
Selam selam selam!
Nasılsınız? Çoook uzun zaman oldu sizi çok özledim, burayı çok özledim.
Giremiyordum uygulamaya sürekli girmeye çalıştım hem bilgisayarımdan hem de telefonumdan ama sadece beyaz ekran çıkıyordu karşıma. Ancak şimdi atabiliyorum.
Umarım seveceğiniz bir bölüm olur.
Yazım yanlışlarım için ya da farklı açıdan yanlışlarım olursa kusuruma bakmayın.
Oy ve bol bol yorumlarınızı bekliyor olacağım.
KEYİFLİ OKUMALAR.
***
Elinde zambaklarıyla, parmağında yüzüğüyle döndü Ahsen otele. Eve dönüş hiç bu kadar güzel olmamıştı. İki aşığın birbirine verdiği en güzel sözün tarihe kazınacak kadar değerli olduğu bir gündü. Ahsen arabadan iner inmez babasına koşmuştu. "Baba!" diyen sesi fazla heyecanlıydı, ilk kez bu şekilde görülüyordu. İlk kez babasına bir şeyi anlatmak için ilk kişi seçmişti.
Demir tüm bu heyecanlı sesin ardından yüzünde büyük bir tebessümle döndü kızına. "Kızım?" Ne zaman Ahsen'in ağzından baba kelimesi çıksa sanki küçücük bir kız çocuğu onun kalbini sarıyordu. Kızının elindeki çiçekleri gördü, arkasında tüm heybetiyle Ahsen'i sakin adımlarıyla takip eden Sarp'a baktı. Çiçeklerin kimden geldiğini anlamak zor olmamıştı.
"Bak..." Ahsen hiç beklemeden elini kaldırıp babasına uzattı. Yeni taktıkları yüzüğü gösterdi Demir'e. "Sarp bana evlenme teklifi etti."
O an Demir'in içi bir tuhaf oldu. Bunun beklenen bir şey olduğunu biliyordu, hatta Ahsen'in ayrılık yaşamamasını gerçekten sevdiği kişiyle evlenmesini istiyordu ama bu yüzük gözünün önünde parladıkça kalbi yandı. Bir baba olarak geç kavuştuğu kızının evlenmesine gelmişti, o kadar geç kavuşmuştu. Daha Ahsen'le bir anı bile biriktirmeden evleneceğini düşünüyordu. Ahsen hiçbir zaman Demir'le birlikte yaşamamıştı, soyadını almamıştı. Şimdi bu imkanlar tamamen sonlanacaktı. İçindeki tüm bu burukluğa rağmen gözleri dolu bir şekilde gülümsedi Ahsen'e. "Mutlusun..." dedi sessizce. Hiç kimsenin duymadığı o tonla sesleniyordu kızına.
Ahsen hiç beklemeden "Mutluyum." deyip bir de başını hızlıca sallıyordu. Demir güldü. "O zaman ben de mutluyum kızım." Ahsen'e kollarını açtı, sarılmaya gelen kızını sıkıca sardı. Ahsen'e sarılırken sessizce arkasında bekleyen Sarp'a baktı. Kızamazdı, içinden kızı için en doğru karar olduğunu düşünüyordu. Sarp'ı Ahsen'den daha uzun yıllardır tanıyordu. Sarp onun oğlu gibiydi, bilirdi oğlunu. Ahsen'i üzmezdi...
***
🖤: Ben gelinceye kadar hazır ol.
🖤: Çünkü geldiğimde herkesle birlikte seni istemeye geleceğiz.
BEN: Şu an tam olarak işe hazırlanıyorum. Bir ara hazırlanırım.
🖤: Dide işe gitme demiyorum ama o masandaki koltuğa da yığılma. İşe verdiğin ciddiyetin birazını evliliğe ver, artık seninle evleneceğim.
Güldüm.
BEN: Sarp sen neredesin?
🖤: Görevdeyim.
BEN: Aferin sevgilim, nerede olduğunu belli etme. Şimdi sen işini yap ben de işimi yapayım.
Haberi yoktu ama zaten hazırlanıyordum. Tek bir sorunumuz vardı; elbise... Ne alacağımı bir türlü seçemiyordum. Azra sürekli karşıma beyaz beyaz elbiseler yığıyordu ama hepsi bana çok abartı geliyordu. Sanki gelinmişim gibiydi, "böyle mi olmalı" diye sorduğumda sürekli sinirle "evlenen benim karşına koyuyorsam böyledir." diyordu.
