinde tuttuğu, sadece bir ihanetin değil bir yıkımın anahtarıydı.

Eğilip İnci’nin şakağına düşen bir saç telini titreyen parmaklarıyla geriye itti. Dokunmaya kıyamıyordu; çünkü ellerinin artık Moretti’nin uyuşturucusuyla kirleneceğini biliyordu. İçini kavuran o yoğun vicdan azabı, bir zehir gibi damarlarına yayıldı.

"Özür dilerim…" diye fısıldadı sadece, sesi odadaki sessizlikte bile kaybolup gidecek kadar cılızdı.

O sırada İnci uykusunda hafifçe kıpırdandı, yüzünde huzurlu bir gülümseme belirdi; Boran’ın geldiğini ruhuyla hissetmiş gibiydi. O gülümseme, Boran’ın kalbine saplanan en keskin bıçaktı. Ama aynı zamanda huzurun da ta kendisiydi.

Bilgisayarın kapağını yavaşça kapattığında salon karardı. Sadece dışarıdaki sokak lambasının cılız ışığı odaya sızıyordu. Bir kolunu karısının dizlerinin altından, diğerini ise sırtından geçirerek onu büyük bir özenle havalandırdı.

O an, İnci’nin derin uykusunun perdesi aralandı. Genç kadın, hafifçe irkilerek gözlerini araladı; bakışları mahmurluğun sisi altındaydı. Boran’ın yüzünü, o tanıdık, güven veren çehreyi görünce dudaklarında belli belirsiz bir tebessüm çiçek açtı. "Boran… Geldin mi?" diye fısıldadı sesi uykunun huzurlu ağırlığıyla çatallanarak.

Boran, içindeki o karanlık fırtınayı bastırmak istercesine eğilip alnını İnci’nin şakağına yasladı. Sesi, az önce restoranda hüküm veren o buz gibi ses değildi artık; sadece bir adamın, dünyasındaki tek saf şeyi koruma çabasıydı. "Geldim..." dedi boğuk bir tonda. "Uyu güzelim, her şey yolunda."

İnci, bu fısıltıyla beraber bütün savunmasını bıraktı. Başını Boran’ın boynuna, o sıcak limana gömdü. Burnunu Boran’ın boyun çukuruna bastırıp derin bir nefes aldı; dışarıdaki sokakların, barutun ve o kirli pazarlıkların kokusunu bastıran tek şey İnci’nin bu güven dolu sığınışıydı. Boran, karısının kollarını boynuna dolamasıyla birlikte kalbindeki o sızının daha da derinleştiğini hissetti. Ona yalan söylüyordu. Ona en büyük ihaneti, onu korumak adına yapıyordu.

Koridordaki loş ışığın altında, gıcırdayan parkelere basmamaya çalışarak yatak odasına taşıdı onu. Yatağın kenarına usulca bıraktı. İnci, çarşafın serinliğine kavuştuğunda bile Boran’ın elini bırakmak istemez gibi parmaklarını hafifçe sıktı ama uykunun çekim gücü daha ağır bastı.

Boran, karanlığın içinde hızla üzerindeki o gece kokan kıyafetlerden kurtuldu. Moretti’nin, Ömer’in ve kanlı pazarlıkların izlerini odaya bulaştırmak istemiyordu. Yatağa girdiğinde, yorganın altındaki sıcaklık onu bir anlığına gerçeklerden koparacak gibi oldu.

İnci’ye arkadan yaklaşıp göğsünü karısının sırtına yasladı. Bir kolunu onun beline dolayıp İnci’yi kendine doğru çekti. İnci, uykusunda bu harekete cevap vererek sırtını Boran’ın göğsüne iyice yasladı; vücutları mükemmel bir yapboz parçası gibi birleşti.

Burnunu karısının saçlarının arasına gömdüğünde İnci’nin düzenli nefes alışları odadaki tek sesti. O huzurlu nefesler Boran’ın göğsüne her çarptığında, az önce masada verdiği o sözün ağırlığı bir kez daha bindi omuzlarına.

İnci sanki bunu anlıyormuş gibi uykusunun en derin yerinde Boran’ın varlığını hissederek hafifçe mırıldandı ve elini Boran’ın beline sarılı olan kolunun üzerine koydu. Bu küçücük temas, Boran’ın kalbindeki tüm yüklerini bir anlığına yere bıraktırdı. İnci’nin düzenli, huzurlu nefes alışları odanın sessizliğine en güzel melodi gibi yayılıyordu.

Karısının sıcaklığını göğsünde hissederken gözlerini yavaşça kapattı. Az önce sokaklarda olan o sert, tavizsiz adam gitmiş; yerine sadece sevdiği kadının sığınağına muhtaç bir adam gelmişti. İnci’nin teninden yayılan o güven duygusu, Boran’ın yorgun zihnini bir battaniye gibi sardı.

Karanlık artık ürkütücü değil, onları dünyadan saklayan bir perde gibiydi. Boran, İnci’yi kendine biraz daha çekti, sanki ona sarıldığında dışarıdaki tüm kötülükler onlara ulaşamayacakmış gibi hissetti. O güzel kokusu ve İnci’nin kalp atışları eşliğinde, ruhu nihayet sakinleşti.

Uzun zamandır ilk kez, zihnindeki sesler sustu. Karısının saçlarındaki huzurun içinde, derin ve sessiz bir uykuya daldı…

*****

İnci Aral Demirhanlı’nın anlatımından,

“Sevgilim, reçeli uzatır mısın?” Bir elimde ekmeği tutup bir yandan da Boran’a baktığımda onun beni duymadığını fark ederek hafifçe kaşlarımı çattım.

Sabahtan beridir dalgındı, canı sıkkındı. Yüzünün aldığı ifadeden bile belliydi bu. Sabah yataktan hiç kalkmak istememişti. Ateşine bakmıştım ama yoktu. Benim zorumla kalkmış, kısa bir duş almıştı. Duş iyi gelir diye düşünmüştüm ama işe yaramamıştı.

“Aşkım?” diye tekrar seslendiğimde çatalıyla tabağındaki zeytinle oynamaya devam etti. Elimdeki ekmeği tabağa bırakıp elimi koluna yasladığımda irkilerek bakışları o karanlık uzak dehlizlerden sıyrılıp bana doğru döndü.

O an gözbebeklerinde daha önce hiç görmediğim bir telaşın izini yakaladım. Sanki suçüstü yakalanmış bir çocuk gibi değil de çok uzak bir cepheden evine yeni dönmüş bir asker gibi bakıyordu bana. Eli, koluna dokunan parmaklarımın üzerine kapandı; avuç içleri her zamankinden daha sıcaktı.

"Efendim bir tanem, dalmışım. Kusura bakma." dedi. Sesi, dün gece boynuma fısıldayan o yumuşak tondan çok, bir şeyleri gizlemeye çalışan o pürüzlü haliyle çıkmıştı.

Gülümsemeye çalıştı ama bu gülümseme dudaklarının kenarında eğreti duruyordu. Kalbimdeki o huzursuz kuş, kanat çırpmaya başladı. Boran’ı tanıyordum; o her zaman masada dimdik oturan, kontrolü asla elinden bırakmayan adamdı. Şimdi ise tabağındaki zeytinle adeta bir çocuk gibi savaşıyordu.

"Boran, iyi olduğuna emin misin?" diye sordum, sesimdeki endişeyi gizleme gereği duymadan. Sandalyemi ona doğru biraz daha yaklaştırdım. "Sabah ateşin yoktu ama ruhun başka yerde gibi. Eğer gece geç saatteki o toplantı seni bu kadar yorduysa, gitme bugün ofise. Biraz daha dinlen, ben sana bitki çayı yaparım, istersen seninle de kalırım.”

Bakışları bir anlığına masadaki reçel kavanozuna, sonra pencereden dışarıdaki gökyüzüne kaydı. Derin bir nefes aldığında omuzlarının ne kadar kasıldığını gördüm. Ceketinin altındaki o geniş omuzlar, sanki görünmez bir dünyayı taşıyormuş gibi ağırlaşmıştı.

"İyiyim." dedi, elini yanağıma çıkarıp başparmağıyla tenimi usulca okşayarak. "Sadece... halletmem gereken birkaç pürüz var. Kafam onlara gitti. Sen beni düşünme."

"Nasıl düşünmem?" dedim, elimi yanağımdaki elinin üzerine koyup onu daha sıkı kavrayarak. "Sen benim canımsın. Bir derdin olduğunda o dert önce benim kalbime düşüyor, bilmiyor musun?"

Boran’ın bakışları yumuşadı, o sert ifadesi bir anlığına eridi. Gözlerimin derinliklerine öyle bir baktı ki, sanki benden bir şeyler için özür diliyordu. Ya da belki de bana söyleyemediği binlerce kelimeyi o tek bakışa sığdırıyordu. Eğilip alnımı alnına yasladı.

“Endişe etme, kötü bir şey yok. Şirketi biliyorsun, yoğun. Bazen bende gitmek istemiyorum. Sanırım o günlerden biri.” Diye fısıldadığında tek kaşımı kaldırdım. “Boran Demirhanlı işe gitmek istemiyor, hayatım sen sanırım gerçekten hastasın.” Deyip elimi alnına yasladım.

Gülüşüm dudaklarımda asılı kalsa da parmaklarımın ucunda hissettiğim o tenin serinliği içimdeki şüpheyi yatıştırmaya yetmiyordu. Boran, hafifçe gülerek elimi alnından indirdi ve avucumun içine bir öpücük bıraktı. Bu jesti beni susturmak, o karanlık kuyunun ağzını kapatmak ister gibiydi.

“Hasta değilim güzelim.” dedi, sesi şimdi daha toparlanmış o her zamanki otoriter ama şefkatli tınısına kavuşmuştu. “Sadece bazen... Her şeyi bırakıp seninle şu masada sonsuza kadar oturmak istiyorum. Fazla mı şey istiyorum?”

Gözlerinin içine baktım. O kadar samimi söylemişti ki bunu, bir an için gerçekten de sadece yorgun olduğuna inanmak istedim. “Fazla değil sevgilim. Ama Demirhanlı Holding’in yönetim kurulu başkanı böyle düşünürse, o dev bina üzerimize çöker.”

“Madem öyle, o zaman mecbur gideceğiz.” Dedi şakacı bir biçimde. Bense konuştum. “O zaman reçeli uzat da bu kahvaltıyı bitirelim. Ama söz ver bana, bugün kendini çok yormayacaksın."

Boran acı bir tebessümle reçel tabağına uzandı. Tabağı bana uzatırken parmakları parmaklarıma değdi. O an içimi bir ürperti kapladı. Sanki bu kahvaltı sofrası, fırtınadan önceki son sakin limanımızdı ve dışarıda bir yerlerde, Boran’ın benden sakladığı o fırtına çoktan kopmuş, evimizin duvarlarını dövmeye başlamıştı.

"Söz veremem." dedi sadece, sesi bu sefer dürüst ve bir o kadar da hüzünlüydü. "Ama seni her şeyden çok sevdiğime yemin edebilirim."

“Bende seni çok seviyorum.”

Kahvaltı sofrasındaki o ağır hava, Boran’ın itirafı andıran sözlerinden sonra iyice koyulaşmıştı. Daha fazla soru sormak, o uçurumun kenarına biraz daha yaklaşmak demekti; sustum. Tabağımdaki yarım kalmış ekmeği bir kenara bırakıp ayağa kalktım.

"Hadi." dedim sesimi neşelendirmeye çalışarak. "Birlikte toplayalım şu masayı. Tek başıma yapmama izin vermeyeceğini biliyorum."

Boran, bir anlığına sanki yerinden kalkmakta zorlanıyormuş gibi duraksadı, sonra ağır hareketlerle sandalyesini geri itti. Yanıma geldiğinde, hiçbir şey söylemeden tabakları üst üste dizmeye başladı. Mutfağın o tanıdık, huzurlu sessizliği bu sabah çok farklıydı. Bulaşık makinesine tabakları yerleştirirken ellerimiz birbirine değiyordu; her temasında Boran’ın parmaklarının hafifçe titrediğini ya da kasıldığını hissediyordum. Bir şeyleri içine atıyordu, sığdıramıyordu.

"Sen bardakları bana ver." dedi yumuşak bir sesle. Bardakları uzatırken göz göze geldik. O her zaman parlayan, içimi ısıtan kahverengi gözleri bugün sisli bir orman gibiydi. Arkasında ne sakladığını göremediğim, girmeye korktuğum bir orman.

“Boran, seanslarına devam ediyorsun değil mi?” Bu halini anlayamayıp direkt olarak aklıma gelen şeyi ona yöneltirken Boran’ın bardağı makinenin rafına yerleştirirken parmakları bir anlığına donup kaldı. Sorum mutfağın o asma kat gibi üzerimize çöken sessizliğini bir bıçak gibi ikiye bölmüştü. Bakışlarını bardağın şeffaf yüzeyinden çekmeden sanki kelimelerini tartıyormuş gibi bekledi. Omuzlarının gerildiğini, derin bir nefesi içine hapsettiğini görebiliyordum.

"Gidiyorum.” dedi, sesi o kadar alçaktı ki neredeyse bir fısıltı gibiydi. "Aksatmadım hiç. Sadece... bazı dönemler diğerlerinden daha ağır geçiyor. Biliyorsun, zihin bazen eski alışkanlıklarına dönmek için mazeretler uydurur. Danışanlarından biliyorsundur."

Sonunda bakışlarını bana çevirdi. O sisli orman, yerini bir nebze de olsa şefkate bırakmıştı ama hala çok derinde bir yerlerde, benden sakladığı o uçurumu görebiliyordum. Yanıma yaklaşıp ıslak ellerine aldırmadan kollarımı tuttu. "Kafanda kurma, olur mu? Sadece biraz yorgunum. Gece uykumun bölünmesi, işlerin yoğunluğu... Hepsi üst üste geldi. Doktorla da konuşuyoruz bunları. Her şey kontrol altında."

Parmak uçlarımın onun kollarındaki sertleşmiş kasları hissetmesi, söylediklerine inanmamı zorlaştırıyordu. Eğer her şey kontrol altındaysa neden kalbi bu kadar hızlı çarpıyordu? Neden bakışları benden bir şeyler için af diliyormuş gibi bakıyordu?

"Eğer gitmek istersen, beraber gidelim bu sefer." dedim, sesimdeki endişeyi gizleme gereği duymadan. "Kapıda beklerim seni ya da beraber gireriz. Eskisi gibi o kabusların geri gelmesini istemiyorum Boran. Kendi içinde kaybolmanı istemiyorum. Senin o karanlığa gömülmene dayanamam."

Boran eğilip alnımı alnına yasladı. Gözlerini kapattığında, kirpiklerinin titrediğini fark ettim. "Gömülmeyeceğim." dedi kararlı bir tonda. "Söz verdim sana. Ben o karanlıktan senin sayende çıktım, tekrar oraya dönmeye hiç niyetim yok.”

Gözlerimi sıkıca kapattım ve kollarımı boynuna dolayarak ona iyice sığındım. Kalp atışlarını göğsümde hissedebiliyordum; her biri birer imdat çağrısı gibi düzensiz ve sertti. "Gömülmeyeceğiz." diye fısıldadım, sesimin her bir zerresine tüm inancımı yükleyerek. "Ben her daim senin yanında olacağım. Karanlık gelse bile biz el ele duracağız. Sen tek başına değilsin."

Boran, bu sözlerim üzerine beni daha da sıkı sardı. Sanki ben onun dünyadaki tek dayanağıymışım, eğer beni bırakırsa boşluğa düşecekmiş gibi bir tutuştu bu. Burnunu saçlarıma gömdü, uzun ve titrek bir nefes aldı. O an, omuzlarındaki o kaskatı gerginliğin bir nebze olsun çözüldüğünü hissettim. Benim sevgim, onun en büyük zırhıydı; ama bu zırhın, onu dışarıdaki gerçek mermilerden korumaya yetip yetmeyeceğini henüz ikimiz de bilmiyorduk.

“Biliyorum.” dedi boğuk bir sesle. “Senin varlığın benim tek gerçeğim.”

Geri çekildiğinde yüzümü avuçlarının arasına aldı. Başparmaklarıyla elmacık kemiklerimi usulca okşadı. Uzanıp dudaklarına küçük bir öpücük bıraktıktan sonra "Ben hazırlanıp geleyim," dedim hafifçe koluna dokunarak.

Yukarı çıkıp üzerimi değiştirdim, çantamı hazırladım. Aşağı indiğimde Boran’ı girişte beklerken buldum. Elinde evin anahtarları, bakışları ise kapının ardındaki boşluktaydı. Beni görünce zoraki bir tebessümle kapıyı açtı ve geçmem için kenara çekildi.

Evin bahçesinden dışarı çıktığımızda, Fatih çoktan arabanın kapısında hazır bekliyordu. Siyah, parlak cip kapının önünde bir zırhlı kale gibi duruyordu. Fatih, bizi görünce başıyla hafifçe selam verdi. "Günaydın yenge." derken sesi her zamanki saygılı tonundaydı.

"Günaydın Fatih." dedim gülümseyerek. Ama Fatih’in de bakışlarında bir gerginlik, bir tetikte olma hali vardı. Boran’la aralarında sadece onların bildiği o dilsiz lisanla bir şeyler geçtiğini hissettim. Masayla ilgiliydi belki, bu yüzden bir şey söyleyemiyorlardı.

Boran yanıma yaklaşıp elini belime koyarak beni kendi arabama yönlendirirken onunla ilerledim. “Akşam geç mi gelirsin?” diye merakla konuştuğumda başını iki yana salladı. “Mesai bitiminde gelirim direkt.”

“Tamam o zaman. Bende yine seni beklerim.” Dedim gülümseyerek. Boran’da benim gibi gülümsedi. “Bende yine sana gelirim.” Gülüşüm büyürken Boran bana göz kırptı ardından da Tuncay’a doğru döndü.

“Tuncay,” dedi, otoriter bir tınıda. “Ne yapman gerektiğini biliyorsun. Gözünü ayırmayacaksın. Gidilecek her yere beraber, dönülecek her yerden beraber.” Tuncay başıyla onayladı. “Merak etme Boran abi, yengem bana emanet.”

Boran bana döndü, ellerimi avuçlarının içine aldı ve sıkıca sıktı. “Bir şey olursa, en ufak bir şey bile olsa beni ya da Fatih’i ara. Tamam mı?”

“Tamam sevgilim, amma evham yaptın bugün.” dedim hafifçe gülerek ama içimdeki o düğüm hala çözülmemişti. “Sen de dikkat et kendine.”

Boran alnıma bir öpücük kondurup kapımı açtı. Ben koltuğa yerleştikten sonra elini selam verircesine kaldırıp Fatih’in beklediği cipe doğru yöneldi. Araba hareket edip dikiz aynasından ona son bir kez baktığımda, onun da bakışlarının üzerimizde olduğunu gördüm. Bizim çıkmamızı bekliyordu.

Tuncay arabayı ana yola çıkardığında derin bir nefes aldım. Boran bugün ofise gideceğimi sanıyordu ama zihnimdeki ajanda daha farklıydı. “Tuncay, jinekoloji kliniğine gidiyoruz. Hatırlıyorsun değil mi?”

“Evet yenge.” Tuncay beni onaylarken ekledim. “Randevu ne kadar sürer bilmiyorum haberin olsun.”

"Sen nasıl uygun görürsen yenge. Boran abi her adımı takip etmemi istedi ama... doktorun yanında beklemeyeceğim tabii ki, kapıda olacağım." dedi Tuncay. Sesindeki o aşırı tedbirli ton, aslında ne kadar kırılgan bir zeminde yürüdüğümüzü hatırlatıyordu bana.

Başımı sallayarak onayladım. Mert’in olayından sonra hiçbir koruma asla ama asla yanımdan ayrılmıyordu zaten. Boran bu konuda çok katıydı ki haklıydı da. Artık bende sorun çıkarmıyordum.

Bakışlarımı camdan dışarı çevirip etrafı izlemeye koyuldum. Aklım Boran’da kalmıştı. Kafasında ne vardı, neden dalgındı, neden düşünceliydi merak ediyordum ama üzerine de gitmek istemiyordum çünkü o anlatmak istediğinde bana anlatırdı. Yine de fark etmediğimi sansa da gece yapılan toplantıda bir şeyler olduğunu tahmin edebiliyordum.

O dışarıda, İstanbul’da savaşıyordu. Bense o uğursuz geceyle, vücuduma giren mermi ve onun doğurduğu sonuçlarla savaşıp onları düzeltmeye çalışıyordum.

Klinik binasının önüne geldiğimizde kalbim sanki göğüs kafesimi yırtmak istercesine atmaya başladı. İçeriye her girişimde, kaybettiğim bebeğin ve bir daha asla anne olamama korkusunun soğuk nefesini ensemde hissediyordum.

Sekretere ismimi verip bekleme salonuna geçtiğimde elimi istemsizce karnıma, o görünmez yaranın üzerine koydum. Hasar büyüktü, ihtimaller azdı; ama umut, bazen en karanlık köşede bile inatla yeşeren bir sarmaşık gibiydi. Doktorumla bugün yapacağımız konuşma, belki de Boran'a verebileceğim tek güzel haberin kapısını aralayacaktı. Ya da o kapıyı sonsuza dek yüzüme kapatacaktı. Yine de yılmaya niyetim yoktu.

"İnci Hanım, buyurun." dedi hemşire gülümseyerek.

Ayağa kalktım. Dizlerimdeki dermanın çekildiğini hissetsem de dik durmaya çalıştım. Kapıyı açıp içeri girdiğimde tıbbi cihazlar bana hem bir kurtuluş hem de bir mahkûmiyet gibi göründü.

Lütfen…diye fısıldadım içimden. Lütfen bu sefer bir yol olsun. Boran ile ikimizin bu karanlıkta tutunabileceği küçük bir ışık ver bize Allah’ım.

Doktorun odasındaki o steril koku, her zamankinden daha keskin, daha boğucu geliyordu. İçerideki beyaz ışıklar, dışarıdaki dünyanın karmaşasından kopuk, soğuk bir gerçeği haykırıyor gibiydi. Doktor Hanım, nazik ama mesafeli tavrıyla beni muayene masasına yönlendirdi. “Buyurun.”

Hızlıca beni yönlendirdiği yere geçip uzandığımda doktor hazırlıklarını tamamlayıp muayeneye başladı. Jel tenime değdiği an ürperdim. Tavandaki boşluğa bakarken odadaki tek ses cihazın çıkardığı o mekanik hışırtıydı. "İnci Hanım, derin nefes alıp verin." dedi doktor, gözlerini ekrandan ayırmadan.

Vajinal ultrason ekranındaki o siyah beyaz, karmakarışık görüntülere baktım. Bir hayatın yeşermesi gereken o boşluk, bana uçsuz bucaksız bir çöl gibi göründü o an. Sadece sakince bekledim. Belki de duyacaklarıma hazırladım kendimi.

Muayene bittiğinde doktor, toparlanmam için yanımdan ayrıldığında derin bir nefes aldım. Elleri titreyerek giyindim; her düğme, omuzlarımdaki yükü biraz daha ağırlaştırıyordu. Doktorun masasına ilerlediğimde kendisinin önündeki dosyalarımı ve kan değerlerimi incelediğini gördüm. Yüzünde o profesyonel "kötü haberi nasıl yumuşatırım" ifadesi vardı daha öncekilerde olduğu gibi. Kalbim, göğüs kafesimi yırtmak istercesine hızlandı.