Bu akşam yine kıyafet bakacaktık. Açıkçası onunla ilk kez bir şeyler yapmak beni korkutuyordu. Dili sivrileşmişti. Bilmediğim şeyler olduğu için bir cevabım da olmuyordu.
🖤: İki haftadır konuşamadım seninle, şimdi zaman bulup yazdım hemen kaçmasana.
BEN: Sarp konuşuyorum ben. Ben buradayım. Sen ne zaman yazarsan yaz hemen döneceğim. Biliyorsun.
🖤: Biliyorum. Şu sikik köpekler yüzünden seni görememek sinirlerimi bozuyor.
BEN: Sayılı gün çabuk geçermiş. Ben buradayım, seni bekliyorum, iyiyim, iyi ol ve bana geri dön. Ben geldiğinde olacak her şey için hazırım.
Geçmiyordu, hem de hiç çabuk geçmiyordu, o da biliyordu ama bunu böyle hafifletip birbirimize destek olmaya çalıştığımı biliyordu.
🖤: Yeni bayramlık almış ve bayram sabahını bile bekleyemeyen çocuklar gibi olduğumu biliyor musun?
BEN: Biliyorum, çünkü ben de öyleyim ama bayramlığımı henüz almadım desem?
🖤: Elbiseni mi?
BEN: Yok Sarp bayramlığımı... Elbisemi tabii. Beğenemiyorum, Azra durmadan beyaz beyaz şeyler getiriyor önüme. İstemeye gelmeyecek misiniz gelin gibi olmam mı gerekiyor. Yoksa sen gizliden nikah memuru falan mı getireceksin?
🖤: Bir tanem sen ne giymek istiyorsan o rengi giy ama bence de beyaz çok mantıklı. Ayrıca sen ne giyersen giy yanımda hep beyaz ve ışık gibi parlayacaksın. Azra seçtiyse abartı değildir, fotoğrafı var mı acaba hiç?
BEN: Gelince görürsün.
🖤: Bulunduğum bölgeyi tamamen yok etmeme ramak kaldı.
BEN: Kendine dikkat et. Seni bekliyorum, çok uzatma ama dikkatli dikkatli yap ne yapıyorsan. Sizinkiler zaten burada senin evi işgal etmiş durumda.
🖤: Bir sorun var mı?
BEN: Hayır. Her şey yolunda, burada her şey normal ilerliyor.
🖤: İyi rahatladım.
BEN: Bekle döneceğim.
Tam olarak arkamdan gelen bağırışa ilerledim. "Lan!"
Alperen ve Gökhan, ikisi de aynı anda donup bana baktı. Gökhan'ın suratı fazla sırıtıyordu hala. "Savcım?"
"Sabah sabah neye bağırıyorsunuz siz?" Gökhan'a döndüm. "Neye sırıtıyorsun sen bu kadar?"
"Savcım an itibari ile stajyer öğrenci kategorisindeyim. Sonuçlar açıklanmış." Bugün açıklanacağını söylüyorlardı ama ben bugün açıklanmayacağını düşünmüşütüm. Her seferinde aksıyordu. Ama haber güzeldi, Gökhan'ın sonucu istediği gibiydi.
"Ne yazacaksın?" Sonucuna bakmak için bilgisayara eğildim. "21 bin... İyiymiş." Telefonum titreşip duruyor Sarp gittiğim anın geri dönüşüne çabalıyordu. Alperen'le Gökhan'a döndüm. "Ben döneceğim konuşuruz. İyi bir üniversite ve bölüm buluruz. Tebrik ederim." Telefona geri döndüm.
BEN: Geldim geldim.
🖤: Bir şey mi oldu?
BEN: Yok üniversite sınavının sonuçları açıklanmış da ona bağırıyormuş Gökhan, ona baktım.
🖤: Eee sonuç?
BEN: 21 bine girmiş.
🖤: Kısa zamanda çok iyi yapmış.
BEN: Aynen öyle. Neyse onları boş ver ben hallederim. İşin daha çok mu?
🖤: Çok mu az mı kestiremiyorum bir tanem. Elimizden geldiğince erken bitirmeye çalışıyoruz.
BEN: Acele edeceğiz diye acemi davranmayın. Ben evdeyim Sarp, yanım kalabalık, ailem burada, siz dikkat edin. Biz sizi bekliyoruz, bekleriz.
🖤: Benim de ailem yanımda. Merak etme. Bir şey olmadan geleceğiz. Sen bugün ne yapacaksın?