"İnci Hanım." diyerek söze başladı, gözlüklerini masaya bırakıp ellerini birleştirdi. "Öncelikle yumurtalıklarınızda hiçbir sorun yok. Rezerviniz gayet iyi, fonksiyonel olarak bir engel görünmüyor. Ama..."

Cümleleri beni normalde mutlu edebilecek kadar iyiydi ama o sonradan gelen ama… işte o gelecek olan kötü cümlelerin habercisiydi.

“O vurulma anında yaşadığınız travma ve rahmin aldığı hasar, içeride ciddi bir skar dokusu (yara izi) bırakmış. Rahim duvarı, bir bebeği misafir edebilecek, onu besleyebilecek güçte değil. Şu anki tabloda, bir döllenme olsa bile embriyonun rahme tutunması neredeyse imkânsız görünüyor. Duvar çok ince, çok güçsüz..."

Doktor, önündeki dosyaya tükenmez kalemiyle sert notlar düşerken çıkan o cızırtı, sessiz odada bir saatin tik takları gibi yankılanıyordu. Bakışlarını kâğıttan ayırmadan, profesyonel ama soğuk bir tınıyla devam etti. "Hormon değerlerinize gelince... Aslında temel değerleriniz, yani vücudunuzun kendi ürettiği östrojen ve progesteron seviyeleri şu an için olması gereken sınırda. Biraz düşük elbette ama toparlanır. Yani sisteminiz çalışıyor, İnci Hanım."

Küçük bir nefes aldım, göğsümdeki o daralma bir anlığına gevşer gibi oldu. Ancak doktorun kalemini masaya bırakıp bana bakmasıyla o gevşeme yerini buz gibi bir gerginliğe bıraktı.

"Ama sorun hormonların miktarında değil, rahmin bu hormonlara verdiği cevapta. Yaşadığınız o ağır travmadan dolayı rahim duvarı kendini savunmaya almış, adeta bir kalkan örmüş gibi. Bu yüzden normal seviyedeki hormonlar bile o bölgeyi kalınlaştırmaya, yani bir bebeği tutacak kıvama getirmeye yetmiyor gibi görünüyor."

Doktorun sesi, odadaki o steril beyazlığın içinde yankılanırken her bir kelimesi ruhumdaki o son yeşil dalı da kurutmaya ant içmiş gibiydi. “Tıbbi olarak konuşmak gerekirse, biz mucizelerle değil verilerle hareket ederiz. Ve önümdeki veriler bana şunu söylüyor: Sizin rahminiz artık bir savaş alanı gibi. O skar dokusu, sadece fiziksel bir engel değil; oradaki doku bütünlüğü o kadar bozulmuş ki, rahim artık bir bebeği beslemek yerine kendi varlığını sürdürmeye odaklanmış durumda."

Yutkundum. Boğazımdaki o yumru, aldığım her nefesi bir bıçak darbesine çeviriyordu. "Yani hiçbir yolu yok mu?" diye fısıldayabildim sadece. Sesim, kendi kulaklarıma bile yabancı, çok uzaklardan geliyordu.

Doktor derin bir nefes alıp arkasına yaslandı. Bakışlarını kaçırmadı, aksine o kaçınılmaz sonu kabullenmemi ister gibi gözlerimin en derinine baktı. "Açık konuşacağım, piyasadaki en ağır hormon takviyelerini, en modern cerrahi müdahaleleri bile denesek, bu tablonun değişme ihtimali istatistiksel olarak yok denecek kadar az. Rahim duvarınız o kadar duyarsızlaşmış ki, dışarıdan vereceğimiz hiçbir destek o kalkanı aşmaya yetmeyecektir."

Masadaki kalemi sertçe kenara itti, bu hareket dosya kapandı der gibiydi. "Kendinizi daha fazla yıpratmanızı, bitmeyecek tedavi süreçleriyle hem bedeninizi hem de ruhunuzu tüketmenizi bir hekim olarak önermem. Bazı hasarlar kalıcıdır İnci Hanım. Vücudunuz size bir mesaj veriyor: Burası artık bir yaşam alanı değil. Belki de bu gerçeği kabullenip hayatınızın geri kalanına bu şekilde devam etmelisiniz. Bazen vazgeçmek, en büyük iyileşmedir."

"Vazgeçmek..." Kelime ağzımda paslı bir metal tadı bıraktı. Doktorun en büyük iyileşme dediği şey, benim için yaşayan bir ölümü kabullenmekten farksızdı.

Masadan kalkarken bacaklarımın beni taşımayacağından korktum. Dudaklarımın arasından nasıl çıktığını bilmesem de teşekkür ederek odadan çıktığım an hastane koridorunun o keskin beyazlığı ve ağır dezenfektan kokusu bir anda üzerime çöktü. Az önce içeride bir hayatın, bir hayalin son bulduğunu duymuştum ama dünya dönmeye devam ediyordu. Hemşireler dosyalarla bir yerlere yetişiyor, asansörün metalik sesi yankılanıyor, insanlar fısıldaşarak yanından geçiyordu. Benim içimde ise devasa, zifiri bir sessizlik vardı.

Sırtımı soğuk duvara yasladım. Doktorun o cellat gibi inen cümlesi kulaklarımda çınlıyordu. Kendi bedenime yabancılaşmış gibiydim. Bir psikolog olarak danışanlarıma hep "kabullenmek iyileşmenin ilk adımıdır" derdim ama şimdi o "iyileşme" dedikleri şeyin altında eziliyordum.

Titreyen ellerimle çantamdan telefonumu çıkardım. Arananlar kısmında Boran’ı görmek gözlerimi doldurdu. Sığınacağım tek bir adam vardı ama ona ne diyecektim? Benim içimde bir çöl var mı diyecektim? Sana verebileceğim bir yuva kalmadı mı diyecektim?

Bunu umursamazdı, önemsiz olduğunu ilk andan beri söylüyordu ama ben kabullenemiyordum. Takıntı haline getirmiştim bunu. O, önemli olan sensin İnci dedikçe, ben kendimi onun hayatındaki en büyük eksiklik olarak kodlamıştım zihnime. Bir psikolog olarak bu yaptığımın "kendini cezalandırmak" olduğunu biliyordum ama duygularım, mantığımın çoktan önüne geçmişti.

Derin bir nefes alarak sırtımı yasladığım duvardan çekerken bakışlarımı çıkışa doğru çevirdim. O anda Tuncay’ı koridorun başında, her zamanki gibi bir heykel sessizliğinde beklerken buldum. Bakışlarımız buluştuğunda bakışlarındaki o korumacı refleks canlandı, yüzümdeki her bir çizgiyi okumaya çalıştı. Ben ise sadece başımı öne eğdim.

"Gidelim Tuncay." dedim, sesimdeki o derin boşluğu gizlemeye mecalim kalmadan. "Kliniğe gidelim."

Tuncay sessizce beni onaylarken çıkışa doğru yürüdüm hızlı adımlarla. Gözlerimdeki cam kırıklarını görmüştü; o camların kalbime batıp kanattığını anlamıştı ama bu dünyada susmak, konuşmaktan daha büyük bir sadakatti.

Arabaya bindiğimizde Tuncay ilk önce dikiz aynasından bana baktı. Bense başımı koltuğa yaslayıp bakışlarımı cama çevirdim.

Daha önce gittiğim o iki doktorun yüzleri, sanki bir kâbusun tekrarlanan sahneleri gibi zihnimde dönüp durmaya başladı. Hepsi aynı şeyi, farklı kelimelerle söylemişti. İçimde bir yerlerde sakladığım o son umut kırıntısı da doktorun masasında, o beyaz ışıkların altında can vermişti. Rahim duvarım, bir hayatı tutamayacak kadar yorgun ve yaralıydı. O mermi sadece benim etimi delip geçmemiş, Boran’la kurduğumuz o en masum hayali de tam kalbinden vurmuştu.

Tuncay, arabayı Nişantaşı’nın kalabalık sokaklarından geçirip kliniğin önüne yanaştırdığında dışarıdaki hayatın gürültüsü zihnimdeki o uğultuyu susturmaya yetmiyordu. Araba durdu ama ben bir süre kapıyı açamadım. Sanki inersem, o hastane odasındaki gerçekler üzerime yapışıp benimle içeri girecekti.

"Geldik yenge." dedi Tuncay, sesi her zamankinden daha kısık, daha düşünceliydi. "İstersen bir hava alalım, sahile süreyim?"

"Yok Tuncay, sağ ol." dedim zoraki bir tebessümle. "Çalışmak iyi gelecek."

Arabadan indiğimde omuzlarımı dikleştirdim, yüzüme o profesyonel psikolog maskemi taktım. Kliniğin kapısından girdiğimde, Bilge beni karşıladı. Yüzümdeki yorgunluğu fark etmemesi için gülümsedim. “Günaydın canım, bugünün programı hazır mı?”

“Hazır İnci Hanım, on beş dakika sonra ilk danışanınız gelecek.” Diye nazikçe karşılık verdiğinde onayladım. “Tamamdır, bekliyorum.”

Başka bir şey söylemeden odama girip kapıyı kapattığım an sırtımı ahşap yüzeye yasladım. Derin bir nefes aldım. Burası benim kalemdi; burada başkalarının yaralarını sararken kendi yaralarımı unuturdum. Şimdi o mucize gerek diyen sesleri bu kapının ardında bırakmak zorundaydım. Ellerimi soğuk suyla yıkadım, aynadaki aksime baktım. Gözlerimdeki cam kırıkları hâlâ oradaydı ama artık üzerlerinde profesyonel bir örtü vardı.

İlk danışanım içeri girdiğinde, kendi rahmimdeki o sızlayan boşluğu bir kenara itip onun ruhundaki boşluğa odaklandım. Genç bir kadındı; kaybettiği annesinin yasını tutamamanın ağırlığıyla gelmişti. Onu dinlerken acısının her bir kelimesini iliklerimde hissetmiştim. Başkalarına teselli vermek, "zamanla geçecek" demek bugün her zamankinden daha zordu. Çünkü biliyordum ki bazı yaralar zamanla geçmezdi, sadece onlarla yaşamayı öğrenirdiniz.

Yarım saat aralarla üç seans üst üste geçti. Saatler akarken zihnim o karanlık doktor odasına gitmek istediğinde kendimi notlarıma hapsettim. Sırayla tüm danışanlarımla ilgiyle ilgilenirken biraz olsun düşüncelerimden sıyrılmıştım ama bu sefer de aklım Boran’da kalmıştı. Doktor odasından çıktığım an sesimden bir şeylerin yolunda gitmediğini anlardı ama şimdi iyiydim.

O yüzden ara verdiğim ilk an telefonuma uzanıp numarasını tuşladım ve kulağıma götürdüm. Telefon ikinci çalışta açılırken o karizmatik sesi kulağıma doldu. “Güzelim?”

“Nasılsın sevgilim?” dedim sesimi enerjik çıkarmaya çalışarak. "Sesini duydum, daha iyi oldum." dedi Boran. Sesi sabahkinden iyi geliyordu. "Toplantıdan yeni çıktım, seni arayacaktım. Sen benden önce davrandın. Sen ne yaptın?”

Sesimi o profesyonel maskemin arkasına iyice gizleyip sanki az önce o muayene masasındaki o soğuk gerçekle yüzleşmemişim gibi cevap verdim. "Ben de klinikteyim, biraz yoğun geçiyor bugün." dedim, masamdaki kalemle gelişigüzel bir kâğıdı karalarken. “Aklım sende kaldı, sabah durgundun. Kendini iyi hissediyor musun merak ettim. Soğuk algınlığı geçiriyorsun belki de, ilaç falan mı alsan?”

“Yok bir tanem, daha iyiyim. Sadece kafamda çözmem gereken birkaç pürüz vardı. Daha doğrusu hala var. Ama iyiyim şimdilik, tabii eve gelip seni görünce daha iyi olurum gibi.” Muzip bir tonda verdiği cevapla istemsizce tebessüm ettim.

Gözlerimi kapatıp onun o muzipçe kıvrılan dudaklarını ve yanağındaki o meşhur gamzesini hayal ederken, "Gel o zaman." dedim, sesimdeki o titremeyi bastırıp ona eşlik ederek. "Gel de şu pürüzleri kapının dışında bırakalım. Ben sana en iyi gelen ilacın ne olduğunu biliyorum; sessizlik, biraz huzur ve belki de en sevdiğin o kahveden..."

"Senin yanındaki o huzur olduktan sonra zehir olsa içerim, biliyorsun. Ayrıca senin de bir kahveye ihtiyacın var belli ki. Sesin... biraz yorgun geliyor kulağıma. Danışanların seni çok mu yordu bugün, yoksa yine başkalarının dertlerini kendi sırtına mı yükledin Psikolog Hanım?"

Parmaklarım masadaki not kağıdının kenarını hırsla kıvırdı. Başkalarının dertlerini değil Boran, kendi mezarımı kazdım bugün diyemedim.

"Biraz yoğun bir gündü sadece." diye geçiştirdim, sahte bir esnemeyle yorgunluk süsü vererek. "Neyse sevgilim, seansım başlamak üzere. Kapıda bekletmeyeyim insanları. Sen de kendine dikkat et, akşam görüşürüz."

"Görüşürüz güzelim." dedi sesi derinleşerek. "Seni seviyorum."

“Bende seni seviyorum…” diyerek telefonu kapattığımda odadaki sessizlik bir çığ gibi üzerime devrildi. Masamdaki o karalanmış kâğıda baktım; çizgiler karmaşık, yollar kapalıydı. Tıpkı doktorun dediği o rahim duvarı gibi... Geçit vermeyen, hayatı reddeden bir duvar…

Düşüncelerim kapımın çalmasıyla dağılırken yerimde dikleşerek gelen kişiye odaklandım. Danışanımın odaya girmesiyle zihnim esaretinden kurtulup mesleğime yöneldi.

Seanslar birbirini izlerken zaman mefhumunu yitirmeye başladım. Not defterime düştüğüm satırlar, bir süre sonra anlamını yitiren karalamalara dönüştü. Danışanlarımın anlattığı aile içi çatışmalar, çocukluk travmaları ve yarım kalmışlıklar; sanki benim bugünkü mağlubiyetimi kutlayan uğultulu bir koro gibiydi. Profesyonel maskemi bir zırh gibi kuşanıp odaya giren her ruhu şefkatle ağırladım, onlara umut vadettim; kendimde bir gramı bile kalmamışken.

Günün son ışıkları ofisimin pencerelerinden çekilirken son danışanım da odadan ayrılıp kapı kapandığında, az önce sergilediğim o dik duruş bir anda çöktü. Omuzlarımın üzerine sanki bütün İstanbul'un ağırlığı binmişti. Masamın üzerindeki o karmaşık çizgilerle dolu kâğıdı yavaşça buruşturup çöpe attım.

Yarın bir randevu daha vardı. Dördüncü doktor…

"Pes etmeyeceğiz." diye fısıldadım kendi kendime.

Boran akşam eve geldiğinde de ona bu karanlıktan bahsetmeyecektim. En azından bu gece, o sahte ama huzurlu sığınağımızın bozulmasına izin vermeyecektim. Buna ihtiyacımız vardı. Çantamı topladım, Tuncay’ın dışarıda beni beklediğini biliyordum. Odadan çıkmadan önce aynaya son bir kez baktım. Yorgundum, ruhum hırpalanmıştı ama o yarınki randevuya dair beslediğim o inatçı umut, hâlâ bir nabız gibi atıyordu.

Klinikten Bilge ile birlikte çıkıp araca bindikten sonra dışarıdaki akşam serinliği yüzüme çarpar çarpmaz içimdeki o profesyonel zırhın çatladığını hissettim. Arka koltuğa yerleştiğimde İstanbul’un birbirine karışan ışıklarını izlemeyi tercih ettim. Tuncay, dikiz aynasından kısa bir an bana bakıp ardından her zamanki sessiz ve korumacı tavrıyla gaza bastı. Şehrin uğultusu arabanın içine sızarken zihnimde yarınki randevunun senaryoları dönüp duruyordu. Dördüncü doktor... Dördüncü bir "imkânsız" cümlesine kalbim dayanır mıydı bilmiyordum ama o inatçı umut, bir sarmaşık gibi ruhuma tutunmuş, bırakmıyordu.

Tuncay, arabayı evin önünde durdurduğunda hava henüz kararmamıştı. Bahçe kapısından içeri girerken omuzlarımın üzerindeki o görünmez elin beni biraz daha aşağı çektiğini hissettim. Boran henüz gelmemişti. Bu sessizlik normalde huzur verirdi ama bu akşam, kliniğin o kalabalık ruh halinden sonra üzerime bir kâbus gibi çöktü.

İçeri girerken anahtarın kilitte çıkardığı ses boş girişte yankılandı. Çantamı bir kenara fırlatıp kendimi salona attım. Bir süre öylece durdum hiçbir şey yapmadan. "Kafanı dağıt İnci." diye fısıldadım kendi kendime. "Böyle duramazsın."

İç sesime uyarak yukarı kata çıktım. Odadaki o ağır, steril hastane kokusu sanki hâlâ tenimdeymiş gibi bir hisle hemen banyoya girdim. Doktorun o buz gibi bakışlarını üzerimden atmak istercesine sıcak suyu sonuna kadar açtım. Buharın içinde kaybolmak ve duyduğum cümlenin suyla beraber akıtıp gitmesini istiyordum. Ama su ne kadar sıcak olursa olsun, rahmimdeki o soğuk sızı bir türlü geçmiyordu.

Banyodan çıktıktan sonra üzerime pamuklu günlük takımlarımdan birini geçirdim. Aşağı inip mutfağa geçtim. Kendime bir iş bulmalıydım. Omuzlarımı silkip başımı geriye doğru attım. "Düşünme." dedim. "Yarın dördüncü doktor var. Yarın her şey değişebilir."

Dünden hazır olan yemeklerin altını kısık ayarda yakarak Boran’ın gelmesine bir süre daha olduğunu görüp mutfak dolaplarını silmek için bir kova su hazırladım. Aslında temizdi, her yer pırıl pırıldı ama duramıyordum. Durursam, o ultrason ekranındaki boşluk zihnimin ortasına kamp kuracaktı. Durursam, doktorun sesi kulaklarımda çınlayacaktı. O yüzden böylesi en iyisiydi.

Dakikalarca dolapları silmeye devam ederken kapının açılma sesini duydum. Adımların buraya doğru geldiğini duysam da bezi hırsla dolabın üzerinde gezdirmeye devam ettim.

Adım sesleri mutfak kapısının eşiğinde durduğunda arkamı dönmedim fakat Boran’ın sesini duydum. “İnci?” Şaşkınlıkla karışık sesi mutfakta yankılanırken bakışlarımı çevirdim ona doğru.

Ceketini koluna atmış, kravatını çoktan gevşetmişti. Gözlerinde ise merak ama ona kıyasla daha fazla endişe vardı. Çünkü o beni çok iyi tanıyordu. Benim için temizlik yapmak, sadece evi arındırmak değil; ruhumdaki o kirli, karanlık düşünceleri dışarı atmaya çalışmaktı.

“Ne yapıyorsun?” diye beni sorgularken bakışlarımı kaçırarak çekmeceyi silmeye koyuldum. "Çok pislenmiş buralar, görmemişim." Boran bir adım atıp aramızdaki mesafeyi kapatırken elini, bez tutan elimin üzerine koydu; hareketi nazik ama durdurucuydu. "Güzelim her yer pırıl pırıl. Neyi siliyorsun tam olarak?"

Kalbim göğüs kafesimi zorlamaya başladı. Gözlerine bakarsam her şeyi anlatırdım... Hemen elimi çektim, sanki yanmışım gibi arkamı döndüm. “Sen görmesen de ben gördüm kirleri.” Dedim ilk önce. Sonra, "Açsındır sen, ben... yemekleri ısıtıyorum.” dedim sesim titreyerek. “Sen üzerini değiştir gel.”

Boran bir an duraksasa da üzerime gelmeden sadece derin bir nefes aldı, omuzlarının çöktüğünü hissettim. "Tamam." dedi sakince. "Ben üzerimi değiştirip geliyorum. Yardım ederim sana."

O yukarı çıkarken mutfakta kalakaldım. Birkaç dakika sonra Boran, üzerinde rahat ev kıyafetleriyle geri döndü. Sessizce yanıma gelip tezgâhın üzerindeki salata malzemelerini önüne çekti. Birlikte, neredeyse hiç konuşmadan yemek hazırlamaya başladık. Ben tencereyle uğraşıyordum, o salata yapıyordu. Ama bu sessizlik, alışık olduğumuz o huzurlu sessizliklerden değildi; patlamaya hazır bir bomba gibiydi.

Sonunda Boran elindeki bıçağı tahtanın üzerine bıraktı. Bana dönüp kalçasını tezgâha yasladı ve dikkatlice bakmaya başladı yüzüme. “İnci, elindeki o tencereyi yavaşça bırakır mısın?” dedi. Sesi her zamankinden daha alçak, daha kontrollü ama içinde dağ gibi bir endişeyi barındıran o tondaydı.

Dediğini yapmadım, yapamadım. Ocağın üzerindeki yemeği karıştırmaya devam ettim; sanki o kaşığı bir an bile durdurursam içimdeki baraj kapakları patlayacak, dördüncü doktorun hayaleti mutfağın ortasına dikilecekti. Boran’ın tezgâha yaslanan gölgesinin üzerime düştüğünü hissettim.

“Bana bakmıyorsun.” diye devam etti, bu kez bir adım daha yaklaşıp elini hafifçe omzuma koyarak. “Geldiğimden beri dolapları siliyorsun, yemeği karıştırıyorsun, kaçıyorsun. Gözlerin sanki burada değil de çok uzak bir yangını izliyor gibi. Ne oldu bugün klinikte? Bir danışanın mı çok sarstı seni, yoksa başka bir şey mi var?”

Yutkundum. Boğazımdaki o sert olan yumru, nefes almamı zorlaştırıyordu. “Sadece yorgunum Boran.” dedim, sesimdeki o titremeyi gizlemek için başımı yemeğe daha çok eğerek. “Biliyorsun, bazen insanların yükü bana da ağır geliyor. Mevsim geçişi herhalde, üzerimde bir kırgınlık var.”

Boran, bu ucuz yalana kanacak en son adamdı. Nazik ama itiraz kabul etmeyen bir hareketle elimdeki kaşığı aldı ve kenara bıraktı. Beni omuzlarımdan tutup kendine çevirdiğinde, kaçacak hiçbir yerim kalmamıştı. O keskin, her detayı gören kahverengi gözleri yüzümde gezindi; yalanımı, korkumu ve o saklamaya çalıştığım dördüncü doktor umudunun çaresizliğini arıyor gibiydi.

“Senin yorgunluğun böyle olmaz İnci.” dedi, başparmağıyla çenemi hafifçe kaldırıp gözlerimi onunkilere mühürleyerek. “Sen yorulunca dinlenirsin, temizlik yapıp evdeki her zerreyi cezalandırmazsın. Bir şey olmuş. Ruhunu tırmalayan, seni böyle hırçınlaştıran bir şey var. Bana anlatmayacak mısın?”

Dudaklarım titredi. “Boran, sadece... sadece biraz sessizliğe ihtiyacım var.” diyebildim, gözlerimden bir damla yaşın süzülmesine engel olamayarak. “Lütfen. Sadece yanımda ol, yemek yiyelim ve bugünü bitirelim. Olmaz mı?”

Boran’ın yüzündeki o sert ifade bir anda dağıldı, yerini sonsuz bir şefkate bıraktı. Beni kollarının arasına çekip başımı göğsüne yasladı. Kalbinin o ritmik, güven veren atışını duyduğumda gözlerimi kapattım. “Tamam.” diye fısıldadı saçlarımın arasına.

Eli sırtımda dolaşırken derin bir nefes aldı. “Çok gerilmişsin, kasların kasılmış.” Derken hafifçe benden ayrıldı ve arkama doğru geçti. “Ama ufak bir masajla hallederiz.”

Gözlerimi kapattım. Boran’ın ellerinin sıcaklığı, rahmimdeki o soğuk sızıyı bir anlığına unutturdu bana. Başımı geriye, onun omzuna doğru yasladım. O masaj yaptıkça içimdeki o savunma duvarları biraz daha gevşiyordu.

"İyi geliyor mu?" diye sordu kulağıma doğru. "Çok iyi geliyor." dedim fısıltıyla. Onun bu sonsuz sabrı ve benim her sustuğumda etrafıma ördüğüm duvarları nezaketle yıkışı, içimdeki o bencil kederi bir anlığına susturdu. Sadece benim dünyam başıma yıkılmıyordu; onun da omuzlarında koca bir yük vardı ve bugün bunu belli etmişti.

“Sen ne yaptın?” Sanki biraz önce sessizlik istiyorum dememişim gibi sorduğum soruyla Boran’ın elleri omuzlarımda kısa bir an duraksadı, ardından göğsünden kopup gelen derin ve yorgun bir nefes ensemde dağıldı. Sorumun yarattığı o ani şaşkınlık, parmak uçlarındaki baskının hafiflemesine neden olmuştu. Başını yavaşça eğip çenesini omzuma yasladı; bu haliyle sanki bütün heybetini bir kenara bırakmış, sadece küçük bir çocuk gibi sığınacak bir yer arıyordu.

“Benim dünyam biraz gürültülüydü bugün.” dedi sesi boğuklaşarak. “Bilirsin holdingin o bitmek bilmeyen güç savaşlarını... Herkes bir parça koparmaya, her masa bir pazarlığa oturmaya çalışıyor.”

Hafifçe ona doğru döndüm, kollarım hala onun belindeyken gözlerindeki o yorgun fırtınayı yakalamaya çalıştım. Benim dünyamda Boran, sadece iş dünyasının o acımasız dişlileriyle boğuşan, benim huzurum için her zorluğun göğsünde siper olan adamdı. Yeraltının o kanlı gölgelerinden zerre haberim yoktu ama sesindeki o metalik yorgunluk, bugünün sadece "toplantı trafiği" olmadığını fısıldıyordu sanki.

“Zor mu geçti?” diye sordum, elimi kaldırıp şakağındaki o hafif belirginleşen damarı parmağımla okşayarak. “Seni bu kadar yoran şey rakamlar olamaz Boran. İnsanlar mı canını sıktı?”

Boran hafifçe gülümsedi, o meşhur gamzesi bu kez hüzünlü bir hatıra gibi belli belirsiz belirdi yanağında. Elimden tutup kalbinin tam üzerine, o sarsılmaz ritmin olduğu yere bastırdı. “İnsanlar her zaman yorar bilirsin.”

“O zaman o insanlar dünkü masadakiler mi?” dedim üsteleyerek. Bakışlarındaki o parıltı bir anlığına yerini sert, geçit vermeyen bir koridora bıraktı. Sessizlik, mutfağın sıcak havasına rağmen aramızda buzdan bir duvar gibi yükseldi.

Gözlerini benden kaçırmadı ama bakışları öyle derinleşti ki, sanki içindeki o karanlık odayı benden saklamak için önüne ağır perdeler çekiyordu. Dudakları bir şey söylemek için aralandı, kelimeler boğazına kadar geldi ama orada düğümlenip kaldı. O masadakilerin, o yeraltı dünyasının gölgesinin adını bu eve, bu mutfağa sızdırmayacaktı; biliyordum.

Sessizliği, dudaklarının kenarına yerleştirdiği o zoraki ama kurtarıcı tebessümle bozdu. Bakışlarını gözlerimden çekip tezgâhın üzerindeki tencerelere yöneltti. “Acıkmadın mı sen, acıktık bence. Hadi yemeğimizi yiyelim.”

“Tamam, yiyelim.” Dedim üstelemeden. Belli ki bende olduğu gibi onun da konuşmaya niyeti yoktu. Bu şekilde bir anlaşma sağlayabilirdik.

Boran, masanın üzerindeki örtüyü düzeltip tabakları yerleştirirken aramızdaki o gergin hava yerini geçici bir ateşkesin huzuruna bırakmıştı. Çorba kaselerinden yükselen duman, mutfağın ışığı altında dans ediyordu. Masaya oturduğumuzda, Boran her zamanki gibi önce benim tabağıma baktı; doyduğumdan emin olmak isteyen o korumacı tavrı, şu an canımı acıtmak yerine beni ayakta tutan bir dayanak gibiydi.

"Ellerine sağlık." dedi ilk kaşığını aldıktan sonra. "Tam da ihtiyacım olan şeydi. Ofiste bütün gün sadece kahveyle ayakta kaldım."

"O kadar yoğun muydu gerçekten?" diye sordum, konuyu kendimden ne kadar uzak tutarsam o kadar güvenli hissedeceğimi bilerek. "Sorma…" diyerek gülümsedi. "Yeni proje için gelen o heyet vardı ya, adamlar her detaya takıldı. Bir ara toplantı odasından hiç çıkamayacağız sandım.”

“Siz her şeyin üstünden gelirsiniz, bunu da halletmişsinizdir.” Dedim ilgiyle. Boran muzipçe gülümsedi. “Hallettik.” Yüzümde gururlu bir gülümseme oluştu cümlesiyle. “Ben demiştim.”

Çorbamı içmeye devam ederken Boran, bir an için duraksayıp gözlerimin içine baktı. O bakışta, seni izliyorum ve her şeyi görüyorum, diyen o derinlik vardı. Ama beni zorlamıyordu. Bunun yerine uzanıp masanın üzerindeki boş elimi tuttu. Başparmağıyla elimin üzerini hafifçe okşadı.

"Hafta sonu için şöyle şehirden biraz uzaklaşsak mı? Belki Ağva’daki eve gideriz ya da yatı da ayarlayabilirim. Telefonları kapatırız, sadece biz bize oluruz."

Bu teklif, normalde dünyadaki en güzel şey olurdu. Ama yarın varken, o dördüncü doktorun kapısı çalınacakken, hafta sonunu düşünmek bile nefesimi daraltıyordu. Yine de gülümsemeye zorladım kendimi. "Harika olur." dedim. "Gerçekten buna ihtiyacımız var."

Yemek bittiğinde, Boran ayağa kalkıp tabakları toplama işine girişti. Tabakları makineye yerleştirirken bana döndü. “Havalar soğumadan bahçenin tadını çıkaralım bence, çaylarımızı alıp geçeriz.” Dediğinde onayladım. "Olur. Ben çayı demliyorum." dedim, içimdeki o görünmez yükün biraz hafiflediğini hissederek.

Bulaşık işi bittiğinde Boran mutfaktan çıktı bense tezgâhın başına geçtim. İçimdeki o durmak bilmeyen "bir şeylerle meşgul olma" isteği henüz sönmemişti. Çaydanlığa göz attıktan sonra dolaptan un, şeker ve yumurta çıkardım. Sadece çay içmek yetmeyecekti; evin içini o bildiğimiz, huzurlu, tarçın kokulu sıcaklığın sarmasına ihtiyacım vardı.

Sırayla malzemeleri koyarak kek yapmaya başladığımda mutfağı çoktan tarçın kokusu doldurmaya başlamıştı. Boran’da bu kokuyu almış olacak ki adım seslerini duydum mutfağın girişinde. “Tarçın kokusu aldım sanki, kek mi yapıyorsun?”

"Çayın yanına boş oturmayalım dedim." dedim, ona bakmadan mikseri çalıştırırken. "Hani senin en sevdiğin, bol tarçınlı ve cevizli olan vardı ya..."

Boran yanıma doğru gelip arkamdan sarılarak çenesini omzuna yasladı ve karıştırma kabının içine baktı. "Bu akşam gerçekten normal değilsin." diye mırıldandı ama sesi bu sefer suçlayıcı değil, şefkat doluydu. "Önce temizlik, şimdi kek... Enerjini toplamak için mi yoksa bir şeyden kaçmak için mi yapıyorsun karar veremiyorum ama bana ikincisi gibi geliyor."

"Belki de sadece seni şımartmak istiyorumdur." dedim, sesimi sabit tutmaya çalışarak. "Şımarmaya itirazım yok." dedi Boran. "Ama biliyorsun, ben en çok sen yanımda oturduğunda şımarıyorum. Bu kek fırına girdiği an mutfak mesaisi bitiyor, anlaştık mı?"

"Anlaştık." dedim başımı sallayarak.

Tam o sırada, mutfak masasının üzerinde duran telefonumun melodisi sessizliği bir bıçak gibi böldü. İrkilerek telefona baktım. Ekranda tanımadığım bir numara vardı. "Elim çok kirli, sevgilim. Açıp hoparlöre verir misin? Ya da kulağıma tut."

Boran, şüpheci bir tavırla telefonu eline aldı. "Tanımadığın bir numara." dedi ve yeşil tuşu kaydırıp telefonu kulağına götürdü. "Efendim?" Böyle bir şey yapmasını beklemiyordum ama bilinmeyen bir numara olduğu için beklenendi aslında.

Merakla ona bakarken, "Evet, İnci Hanım’ın eşiyim." dedi Boran, sesi bir anda buz gibi tona bürünmüştü. "Anlıyorum... Yarın saat on birdi, değil mi? Acil bir ameliyat mı dediniz? Tamam, ben kendisine iletirim, yeni randevu için biz sizi ararız."

Cümleleri duyduğum anda gözlerimi kapadım saniyelik olarak. Tüm çabam boşa gitmişti sanki. Boran telefonu kulağından indirdiğinde mutfaktaki o huzurlu tarçın kokusu bir anda genzimi yakan buz gibi bir sessizliğe dönüştü. Elindeki cihazı sanki yabancı bir cisimmiş gibi masanın üzerine bıraktı ama bakışlarını benden çekmedi. Az önceki o şefkatli adam, yerini her detayı analiz eden, satır aralarını okuyan o keskin stratejiste bırakmıştı.

Kaşları yavaşça çatıldı, alnındaki o tek çizgi belirginleşti. Bakışlarında öfkeden ziyade, derin bir anlamlandırma çabası ve sarsıcı bir şaşkınlık vardı. Bense öylece kalakalmıştım; suçüstü yakalanmış bir çocuk gibi değil, en büyük sırrı elinde patlamış bir mahkûm gibiydim.

"Jinekolog," dedi Boran. Sesi mutfağın fayanslarına çarpıp soğuk bir yankıyla geri döndü. "Yarın için randevu almışsın. Sekreteri, doktorun acil bir ameliyatı çıktığı için ertelemek zorunda olduklarını söyledi." Duraksadı, telefonun ekranına bir kez daha bakıp kaşlarını iyice çattı. "Daha önce gittiğimiz doktor değil bu. Numarası kayıtlı olurdu. Ki sekreterde benim de numaram kayıtlı, değişiklikte beni de haberdar ederler. Bu yeni, bambaşka bir doktor. Neler oluyor İnci?"

Yutkundum. Boran’ın o keskin zekâsı, benden önce gerçeğe yürüyordu. Bakışlarımı yere indirdim, sesim bir fısıltıdan farksız, kendime itiraf eder gibi çıktı ağzımdan. "Dördüncü..." diye mırıldandım.

“Ne?” dedi hayretle. "Dördüncü doktor Boran…" dedim başımı kaldırarak. Gözlerimdeki yaşlar çoktan barajları zorlamaya başlamıştı. "Bu, son bir ayda gittiğim dördüncü doktor." Diye ekledim üstüne bastıra bastıra.

Bakışları, az önceki o şüpheci tondan sıyrılıp yerini saf bir dehşete ve ardından gelen derin bir keder dalgasına bıraktı. "Dördüncü mü? İnci, sen benden habersiz aylardır hastane hastane geziyor musun?"

O hüzünlü dalga, yerini aniden şimşek çakan bir öfkeye bıraktı. Ama bu öfke bana değil, aramızdaki o aşılmaz duvaraydı; benden habersiz geçen o koridorlara, o soğuk muayene odalarına ve benim ondan sakladığım her bir gözyaşınaydı.

"Benden habersiz..." dedi, sesi mutfağın duvarlarında yankılanan sert bir kamçı gibiydi. "Aylardır hastane hastane geziyorsun, o kapılardan tek başına girip çıkıyorsun ve akşam eve gelip hiçbir şey yokmuş gibi yüzüme mi bakıyorsun?" Sesini yükseltmedi ama o alçak, titreyen tonu bağırmasından çok daha sarsıcıydı.

“Biz artık böyle şeyleri birbirimizden gizliyor muyuz? Ne zamandan beridir bizim aramızda sırlar, gizli görüşmeler var?” Sesi, mutfağın o ana kadar huzur veren tarçın kokulu havasını bıçak gibi kesip atarken gözlerindeki o hayal kırıklığıyla karışık öfke, beni tezgâhın soğuk mermerine biraz daha sindirdi.

Boran, bir adım geri çekilip ellerini iki yana açtı; bu hareket, aramızda bir anda açılan o uçurumu kabullenemeyişinin bir göstergesiydi. Bakışlarındaki hayal kırıklığı, az önceki öfkesinden çok daha fazla canımı yakıyordu. Gözlerini mutfağın her köşesinde, o benden habersiz geçen günlerin izini sürer gibi gezdirdi.

"İnanamıyorum sana, gerçekten inanamıyorum İnci." Dedi hayretle. "Biz ne zaman bu hale geldik? Ben senin nefes alışından ne hissettiğini anlayan adamım, sen benden günlerce süren bir savaşı nasıl sakladın? Ben nasıl anlayamadım."

“Yapmak zorundaydım…” diye fısıldadım. Ama beni duymadı sanki. Hayal kırıklığına o kadar dalmıştı ki…

Bir an duraksadı. O keskin zihni, bugün klinikten sonraki o dalgınlığımı, mutfaktaki o hırslı temizlik çabamı ve sesimdeki o sahte neşeyi saniyeler içinde birleştirdi. Bakışları tekrar üzerime kilitlendiğinde, gözlerindeki şüphe yerini sarsıcı bir kesinliğe bıraktı.

"Bugün de gittin değil mi?" diye sordu, sesi bu kez buz gibi bir gerçeklikle mutfağın fayanslarına çarptı. "Ondan böylesin sabahtan beri... Ondan o dolapları parmakların kanayana kadar siliyorsun. Bugün gittiğin doktor da aynı cümleyi kurdu, sen de o enkazla eve gelip benim gözlerimin içine baka baka 'iyiyim' dedin."

“Boran…” dedim sesimi duyurmak için fısıltıdan daha yüksek bir sesle. Beni yargılayan, her şeyi bir suç dosyası gibi önüme seren sesi, içimde sabahtan beri biriktirdiğim, o dördüncü doktorun odasında kilitlediğim baraj kapaklarını paramparça etmek üzereydi.

Gülerek başını iki yana sallarken elini kısacık saçlarının arasına götürüp hırsla karıştırdı. O gülüşte neşe yoktu; sadece saf bir çaresizlik ve ihanete uğramışlık hissi vardı. "Şaka gibi…" dedi sesi titreyerek. "Ben her gün biraz daha iyileşiyoruz, Adana seyahati iyi gelmiş diye düşünürken sen meğer her gün cehennemden çıkıyormuşsun."

İçimdeki o son sabır kırıntısı da bu alaycı ama yaralı ses tonuyla beraber infilak etti. Profesyonel maskem, sabırlı kadın duruşum, sabahtan beri her şeyi bastıran o çelik iradem... Hepsi o an mutfağın zeminine un tozlarıyla beraber saçıldı.

"Evet, gittim!" diye bağırdım, sesim mutfağın tavanında yankılanıp kulaklarımda patladı. Elimdeki spatula tezgâha sertçe çarptı, unlar havaya savruldu. "Gittim Boran! Bugün de gittim, dün de gitmiştim, geçen hafta da! O kapılardan tek başıma çıktım, o koridorlarda tek başıma yürüdüm!"

Üzerine doğru bir adım attım, gözlerimdeki yaşlar artık hüzünden değil aylardır içimde biriken o devasa öfkeden ve çaresizlikten akıyordu. Göğsüm hızla inip kalkarken parmağımı göğsüne doğru sertçe salladım.

"Demek zorundaydım!" diye haykırdım, sesim hıçkırıklarımın arasında yırtılıyordu. "İyiyim demek zorundaydım! Sen her akşam eve elinde bir umutla gelip nasılsın diye sormasan bile gözlerinle o soruyu sorarak gelirken; ben sana 'Boran, benim rahmim bir çölmüş' nasıl diyecektim? Nasıl her gün seni de bu karanlığın içine çekecektim? Bu enkazı senin omuzlarına da nasıl bırakacaktım?"

Hıçkırıklarım artık birer feryada dönüştü. Tezgâha tutunup vücudumu dik tutmaya çalıştım ama ruhumdaki o yara her yanımı sızlatıyordu. Boran’ın hırsla saçlarının arasına daldırdığı elleri olduğu yerde asılı kaldı. Dudaklarının kenarındaki o acı dolu, alaycı gülümseme bir anda donup yerini derin bir sarsıntıya bıraktı..

Afallamıştı. Sanki karşısında aylardır tanıdığı karısı değil de ruhu bin parçaya bölünmüş yabancı bir kadın vardı. Gözlerindeki o şimşek çakan öfke, yerini saf bir dehşete ve anlık bir idraksizliğe bıraktı. Attığı o suçlayıcı adımlar durdu; omuzları, sanki kurduğum her cümleyle üzerine birer tonluk beton bloklar bırakıyormuşum gibi çöktü.

Bu cümleyi benden duymayı, bu gerçeğin bu kadar çıplak ve bu kadar kanlı bir şekilde önümüze serilmesini hiç beklemiyordu. Ama ben artık dayanamıyordum. İçimdeki o son direnç noktası da bu sessizlikle beraber yerle bir oldu. “Bittim ben, anlıyor musun bittim!”

Dizlerim dermanını yitirdi, tezgâha tutunmasam olduğum yere yığılacaktım. Parmaklarımın arasındaki unlar, gözyaşlarımla birleşip ellerimde çamurlaşmıştı; tıpkı hayatımın o anki hali gibi.

"Doktor ne dedi biliyor musun?" dedim, sesim artık bir fısıltıya, bir hıçkırığa dönüşmüştü. "Bana bakmadı bile Boran. Sadece o kağıtlara, o siyah beyaz, ruhsuz görüntülere baktı ve açık açık mucize beklemeyin dedi. Ben o odadan çıktığımda dünya başıma yıkıldı ama ben ne yaptım? Tuncay'ın yüzüne baktım, Kliniğe gidelim dedim, orada kendimi işime verdim sonra senin de moralinin bozuk olduğunu bildiğimden sesini duymak istedim hiçbir şey yokmuşçasına. Sonra eve geldim, banyoya girdim, o hastane kokusunu tenimden kazımaya çalıştım ki sen anlamayasın..."

Hıçkırıklarım nefesimi keserken başımı iki yana salladım. Boran hala olduğu yerde çakılı kalmış, o sarsılmaz Demirhanlı otoritesini bir kenara bırakmış, sadece yıkılmış bir adam gibi beni izliyordu. Gözyaşlarım yanaklarımdan süzülürken hıçkırıklarım nefesimi kesti. Bir sinir krizi, bir cinnet hali gibi kendimi durduramıyordum. "Neyi söyleyecektim sana?" diye haykırdım, göğsüm hiddetle inip kalkarken. “Söyleyemedim çünkü senin gözlerinde o hayal kırıklığını görmeye dayanamıyorum. Senin her seferinde benimle ölmeni izlemeye gücüm kalmadı!"

Dizlerimin bağı çözüldü, yere çöktüm. Ellerimin üzerimdeki unla bütünleşmesini umursamadan yüzümü kapattım, unlar yüzüme, gözyaşlarıma bulandı. "Sadece bir mucize istedim..." diye inledim, omuzlarım sarsıla sarsıla. "Sadece senin ellerini tutan küçük bir el istedim. Ama olmuyor Boran... Olmuyor!"

Mutfağın ortasında, kendi hayallerimin enkazı altında hıçkırıklara boğulurken Boran’ın omuzlarının nasıl çöktüğünü, o sert adamın nasıl bir anda paramparça olduğunu göremiyordum bile. Sadece içimdeki o devasa karanlığı kusuyordum.

"Sen uyurken aynada kendime bakıp 'belki bugün' demekten yoruldum! O muayene masalarında soğuk jeli tenimde hissettiğim her an, sanki o gece yediğim o mermi tekrar patlıyor içimde. Sen o masada belki benim için restler çekerken asıl darbenin içimde olduğunu, vücudumun bana ihanet ettiğini, rahmimin o bebeği bir misafir gibi değil de bir düşman gibi reddettiğini sana nasıl anlatacaktım? Bunları söylemek kolay mı sanıyorsun?"

Hıçkırıklarımın şiddeti yavaş yavaş yerini derin, sarsıcı iç çekişlere bıraktığında unlu ellerimi yavaşça yüzümden çektim. Parmaklarımın arasından süzülen yaşlar, yanaklarımdaki beyaz tozlarla birleşip kurumuş birer nehir yatağı gibi iz bırakmıştı muhtemelen. Başımı hafifçe kaldırıp Boran’ın yüzüne baktım; o sarsılmaz, her şeyi yöneten adamın maskesi paramparça olmuştu. Bakışlarındaki o çıplak acıyı görmek, kalbimdeki skar dokusuna bir neşter daha vurdu.

Gözlerimi hemen onunkilerden kaçırıp mutfağın soğuk, beyaz fayanslarına diktim. O pürüzsüz yüzeyde kendi paramparça yansımamı görür gibiydim.

"Her seferinde yüzüme bakıp gülümsediğinde vicdan azabından boğuluyorum…" diye fısıldadım, sesim boş mutfakta hayalet gibi yankılandı. "Senin hiçbir suçun olmayan o gecenin, o uğursuz merminin bedelini neden ikimiz de ömür boyu ödüyoruz? Neden Boran, neden? Neden benim vücudum sana en büyük hediyeyi vermek yerine, içindeki her umudu bir düşman gibi reddediyor?"

Boran’ın yerdeki gölgesinin bana doğru uzandığını, dizlerinin üzerine çökerek aramızdaki o mesafeyi kapatmak istediğini hissettim. Elini bana doğru uzattığında, sanki o el bana dokunursa tamamen dağılıp un ufak olacakmışım gibi geriye kaçtım.

"Gelme." dedim, sesimdeki o titreyen ama kesin komutla onu durdurarak. Boran, uzattığı eli havada asılı kalmış halde öylece dondu. Gözlerindeki o dehşet verici çaresizlik, mutfağı saran tarçın kokusundan çok daha keskindi. Parmakları hafifçe titredi, sanki bana dokunmakla benden uzak durmak arasında ruhu ikiye bölünüyor gibiydi.

“İnci...” dedi, sesi boğazında düğümlenmiş bir hıçkırık gibi çıktı. “Böyle söyleme. Yalvarırım böyle söyleme.”