BEN: Şu elbise işini artık hallederim gibi.
🖤: Tamam güzelim sen keyfine bak, burada kalmasın aklın ben de işim biter bitmez geleceğim.
BEN: Aklım hep sende kalacak Sarp biliyorsun. Yanımda olsan da olmasan da.
🖤: Biliyorum ama kalmasın işte. Hadi sen git şu elbise işini hallet.
BEN: Kovuyor musun başından?
🖤: Hayır güzelim seninle yüz yüze konuşmayı daha çok istiyorum. Bilmen gereken şeyleri biliyorsun, biz iyiyiz. Sen keyfine bakacaksın ben de görev bitince yanına geleceğim.
BEN: Neden içimden bir ses bana büyük olmasa da yalan söylediğini söylüyor?
🖤: İç sesine güveniyorum biliyorsun ama bu sefer yanılıyor. Ben iyiyim. Seni öpüyorum; dudaklarından, boynundan, yanaklarından, o gamzelerinden, minik benlerinden, yara izlerinden... Seni seviyorum. Sen de dikkat et.
BEN: Ben de seni öpüyorum. Çok çok çok öpüyorum. Seni çok seviyorum.
BEN: ❤️❤️❤️
Gitmişti yine. Bu an için yine bir hafta beklemek inanılmaz sıkıyordu canımı. Bu kez daha başkaydı sanki, gerçekten içimde garip bir his vardı, huzurlu değil içimi sıkan türden... Telefonda kalan gözlerime çekip telefonumu kenara fırlattım. Tüm o iç sıkıntımı dağıtacak tek şey ilişti gözüme; Sarp'la olan fotoğraflarımız. Odam fotoğraflarımızla doluydu.
Ben artık fotoğrafları olan bir kadındım, küçüklüğüme inat bu anlarımı çeken bir adam vardı yanımda, kendisi de baş ucumdaydı. Artık saklamanın da bir mantığı yoktu, elimde ona verdiğim sözün kanıtı olan parlak bir yüzük vardı, biz artık herkesin gözü önünde yan yanaydık. Suratımda kendiliğinden çoktan oluşan tebessümü bilerek büyüttüm, fotoğrafa baktım, Sarp'a. Benim ona baktığım anda bile o bana bakıyordu. Fotoğrafta ben kameraya gülmeye çalışırken o tam olarak başımı nazikçe tutup kendi çenesine yaslamış bana bakarken çıkmıştı.
Ona bakınca sanki tüm bu hayatın yaşanmaya değer olduğunu düşünüyordum, o varsa vardım ben, bunca zaman da belki uzakta olsam da o var diye var olmuştum. Hayatımda beni Dide yapacak tek yeni kişiydi ama bir o kadar da eski hissettiriyordu.
Çalan telefonumu kaptım, Azra'ydı arayan, açıp o konuşmadan konuştum. "İniyorum şimdi." Hızlıca kapıya koşturdum. "Siz burada mısınız? Ben çıkıyorum, Azra'yla elbise bakıp alacağım. Elbiseyi bırakıp çıkarım yine emniyete gideceğim, didişmeyin, tebrik ederim yeniden Göko. Hadi bay."
***
"Şunlar... Götür ver bunları. Mektupların kalanı bunlar, bu da Dide'nin bebeklik fotoğrafları. Bunları ver, Ali'yi al, getir." Elinde bir kutu vardı Uygar'ın. İçinde bunca zamandır sakladığı Aylin'in çocuklarına yazdığı mektuplar vardı, bazıları Demir'e bazıları Dide'ye bazıları Mete'ye. Hepsini bilerek almış saklamıştı Uygar. Bilerek ulaşmaması için çabalamıştı. Demir'e gidip Aylin'i kötülemiş, Aylin'e gidip bilerek Demir için duygu sömürüsü yapmıştı. Dide'nin kendine ait hiç bilmediği bebeklik fotoğrafları da vardı kutunun içinde. Mutlu'ya bunu istemeyerek veriyordu ama Dide'yi tanıyordu, Demir çıksa, Mete çıksa istese Ali'yi zor verirdi Dide. Belki anne etkeni işi değiştirirdi.
"Olayı ona söylemeyecek misin? Amcasının durumunu, onun peşinde olduğunu, Demir'in peşinde olduğunu, Ali'nin peşinde olduğunu?" Mutlu aklındaki tüm bu soruları sorarken bir yandan da elleriyle kutuyu sıkıca tutup kendine çekmişti.