Gözlerimi ondan kaçırıp yerdeki soğuk fayanslara mühürledim. Unlu ellerim dizlerimin üzerinde, sanki kendi enkazımı bir arada tutmaya çalışıyormuşum gibi kenetlenmişti. Sesim, kendi kulaklarıma bile yabancı, ruhu çekilmiş bir fısıltı gibi döküldü dudaklarımdan.

“Biz bize yeteriz diyeceksin…” dedim, acı bir tebessümün gölgesi yüzümden geçerken. “Beni teselli etmek için, o yaralı kalbini gizlemek için en ezberlediğimiz cümleyi kuracaksın. Ama ben yine inanmayacağım Boran. İnanmak istesem de ruhumdaki o kuraklık izin vermeyecek.”

Başımı iki yana salladım, gözyaşlarım mutfak zeminine birer birer düştü. Artık saklanacak bir oda, sığınılacak bir tarçın kokusu kalmamıştı.

“Ben dördüncü, beşinci, onuncu doktoru aramak istemiyorum.” diye inledim, omuzlarım sarsılarak. “O muayene masalarının soğukluğunu, o kâğıt hışırtılarını, o 'üzgünüz' bakışlarını artık kaldıramıyorum. Ama duramıyorum da... Bir sonraki randevuyu almazsam, bir 'belki'nin peşinden koşmazsam sanki aramızdaki o son bağ da kopacakmış gibi geliyor. Durursam, o boşluk bizi yutacakmış gibi... Durursam, biz biteriz gibi geliyor Boran.”

Boran’ın dizlerinin üzerine çöküp yerdeki unların içine aldırmadan bana doğru santim santim yaklaşışını hissettim. Elini tekrar uzatmadı ama sesiyle bana dokundu; o kadar yakınımdaydı ki sıcak nefesi unlu yanaklarımı yaktı.

“Biz bir bebekle başlamadık ki onun yokluğuyla bitelim İnci…” dedi, sesi bir yemin kadar kararlı ama bir o kadar da yaralıydı. “Sen o doktorların odasında tek başına savaşırken bittiğimizi mi sandın? Bitmeyiz. Dünya dursa da ben senin o çöl dediğin kalbinde açacak tek bir çiçek için ömrümü vermeye hazırım.”

Başımı kaldırıp o darmadağın olmuş yüzüne baktım. Gözlerindeki o sarsılmaz aşk, rahmimdeki o soğuk sızıyla çarpıştı. Dördüncü doktorun asistanı bir telefonuyla dünyamızı başımıza yıkmıştı belki ama Boran, o enkazın altında hala benim elimi tutmaya çalışıyordu.

Dizlerinin üzerinde biraz daha yaklaşarak aramızdaki o son santimleri de eritti. Yerlere saçılan unlar dizlerine, ellerine bulaşmıştı ama o sanki şu an dünyanın en lüks ofisinde değil de bir harabenin ortasındaymışız gibi sadece bana odaklanmıştı. Titreyen ellerini tekrar uzattı, bu kez kaçmama izin vermeden yüzümü avuçlarının arasına aldı. Parmak uçları, unla karışmış gözyaşlarımın kuruduğu yanaklarımda usulca gezindi.

"Bana bak bir tanem." Dedi sesi çıplak bir adamın şefkatiyle titrerken. "Sen kendini o siyah beyaz kağıtlara, o doktorların soğuk istatistiklerine sığdıramazsın. Sen benim için 'bir ihtimal' değilsin. Sen benim hayatımın tam merkezisin.”

Gözlerini gözlerimden bir an bile ayırmadan, alnını hafifçe alnıma yasladı. Sıcak nefesi yüzümdeki o buz kesmiş çaresizliği eritmek ister gibiydi.

"Eğer dördüncü, beşinci, onuncu doktoru aramak istiyorsan yine arayacağız." diye fısıldadı, sesi kararlı bir yemin gibi mutfağın duvarlarında yankılandı. "Ama bu kez o koridorlarda tek başına yürümeyeceksin. O muayene masasının soğukluğunu tek başına hissetmeyeceksin. Ben senin elini öyle sıkı tutacağım ki, o 'imkansız' diyen sesler bizim kalp atışımızda boğulup gidecek. Ve eğer bir gün gerçekten yorulursan, eğer ‘tamam Boran, artık gücüm kalmadı' dersen... İşte o gün biz yine bitmeyeceğiz. Sadece iki kişilik koca bir dünya olmaya devam edeceğiz."

Gözlerinden bir damla yaş süzülüp benim elime, o beyaz unların üzerine düştü. Ağlıyordu; benim tek başıma verdiğim o sessiz savaşın altında ezildiği için, beni o karanlıkta yalnız bıraktığı için ağlıyordu. "Yeter ki benden gizlenme artık." dedi hıçkırığa benzer bir sesle. "Beni kendi acından mahrum bırakma. Sen benim canımsın İnci, canımın içisin. Canının yanışını benden saklamak beni her gün bin kez öldürmek demek. Yarın o randevu iptal mi oldu? Tamam. Öbür gün başka bir kapı buluruz. Ama el ele... Duydun mu beni? Sadece el ele."

Sarsılan omuzlarımı kollarıyla sarıp beni göğsüne bastırdığında, bunca gün sonra ilk kez gerçekten nefes alabildiğimi hissettim. Mutfak hala un içindeydi belki ve rahmimdeki o sızı hala oradaydı; ama artık o karanlık koridorda tek başıma değildim. Boran, o sarsılmaz gücüyle benim enkazımın tam ortasına bağdaş kurup oturmuştu ve gitmeye de hiç niyeti yoktu.

Başımı boyun çukuruna gömdüm; unlu yüzüm, gözyaşlarım ve hıçkırıklarım onun tenine karıştı. Boran beni yerden söküp aldı, dizlerinin üzerinde beni sarmalarken sanki dünyanın bütün gürültüsü sustu. Sadece onun hızla çarpan kalbinin sesini duyuyordum.

Dudakları şakağıma mühürlendiğinde, onun o sarsılmaz göğsünde kendimi bir kez daha güvende hissettim. "Fizana bile gideriz." Dedi elleri sırtımda korumacı bir kalkan gibi gezinirken. "Ama o koridorlarda bir mucize dilenmek için değil, senin o güzel yüzündeki şu kederi silmek için gideriz İnci. Sen o masalarda tek başına üşüme diye, o beyaz önlüklülerin soğuk cümleleri seni daha fazla eksiltmesin diye gideriz."

Hıçkırıklarım yavaş yavaş yerini derin, sarsıcı iç çekişlere bıraktı. Başımı boyun çukurundan hafifçe kaldırıp ona baktım. Tişörtü gözyaşlarımla ıslanıp kırışmıştı ama o an dünyanın en vakur adamı gibi bakıyordu bana. Gözlerindeki o keskin kahverengi derinlik, az önceki öfkesinden tamamen arınmış, yerini sadece bana sakladığı o uçsuz bucaksız şefkate bırakmıştı.

“Son kez…” dedim fısıldayarak. “Dördüncüsü son olsun.” Gözlerinde, benim bu inatçı umuduma duyduğu saygı ile bu umudun beni daha fazla parçalamasından korkan o derin endişe birbirine karıştı. Elini unla kaplanmış yanağıma koydu, parmak uçlarıyla gözyaşlarımın izini usulca sildi.

"Son kez..." diye tekrar etti, sesi mutfağın sessizliğinde ağır bir yemin gibi yankılandı. "Eğer senin ruhun bu son kapıyı çalmadan huzur bulmayacaksa, tamam. Ama bu sefer o kapıdan içeri sadece sen girmeyeceksin. Ben senin elini öyle bir tutacağım ki, o masanın soğukluğu tenine ulaşamayacak."

Hafifçe geri çekilip alnını alnıma dayadı. Gözlerimizi birbirimizden ayırmadan, o dördüncü doktorun hayaletini aramızdan kovmaya çalıştık. Boran’ın sıcak nefesi yüzümdeki o buz kesmiş çaresizliği eritirken kalbinin ritmi yavaş yavaş benimkine eşlik etmeye başladı.

"Ama bana söz vereceksin." dedi, sesi bu kez çok daha alçak ve sarsıcıydı. "O odadan çıktığımızda, sonuç ne olursa olsun... Kendini o 'eksiklik' kuyusuna bırakmayacaksın. Biz tamız, biz koca bir dünyayız diyeceksin. Söz mü?"

Yutkundum. Boğazımdaki sert yumru bu kez sevgiyle dağıldı. "Söz." dedim fısıltıyla. "Sadece seninle, el ele..."

Boran beni kollarının arasına biraz daha sıkı çekip başımı tekrar göğsüne bastırdı. Mutfağı saran o hafif yanık tarçın kokusu, yerdeki unlar ve dördüncü doktorun asistanından gelen o sarsıcı telefon... Hepsi şu an bu kucağın, bu sarsılmaz limanın dışında kalmıştı.

Ama daha dakikalar geçmeden kollarını bacaklarımın altından geçirerek beni tek bir hamlede yerdeki un enkazının içinden söküp aldı. Göğsüne yaslı başım, her adımında onun o sarsılmaz ritmini biraz daha derinden hissediyordu.

"Hadi seni temizleyelim şimdi. Hem şu üzerindeki unlardan hem de zihnindeki o dördüncü doktorun tozlarından kurtulalım." dedi sesi göğsünde yankılanarak, merdivenlere doğru yönelirken.

Beni yukarı kata, banyoya kadar kucağında taşıdı. Ayaklarım yere değdiğinde, aynadaki yansımamıza takıldı gözüm. Yüzüm gözyaşı ve unla çamurlaşmış, Boran’ın o her zamanki kusursuz görüntüsü ise benim fırtınamdan nasibini alarak dağılmıştı. Ama o, üzerindeki lekelere zerre kadar bakmıyordu; bakışları sadece bende, omuzlarımdaki yükün hafifleyip hafiflemediğini kontrol eder gibi üzerimdeydi.

Sonra bir anda koltuk altlarımdan tutarak banyodaki mermer tezgâha oturmamı sağladığında bacaklarım boşlukta sallanırken kendimi bir çocuk kadar savunmasız hissettim. Hemen önümde durdu, gövdesi bir duvar gibi görüş alanımı kaplıyordu. O, arkadaki dolaptan yumuşak bir havlu çıkarıp ılık suyla ıslatırken, bakışlarımı yerdeki antrasit karolara diktim.

İçimdeki o zehirli suçluluk duygusu, mutfaktaki patlamama rağmen bir türlü terk etmiyordu ruhumu. Onun o tertemiz tişörtünü mahvetmiştim, o kusursuz akşamını unlara ve gözyaşlarına bulamıştım; ama asıl önemlisi, günlerdir ona yalan söylemiş, onu bu enkazın dışında bırakmıştım. Ve tabii bir de kabullenemediğim gerçekte vardı…

Boran elinde ılık havluyla bana doğru bir adım atıp çenemi tutmak için hamle yaptığında, sesim boğazımdaki o sızlayan yumrunun arasından ancak bir nefes gibi çıkabildi. "Özür dilerim." diye fısıldadım, bakışlarımı hala yerden kaldıramayarak.

“Ne için?” diye sordu, sesi bir fısıltı gibi ama çok derinden geldi. "Her şey… sana söylemediğim, bu akşam böyle patladığım ve sana bir aile veremediğim için..." dedim yutkunmaya çalışarak. Boran, sanki bu son cümlem kalbine saplanan o mermiden daha derin bir yara açmış gibi gözlerini sıkıca yumdu. Havlu tutan eli havada asılı kaldı, boğazındaki o belirgin âdem elması hırsla inip kalktı.

"Bak bana," dedi sert ama şefkat dolu bir sesle. "Bana bak İnci." Gözlerimi onunkilere kenetledim. O kahverengi harelerde tek bir sitem kırıntısı bile yoktu.

"Bir daha sakın." dedi, her kelimenin üzerine basarak. "Sakın benden bir aile veremediğin için özür dileme. Sen benim ailemsin. Sen bu kapıdan içeri girdiğin gün benim evim oldun, ailem oldun. Ben çocuklarla dolu bir sarayda sensiz kalacağıma, seninle bir kulübede nefes almayı seçerim. Benim asıl enkazım senin acı çekmen. Başka hiçbir şey değil."

Boran’ın sesi, banyonun buharlı sessizliğinde bir yemin gibi yankılandı. Gözlerimi onunkilerden kaçıramıyordum; o kahverengi derinlikte, aylardır kendi kendimi yiyip bitirdiğim o "eksiklik" duygusuna yer olmadığını ilk kez bu kadar çıplak bir şekilde görüyordum. Elleri hâlâ yüzümdeydi; sıcak, sarsılmaz ve her bir parmak iziyle beni bu dünyaya geri bağlayan eller...

"Anlıyor musun?" diye fısıldadı, alnını tekrar alnıma yaslayarak. "O koridorlarda tek başına yürüdüğün her adım için kendimi affetmeyeceğim ama senin bu 'yetersizlik' hissini kabullenmene de izin vermeyeceğim İnci. Bizim hikayemiz eksik değil. Bizim hikayemiz, o gece o kurşun bizi ayırmadığı an tamamlandı."

Uzanıp elimi tuttu sıkıca ve kalbine bastırdı. “Sen bu kalbime karşılık verdin ya benim hayatta aldığım en büyük hediye buydu. Beni kendi dünyamdan çıkardın, şimdi sıra bende. Eğer omuzların yorulduysa, bırak bütün yükünü benimkilerin üstüne. Ben taşırım. Hem seni taşırım hem senin acını. Ama benden özür dileme... Bu, benim kalbime hakaret olur."

"Ama, senin hayallerin..." diye fısıldadım üsteleyerek. "Benim artık tek bir hayalim var." diyerek sözümü kesti ve dudaklarıma tüy kadar hafif bir öpücük bıraktı. "O da her sabah uyandığımda seni yanımda görmek. Gerisi teferruat.”

Boran’ın dudaklarından dökülen o son kelime, zihnimdeki bütün o soğuk hastane koridorlarını, doktorun asistanının sesini ve içimi kemiren o yetersizlik hissini bir anda susturdu. Aylardır sırtımda taşıdığım o devasa enkazı tek bir hamlede yere sermişti. Bakışlarındaki o sarsılmaz eminlik, ruhumdaki o kurak toprağa aylar sonra düşen ilk yağmur damlası gibiydi.

Gözlerimi onunkilerden ayırmadan, derin ve sarsıcı bir nefes aldım. Göğsümün üzerindeki o amansız ağırlık ilk kez gerçekten dağılıyordu. Boran’ın kalbinin tam üzerine yasladığı elimle, onun o kararlı ritmini hissettim. O kalp benim için çarpıyordu; bir bebek için, bir soyadı için ya da bir "ideal" için değil. Sadece ben, olduğum halimle, İnci olarak onun dünyasının merkeziydim.

"Seni çok seviyorum." diye fısıldadım, sesim nihayet o boğucu hıçkırıklardan arınmış, berrak bir teslimiyetle çıktı. "Seni o kadar çok seviyorum ki... Bu hayatta yaptığım en doğru şey sana evet demekti, senin sevgine karşılık vermekti.”

Mermer tezgahtan destek alarak kendimi ona doğru bıraktım ve kollarımı boynuna sımsıkı doladım. Başımı boyun çukuruna, o her zaman huzur bulduğum limana gömdüm. Bu sefer ağlamıyordum; sadece onun sıcaklığına, o sarsılmaz varlığına tutunuyordum. Unlu ellerim, yaşlı gözlerim ve darmadağın olmuş halimle ona sığındım.

Boran, beni kollarının arasına öyle bir hapsetti ki, sanki dışarıdaki bütün dünya, bütün o "imkansız" cümleleri bir anda yok oldu. Parmakları saçlarımın arasında, nefesi saçlarımın tellerindeydi. O an anladım; ben üçüncü kapıyı kapattığımda aslında bir sonu değil, bizim birbirimize olan o sonsuz bağımızın yeni bir sayfasını açmıştım.

"Beni hiç bırakma." diye mırıldandım göğsüne doğru. "Omuzlarımın yükünü aldığın için, beni eksik halimle tam kıldığın için..." Boran beni daha da sıkı sardı, sanki kemiklerimi birbirine kaynatmak ister gibiydi. Bu cümleni devam ettirme demekti onun lügatinde. Bana bunun için teşekkür etme demekti.

Suskunluğu, binlerce cümleden daha ağır ve daha şefkatliydi. Çenesi başımın tepesine yaslıyken, eli ensemden yukarıya, saç diplerime doğru korumacı bir tavırla tırmandı. "Bırakmak mı?" diye fısıldadı, sesi göğüs kafesinde derin bir titreşim yaratarak yankılandı. "Sen benim soluğumsun İnci. İnsan soluğunu bırakırsa yaşayabilir mi?”

Beni kendinden hafifçe uzaklaştırıp yüzüme baktı. Gözlerindeki o sarsılmaz kararlılık, banyonun buğulu aynasından bile daha parlaktı. Başparmağıyla dudağımın kenarında kalan son un kırıntısını usulca sildi. "Şimdi…" dedi, sesine o alışık olduğum hafif otoriter ama bir o kadar da sahiplenici tonu geri getirerek. "Bu gece o kapıyı tamamen kapatıyoruz. Ne hastane, ne tahlil, ne de o soğuk bekleme salonlarını düşüneceğiz. Sadece biz olacağız. Anlaştık mı?"

Gözlerimi onunkilerden ayırmadan, günlerdir ilk kez gerçekten ciğerlerime dolan o ferah nefesle başımı salladım. "Anlaştık." dedim fısıltıyla.

Boran eğilip alnıma uzun, mühür gibi bir öpücük bıraktı. O an anladım ki; dışarıda fırtınalar kopsa da, bedenim bana ihanet etse de Boran Demirhanlı’nın kolları benim sığınabileceğim tek ve en güvenli kaleydi. Biz iki kişiydik ama bu gece, o koca dünyayı bu banyonun buğulu sessizliğine sığdırmıştık.

Hiçbir şey söylemeden kollarını sıvadı. Sıcak suyu açtı; suyun buharı yavaş yavaş banyoyu doldururken o tanıdık, huzur veren kokusu buhara karıştı. Elini suyun altına sokup sıcaklığı kontrol etti, sonra yumuşak bir havluyu ıslatıp avuçlarının arasında sıktı.

Çenemi tutup yüzümü kendine çevirdiğinde gözlerinin içindeki o ıslak parıltıyı gördüm. Benim canım yandığı için onun ruhu kanıyordu. Islak, sıcak havluyu ilk kez yanağıma değdirdiğinde gözlerimi kapattım. Havlunun yumuşaklığı tenimdeki o kaba un tabakasını temizlerken, Boran’ın parmak uçlarının titrediğini hissettim.

Sonra sanki havlu yetmiyormuş gibi kenara bırakarak ellerini ıslatıp avuçlarına su doldurdu ve yüzümü bizzat kendi elleriyle yıkamaya başladı. Parmakları elmacık kemiklerimde, şakaklarımda gezinirken sanki yüzümdeki her bir çizgiyi ezberlemek istiyordu. Gözlerimin kenarlarındaki un kalıntılarını başparmağıyla silerken eğilip ıslak göz kapaklarımdan öptü.

"Bu gözlerden akan her damla yaş için dünyayı yakarım ben." dedi, dudakları tenimde asılı kalarak. Parmakları şakaklarımdan aşağı, boynuma doğru usulca indi; ıslak ellerinin serinliği ile tenimin yanışı birbirine karıştı.

Feryat edercesine uzanıp Boran’ın güçlü bileğini kavradım. Parmaklarım, onun nabzının hızla attığı o sıcak deri üzerinde kenetlendi. Onu durdurmak için değil, orada olduğunu, bu enkazın ortasında hala dimdik durduğunu hissetmek için sıkıyordum bileğini. Teninin altındaki o ritim, benim darmadağın olmuş ruhuma vurulan en güvenli mühür gibiydi.

Başımı hafifçe kaldırıp o sarsılmaz, ama şu an benim acımla darmadağın olmuş yüzüne baktım. Daha fazla kelimeye, daha fazla özre ya da doktorların o ruhsuz raporlarına yer yoktu aramızda. Sadece biz vardık; birbirine kenetlenmiş iki ruh.

Uzanıp titreyen dudaklarımı onun dudaklarına bastırdım. Boran, bu ani hamlemle bir an duraksadı, göğsünün hiddetle inip kalktığını hissettim. Ama saniyeler içinde, sanki aylardır bu anı, benim ona bu kadar çıplak bir dürüstlükle sığınmamı beklermiş gibi karşılık verdi.

Kollarını belime dolayarak beni kendine daha çok çekti, ayaklarımın altındaki o soğuk mermeri unutturacak kadar sıkı sardı beni. Dudakları dudaklarımda, sanki ruhumdaki o "çöl" sessizliğini kendi nefesiyle dağıtmak istiyordu.

Geri çekildiğinde alnını alnıma yasladı, ikimizin de nefesi birbirine karışıyordu. "Seni seviyorum." dedi boğuk bir sesle, parmakları hâlâ ıslak olan saçlarımın arasında gezinirken. "Seni, senin hayal bile edemeyeceğin kadar çok seviyorum.”

“Sana aşığım, hem de hayal edebileceğinden çok aşığım.” Dedim dudaklarına doğru. Boran, bu itirafımla birlikte derin, sarsıcı bir nefes aldı; sanki bu kelimeler aylardır göğsünde taşıdığı o gizli kaygıyı bir anda söküp atmıştı. Alnı alnıma mühürlü kalırken dudaklarıma tüy kadar hafif ama bir o kadar da sahiplenici bir öpücük daha bıraktı. Bu kez acı yoktu, sadece ikimize ait o sarsılmaz aidiyet vardı.

"Hadi." dedi, bakışları biraz daha yumuşayarak. "Şimdi bu kötü anı aşağıda bırakıyoruz. Seni bahçeye, yıldızların altına götüreceğim. Orada sadece biz olacağız. Ne bir doktor, ne bir mermi, ne de bir hayal kırıklığı... Sadece Boran ve İnci."

Beni tekrar kucağına alıp banyodan çıkartıp merdivenlere yöneldi, kendimi hiç olmadığım kadar temiz ve hafiflemiş hissediyordum. Onun göğsüne başımı yasladığımda rahmimdeki o sızının yerini usul usul bir huzur almaya başlamıştı.

“Ben kendim inebilirim aslında.” Dediğimde Boran merdivenlerin başında duraksadı ama beni indirmek yerine kollarını daha da sıkılaştırdı. Dudaklarının kenarında o eski, hafif çapkın ama bu kez içi tamamen şefkatle dolu olan yarım gülümsemesi belirdi. Bakışları, banyonun buğusundan yeni çıkmış, yüzü unlardan arınmış halimde bir süre asılı kaldı.

"İnebilirsin tabii." dedi sesi göğüs kafesinde derin bir tınıyla yankılanarak. "Ama ben indirmek istemiyorum. Bugün o koridorlarda yeterince tek başına yürüdün güzelim. Alt kata kadar olan şu birkaç basamakta bari yükün bende kalsın. Hem..." Duraksayıp burnunu hafifçe saçlarıma sürttü, o tanıdık ve huzur veren kokusunu içine çekti. "...seni böyle taşımak, dünyayı kucağımda tutuyormuşum gibi hissettiriyor. Bu zevki elimden alma şimdi."

Hafif bir adımla merdivenlerden inmeye başladığında, başımı tekrar omuz çukuruna gömdüm. Artık itiraz etmiyordum. Az önce mutfakta birbirimize savurduğumuz o ağır kelimeler, dördüncü doktorun asistanının o buz gibi sesi, sanki yukarıdaki banyonun giderinden akıp gitmişti.

Mutfağın önünden geçerken oradaki o hüzünlü enkazı görmeyeyim diye eliyle yüzümü hafifçe örttü. Beni bahçeye, her zaman oturduğumuz o geniş hasır koltuklara bıraktı. Hava epey güzeldi. “Sen burada güzel güzel otur tamam mı birtanem, bende hemen geliyorum.” dediğinde sadece başımı sallayabildim.

Arkasını dönüp mutfağa, o az önce fırtınanın koptuğu savaş alanına doğru adımlarken omzundaki o vakur duruşu izledim.

Yalnız kaldığımda arkama yaslanıp derin bir nefes aldım. Gökyüzü, İstanbul’un o kendine has maviliğiyle üzerime çökerken, bahçedeki çiçeklerin kokusu ciğerlerime doldu. Garip bir hafiflik vardı üzerimde. Artık kaçacak bir yerim yoktu, çünkü zaten varabileceğim en güvenli limana, Boran’ın kalbine sığınmıştım.

Çok geçmeden Boran, az önceki o fırtınadan eser kalmamış, dingin ama bir o kadar da sahiplenici adımlarıyla yanıma yaklaştı. Elinde, dumanı üzerinde tüten iki ince belli bardak vardı. Burnuma taze melisa ve papatya kokusu çalındı.

"Sana özel bir karışım hazırladım." dedi, sesi bahçenin sessizliğinde yumuşacık yankılanarak. “Tabii seninkilerin yerini tutmaz.”

Eğilip bardaklardan birini önümdeki sehpaya bıraktı, diğerini ise kendi elinde tutarak yanıma oturdu. Kolunu omzuma dolayıp beni göğsüne doğru çektiğinde, o bitki çayının rahatlatıcı kokusu Boran’ın ten kokusuyla birleşti.

"Benimkilerin yerini tutmasına gerek yok." dedim, bardağı iki elimin arasına alıp sıcaklığını parmaklarıma mühürleyerek. "Senin ellerinden olması, dünyanın en şifalı karışımı olması için yeterli."

Boran, kolunu omzuma biraz daha sıkı dolayarak beni göğsündeki o sarsılmaz güvenli bölgeye hapsetti. Çayından bir yudum alırken bakışlarının bahçenin karanlığında, uzaktaki servi ağaçlarına daldığını gördüm. O sarsılmaz otoritesinin altında, benim için her şeyi göğüslemeye hazır o adamın yorgunluğunu hissettim. Ama bu, bıkkın bir yorgunluk değil; bir savaşı kazanmış ama yaralarını sarmaya yeni başlamış bir askerin dinginliğiydi.

"Bak…" dedi nice sonra eliyle gökyüzünü işaret ederek. "Bu gece gökyüzü çok net. Şehirde bu kadar yıldızı aynı anda görmek zordur." Bardağımdan bir yudum aldım. Sıcak çay boğazımdan geçerken, içimdeki o buz dağı biraz daha eridi. "Çok güzeller." diye fısıldadım. "Sanki her şeyden habersiz, sadece parlıyorlar."

Boran derin bir nefes aldı, göğsünün iniş kalkışını sırtımda hissettim. "Bazen sadece 'olmak' yeterlidir. Yıldızlar gibi. Bir yere varmaya çalışmadan, bir şeyi kanıtlamaya uğraşmadan... Sadece olduğun halinle parlamak…” dediğinde bana bir şeyler ima ettiğini anlayarak gülümsedim. Değişmene, bir şeyleri değiştirmene gerek yok diyordu.

Başımı omzuna biraz daha yasladım. "Bazen yıldızlarda parladığını hissetmez bence. Sanki üzerlerinde ağır bir sis var ve ne yaparlarsa yapsınlar o sis dağılmıyor gibi hissediyorlar.” Dedim yıldızları kastederek. Sonra konuyu kendime çevirdim. “Kliniğe gittiğimde, başkalarının acılarını dinlerken onlara yol gösteriyorum ama kendi yolumu bulamıyorum sanki."

Boşta kalan eliyle elimi kavradı ve parmaklarımızı birbirine kenetledi. Bakışları hâlâ gökyüzündeki o uzak, parıltılı noktalardaydı ama sesi tamamen benim içimdeki o sise odaklanmıştı. “Terzi kendi söküğünü dikemez derler.” Dedi muzipçe. Ardından ekledi. “Ama naçizane, bir psikoloğa akıl vermek gibi olmasın…”

“Olsun…” dedim anında. Boran bana doğru dönüp gözlerime baktığında devam ettim. “Sen benim can yoldaşım, hayat arkadaşımsın. Akıl da vereceksin.”

Cümlemle içten bir gülümsemeyle baktı gözlerime. “O zaman bir hayat arkadaşı olarak söyleyeyim. Çünkü sen başkalarına şifasın ama kendine gelince çok acımasızsın. Başkalarının yaralarına bakarken kendi kabuklarını kanatıyorsun farkında olmadan.”

Bu tespiti, zihnimde yankılanan o karmaşık gürültüyü tek bir darbeyle susturuverdi. Kurduğu her kelime, ruhumun en derinindeki o gizli odaya sızan bir ışık gibiydi. Haklıydı. Danışanlarımın en ufak bir öz şefkat eksikliğinde onlara dakikalarca kendilerini sevmeleri gerektiğini anlatırken ben kendi içimde bir mahkeme kurmuş, kendimi en ağır cezaya çarptırmıştım.

Başımı yavaşça öne eğdim. Bakışlarım, ellerimin arasındaki çay bardağının buğusuna, oradan da yerdeki karolara düştü. "Doğru söylüyorsun." diye fısıldadım. Boran elini yanağıma koyup yüzümü kendine çevirdi. Gözlerindeki o liman kokulu ifade şimdi çok daha durgundu. “Doğru söylemem önemli değil önemli olan, senin bu gerçeği kalbine ne kadar yaklaştırdığın güzelim.”

Parmak ucuyla alt dudağımdaki o hafif titremeyi durdurmak ister gibi usulca dokundu. “Ben senin avukatın olmaktan, o kurduğun iç mahkemede seni savunmaktan yorulmam. Ama istiyorum ki, o tokmağı elinden bırak. Kendine verdiğin o müebbet hapis cezasını artık boz. Çünkü sen o parmaklıkların ardında değil, benim tam yanımda, hür ve eksiksiz olmalısın.”

Gözlerimi onunkilere kenetledim. “Biliyorum.” dedim yutkunarak. Boran hafifçe gülümseyip alnını alnıma yasladı. Melisa ve papatya kokulu buharın arasından gelen o sıcaklık, zihnimdeki son karanlık köşeyi de aydınlattı.

Gözlerim, onun her bir çizgisini ezberlemek ister gibi yüzünde gezindi. Elimi yanağına yaslayarak sakallarını sevdim. Benim fırtınam dindiğinde, onun o sarsılmaz limanının aslında ne kadar yorgun olduğunu ilk kez bu kadar net görüyordum. Boran Demirhanlı her zaman dimdik dururdu; ama bugün sabah omuzlarındaki o görünmez yükü, bakışlarındaki o uzaklara dalıp giden ifadeyi fark etmiştim ve bu içimde bir yaraydı.

"Boran…" dedim, sesim sakallarının arasındaki parmaklarım kadar yumuşaktı. "Bu sabah... Çok durgundun. Sanki benden, bizden çok uzaklarda bir yerlerdeydin. Şimdi benim içimdeki o düğümler çözüldü ama senin bakışlarında hala bir şeyler asılı kalmış gibi."

Yüzümü biraz daha ona yaklaştırdım, burnum burnuna değiyordu. "Bana her zaman 'yükünü bana bırak' diyorsun ya... Şimdi sıra bende. Omuzlarındaki o ağırlığı, sabahki o sessizliğini bana anlatmayacak mısın? Senin kalbinin sızısını da beraber dindirelim."

Boran, sorduğum soruyla birlikte bir an afalladı. Beklemiyordu bunu biliyordum. Ama ben onun da içi rahatlamadan rahatlayamazdım. Yanağını elimin içine biraz daha yasladı, avucumun sıcaklığına sığındı ama gözlerini kapattı.

Omuzlarının hafifçe gerildiğini, az önceki o yumuşak ifadesinin yerini bir parça ciddiyete bıraktığını hissettim. Bana sığınıyordu ama bir sıkıntısı vardı. “Biz evlendiğimiz andan itibaren birbirimizin yükünü taşımıyor muyuz? Bırak bende taşıyayım.” Dedim ikna edercesine. Sonra ekledim. “Sevgilim sen hiçbir gün işe gitmemek için bahane bulmadın, hasta olduğun halde bile anlaşmaya giden bir insansın. Ne oldu, anlat bana.”

Gözlerini araladığında kahverengi gözleri içime doğru aktı. Bir süre sessizce gözlerimin içine baktı. Sesimi çıkarmadan ona bakarken iç çekti. “Anlatamayacağım bir konu.” Dediği anda hafifçe kaşlarım çatıldı. Boran’ın anlatamayacağı tek şey başında durduğu mafya dünyasıydı. İşte şimdi rahatlayan yüreğime tekrar bir korku çöreklenmişti.

“Son demiştin, o sonla mı ilgili?” dedim merakla. Boran belli belirsiz başını salladığında iç geçirdim. Bu beladan bir an önce kurtulmak istiyordum. Bitsin hem Boran’ın hem de benim omuzlarımdan yük kalksın istiyordum. Ama belli ki bir pürüz vardı.

Parmaklarımı sakallarının üzerinde gezdirirken inançla fısıldadım. “Sen ne yaparsan doğrusunu yaparsın, doğrusunu bilirsin.”

Bu koşulsuz teslimiyetim, ona olan bu körü körüne güvenim, onun için hem en büyük güç kaynağı hem de en ağır sorumluluktu. Ama ben bunu sorumluluk olsun diye söylememiştim. Ona olan inancımı göstermek için söylüyordum.

“İnci’m…” deyip gözlerime bakarken devam etti. “Mesele arkamızda hiçbir açık kapı bırakmamak. Kimsenin bir daha bizim huzurumuza el uzatamayacağı kadar sağlam bir son inşa etmek. Tüm amacım bu, biliyorsun değil mi?”

Başımı salladım. “Biliyorum. Elinden geleni hatta gelmeyeni bile yapmaya çalıştığını biliyorum.” Dedikten sonra yutkundum. “Benim bazen fazla çıkışlarım oluyor, biliyorum ama bunun nedeni seni kaybetmekten korkmak. Yoksa keyfinden olmadığını, her şeyi düzgün yapmaya çalıştığını biliyorum Boran. Benim söyleyeceklerimi düşünerek kendine yük bindirme lütfen.”

“Senin çıkışların benim pusulam. Bana kızdığında, bana bağırdığında aslında beni bu dünyanın kirinden çekip çıkarıyorsun. Senin o 'çıkışların' bana kim olduğumu, kime ait olduğumu hatırlatıyor.” Dedi anında. “Bunu asla bırakma olur mu?”

Bu sözleri üzerine kendimi tutamayıp hafifçe kıkırdadım, az önceki o ağır ve puslu hava bir anda dağılıverdi. Başımı omzundan kaldırıp gözlerinin tam içine, o her zamanki otoriter ama bana bakarken yumuşayan kahverengi harelerine baktım. Şaşkın ve bir o kadar da hayran bir ifadeyle izledim onu.

"Sen gerçekten garip bir adamsın Boran Demirhanlı." dedim, parmağımı sakallarının üzerinde oyunbaz bir tavırla gezdirerek. "Dünyadaki çoğu adam sesini yükselten, ona kafa tutan kadından kaçacak yer arar, huzur ister. 'Bağırma, karışma' der... Sen ise gelmiş, 'Bana bağır ki yolumu bulayım' diyorsun. Sen şimdi ciddi ciddi benden bir 'cadı' mı yaratmak istiyorsun?"

Gülüşüm biraz daha yayıldı, yanaklarımdaki o kurumuş un kalıntılarının gerildiğini hissettim. "Yani sesimi yükseltmem seni korkutmuyor, aksine hoşuna mı gidiyor? Bağır mı diyorsun yani gerçekten?" Boran bu sorumla birlikte dudaklarının kenarıyla o meşhur, tek taraflı ve güven dolu gülümsemesini sundu bana. Boşta kalan eliyle belimi daha sıkı kavrayıp beni kendine mühürledi.

"Başkaları ne ister bilmem güzelim." dedi sesi bu kez daha muzip ama bir o kadar da derinden gelerek. "Ama benim için senin o sesin, dünyanın en gürültülü fırtınasında bile beni kıyıya çeken tek fener. Evet, bağır. Eğer yanlış bir yola saparsam, eğer o karanlık beni yutmaya kalkarsa en çok sen bağır. Çünkü senin sesin benim vicdanım, senin öfken benim dürüstlüğüm. Seni sessiz ve uysal birine dönüştürmek, senin o savaşçı ruhunu öldürmek olur; ben ise o ruha aşığım."

Gözlerimi kısıp muzipçe baktım ona. "Bak, sonra pişman olma. Bu yetkiyi bir kere verdin, geri alamazsın. Kliniğe gelen danışanlarım bile bazen o psikolog sabrımdan çekinir ama senin karşında o sabır pek işlemiyor biliyorsun."

Boran eğilip burnumun ucuna küçük bir öpücük bıraktı. "Pişmanlık benim lügatimde yok. Hele seninle ilgiliyse asla.”

Gülüşüm bahçenin esintisine karışırken, Boran’ın göğsündeki o sarsılmaz güvene biraz daha yerleştim. O da bana katıldı; o nadir, sadece bana özel olan içten gülüşüyle yüzü aydınlandı. Kollarını belime daha sıkı dolayıp beni adeta dünyadan soyutlarcasına sardı.

Bir süre hiç konuşmadık. Sadece birbirimizin nefesini, uzaktan gelen vapur seslerini ve İstanbul’un bu huzurlu sessizliğini dinledik. Az önceki un tozları, dördüncü doktorun asistanı ve o karanlık telefonlar sanki bu sessizliğin içinde eriyip gitti.

Boran bir an duraksadı, kollarındaki o sahiplenici gevşemeyi hissedebiliyordum ama bakışları aniden ciddileşti. Boğazını hafifçe temizleyip benden biraz uzaklaştı ve gözlerimin tam içine, içinde fırtınalar kopan ama durgun görünmeye çalışan o kahverengi harelerle baktı. “Sana bir şey diyeceğim."

Hafifçe doğruldum, parmaklarım hala onun boynundaki nabzının üzerinde geziniyordu. "Söyle hayatım, dinliyorum." dedim merakla.

Boran bakışlarını bir saniyeliğine kaçırdı, sanki kuracağı cümleleri zihninde en hassas şekilde tartıyordu. "Biliyorum…" diye başladı, sesi pürüzlüydü. "Konuyu kapattık, artık kendimizi hırpalamayacağız dedik ama... Bir şey söylemek istiyorum. İçimde kalsın istemiyorum."

Kaşlarım hafifçe havalandı, kalbimdeki o huzurlu ritim yerini meraklı bir çarpıntıya bıraktı. "Meraklandırma beni sevgilim, söyle." dedim yumuşak bir sesle.

Boran derin bir nefes aldı, ellerimi sıkıca avuçlarının içine alıp parmak boğumlarımı öptü. Gözlerini tekrar gözlerime kenetlediğinde, oradaki o derin şefkat içimi titretti. "Eğer..." dedi, yutkunarak. "Eğer gerçekten bir çocuğumuz olsun istiyorsan, o boşluğu bir sesle doldurmak istiyorsan... Evlat edinebiliriz İnci. Kendi kanımızdan olması gerekmiyor.”

Dudaklarından dökülen o kelimeler beklemediğim bir darbe değil, beklemediğim bir kucaklaşma gibiydi. Gözlerim şaşkınlıkla irileşirken parmaklarım onun güçlü bileğinde asılı kaldı. Dudaklarım aralandı ama tek bir kelime bile dökülmedi; zihnimde dördüncü doktorun asistanının o soğuk sesiyle Boran’ın bu devrim niteliğindeki şefkati çarpışıyordu.

Benim bu donup kalmış halimi, bu derin sessizliğimi gören Boran reddedileceğini ya da yanlış anlaşıldığını sanmış gibi bakışlarını bir an bile ayırmadan, sesindeki o titremeyi gizlemeye çalışarak devam etti.

“Dışarıda bir yuvaya, gerçek bir aileye ihtiyacı olan o kadar çok çocuk var ki…" dedi, sesi göğüs kafesinde güven veren bir tınıyla yankılanarak. "Bebek olması şart değil, büyük bir çocuk da olabilir. Hiç fark etmez. Bizim sevgimiz öyle büyük ki, kimsesiz bir çocuğun dünyasını baştan aşağı değiştirebiliriz."

Ellerimi avuçlarının içinde daha sıkı kavradı. "Ona senin gibi merhametli bir anne, benim gibi onu canı pahasına koruyacak bir baba oluruz. Kendi kanımızdan olup olmaması, o çocuğun bize 'anne, baba' dediği andaki gerçeği değiştirmez. Eğer o evdeki sessizliği bir çocuk sesiyle bozmak istiyorsan ben seninle bu yola çıkmaya, o kapıları beraber aşındırmaya hazırım birtanem."

Gözlerim dolmaya başladı ama bu kez acıdan değil, Boran’ın bu devasa yüreğine duyduğum hayranlıktandı. Demirhanlı soyadının, o katı aile geleneklerinin ve "kendi kanından olma" takıntısının ne kadar ağır olduğunu biliyordum; ama Boran, benim bir damla gözyaşım için tüm o tabuları tek bir hamlede yıkıp geçmişti.

"Boran..." diye fısıldayabildim sadece. Sesim, boğazımdaki o minnet duygusunun altında ezilmişti ve sorduğu sorunun cevabını beklerken nefesini tutmuş gibiydi. Gözlerindeki o beklenti dolu, hafifçe endişeli ifade, vereceğim tek bir kelimeye muhtaçtı. Parmakları ellerimi öyle bir sahiplenmeyle kavramıştı ki, o an dünyadaki tüm kimsesiz çocukları o kolların arasında koruyabileceğine inandım.

Bakışlarımı onunkilere mühürledim. "Çok isterim... Gerçekten, kalbimin en derin yerinden gelen bir sesle söylüyorum; bunu çok isterim." Boran’ın omuzlarındaki o gerginlik, cevabımla birlikte yerini derin bir nefese bıraktı. Ama ben devam ettim, elimi yanağına koyup baş parmağımla elmacık kemiğini usulca okşadım.

"Ama..." dedim, dürüstlükle. "Hemen şimdi değil. Ben kendimi biraz daha toparladığımda, biz kendimizi toparladığımızda... Psikolojik olarak bir çocuğa tam anlamıyla bir liman, sarsılmaz bir dayanak olabilecek kadar iyi hissettiğimizde yapalım bunu. O çocuğun hayatına kendi yaralarımızla değil, iyileşmiş ruhlarımızla girmek istiyorum. Ona sadece evimizi değil, huzurumuzu da tam anlamıyla verebileceğimiz o gün... İşte o gün çok isterim."

Boran, bu sağduyulu yaklaşımım karşısında bakışlarındaki hayranlığı saklayamadı. Elimi öpüp avucunun içine derin bir nefes bıraktı. "Haklısın." Dedi dingin bir sesle. "Bir çocuğa sadece soyadımızı değil, en sağlıklı halimizi vermeliyiz. Biz ne zaman hazır hissedersek ne zaman 'tamam' dersek o zaman yola çıkarız. Acelemiz yok. Ben sadece bilmeni istedim; seninle kuracağım her türlü aile benim için kutsaldır. İster bizim kanımızdan olsun ister sadece bizim sevgimizden ya da sadece iki kişilik…"

“Çok çok çok teşekkür ederim.” Dedim minnetle. Boran kaşlarını hafifçe çatarak ama dudaklarındaki o hayranlık dolu gülümsemeyi yitirmeden başını iki yana salladı. Elimi kalbinin üzerine biraz daha bastırdı; orada atan her ritim sanki benim adıma kurulmuş bir cümle gibiydi. “Etme, yeter ki yüzün gülsün.”

Başımı tekrar göğsüne yasladım. Artık canım yanmıyordu. Çünkü biliyordum ki; bir gün, biz hazır olduğumuzda, o bahçede başka bir gülüş yankılanacaktı. Ve o gülüşün bizim kanımızdan olup olmamasının, Boran’ın dediği gibi hiçbir önemi olmayacaktı. Bizim sevgimiz, her şeyi tam etmeye yeterdi.

Gecenin ilerleyen saatlerinde, bahçedeki sessizlik sadece birbirimize karışan nefeslerimizle bozulmaya devam etti. Sessizliğimiz kahkahalara, kahkahalarımız yavaş yavaş yerini huzurlu bir dinginliğe bırakmış, Boran’ın göğsündeki o sarsılmaz güven duygusu tüm bedenimi sarmıştı.

Gecenin serinliği yüzüme çarparken, Boran’ın yanımda oluşunun verdiği o sonsuz huzurla içimden bir söz verdim kendime. Yarın ne getirirse getirsin, bu limandan aldığım güçle ayağa kalkacaktım.

Karanlık, bizi içine çekmek yerine etrafımızda bir koza gibi örülürken; sadece birbirimizin kalp atışlarını duyduğumuz o sessizlikte, dünyanın tüm gürültüsünü dışarıda bıraktık. Huzur, bir misafir gibi gelip aramıza oturdu ve o an, zamanın durduğunu, sadece kalbimin en derin köşesinde yeşeren o küçük umudun fısıltısını duydum…

*****

İki gün sonra, o fırtınalı mutfak akşamından ve bahçedeki yıldızlı sessizlikten geriye, birbirimize verdiğimiz sözlerin ağırlığı kalmıştı. Ancak bugün, dördüncü doktorun ertelenen randevusu için otoparkta yan yana dururken ikimiz de en büyük savaşımızı tıbbın o soğuk odalarında vereceğimizi biliyorduk.

Boran’ın desteğiyle daha da toparlanırken dün Londra’dan arkadaşım nikah davetiyesini atmıştı mesaj olarak. Önümüzdeki haftaydı nikahı ve katılmak istiyordum. Boran’da işlerini ayarlayabilirse birlikte giderdik ki ayarlayacağını biliyordum. Bunca düşüncenin arasında en azından bu davet nefes alma imkanı vermişti bana.

Hastanenin o steril, keskin kokusu koridorda yürürken ciğerlerime doldu. Tuncay ve Fatih giriş kapısında kalmışlardı; bu kez Boran’ın eli belimde, beni adeta dünyadan korumak ister gibi sahiplenici bir tavırla yanımdaydı. Daha önceki randevulara tek başıma, omuzlarımda koca bir enkazla gelmiştim. Şimdi yanımda duran bu dev adam, varlığıyla koridorun o ürkütücü sessizliğini dağıtıyordu.

"Elin çok soğuk." dedi Boran, asansörü beklerken parmaklarımı avucunun içine alıp ısıtmaya çalışarak. “Sanırım heyecandan çok korkudan.” Diye fısıldadım.

"Korkma…" dedi, gözlerimin en derinindeki o noktaya bakarak. "Cevap ne olursa olsun, buradan beraber çıkacağız. O kapının arkasında ne duyarsak duyalım, dışarı çıktığımızda yine 'biz' olacağız. Hatırla; evlat ediniriz, dünyayı gezeriz ya da sadece birbirimize yeteriz. Ama asla yarım kalmayız."