"Bilse ne olacak? Ben söyleyeyim mi sen düşünüp doğruyu bulur musun? Başını sokar bir belaya. Yardım istemez, bizi sokmaz işin içine, tek başına cebelleşip durur. Güçlü biri ama bunca zaman omzunda sessiz eldik biz. Söylersen tüm bu plan o an biter. Bunca yıldır biz varız diye bir şey olmadı, tek başına yaparsa işin içinden çıkamaz."
"Bunca yıl biz varız diye mi bir şey olmadı? Ne yapmaya çalışıyorsun şu an beni Aylin teyzeye yaptığın gibi konuşup etkilemeye mi çalışıyorsun? Dide biz varız diye yara aldı, bunca yıl sen o elini üç kişinin omzuna koyduğun için bu halde, bunca yıl demeye devam ettiğin için bu halde. Bunca yıl... Niye bunca yıl sürdü bu o zaman? Bu kutu... Bunu ona rüşvet gibi verdin, gerçi bana bunu bilerek verdin ama bu zaten onun özeli. Ama sen özellere fazla burnunu sokan birisin başkan değil mi? Bir insan bir şeyi iyi yönetemiyorsa bunu kabul etmeli bence. Uzun zaman oldu, sence de yerine birinin geçmesi gerekmez mi? Umarım içindeki tüm bu karanlık bir an önce aydınlığa kavuşur." Dönüp gidecekken durdu, "O karanlığın sahibi sen değilsin, içinde senden çok daha karanlıklar var, biri çekip seni daha dibe batırdığında insanlar hayatlarına devam edecekler, çünkü senin hayatına girmiş kimsenin kendi kararıyla hareket ettiğini düşünmüyorum." Bu kez elindeki kutuyla kararlı bir şekilde çıktı Mutlu.
Elindeki kutunun hafif boşluğunda gözüken bir resim vardı, içeride durduğu için karanlık bir gölgede kalsa da fotoğraf seçiliyordu. Aylin'in yanağına dayadığı minik bebeği vardı, kocaman bir gülümsemesi, yanağında duran bebeğin uyur gibi bir hali vardı, mayışık... Saçları kıvır kıvırdı, Dide olduğu belli olmuştu. "Hiçbir çocuk hayatı üzerinden korku duymamalı, büyümeli çocuk, ölmemeli, öldürülmemeli, çocuk olmayı hakkıyla tamamlamalı, çocuk olmalı, aklı hayatını korumaya çalışmamalı..."
Telefonunu çıkarıp eşini görüntülü aradı ama açacak kişiyi biliyor onu bekliyordu. Ve eşi yerine güzeller güzeli kızı telefonu açınca gülümsedi kocaman. Ailesine fazlaca bağlıydı Mutlu, kızları onun tüm serveti, eşi kalbinin ta kendisiydi. "Bal köpüğü! Yine telefonu bekletmeden açtın, elindeydi değil mi yine?"
"Baba My Little Pony izliyordum böldün." Kızından bu cevabı beklemiyordu, kaşları havalandı. "Baba bana artık Pinkie Pie de... Ben bal köpüğü olmak istemiyorum."
"Ne diyeyim ne?"
"Pinkie Pie... Ablama da Rarity de. Biz onlarız."
"O ne demek kızım. Kimsiniz siz?"
"Pony işte baba!" O an büyük kızı girmişti ekrana, telefonu çekip kardeşinin elinden almıştı. "Ver şunu!" Evde izdiham vardı. "Ya abla ver ben konuşuyorum!"
"Konuşmuyorsun zırvalıyorsun!" Telefon hala açık olmakla birlikte görüntü karışık ve her saniye farklıydı. Sadece sesler seçiliyordu. "Ayrıca ödevin var senin kapat şu televizyonu da, oh ne ala! Hem telefon hem televizyon."
"Kavga etmeyin." Mutlu sonunda söyleyecek bir söz bulmuş, konuşmuştu. "Busem kızım annen nerede?"
"Babaannemle komşuya gittiler, telefonunu Çilem'e bırakmış işte!" Busem bir bakışla kardeşine baktı. "Ya da Çilem annemin çantasından son anda kaptı. Sen ne zaman geleceksin? Bu deliyle evde bir saat durmak bile zor baba."
"Ben şehir dışına çıkacağım babacığım. Şimdi eve geliyorum. Az kaldı ama hazırlanıp çıkacağım."
"Neden ki?"