Başımı salladım. Ne olursa olsun biz birlikte olacaktık.

Sonra doktorun kapısındaki tabelaya baktım: Prof. Dr. Selçuk Erdem- Kadın Hastalıkları ve Doğum Uzmanı.

Hemşire bizi içeri davet ettiğinde, Boran’ın elini daha sıkı sıktım.

İçeride bizi yaşlıca, babacan tavırlı bir adam karşıladı. “Hoş geldiniz.” Boran adamın uzattığı eli sıkarken ben gergince yerimde kıpırdandım. “Hoş bulduk.”

Doktor Bey oturmamızı söylemek yerine direkt önündeki kalın dosyayı işaret ederken istemsizce kağıtlara baktım. Daha önceki üç doktorun düştüğü "gebelik ihtimali tıbben yok denecek kadar azdır" notlarının üzerinden kırmızı kalemiyle geçmişti.

“Kusura bakmayın oturun demeyi unuttum, sizin kadar bende heyecanlandım.” Diyerek babacan bir şekilde bize baktığında o beklenmedik heyecanı, odadaki o ağır ve steril havayı bir anda dağıtıverdi. Boran’la birbirimize şaşkınlıkla baktık. Üç doktorun "imkansız" dediği o kırmızı kalemle çizilmiş satırların üzerinde, Selçuk Bey’in gözlerindeki o parıltı adeta bir umut ışığı gibi yanıyordu.

“Buyurun, lütfen oturun.” dedi eliyle koltukları gösterirken. Sesi, bir profesörün soğuk otoritesinden ziyade, müjdeli bir haberi vermeye sabırsızlanan bir dostun samimiyetini taşıyordu.

Boran yanıma yerleştiğinde, elimi hâlâ bırakmamıştı; avucunun içindeki o güven veren sıcaklık, kalbimdeki o amansız çarpıntıyı biraz olsun dizginliyordu. Doktor Bey, gözlüğünü burnunun ucuna indirip dosyadan başını kaldırdı ve doğrudan gözlerimin içine baktı.

"Bakın çocuklar." dedi, sesi hem babacan hem de bir o kadar dürüsttü. "Elimizdeki sonuçlar pek iç açıcı değil. Rahim duvarındaki bu hasar, yani skar dokusu, normal bir hamileliğin başlamasına izin vermeyecek kadar sertleşmiş görünüyor. Meslektaşlarımın 'imkânsız' demesi zalimce gelse de tıbbi verilere dayandıkları bir gerçek."

Boran’ın yanımda kaskatı kesildiğini hissettim. Elimi tutan parmakları bir parça daha sıkılaştı. "Ama..." dedi Boran, sesi bir kaya kadar sertti. "Bir 'ama'sı olmalı."

Doktor Selçuk Bey başıyla onayladı. "Önce bir içerideki durumu kendi gözlerimle görmeliyim. İnci Hanım, buyurun muayene odasına geçelim. Bugün farklı bir şey yapacağız; sadece rahim duvarına değil, o bölgedeki kan akışına ve yaşam belirtisi diyebileceğimiz o mikro hareketlere odaklanacağız."

Muayene odasına geçtiğimizde Boran bir an bile yanımdan ayrılmadı. O soğuk jeli tenimde hissettiğimde irkildim ama Boran hemen elimi tuttu. Gözleri ekrandaydı; sanki o siyah beyaz bulutların arasından bir mucizeyi kendi elleriyle söküp alacakmış gibi hırsla bakıyordu.

Doktor ekranda bir yeri işaret etti. "Bakın." dedi, sesi heyecanlı değil ama umut doluydu. "Duvar hâlâ ince, evet ama doku ölü değil. Savaşmaya devam ediyor."

Boran’ın nefesini tuttuğunu hissettim. Elimi öyle bir sıktı ki parmaklarım uyuştu. "Yani bir ihtimal var mı?" diye sordu, sesi ilk kez bu kadar titreyerek.

Doktor ekrana bakmaya devam etti. "Bir yol var. Ama riskli, çok yorucu bir yol. İnci Hanım'ın vücudunu standartların çok üzerinde bir dozla desteklememiz gerekecek.” Bu cümlenin ardından Boran ile birbirimize baktık. İkimizin içinden aynı düşünce mi geçmişti bilmiyordum ama Boran benden önce davrandı. “Yüksek doz derken? Bunun İnci’ye zararı ne olacak?”

Benim düşündüğüm şey kesinlikle bu değildi. Bir bebeğimizin olma ihtimaliydi, diğer doktorlardan sonra farklı bir şey duymanın sevinciydi ama Boran bunları umursamayıp tek bana odaklanmıştı yine.

Doktor Selçuk Bey, elindeki ultrason probunu yavaşça yerine bırakırken yüzündeki o babacan ifade bir anlığına ciddileşti. "Gördüklerim bana bir kapı aralıyor çocuklar." dedi yumuşak bir sesle. "Ama detayları, yan etkileri ve o yolun ne kadar engebeli olduğunu masada, yüz yüze konuşalım. İnci Hanım, siz toparlanın lütfen."

Doktor masasına doğru adımlarken Boran yerinden bir ok gibi fırladı. Yanı başımda bittiğinde gözlerindeki o korumacı, hırçın ama bir o kadar da endişeli ifadeyi gördüm. Masanın üzerindeki kağıt havluyu çekip aldı, sanki dünyanın en hassas, en kırılgan mücevherini temizliyormuş gibi büyük bir titizlikle karnımdaki soğuk jeli silmeye başladı. Elleri hafifçe titriyordu; bu titreme korkudan değil, bana gelebilecek en ufak bir zarara duyduğu o büyük öfkedendi.

Gözlerini karnımdaki o ıslaklıktan ayırmadan, sesi boğuk ve sert bir tınıyla doktora doğru yükseldi. "Yüksek doz diyorsunuz, riskli diyorsunuz hocam... Masaya geçmeden önce söyleyin, ciddi bir şey mi var? Karımın sağlığını, canını tehlikeye atacak bir şeyden mi bahsediyoruz?"

Jeli tamamen temizledikten sonra üzerimi örtmeme yardım etti ve beni kolumdan destekleyerek ayağa kaldırdı. Sahiplenici bir tavırla beni göğsüne yaslayıp masaya doğru yönlendirirken bakışları doktorun üzerindeydi. "Eğer ucu İnci’nin saçının teline zarar gelmesine çıkacaksa, o yolu biz daha başlamadan kapatırız. Bana bir bebek değil, karım lazım."

Masanın karşısındaki koltuklara oturduğumuzda Boran hâlâ elimi bırakmamıştı. Doktor Selçuk Bey, gözlüğünü düzeltip ikimize de uzun uzun baktı. Boran’ın bu sarsılmaz sadakati karşısında hafifçe gülümsedi. “Boran Bey’in bu korumacı tavrı işimizi kolaylaştıracaktır.”

Bu küçük latifeyle odadaki buzları bir anlığına eritmiş olsa da, hemen ardından yüzündeki o babacan ifadeyi rafa kaldırdı. Gözlüğünü masanın üzerine bıraktı ve ellerini kenetleyerek doğrudan Boran’ın gözlerinin içine, o kararlı ve sert bakışlara odaklandı.

“Bakın çocuklar.” dedi, sesi artık bir profesörün ciddiyetini taşıyordu. “Tıpta mucizeler vardır ama o mucizelerin bir bedeli, bir de disiplini olur. İnci Hanım’ın değerleri, standart bir tedaviyle sonuç almamıza imkân tanımıyor. Bu yüzden hormon dozlarını, vücudun sınırlarını zorlayacak seviyeye çekeceğiz. Bu ne demek? Şiddetli baş ağrıları, ani ruh hali değişimleri, vücutta aşırı ödem ve yorgunluk… Ama en önemlisi, bu süreçte İnci Hanım’ın kalbinin ve genel sağlığının her an gözlem altında olması gerekecek.”

Boran’ın elimin üzerindeki parmak boğumlarının beyazladığını gördüm. Doktorun her cümlesi, onun zihninde birer tehdit olarak yankılanıyordu.

“Riskli dememin sebebi bu.” diye devam etti Selçuk Bey, bakışlarını bana çevirerek. “Eğer vücudunuz bu yükü kaldıramazsa, tedaviyi anında kesmek zorundayız. Çünkü Boran Bey haklı; bizim önceliğimiz her zaman annenin hayatıdır. Ama eğer bu riski göze alırsanız, o ‘tıbben yok’ denilen ihtimal, bizim için somut bir umuda dönüşür.”

Boran aniden söze girdi, sesi bu kez daha alçak ama daha tehlikeli bir tondaydı. “Peki ya kaldıramazsa? O dozları verdiğinizde karımın omuzlarına yüklediğiniz o yük kalıcı bir hasar bırakırsa? Hocam, biz buraya bir mucize aramaya geldik, karımın sağlığıyla kumar oynamaya değil.”

Selçuk Bey, Boran’ın bu hırçın korumacılığını dindirmek ister gibi elini havaya kaldırdı. “Kumar değil evlat, bu bir mücadele. Ve bu mücadelede en büyük yük İnci Hanım’da olacak. Eğer o ‘hazırım’ derse, ben tüm tecrübemle arkanızdayım. Ama kararı ikinizin birlikte vermesi gerekiyor.”

Doktorun bu sözleriyle birlikte oda sessizliğe gömüldü. Boran, sanki bahçede yaptığımız o "birbirimizin yükünü taşıma" konuşmasını hatırlıyormuş gibi bana döndü. Gözlerinde öyle bir korku vardı ki bana sessizce, “Seni riske atamam, İnci,” diyordu bakışlarıyla. Bense, o aralanan kapıdan içeri sızan ışığa öylece bakıyordum.

“Ben hazırım.” Dedim gözlerimi Boran’ın gözlerinden ayırmadan. En başından hazır değildim belki bir şeylere, o yüzden ertelemiştim ama şimdi hazırdım. Tüm kalbimle, bedenimle hazırdım. “İnci…” dedi Boran, adımı söyleyişi içinde binlerce fırtınayı barındıran çaresiz bir yalvarış gibiydi. Biliyordum, riski duyduğu andan itibaren bu fikirden vazgeçmişti ama vazgeçemezdi.

"İnci, duydun... Kalbin dediler, yüksek doz dediler." dedi sesi boğuklaşarak. Gözlerindeki o korku konuştuğumuz her şeyi gölgede bırakacak kadar derindi. "Sana bir şey olmasına izin veremem. Bir ihtimal için senin canını masaya süremem ben. Biz bize yeteriz demedik mi az önce? Evlat ediniriz dedik, iki kişi de kutsalız dedik..."

"Dedik Boran, hepsini dedik ve hepsi hâlâ geçerli." dedim, sesimi en güven verici tonuna çekerek. Boşta kalan elimi yanağına koydum, baş parmağımla o gergin elmacık kemiğini okşadım. "Ama bu kapı ilk kez bu kadar aralandı. Ben o yorgunluğu da, o ağrıları da göze alıyorum. Çünkü yanımda senin gibi bir dağ varken, benim kalbim o yükü taşır. Sen benim nefesimken, ben nefessiz kalmam."

“Ben göze alamam ama…” dedi yalvarır gibi. “Sana bir şey olursa ben bu dünyayı sığdıramam içime. Senin kalbin yorulursa, benimki durur. Bunu benden isteme. O kapı aralandı diye senin canını rüzgarın önüne atmamı isteme."

Yüzündeki o gerginlik, elmacık kemiğindeki o titreme... Boran Demirhanlı ilk kez bir savaşta geri çekilmek için yalvarıyordu. Çünkü bu kez düşman mermiler ya da rakipler değil; benim bedenimin sınırlarıydı ve o, bu sınırları korumak adına tüm hayallerinden vazgeçmeye o an hazırdı.

Selçuk Bey, masasının üzerindeki gözlüğünü düzelterek Boran’ın o buz kesmiş bakışlarına babacan bir şefkatle karşılık verdi. "Seni anlıyorum evlat." dedi sesi odadaki gerginliği bir nebze olsun soğuran yumuşak bir tınıyla. "Boran, biz burada bir hayat inşa etmeye çalışıyoruz, var olanı yıkmaya değil. İnci’nin sağlığı bizim kırmızı çizgimiz. Dozu öyle bir anda yüklemeyeceğiz; vücudunun tepkilerini, kalbinin ritmini, her hücresini adım adım izleyeceğiz."

Boran, doktorun bu garantisine rağmen hala ikna olmuş gibi durmuyordu. Elimi sanki ben o an oradan buharlaşıp gidecekmişim gibi, parmak boğumları beyazlayana kadar sıkmaya devam ediyordu. O sarsılmaz otoritesi, benim canım söz konusu olduğunda yerini zapt edilemez bir koruma içgüdüsüne bırakmıştı.

"İnci kötü hissettiği an bu tedavi biter." diye tekrar etti Selçuk Bey, bu kez daha net ve otoriter bir sesle. "Bunu bir doktor sözü olarak alın. En ufak bir yan etkide, en küçük bir halsizlikte geri adım atarız. Bizim önceliğimiz İnci'nin nefesi, sonra o nefese eşlik edecek bir bebek sesi."

Boran derin, sarsıcı bir nefes alıp bakışlarını doktordan çekip tekrar bana çevirdi. Gözlerindeki o korku dolu parıltı, yerini yavaş yavaş benim kararlılığıma duyduğu o çaresiz teslimiyete bırakıyordu. "Söz mü?" diye fısıldadı sadece benim duyabileceğim bir sesle. "Kötü hissettiğin an bana söyleyeceksin. Saklamayacaksın, güçlü görünmeye çalışmayacaksın... Söz mü İnci?"

"Söz sevgilim." dedim, diğer elimle onun titreyen elinin üzerini kapatarak. "En ufak bir şeyde önce sana geleceğim. Biz bu yolu beraber yürüyeceğiz, birbirimize yaslanarak."

Boran, bu sözümle birlikte derin bir nefes aldı. O an, odadaki o ağır sessizliğin içinde sadece ikimizin kalp atışları vardı. Selçuk Bey önündeki kâğıda ilk reçeteyi yazmaya başladığında, kalem sesinin çıkardığı o hışırtı, bizim için yeni ve zorlu bir hayatın ilk notaları gibiydi. Korkuyorduk, evet; ama bu kez korkumuzun içinde, o küçücük kapı aralığından sızan ve ikimizi de aydınlatan devasa bir umut vardı.

Bakışlarımı ona çevirdiğimde gözlerindeki o koyu kahverengi harelerin, geçmişin tozlu ve acı hatıralarıyla harmanlanmış bir korkuyla parladığını gördüm. Selçuk Bey’in elindeki kalemin hışırtısı kesildi; Boran’ın sesindeki o titreyen ama sert tını, odadaki havayı bir kez daha ağırlaştırdı.

"Hocam." dedi Boran, sesi boğazında düğümlenen bir hıçkırıktan süzülüp gelmiş gibi pürüzlüydü. "İnci’nin geçmişini... o zor günleri dosyada görmüşsünüzdür. Vücuduna onun rızası dışında, o istenmeyen dozlarda ilaçlar verildi. O ilaçlar sadece ruhunu değil, doğrudan kalbini de vurdu. Geceleri uykusundan uyandıran çarpıntıları oluyordu, bazen nefesi yetmiyordu ona, ciğerleri daralıyordu sanki."

Elimi tutan parmakları bir kez daha kasıldı, bakışlarını benim yüzümde gezdirip tekrar doktora çevirdi. "Zaten bir hasar varken, şimdi biz kendi ellerimizle o yüksek dozları ona yüklersek... Ya o çarpıntılar geri dönerse? Ya nefesi yine o ilaçların ağırlığı altında kesilirse?"

Selçuk Bey, kalemi masanın üzerine usulca bıraktı ve gözlüğünün üzerinden Boran’a o sakinleştirici, güven veren bakışıyla baktı. "Biliyorum Boran, verdiğiniz o kalın dosyada hepsi satır satır yazıyordu. İnci’nin neler yaşadığını, o maddelerin kalbinde bıraktığı o hassas izleri en ince ayrıntısına kadar inceledim."

Doktor, önündeki kâğıdı hafifçe yana itip ikimize birden odaklandı. "Ama haklısınız; kağıt üzerindeki veriler bir yere kadar. Sizin içinin rahat etmesi, benim de bu tedaviye en güvenli zeminle başlamam için önce birkaç test yapalım. Kardiyolojik bir kontrol, o çarpıntıların izini süren bir EKG ve detaylı bir kan tahlili... Önce kalbinin bu maratonu kaldırabileceğinden yüzde yüz emin olalım. Eğer en ufak bir risk görürsek, o ilaçların kapağını bile açmayacağız."

Boran derin bir nefes verdi, omuzları hafifçe çöktü ama gözlerindeki o tetikte bekleyen ifade sönmedi. "Testleri hemen yapalım o zaman." dedi kararlılıkla. "Hemen şimdi, her şeyi görelim. Karımın kalbi yorulacaksa, ben bu mucizeden vazgeçerim. Hiç düşünmem."

Boran’ın bu sarsılmaz korumacılığı karşısında Selçuk Bey hafifçe gülümsedi ve iç hattı aramak için telefona uzandı. Artık yolumuz sadece umuttan değil, en ince detayına kadar hesaplanmış bir güvenlik ağından geçiyordu. Elim, Boran’ın elinin içindeydi; onun kalbi benim için çarparken, benim kalbim de bu testlerden alnının akıyla çıkmaya yemin etmişti.

“O günler çok geride kaldı, ben iyiyim biliyorsun.” Bu teselli dolu sözlerime rağmen gözlerini benden kaçırdı. O her zaman hükmeden, her şeyi kontrolü altında tutan kahverengi hareler, şu an masanın üzerindeki boşlukta ya da doktorun elindeki ahizedeymiş gibi sabitlenmişti. Elimi tutan parmakları hâlâ kaskatıydı; sanki o geçmişin hayaletleri, o karanlık koridorlar ve vücuduna rızası dışında zerk edilen o zehirlerin kokusu yeniden odanın içine dolmuştu.

"İyisin, biliyorum." dedi sesi buz gibi bir fısıltı olarak dökülürken. "Ama o günleri geride bırakmak yetmiyor. O izlerin, bugün atacağımız bir adımın altında ezilmesine izin veremem. Ben o gece seni kucağımda o hastaneye taşıdığımda, kalbinin o düzensiz ritmi benim avuçlarımda atıyordu. O korkuyu bir daha yaşamaktansa, bu dünyayı çocuksuz bitirmeyi tercih ederim."

Cümlesiyle ne diyeceğimi bilemezken Selçuk Bey telefondaki görüşmesini bitirip ahizeyi yerine bıraktı. Boran'ın bu aşırı tetikteki hali karşısında anlayışla başını salladı. "Boran Bey, bu hassasiyetiniz aslında İnci Hanım için en büyük ilaç. Şimdi aşağıda kardiyoloji birimi bizi bekliyor. EKG ve detaylı bir ekokardiyografi ile kalbin kapakçıklarından ritmine kadar her şeye bakacağız. Eğer o eski çarpıntıların bıraktığı en ufak bir yorgunluk görürsek, hormon tedavisini masadan tamamen kaldıracağız."

Boran nihayet bakışlarını bana çevirdi. Ama bu bakışta bahçedeki o yumuşaklık yoktu; sadece "Seni ne pahasına olursa olsun koruyacağım," diyen o keskin, tavizsiz Demirhanlı kararlılığı vardı.

"Hadi." dedi, beni kolumdan destekleyerek ayağa kaldırırken. "Önce o testler. Senin kalbinin sağlam olduğunu o ekranda görmeden, ben bu odada tek bir reçete imzalatmam."

Hastanenin steril koridorlarına çıktığımızda, Boran yanımda bir gölge gibi değil, aşılmaz bir kale gibi yürüyordu. Geçmişin o "istenmeyen dozları" ruhumuzda bir yara bırakmıştı belki ama Boran, o yaranın üzerine yeni bir sancı eklenmemesi için tüm dünyayı karşısına almaya hazırdı. Asansöre bindiğimizde aynadaki yansımamıza baktım; omuzları dik, çenesi kasılmıştı. Ben iyileşmiştim belki ama onun zihnindeki o koruma kalkanı asla inmiyordu.

Asansörün aynasındaki o gergin yansımamız, hastanenin beyaz koridorlarında yankılanan ayak seslerimize eşlik etti. Boran, her laboratuvar kapısında, her cihazın başında adeta bir nöbetçi gibi bekliyordu. Önce göğsüme yerleştirilen soğuk elektrotlarla kalbimin o gizli ritmi kağıda dökülmüş; EKG cihazının o düzenli "biip" sesleri, Boran’ın çatık kaşlarını bir nebze olsun gevşetmemişti.

Ardından ekokardiyografi odasına geçmiştik. Karanlık odada, ekrandaki o gri puslu görüntüde kalbimin kapakçıklarının her hareketini, kanın o mucizevi akışını izlemiştik. Doktor, "Her şey yolunda görünüyor." dese de Boran, o raporların çıktısını alana kadar nefesini tutmaya devam etmişti. Kan tahlilleri için tüpler dolarken bile gözlerini bir an olsun kolumdan ayırmamış; sanki o iğne ucu bile bana fazla gelecekmiş gibi tetikte kalmıştı.

Elimizde bir deste raporla tekrar Selçuk Bey’in odasına döndüğümüzde, odadaki o ağır hava biraz olsun dağılmıştı. Boran, raporları doktorun önüne adeta birer zafer belgesi ya da birer savunma kalkanı gibi bıraktı. "Buyurun hocam." dedi sesi hala mesafeli ama merak dolu bir tınıyla. "Bütün değerler burada. Şimdi bize açıkça söyleyin; İnci'nin kalbi, o geçmişin yorgunluğunu tamamen üzerinden atmış mı? Bu yüksek doz maratonuna çıkmaya gerçekten gücü var mı?"

Selçuk Bey, raporları tek tek, büyük bir titizlikle inceledi. Gözlüğünü düzeltip kağıtları masaya bıraktığında yüzünde o beklediğimiz babacan gülümseme belirdi. "İnci Hanım sandığınızdan daha güçlü." dedi güven veren bir sesle. "Kalp fonksiyonları tamamen normal. O eski çarpıntıların ya da o istenmeyen ilaçların bıraktığı hiçbir kalıcı hasar yok. Vücudu bu tedaviyi denemeye, bu yükü taşımaya hazır. Kalbi, bu yeni yolculuk için en az sizin kadar heyecanlı atıyor."

Boran, bu sözlerle birlikte sanki omuzlarındaki o devasa dağı oracığa bırakmış gibi derin, sarsıcı bir nefes verdi. Koltuğuna biraz daha yaslanırken eli masanın üzerinde duran elimin üzerine kapandı. Bakışları nihayet o sertliğini yitirmiş, yerini o bildiğim liman kokulu huzura bırakmıştı.

“Hazırız o zaman değil mi?” dedim içim içime sığmayarak. Benim de içim rahatlamıştı Boran’ın da. Elimi tutan parmaklarındaki o kaskatı gerginlik, yerini huzurlu ve sahiplenici bir sıcaklığa bırakmıştı. Selçuk Bey’in onayından sonra, omuzlarındaki o görünmez zırhın nihayet gevşediğini, kalbinin benimkine paralel bir ritimle yumuşadığını hissettim.

“Hazırız güzelim, hazırız...” dedi benim gibi hevesle. Doktor Selçuk Bey, aramızdaki bu sessiz ama devasa sözleşmeyi izlerken masasının üzerindeki reçete kağıdını bize doğru kaydırdı. Boran kağıdı alırken, sanki bahçede konuştuğumuz o "yükü paylaşma" sözü, şimdi bu hastane odasında resmiyet kazanmıştı.

"Başlıyoruz." diye fısıldadım kendi kendime. Boran elimi sıkıca kavrarken , artık sadece bir hasta ve refakatçisi değil; el ele vermiş, mucizesini aramaya çıkan iki arkadaştık. Hastane koridorunun o steril kokusu bile artık genzimi yakmıyordu; çünkü yanımda, her nefesimde bana güç veren o sarsılmaz dağ vardı…

*****

Selçuk Bey’in odasından çıkar çıkmaz bu haberi kutlamalıyız demiştim. Boran’da bana uyum sağlamıştı. En sevdiğim, denizin kokusunu duyacağımız bir yere götürmeyi teklif etmişti beni. Her şeyi unutmayı, bu umuda tutunmayı konuşmuştuk arabada giderken. Ben çok heyecanlıydım, Boran’da heyecanlıydı ama endişeleri de vardı bunu görüyordum. Yine de aldığımız güzel haber o endişeleri geride bırakmıştı en azından bugünlük. Sanki hiç risklerden bahsedilmemiş gibi yapmayı seçmiştik, bence böylesi bugün için daha doğruydu.

Sahile vardığımızda, denizin o taze ve tuzlu kokusu hastanenin steril havasını tamamen silip süpürmüştü. Boran bizi dalgaların neredeyse masaların ayaklarına kadar ulaştığı, sakin ve salaş bir balıkçı kasabasını andıran o gizli bahçeye götürmüştü. Hafta içi olduğu için etraf tenhaydı; sadece martıların çığlıkları ve denizin ritmik şıpırtısı vardı.

Masaya gelen kahvaltı tam anlamıyla bir şölendi. Sıcak ekmek kokusu, taze domateslerin üzerine gezdirilmiş sızma zeytinyağı ve dumanı tüten ince belli bardaklardaki o tavşan kanı çay...

Tabağımdaki krem peynirden bir parça ekmeğe sürerek Boran’a uzattım. Boran uzattığım parçayı yerken gözlerini kısıp gülümsedi. " "Bu tadı hiçbir şeye değişmem." dedi sesi denizin uğultusuna karışarak. "Hele ki senin elinden olunca...”

“Afiyet, bal, şeker olsun.” Dedim tebessümle tabağıma dönerken. Boran çayından bir yudum içerken aklıma gelen şeyle tekrar konuştum. “Dün gece Londra’dan bir arkadaşım nikah davetiyesini gönderdi bana, ben gitmek istiyorum. İşlerini ayarlayabilirsen sen de gelirsin değil mi?”

“İşler önemli değil, tabii ki gelirim. Bu da soru mu?” Dedi anında, bir saniye bile düşünmeden. Ardından içten bir tebessüm etti. “Hem Londra bizim için özel, daha doğrusu benim için.” Dediğinde gülümsedim. Benim içinde özeldi, çünkü Boran orada görmüştü beni ve belki de her şeyin temeli orada atılmıştı.

“Tamam o zaman, ben bizim ortak olduğumuz oteli ayarlayacağım.” Dedim hevesle. Boran hafifçe kaşlarını çatar gibi oldu. “Evin vardı orada, neden oraya gitmiyoruz?”

“Oraya gerçekten gitmek istediğine emin misin?” dedim tereddütle. O evde Lucas ile anılarım vardı, birlikte yemek yapmıştık, birlikte uyumuştuk, gülmüştük, film izlemiştik.

Boran’ın bakışlarındaki o parıltı bir an için duraksadı. Sorunun altındaki tereddüdü, o evin duvarları arasında asılı kalan geçmişin hayaletlerini hissetmişti. Anlık olarak gözlerini kapattı. Sanki zihninde o evin koridorlarında dolaşan başka bir adamın görüntüsünü silmeye çalışıyordu. Masadaki elini yavaşça çekti ve az önce dumanı tüten çay bardağını kavradı. Parmak boğumlarının hafifçe beyazladığını görebiliyordum.

"Orada o adamla paylaştığın bir geçmişin olduğunu biliyorum." Dediğinde sesi her zamankinden daha mesafeli, daha kontrollü çıkıyordu. Bakışlarını denize, uzaklara çevirdi. "Birlikte yemek yediğiniz o masayı, uyuduğunuz o odayı düşünmek... Bir adam için bunu sindirmek, tahmin edeceğinden daha zor."

Gözlerini tekrar bana çevirdiğinde o tanıdık, sahiplenici karanlığın derinlerde parladığını gördüm. Kıskançlık onda bir öfke patlaması değil, sessiz ve yoğun bir kararlılık olarak tezahür ediyordu.

"Ama Selçuk Bey ne dedi? 'Bedenin bir yuvaya hazırlanması gerekiyor.' Senin en huzurlu olduğun yer orasıysa, ben o evin her bir santimetresini sana yeniden sevdirmeye hazırım." Hafifçe öne doğru eğildi, sesi şimdi daha derinden geliyordu. "O evdeki tüm eski sesleri, eski kokuları ve eski anıları silecek olan tek bir şey var: Benim varlığım. Oraya gideceğiz ve ben o evin her köşesine, her anısına kendi imzamı atacağım. Lucas’ın gölgesini bile bırakmayacağım o duvarlarda."

Yüzündeki o hafif, meydan okuyan tebessüm belirdiğinde kalbimin hızlandığını hissettim. Boran’ın beni koruma içgüdüsü ile geçmişime olan tahammülsüzlüğü arasındaki o ince çizgide yürüyüşü hoşuma gidiyordu.

“En çok istediğim şey belki de bu biliyor musun?” dedim gülümseyerek. Gülümsemem, içimdeki o düğümün çözülmeye başladığının kanıtıydı. Bakışlarımı denizden çekip tamamen onun o karanlık ama güven veren gözlerine sabitledim. "O evdeki her hatırayı seninle değiştirmek, o duvarlara senin sesini, senin kokunu sindirmek..."

Boran, bu dürüstlüğüm karşısında bir an duraksadı. Gözlerindeki o keskin kıskançlık perdesi yerini, sahiplenmenin en saf haline bıraktı. Elimi dudaklarına götürdü, avucumun tam ortasına derin bir öpücük bıraktı.

"O zaman bu bir savaş ilanı olsun." dedi fısıltıyla, sesi hem şefkatli hem de her zamanki gibi kararlıydı. "Geçmişe karşı kazandığımız bir zafer. Oraya gideceğiz ve o evi sadece senin sığınağın olmaktan çıkarıp bizim kalemiz haline getireceğiz. Lucas'ın izlerini silmek benim için bir görev değil, bir zevk olacak hele ki aldığımız güzel haberlerden sonra."

İstemsizce güldüm cümlelerine. Gülüşüm, Boğaz’ın serin rüzgarına karışırken Boran’ın yüzünde o nadir görülen, sadece bana özel olan muzip ifade iyice belirginleşti. "Gülme." dedi, sesi ciddi görünmeye çalışsa da gözlerinin içi parlıyordu. "Ciddiyim. O evin tapusu senin üzerine olabilir ama içindeki her bir hatıranın yeni sahibi ben olacağım."

"Bu kadar hırslı olmanı beklemiyordum." dedim takılarak. "Alt tarafı birkaç eski eşya ve yaşanmışlık..."

"Mesele eşya değil İnci, biliyorsun anlattırma bana şimdi." diyerek sözümü kesti. Hızla onayladım. “Tamam, şaka yapıyorum sadece. Peki Boran Demirhanlı." dedim pes edercesine. “O evin yeni fatihi sen ol. Ama unutma, Londra’da o nikah töreninde birçok eski dostumla da karşılaşacağız. Orada da böyle 'savaş ilanları' yapacak mısın?"

“O şerefsiz de gelecek mi?” dedi cümlemden bunu çıkararak. Boran’ın sorusuyla masadaki o yumuşak hava anında buz kesti. "O şerefsiz" derken kastettiği kişinin Lucas olduğunu anlamam için bir saniye bile düşünmeme gerek yoktu. Boran’ın az önceki o sahiplenici, hafif muzip tavrı gitmiş; yerine her an tetiğe basmaya hazır bir silah kadar gergin ve tehlikeli o tanıdık hali gelmişti.

“Boran, ortak arkadaşlarımızın nikahı bu.” dedim, sesimi mümkün olduğunca sakin tutmaya çalışarak. “Gelme ihtimali yüksek. Ama bu bizim için bir anlam ifade etmiyor, biliyorsun.”

Boran yavaşça arkasına yaslandı ama bu rahatlamış bir oturuş değildi. Aksine, saldırıya geçmeden önceki o ölümcül sessizliğe bürünmüştü. Bakışlarını denize çevirdi, çenesindeki kasın seğirdiğini görebiliyordum. “Demek gelecek.” dedi, sesi fısıltı kadar alçak ama bir o kadar da tehditkardı. “Güzel. Gelsin. Gelsin ki, senin hayatından tamamen nasıl silindiğini, artık bir Demirhanlı olduğun gerçeğini kendi gözleriyle izlesin.”

Tekrar bana döndüğünde, gözlerindeki o yakıcı kıskançlık bu kez hırsla birleşmişti. “Savaş ilanı mı sormuştun az önce? Eğer o herif sana tek bir adım yaklaşırsa, Londra’yı ona dar ederim. Selçuk Bey stres yok dedi diye, benim sabrımı test etmesine izin vereceğimi sanmasın.”

Elimi hızla elinin üzerine koydum. “Biz oraya huzur bulmaya, iyileşmeye gidiyoruz Boran. Lütfen... Sadece sen ve ben olalım. Onu görmezden gelebiliriz.”

Boran elimi ters çevirip parmaklarımı sımsıkı kavradı. “Ben onu görmezden gelirim gelmesine de...” dedi, sesi şimdi daha derinden ve sahiplenici geliyordu. “Onun sana bakışlarını gördüğüm an, o medeniyet maskemi ne kadar koruyabilirim, ondan emin değilim.”

“Merak etme, ben sana yardımcı olurum.” Dedim. Gülümseyerek kurduğum bu cümle, Boran’ın gergin omuzlarının bir parça gevşemesine yetti ama bakışlarındaki o kor ateş tamamen sönmedi. "Sen mi bana yardımcı olacaksın?" dedi, kaşlarını hafifçe kaldırarak. "İnci, sen yanımda dururken benim mantıklı düşünme yetim zaten devre dışı kalıyor. Bir de o herifin sana bakışlarını yakalarsam, işimiz zor. Yardımın sadece yanımda kalarak olsun. Elimi bırakma, yeter. Ben o zaman kimin ne dediğine, nasıl baktığına odaklanmak yerine sadece senin nefesine odaklanırım."

“Anlaştık.” Dedikten sonra çayımdan bir yudum içtim. Tabağımdaki kahvaltılıklardan yerken aramızda bir sessizlik oldu. Sessizliği ben böldüm. “Sence işe yarayacak mı bu tedavi?” şu an tek düşünebildiğim şey buydu.

Boran, elindeki ince belli çay bardağını masaya usulca bıraktı. Sorumun içindeki o ham, korumasız umudu duymuş gibi bakışlarını denizin maviliğinden çekip doğrudan gözlerime mühürledi. “İşe yaramasını her şeyden çok isterim ama orada da söylediğim gibi, hayatın söz konusu olursa hiçbir şey umurumda değil benim.”

Boran’ın sesi, denizin dalgalarıyla yarışır bir ciddiyetle masaya yayıldı. O an anladım ki, onun için "baba olmak" bir arzuysa, "benimle kalmak" sarsılmaz bir mecburiyetti. Elimi tutan parmakları, sanki bu gerçeği derime mühürlemek ister gibi hafifçe baskı yaptı.

"İnci." dedi, bakışlarını bir an bile kaçırmadan. "O çocuk sesi bu eve neşe getirir, doğru. Ama o evde senin nefesin yoksa, o neşenin benim için hiçbir anlamı kalmaz. Benim dünyam senin etrafında dönüyor. O yüzden bu tedavi boyunca benden sakın bir şeyi gizleme. En ufak bir çarpıntında, en küçük bir yorgunluğunda... Vazgeçeriz. Ve o an vazgeçtiğimiz için zerre pişmanlık duymam."

Gözlerindeki o derin, korumacı ifadeye bakarken içimdeki korkunun yerini büyük bir minnet aldı. Çayımdan bir yudum daha alıp gülümsedim. "Gizlemeyeceğim Boran, söz verdim ya. Ama inanıyorum, bu sefer her şey farklı olacak. Selçuk Bey bize o kapıyı boşuna aralamadı."

Boran, bu cevabımla birlikte hafifçe rahatlayarak arkasına yaslandı. "Umarım öyledir güzelim. Umarım o kapıdan içeri beraber, sağ salim gireriz."

Tabağımdaki taze domateslerden bir dilim alıp ona uzattım, ortamdaki o ağır havayı biraz dağıtmak istiyordum. "Hadi, soğutma kahvaltını. Bugün endişelenmek yasak demiştik, unutma. Bugün sadece biz ve bu deniz var."

Boran uzattığım domatesi alırken nihayet o sert çehresi yumuşadı ve dudaklarının kenarında o bildiğim, güven veren gülümseme belirdi. "Haklısın. Bugün sadece huzur. Yarın o maraton başladığında zaten yeterince yorulacağız."

O an, denizin tuzu ve taze ekmek kokusu arasında, Boran’ın dizinin dizime değdiği o masada, her şeyin yoluna gireceğine dair içimde sönmek bilmeyen bir ateş yandı. Biz, ne pahasına olursa olsun, bu hikâyeyi yarım bırakmayacaktık.

Yine de her şey yoluna girmeye başlamışken biz elimize umudumuzu almışken konuşmamız gereken bir şey daha vardı. Boran umursamaz görünse de umursadığını, içinin acıdığını biliyordum ve bu yüzden tam şu anda bu konuyu açacaktım.

"Her şey yavaş yavaş yoluna girmeye başlamışken…" dedim Boran’ın gözlerinin içine bakarak. "Belki artık Derin’le de konuşmanın vakti gelmiştir, ne dersin? O senin kardeşin Boran."

Derin’in adı geçtiği an çenesi kasıldı, bakışları denizin uzak noktalarına kilitlendi. Derin ve Mert... O gün, Mert’le Derin’in vedalaşması için onlara o küçük aralığı tanımasaydım, belki de o tuvaletten kaçırılmayacaktım. O mermi rahmime girmeyecekti ve biz bugün bu masada "mucize" beklemek zorunda kalmayacaktık. Ama bu ihtimal Mert yokken de olabilirdi. Ben böyle düşünüyordum.

"İnci, lütfen." dedi Boran, sesi bir anda buz kesti. "Bugünümüzü o konuya kurban etmeyelim. Onların hatası yüzünden sen bugün hastane koridorlarındasın. Benim için bunun bir affı yok."

"Boran, onlar da perişan." dedim pes etmeden. "Derin senin sesine muhtaç. O günün bedelini hepimiz ödedik, evet. Ama kardeşini kaybetmek, bu bedeli daha da ağırlaştırıyor. Ben iyileşmeye başlıyorsam, ailemiz de iyileşmeli. Mert’in hatası büyüktü ama ben söyledim ona. Hem o yokken de olabilirdi, bilemezdik."

Boran masadaki çatalı sertçe bıraktı. "Evet bilemezdik, Mert seni korumak için tek bir hamle yapsaydı şu an gözümde öyle bir yerde olurdu ki sen bile tahmin edemezdin İnci. Ama Mert, benim görevlendirdiğim adam bunu denemedi bile. Çünkü amacı başkaydı o sırada.” Dedi sinirle. Ardından ekledi. “Derin benim kardeşim ama kiminle birlikte olduğunu biliyordu, görev başında onunla temasa giremezdi. Girmemeliydi. Bunu bilecek kadar büyüdü artık.”

Denizden gelen rüzgar bir anlığına sertleşti. Boran’ın gözlerindeki o dinmeyen öfkeyi gördüğümde, rahmimdeki yaradan çok daha derin bir yaranın onun kalbinde, kardeşine karşı açıldığını fark ettim.

“Ben onları suçlamıyorum.” Diye fısıldadım. “Sende bunu kendine yük etme.”

Boran cevap vermedi. Bakışlarını benden kaçırıp uzaklara baktığında ne düşündüğünü anlayamadım. Bakışlarındaki o sert, gri bulutların dağılmadığını görünce elimi yavaşça kolunun üzerine koydum. Sesimi en yumuşak, en yatıştırıcı tınısına çekerek devam ettim. "Onları sevdiğini biliyorum Boran. Öfken, sevginden daha büyük değil; sadece çok kırgınsın. Ama bak, bugün yeni bir sayfa açtık. İçimizde bir umut yeşeriyorsa, ruhumuzdaki bu kırgınlıkları da biraz olsun tamir etmemiz gerekmez mi?"

Boran derin bir nefes verdi, bakışlarını denizden çekip bana döndü. Az önceki o buz gibi ifade, benim yüzüme bakınca yerini hafif bir yorgunluğa ama sonsuz bir şefkate bıraktı. Konunun daha fazla uzayıp bu güzel sabahın tadını kaçırmasını istemediği her halinden belliydi.

"İnci..." dedi, sesi bu kez daha ılımlıydı. "Güzel kalbinle dünyadaki herkesi iyileştirmek, herkesi affetmek istiyorsun, biliyorum. Ama sen şimdi bunları düşünüp o güzel kafanı yorma. Doktor ne dedi? Sıfır stres. Senin şu anki tek işin huzurlu olmak."

Cevap vermeme fırsat vermeden masadaki dumanı tüten menemene elindeki ekmeği iyice batırdı. Otoriter ama sevgi dolu bir tavırla ekmeği dudaklarıma doğru uzattı. "Hadi bakalım, şu felsefeyi bırak da biraz yemek ye. Rengin yerine gelsin."

Hafifçe gülümsedim bir şey diyemeyerek. Beni susturma şekli her zamanki gibi 'Boran Demirhanlı' tarzındaydı; yedirerek ve koruyarak. Uzattığı lokmayı ağzıma aldığımda, menemendeki o acı biberin tadı damağıma yayıldı. "Acıymış bu." dedim, yüzümü buruşturarak.

Boran hemen çay bardağına uzanıp bana doğru uzattı, gözlerinde o muzip parıltı yeniden canlanmıştı. "Acı, iyidir. Kanını canlandırır. Hem senin o inatçı bünyene ancak böyle acılar söker."

Çaydan bir yudum alıp rahatladığımda onun bu 'konuyu kapatma' çabasına saygı duydum. Belki de haklıydı; her şeyi aynı anda iyileştiremezdik. Bugün sadece biz vardık. Derin, Mert ve o karanlık geçmiş, şimdilik otoparkta bekleyen arabaların ötesinde kalmıştı.

"Tamam." dedim, tabağımdaki zeytinle oynarken. "Bugünlük senin dediğin olsun. Sadece biz."

Boran, elini tekrar masanın üzerinden uzatıp çenemden tuttu ve hafifçe okşadı. "Aferin benim söz dinleyen güzel karıma.”

İkimiz de aynı anda gülmeye başladık. O an, denizin kokusu, menemendeki acı ve Boran’ın sıcak bakışları altında; dünyanın bütün dertleri bir süreliğine de olsa kapının dışında kalmayı başarmıştı.

Kahvaltının o tatlı, huzurlu sessizliği, masanın üzerinde duran Boran’ın telefonunun sert bir titreşimle yerinden oynamasıyla bozuldu. İkimiz de aynı anda telefona baktık. Boran, kaşlarını çatarak ekrana uzandı. "Kim?" diye sordum, çayımdan bir yudum alırken.

"Şirketten." dedi, sesi biraz önceki o yumuşak tınısını kaybetmişti. "Nermin Hanım arıyor." Telefonu açıp kulağına götürdü. "Efendim Nermin Hanım? Bugün için planım olmadığını söylemiştim... Nasıl bir anda gelebilirler, gelmeyeceğimi söylemiştim.”

Boran karşı tarafı dinlerken yüzündeki o dingin ifade yerini iş hayatının o alışılmış, gergin profesyonelliğine bıraktı. Derin bir nefes alıp bana baktı; bakışlarında hem bir mahcubiyet hem de bir mecburiyet vardı.

"Tamam." dedi Boran sertçe. "Yarım saate oradayız. Dosyaları hazırlayın."

Telefonu kapatıp masaya bıraktığında, elini elimin üzerine koydu. "Güzelim, çok özür dilerim. Şu yeni projenin son imzaları atılacakmış. Avukatlar ve yatırımcılar bekliyormuş. Benim orada olmam şart.”

"Sorun değil aşkım." dedim, içimden bir parçanın "keşke biraz daha kalsaydık" dediğini bastırarak. "İş iştir. Hem doktor da demedi mi, normal hayatına devam et diye? Şirkete gitmek bana da iyi gelir, belki biraz odanda vakit geçiririm."

Boran yerinden kalkıp yanıma gelip alnıma uzun, sıcak bir öpücük bıraktı. "Söz veriyorum, bu imzaları atar atmaz seni buradan alıp eve götüreceğim. Ya da istersen seni eve bırakayım, ben halledip geleyim?"

"Yok." dedim gülümseyerek ayağa kalkarken. "Seninle gelmek istiyorum."

“Tamam o zaman.” Direkt olarak kalkıp ilk önce restoranın kasasına gidip hesabı ödedikten sonra mekândan çıktık ve arabamıza bindik.

Sahilin o iyot kokusunu arkamızda bırakıp şehrin karmaşasına, cam binaların soğukluğuna doğru yola çıktık. Boran arabayı sürerken bir eliyle de benim elimi tutuyordu; sanki o imzayı atarken bile benden kopmak istemiyordu.

Şirketin önüne geldiğimizde Boran’ın omuzları dikleşti, bakışları keskinleşti. Arabadan inip binaya doğru yürürken kapıdaki güvenlikten danışmadaki kadınlara kadar herkesin Boran’a duyduğu o saygı ve korku karışımı ifadeyi gördüm. Ama o, kimseye bakmadan doğrudan asansöre yöneldi.

Asansörün kapıları açıldığında bizi Nermin Hanım karşıladı. "Hoş geldiniz Boran Bey, İnci Hanım. Herkes toplantı odasında sizi bekliyor Boran Bey."

Ancak Boran toplantı odasına girmeden önce kulağıma eğildi. "Sen odama geç, ben on dakikaya oradayım.”

“Tamam sevgilim, kolay gelsin.” Boran toplantı salonuna doğru ilerlerken bende Boran’ın odasına girdim.

Dışarıdaki o koşturmaca, telefon sesleri ve topuk tıkırtıları bir anda kesilmişti. Burası tam anlamıyla Boran’ın dünyasıydı; deri kokusu, hafif bir tütün aroması ve onun o baskın, güven veren parfümü sinmişti her yere.

Yavaş adımlarla masasına doğru yürüdüm. Her zaman o kadar düzenliydi ki, insan dokunmaya kıyamıyordu. Tam masanın sağ köşesinde, siyah mermer bir kaide üzerinde duran çerçeveyi görünce duraksadım. Bu, geçen yıl bir tatil sabahında çekildiğimiz fotoğraftı. Ben başımı omzuna yaslamışım, o ise hayatımda gördüğüm en huzurlu gülümsemesiyle doğrudan kameraya, aslında bize bakıyordu.