"Şirket işi işte kızım. Halledip geleceğim." Eve yakın olan marketin önünde durdu. "Bir şey istiyor musunuz?"
"Jelibon baba!" Çilem arkadan bağırmıştı.
"Jelibon olmaz. Pis pis şeyler yemeyin."
"Ben hurma istiyorum baba..." Busem istediği şeyi seçmişti, kardeşine döndü. "Hadi seç bir şey babam seni bekliyor."
"Sağlıklı jelibon." Çilem ablasına masumca bakıyordu. "Öyle bir şey yok." dedi Busem.
"Var."
"Yok mankafa."
"Yaaa baba ablam ne diyo bana."
"Busem kardeşine öyle kelimeler kullanma."
"Kötü örnek olduğumu düşünüyorsan yanılıyorsun baba, Çilem geçen küfür etti."
"Ne demek küfür etti?" Mutlu'nun surat ifadesi ciddileşti.
"Bir daha olmayacak ama söz verdi." İspiyonlama ani olunca Busem pişman olmuştu. Çilem'e dönüp bir de mankafa dediği için özür diledi. "Neyse baba sen de Çilem'e meyve pestili al."
Telefonu kapatıp markete girdi, ellerini tamamen doldurmuş bir şekilde eve döndüğünde eşi hala yoktu, kızları da sessizleşmişti. Odalarına girip bir süre sessizce onlara baktı, kitap okuyorlardı yan yana. Çilem ile Busem ne kadar tartışırlarsa tartışsınlar Çilem ablasına fazla düşkündü, Busem'i örnek alıyordu. Busem'in okumaya başladığı kitabı görüp kendi kitabıyla sessizce ablasının yanına sıvışmıştı. Busem de ne kadar sinirlense de kardeşinin iyiliğini düşünüyor bir abla olarak ona sahip çıkmaya çalışıyordu.
Mutlu'yu ilk gören Çilem olmuştu. "Babam gelmiş!" Yataktan fırlayarak babasının yanına koşturdu. Kucağına atladığında her zamanki gibi sıkı sıkı sarıldı. Mutlu'nun yaptığı iş yüzünden çoğu babanı her gün işten geldiği gibi bir özleme sahip olmuyordu bu çocuklar. Mutlu'yu her gün görememenin getirdiği özlemle ayrı kucaklıyorlardı babalarını. Busem artık büyümüş kendini daha geride tutsa da kendince toteminden vazgeçmiyor babasını beş kere öpmeyi unutmuyordu. Bunu yaptığında babasının ona sağa salim geleceğine inanıyordu.
"Ne yapıyormuş benim güzel kızlarım?"
"Kitap okuduk."
"Aferim size, anneniz hala gelmedi mi?"
"Gelmedi."
"Size yemek yapayım mı?"
Busem'le Çilem'in yüzü bir anda gülmeye başladı, önce birbirlerine baktılar sonra Mutlu'ya. İkisi de aynı anda aynı şeyi söyledi. "Biz de yardım edelim mi?"
"Olur." Mutlu bir anlığına sadece ona bakan güzeller güzeli kızlarına baktı. İkisi de birbirine dış görünüş olarak ne kadar benziyorlarsa huyları da bir o kadar zıttı. Çilem daha hareketli, daha sesli bir çocukken Busem daha sessiz ve durgun bir çocuktu. İkisi de şu an aynı şeyi yapıyordu ama; kollarını sıvıyorlardı. Heyecanla mutfaktaki kişi sayısını üçe çıkarttılar.
İki kızını da yanına almış mutfakta birlikte vakit geçiriyordu. Bir MİT olmak zordu, yorucuydu, evlatlarından ayrı kalmak ve çoğu zaman onlarla uzun vakit ayrı kalmak en zoruydu hatta ama günün sonunda dönüp dolaşıp geldiği tek bir yer vardı: Üç meleğini yanıydı, eviydi...
Çilem babasının getirdiklerini kurcalarken bulduğu kutuyu merakına yenik düşerek açmıştı, bir çocuğun başka bir çocukluğu bulması garip olmuştu ama bu Çilem için heyecan vericiydi. "Bu kim baba!" diye seslendiğinde elinde Mete ve Dide'nin yan yana olduğu fotoğraf vardı. Dide henüz çok küçük, bir bebekken Mete'nin kucağındaydı. Mete de küçük kollarıyla kardeşini düşürmemek için sıkı ve dikkatli tutuyordu.