Çerçeveyi parmaklarımın ucuna aldım. Camın üzerindeki yansımama ve onun oradaki o sarsılmaz duruşuna baktım. Parmağımı Boran’ın yüzünde yavaşça gezdirdim. "Her şeyi halledeceğiz, değil mi?" diye fısıldadım kendi kendime. Fotoğraftaki Boran’ın gözlerine bakarken onun bu hayattaki tek sığınağının ben olduğumu, benim tek sığınağımın da o olduğunu bir kez daha anladım. Fotoğrafı sevgiyle yerine bıraktım, içimi tarifsiz bir sıcaklık kaplamıştı.

Tam o sırada kapı hafifçe tıklandı ve Boran’ın asistanı elinde dumanı tüten porselen bir kupayla içeri girdi. "İnci Hanım, rahatsız etmiyorum umarım." dedi gülümseyerek. Kupayı masanın üzerine, önüme bıraktı. "Boran Bey toplantıya girmeden önce özellikle tembihledi. Sizin sütlü kahve sevdiğinizi, beklerken mutlaka ikram etmemi söyledi."

Kahvenin o yumuşak kokusu odaya yayıldığında gülümsedim. "Çok teşekkür ederim, tam da ihtiyacım olan şeydi."

"Afiyet olsun." dedi asistanı kapıya yönelirken. Ardından çıkarak beni odada tek başıma bıraktı.

O gittiğinde kahveden bir yudum aldım. Boran, en gergin olduğu anlarda bile benim en küçük alışkanlıklarımı unutmayacak kadar bağlıydı bana. Koltuğuna oturdum; devasa camdan şehre baktım. Aşağıda insanlar karınca gibi koşturuyordu ama ben burada, Boran’ın kalesi olan bu odada, onun kahvesini içiyor ve onunla olan fotoğrafımıza bakıyordum.

Her şey yoluna girecekti. Ben ilk kez bu savaşın sonunda bir zafer kazanacağımıza gerçekten inanıyordum.

Boran’ın koltuğunun yumuşak derisine gömülmüş, kahvemin son yudumlarını alırken kapı büyük bir gürültüyle değil, tam aksine çok sakin bir şekilde açıldı. Başımı çevirdiğimde Boran’ı gördüm; gömleğinin kollarını dirseklerine kadar katlamıştı. Toplantıdan yeni çıkmış o gergin iş adamı imajı, beni o koltukta gördüğü an buzun güneşte erimesi gibi yok oldu.

Ağır adımlarla, gözlerini bir an bile üzerimden ayırmadan masaya doğru yürüdü. Yüzünde o muzip, hayranlık dolu gülümsemesi vardı.

"Bak sen..." dedi, masanın önünde durup beni süzerek. "Masanın bu tarafı hiç bu kadar güzel görünmemişti. Çok yakışmışsın o koltuğa. Acaba seni bizim şirkete mi transfer etsek?” Kıkırdayarak koltukta hafifçe dikleştim. "Bilmem ki Boran Bey, şartlarım biraz ağırdır. Mesela her saat başı sütlü kahve ve sınırsız şefkat isterim."

"Kabul." dedi hiç düşünmeden. "Hatta terfi bile alırsın."

Masaya iyice yanaştı. İki elini, benim oturduğum koltuğun yan kenarlarına dayayarak üzerime doğru hafifçe eğildi. Beni kolları ve koltuğun arasına hapsettiğinde odanın o devasa penceresinden süzülen ışık arkasında kaldığı için yüzü biraz gölgedeydi ama gözlerindeki o yoğun parıltı her şeyi anlatıyordu.

"Furkan kahveni getirmiş," dedi fısıltıyla, bakışları masadaki boş kupaya kayarken. Sonra tekrar gözlerime odaklandı. "İyisin değil mi?"

"Çok iyiyim." dedim, ellerimi onun gömleğinin yakalarına götürüp hafifçe düzelterek. "Seni beklerken fotoğraflarımıza baktım. Burası çok huzurlu."

Boran, aramızdaki o birkaç santimlik mesafeyi de kapattı. Burnunu burnuma sürttü, sıcak nefesi yüzüme çarptığında kalp atışlarımın hızlandığını hissettim. Dudaklarını önce şakağıma, sonra göz kapaklarıma bastırdı; her bir öpücüğü "sen benimsin ve güvendesin" diyen sessiz bir mühür gibiydi.

"Senin olduğun her yer huzurlu." diye mırıldandı dudaklarımın hemen üzerinde. "Şu imzaları atarken bile aklım buradaydı. Bir an önce bitirip sana, kokuna dönmek istedim."

Ellerini koltuğun kenarlarından çekip yüzümü kavradı. Başparmaklarıyla elmacık kemiklerimi okşarken eğilip dudaklarıma derin, sahiplenici bir öpücük bıraktı. Bu öpücükte sadece tutku değil, o sabah doktorun odasında yeşeren o taze umudun kutlaması da vardı.

Geri çekildiğinde alnını alnıma yasladı. "Hadi." dedi sesi biraz boğuklaşarak. "İş bitti. Şimdi bu kaleyi terk ediyoruz. Seni eve götürüp ellerimle bir şeyler hazırlayacağım. Bugün sadece bize ait demiştik, sözümü tutacağım."

“Ondan önce bir dakika.” Dediğimde merakla bana baktı. Bense elimdeki kahve kupasını masanın üzerine bırakarak dudaklarımı dudaklarına yaklaştırdım. “Sana teşekkür etmem gerekir değil mi? Jestin için.” Deyip kahveyi işaret ettiğimde gülümsedi.

Bense gülüşünden öpme fırsatını kaçırmadan dudaklarımı dudaklarına bastırdım. Öpücüğümün sıcaklığıyla Boran’ın gülüşü dudaklarımın arasında eriyip giderken elleri yüzümü birer mengene gibi ama ipekten bir dokunuşla kavradığında, dünya odanın dışında dönmeyi bıraktı.

Oturduğum koltukta daha fazla duramadım. Vücudumun her hücresi ona temas etmek, o ateşin içine daha çok girmek istiyordu. Yavaşça ayağa kalktım ama dudaklarımızı bir saniye bile ayırmadık. Boran, temasımızı koparmadan bir adım geri giderek o koca çalışma masasına yaslandı.

Onun bu hareketiyle, masaya yaslanmış gövdesinin önüne, tam bacaklarının arasına yerleştim. Kollarımı boynuna sımsıkı doladım, parmaklarımı ensesindeki o kısa saçların arasına daldırıp onu kendime daha çok çektim. Boran’ın güçlü elleri belimden aşağı süzülüp kalçalarımı kavradı ve beni kendine mühürledi. Aramızdaki o birkaç santimlik boşluk da yok olduğunda, onun sertleşen kaslarını ve hızla çarpan kalbini kendi bedenimde hissettim.

Öpücük daha da tutkulu, daha da talepkar bir hal alırken Boran, bir elini yüzümden çekip sırtıma indirdi ve beni kendine öyle bir bastırdı ki, nefesim kesildi. Ama bu nefessizlik dünyanın en güzel duygusuydu.

"İnci..." diye inledi dudaklarımın arasında. Sesi, arzunun en saf haliyle titriyordu.

Dudakları çeneme, oradan boynumun en hassas noktasına indi. Islak ve sıcak öpücükleri tenimi kavururken başımı geriye atıp gözlerimi kapattım. Şirketin o soğuk odası, Boran’ın teninin sıcaklığıyla ve ikimizin paylaştığı o ağır nefeslerle ısınıyordu. Eli, gömleğimin eteklerinden içeri sızıp çıplak tenime değdiğinde vücudumdan bir elektrik akımı geçti.

Boran tekrar dudaklarıma uzandı, bu kez daha yavaş ama daha derin bir şekilde öptü. Sanki ruhumu ağzımdan söküp almak istiyordu.

"Seni seviyorum." diye fısıldadı, alnını alnıma yaslayıp soluklanmaya çalışırken. Gözleri kapalıydı ama göğsü fırtınaya tutulmuş bir deniz gibi inip kalkıyordu. "Seni, seninle olan her ihtimali deliler gibi seviyorum."

“Bende seni çok seviyorum.” Dedim nefesimi düzenlemeye çalışırken. Ama aynı zamanda daha fazlası içinde yanıp tutuşuyordum. O yüzden dudaklarımızı tekrar birleştirdim. Boran’da bunu bekliyormuşçasına karşılık verdiğinde hiçbir şeyin önemi kalmamıştı.

Dudakları dudaklarımda, elleri tenimde bir kor gibi gezinirken dünyanın geri kalanı tamamen silinmişti. Göğsümün onun sert göğsüne her çarpışında, damarlarımda akan kanın sesini duyabiliyordum. Boran beni kendine biraz daha bastırıp öpücüğünü neredeyse canımı yakacak kadar derinleştirdiği o zirve noktasında, kapının o tok ve ısrarcı çalınma sesi odanın içinde yankılandı.

Tak, tak, tak.

Boran, dudaklarımın arasından derin bir nefes çekip kaskatı kesildi. Alnını alnımdan ayırmadı ama dişlerinin arasından o çok iyi bildiğim, düşük frekanslı, hırıltılı bir homurtu koptu. "Şu dünyada bir anlık huzur yok mu ya?" diye solurken sesi arzunun ve öfkenin karışımıyla boğuklaşmıştı. Gözlerini sıkıca kapatıp bir saniye sakinleşmeye çalıştı, ellerini belimden çekmek istemiyormuş gibi parmaklarını kumaşa gömdü.

Kapı, Furkan’ın o her zamanki profesyonel geri çekilişiyle değil aksine daha kararlı bir şekilde yavaşça açıldı.

Hızla birbirimizden ayrıldık. Ben üzerimi düzeltip masanın kenarından bir adım uzaklaşırken Boran genzini temizledi. Bakışlarımız kapıdayken gördüğümüz yüzlerle ikimizde şaşırmadan edemedik. El ele, parmakları birbirine kenetlenmiş, yüzlerinde suçlulukla karışık büyük bir keder taşıyan Derin ve Mert içeri girdi.

Odanın havası bir saniyede buz kesti. Az önceki o kor ateşten eser kalmamış, yerini keskin bir gerilime bırakmıştı. Boran’ın az önce sevgiyle bakan gözleri, kardeşini ve Mert’i gördüğü an iki karanlık kuyuya dönüştü. Çenesi o kadar sert kasıldı ki, kemiklerinin sesini duyacağımı sandım.

"Sizin..." dedi Boran, sesi fısıltı kadar düşüktü ama bir kırbaç kadar sertti. "Burada. Ne. İşiniz. Var?"

Derin’in gözleri anında doldu, abisine bir adım atmak istedi ama Boran’ın omuzlarının dikleşmesiyle olduğu yerde çakılı kaldı. Mert ise başı önde ama Derin’in elini bir an bile bırakmadan duruyordu.

Boran masanın üzerinden bir adım öne çıktı, ellerini yumruk yapmıştı. "Ben sana gözüme gözükme demedim mi ulan! Şimdi bir de kardeşimle el ele karşıma mı çıkıyorsun!?” Boran direkt olarak Mert’e bakarken Mert yutkundu zorlukla.

“Boran…” diyerek elimi koluna yaslayacak olduğumda Boran sözümü keserek temas etmemi engelledi. "Utanmıyor musunuz?" diye bağırdı, sesi Mert’in yüzünde bir tokat gibi patlarken. "Hangi yüzle el ele tutuşup karşıma çıkıyorsunuz lan siz!”

Odanın duvarları Boran’ın gürültülü sesiyle titrerken Derin’in hıçkırığı sessizliği delip geçti. Mert, Boran’ın öfkesinin hedefinde olmasına rağmen Derin’in elini daha sıkı kavradı; bu hareket, Boran’ın sinir uçlarına basan son hamle gibiydi.

"Abi, lütfen dinle..." diye hıçkırdı Derin, sesi titriyordu. "Sadece konuşmaya geldik. Böyle gizli saklı, birbirimize düşman gibi…”

“Düşmanım değilsiniz elbet ama dostum da değilsiniz.” Dedi Boran acımasızca. Onun bu cümlesi, Derin’in yüzünde fiziksel bir tokat etkisi yarattı. Genç kızın omuzları çöktü, hıçkırığı boğazında düğümlendi. Abimin bana böyle bir şey söylediğini düşünüp canım yanarken Mert ibu ağır darbeyle sarsılsa da Derin’in elini bırakmadı; aksine, onu korumak istercesine bir adım önüne geçti.

"Abi, yapma..." dedi Mert, sesi çatallaşarak. "Bize istediğin cezayı kes, her şeye razıyım. Ama Derin senin kardeşin. Onu bu cümlenle öldürüyorsun."

Boran, Mert’in üzerine bir gölge gibi çöktü. Az önce tenimi ısıtan o nefes, şimdi karşısındakini yakıp kül etmek isteyen bir alev gibiydi. “Siz ölmeyin diye ben kaç kere öleyim peki Mert?”

Boran’ın bu sorusu, odadaki tüm oksijeni çekip aldı. Sesi bağırmıyordu; aksine, öyle derinden ve öyle yaralı geliyordu ki, Mert’in de Derin’in de başı aynı anda öne eğildi. Bu, bir öfke patlamasından çok daha fazlasıydı; bu, yıllardır sırtında taşıdığı sadakat yükünün altında ezilen bir adamın isyanıydı. Bu cümleyle içim yandı.

“Ben konuşmak istemiyorum dedikçe karşıma çıkıyorsunuz.” Dedi tekrar. Sonra gözleriyle ellerini işaret etti. “Hem de bu şekilde, siz bu şekilde mi söz dinliyorsunuz?” Alaylı bir şekilde gülüp başını iki yana sallarken devam etti. “Madem o sözleri anlamıyorsunuz, daha açık anlatayım.” Dedi Boran Mert’e bir adım yaklaşarak.

Mert yutkunsa da Boran’ın gözlerinin içine bakarken, "Seni kardeşim bildim." dedi Boran, Mert’e bir adım daha yaklaşarak. Göğüs göğse geldiklerinde Boran’ın cüssesi Mert’i tamamen gölgede bırakıyordu. "Sırtımı döndüğüm, kardeşimi, karımı emanet ettiğim adamdın. Ben seni kardeşim bilmişken sen benim evimin içine, canımın içine el uzattın.”

Mert başını eğerken Boran tekrar konuştu. “Sesimi çıkarmadım, tek cümle söylemedim yanlış olduğunu bile bile. Derin kötü zamanlardan geçti dedim, İnci bir şey söylüyorsa doğru dedim.” Derken bana baktı göz ucuyla. Biliyordum bunu. Sonra tekrar Mert’e baktı. “Karımı da emanet etmiştim zaten.”

Mert başını kaldırmaya yeltendi ama Boran’ın omuzlarının her nefeste daha da kabarmasıyla tekrar önüne baktı. Boran, Mert’in tam önünde durdu, aralarında sadece birkaç santim kalmıştı. Mert’in yakasına yapışmamak için kendini zor tuttuğu her halinden belliydi.

“Senin başarısızlığın benim hayatımı bitirdi. Bunu sana anlattım, anlamak istemiyorsunuz.” Bu cümle sadece Mert’e değil, o gün hastane koridorlarında, operasyonun ortasında, o mermilerin havada uçuştuğu ve her şeyin mahvolduğu o karanlık güne bir göndermeydi. Boran, kaybettiğimiz bebeğimizi, benim rahmimdeki o hasarı, sönen umutlarımızı ve kaybettiğimiz zamanı Mert’in o günkü hatasına, dikkatsizliğine bağlıyordu. Mert’in eline bıraktığı en büyük emanetin, yani benim, ağır bir bedel ödemiş olmasını affedemiyordu.

Mert, Boran’ın bu sözüyle adeta fiziksel bir darbe almış gibi geriye doğru bir sendeledi. Haklıydı Boran; o gün Mert'in bir anlık zaafı ya da başarısızlığı, bugün bizim doktor kapılarında mucize aramamıza sebep olan o zincirleme felaketi başlatmıştı.

"Abi..." dedi Derin, sesi bir yalvarış gibi kısıktı. “Mert’in görevini yapmasına ben engel oldum, her şey benim yüzümden.”

“Evet senin yüzünden.” Dedi Boran, Derin’in hiç beklemediği bir anda.

Boran’ın bu buz gibi onayı, Derin’in dudaklarından küçük bir hıçkırığın kaçmasına neden oldu. Öz abisinden böyle çıplak, böyle korumasız bir suçlama duymayı beklemiyordu. Boran’ın gözleri kardeşinin üzerinde bir an bile yumuşamadı; aksine, o günün tüm faturası sanki şu an bu odada, bu iki insanın ellerinde birleşmiş gibi bakıyordu onlara.

“Babanın evinde, abinin getirdiği korumayla fink atarken aklına gelmedi, abim bize güvendi güvenini boşa çıkardım demedin, sonra yanındaki adamın işini yapmasını engelledin. Sanki evde hiç yan yana gelmiyormuşsunuz, sanki Mert seni okuldan alıp bir yerlere götürmüyor gibi görevinin başında bir şeyler yapmayı seçtin. Tek bir an Derin. Arabaya binecektiniz bu kadar, sonrası zaten sizin istediğiniz gibi olacaktı.”

Boran’ın sesi o kadar stabil, o kadar duygusuz çıkıyordu ki, bu halinin kükremesinden çok daha tehlikeli olduğunu biliyordum. Derin, duyduklarının ağırlığıyla adeta ufaldı, Mert’in arkasına saklanmak ister gibi bir hamle yaptı ama Boran’ın bakışları onu orada da buldu.

“Sizin o küçük oyunlarınız, o gizli kaçamak heyecanlarınız benim dünyamı başıma yıktı.” diye devam etti Boran. Mert’in yakasına yapışmıyordu ama sözleri mermi gibi Mert’in göğsüne saplanıyordu. “Mert’in dikkati senin üzerindeyken benim karım orada kaçırıldı. Bir anlık dikkatsizlikle. Şimdi bana gelip Mert olsaydı da kaçırılırdı deme. O fırsatı hiç yakalayamayabilirlerdi.”

Cümleleri biterken hala daha el ele tutuşan ikilinin ellerine baktı ve alayla güldü. “Şimdi karşıma el ele çıkıp biz diyorsunuz hala. Sizin 'biz' dediğiniz şey, bizim en büyük kaybımızın üzerine inşa edilmiş bir enkazdan başka bir şey değil. Ben bunu size kaç defa daha anlatacağım?”

Derin hıçkırarak başını iki yana salladı. “Abi, yemin ederim böyle olacağını bilseydim...”

“Bilseydin ne değişirdi Derin?” Boran acı bir gülüş attı. “Yine Mert’i engellerdin, yine peşinden koştururdun. Çünkü siz sadece kendinizi düşündünüz. Mert’e olan güvenimi, onun profesyonelliğini kendi aşkınıza kurban ettiniz. Daha konuşacak ne var? Ben bunu sindiremiyorum, hazmedemiyorum. Beni ikna edemezsiniz.”

Mert, Boran’ın bu son cümlesiyle başını iyice önüne eğdi. Gözlerinden düşen damlalar odanın parkesine çarparken, o sarsılmaz koruma kimliğinden geriye sadece yıkılmış bir adam kalmıştı.

Derin, Boran’ın her cümlesiyle biraz daha ufalanırken, hıçkırıklarının arasından aniden duruldu. Bakışları boşluğa sabitlendi sanki o an ruhu bedeninden ayrılmış gibiydi. Titreyen elleriyle omzundaki çantasına uzandı. Mert, ne yapacağını anlamış gibi engel olmak için elini kaldırdı ama Derin onu hafifçe itti.

Odanın ağır sessizliğinde sadece fermuarın açılma sesi duyuldu. Derin, çantasının içinden kırmızı renkli bir defter çıkardı. Üzerinde altın sarısı harflerle yazan o başlık, Boran’ın bakışlarını mermi gibi üzerine çekti: Aile Cüzdanı.

Derin, sanki elinde dünyanın en ağır yükünü taşıyormuş gibi cüzdanı yavaşça uzattı ve Boran’ın hemen önündeki sehpanın üzerine bıraktı.

"Abi biz…" dedi Derin. Sesi artık titremiyordu; aksine, sonu gelmiş bir insanın o ürkütücü kabullenişiyle buz gibi çıkıyordu. "Dün evlendik. Senin rızanı almaya değil, gerçeği söylemeye gelmiştik. Ama haklısın... Biz sadece kendimizi düşündük. Sizin enkazınızın üzerine kendi sarayımızı kurabileceğimizi sandık."

Boran, masanın üzerindeki o kırmızı deftere sanki bir saatli bombaymış gibi baktı. Gözlerindeki o az önceki yangın, yerini donuk bir dehşete bıraktı. Kardeşi, canı, her şeyden sakındığı Derin; hayatının en büyük travmasının müsebbibiyle gizlice hayatını birleştirmişti. Boran’ın yüzü önce bembeyaz kesildi, sonra boynundaki damarlar birer halat gibi dışarı fırladı. Gözleri, masanın üzerindeki o küçük kırmızı deftere kilitlenmişti; sanki o defter, içine baktığı bir mezar taşıydı.

Benim ise dizlerimin bağı çözüldü. Masanın köşesine tutunmasam olduğum yere yığılacaktım. Beynimde tek bir cümle yankılanıyordu: Nasıl yapabildiler? Derin, daha dün benimle dertleşen, gözlerimin içine bakan o küçük kız, Boran’ın en büyük yarasını sarıp sarmalaması gerekirken o yaraya tuz basmıştı. Bir psikolog olarak insan ruhunun karmaşıklığını bilirdim ama bir yenge ve bir kadın olarak, şu an hissettiğim tek şey saf bir ihanet duygusuydu.

Boran’ın sessizliği, kükremesinden bin kat daha acı vericiydi. Elini yavaşça, titreyerek masanın üzerindeki evlilik cüzdanına uzattı. Parmak uçları kırmızı kapağa değdiğinde, omuzlarının sarsıldığını gördüm. Bir an o defteri paramparça edecek ya da yakacak sandım. Ama o sadece cüzdanı kavradı ve sıkıca avucunun içine hapsetti.

Yüzünde ne bir öfke kırıntısı vardı ne de bir haykırış. Sadece derin, uçsuz bucaksız ve insanı ürperten bir boşluk... Bir adamın en yakınları tarafından, tam da iyileşmeye, umutlanmaya başladığı o hassas noktasından vurulmasının yarattığı o sağır edici sessizlik odayı kapladı.

İhanetin ağırlığı omuzlarına bir dağ gibi çökmüştü ve ben, bu yükün altında ezilmemesi için onun tek dayanağıydım. Ama biliyordum; Boran Demirhanlı bu darbeyi asla unutmayacaktı…

 

 

Bölüm Sonu

‣‣‣ Bölümü nasıl buldunuz?

‣‣‣ İnci ve Boran sahneleri hoşunuza gitti mi, başta ne kadar kötü olsa da artık ellerine aldıkları bir umutları var. Sizce nasıl gelişmeler olacak?

‣‣‣ Yazarın anlatımından olan kısım nasıldı? Boran bu işe girmek istemiyor ama mecbur girecek gibi, ne düşünüyorsunuz? Sizce İnci öğrendiğinde nasıl bir tepki verir?

‣‣‣ Son sahne hakkında ne düşünüyorsunuz, Derin ve Mert evlenmiş… Sizce neler olacak?

Bölüm : 08.04.2026 17:57 tarihinde eklendi
Okur Yorumları Yorum Ekle
Hikayeyi Paylaş
Loading...