Mutlu arkasını döndüğünde Çilem'in elindeki fotoğrafı görünce yanına gitti. "O hani sizin doğum günlerinize arada gelmeye çalışan ablanız Dide... Hani hala ona sarılıp uyuduğun peluş tavşanı hediye etmişti hatırladın mı? Bebek olan Dide abla, onu kucağında tutan da abisi..."
Hayatta en günahsız ve en saf düşünceye sahip kişilerdir çocuklar. Bu dünyada iyiliği gerçek bir düşünceyle dileyecek ve dünyanın hala renkli kalmasını sağlayacak kişiler. Busem de Çilem de gülerek inceliyordu fotoğrafı. "Saçlarındaki tokalar... Benim de böyle tokam vardı değil mi baba?" Çilem kendi tokasına dokunup o an hangi tokayı taktığını anlamaya çalışıyordu. "Bizim de böyle fotoğraflarımız var mı?"
"Olmaz olur mu? Hepsini saklıyorum. Yarın bir gün siz büyüdüğünüzde bu ana geri dönmek için her şeyi vereceğimi bildiğimden sizin her halinizi çekiyorum ben babacığım. Bir sürü var."
Busem sessizken dahil oldu konuya. Çilem'in elinden aldı fotoğrafı. "O zaman bu fotoğraflar neden onda değil? Babası üzülür baba, fotoğrafları babasına götürmeliyiz."
"Götüreceğim balım." O an fikri değişmişti Mutlu'nun. Biliyordu bunların sahibi Ahsen'di ama bu fotoğrafları görmesi gereken kişi de Demir'di. Demir yanında hiç bulunamadığı, bu anılar yaşanırken haberinin bile olmadığı, zamanı ne kadar geriye almak isteyeceğini bile bilmediği şekilde yaşamış kızının sadece büyümüş halini karşısında görmüştü. Üstelik Ahsen'in küçük masumluğunu büyük halinde bulmak çok zordu. Bu bebeği görmeyi en çok hak eden kişi Demir'di. Bunu Demir'e ulaştıracaktı. "Çocukların fotoğrafları babalarda olur."
"Annelerde de olur!" diye heyecanla bağıran Çilem'e baktı. Sessizce mırıldandı. "Evet annelerde de olur..."
***
O gün tüm gece boyu yapacağı işin seyrini değiştirecek olan o şeyi düşündü... Dide'nin ne kadar fotoğrafı varsa önce Demir'e verecek, o kutuyu uzatırken de iki çift laf edecekti.
***
"Komutanım, böyle giderse biz sizin şu isteme gününü kaçıracağız. Hayır bizlik bir şey değil de siz de damat olarak geç kalacaksınız." Ruhi hafif kaçamak bakışlarla söylüyordu bunu. Sarp'ın delici bakışlarını görünce sustu ama kendine güvenen biri daha vardı... Onat telsizden konuşuyordu, onun Sarp'la arasında olan mesafesinden gelen özgüveni vardı. "Bence de komutanım. Savcım da sonra evlilik işinden vazgeçerse vay halinize!"
"Oğlum susun lan!" Ses tonunu ayarlamaya çalışıyordu. Sadece kendi aralarında duyulacak bu tonlamadan bile siniri belli oluyordu. Dişlerini sıkarak konuşmuştu. "Hepinizi düşünmek zorundayım. Sikmişim adamları, bugün olmazsa yarın gelir alırım bu itleri, burda birinizi kaybedersem hepinizi kaybederim." İki aya yakın olacaktı, sürüyordu görev.
"Komutanım batıda hareket var..." Onat'ın bu sesi az önceki eğlenceli halinden bambaşkaydı. Mimik yoktu, gözü dürbünde, eli tetikteydi. "Bir sürü adam çıkıyor komutanım."
"Nereden Gözcü?"
"Yerin altından komutanım. Ama çok dağınıklar."
"Sayı verebilir misin Gözcü?"
"Olumsuz komutanım. Üç kişi önde, aradıklarımız onlar ama arkası pire kaynıyor."
Sarp hedefe bakmaya çalışıyordu. Telsizden Onat'a seslendi. "Mesafeyi koru, hedefi kaçırma, ateş yok. Ben teması başlatana kadar gölge olun, tim. Bitiriyoruz görevi!"
Sarp elindeki silaha baktı, yanındaki teçhizata... Telsizden gelen sesler sustu, artık konuşma bitti, herkes canını ortaya koyuyordu, odak şarttı, nefes... Sarp yerde sürünerek ilerledi, onları gölge yapan tek şey gecenin karanlığıydı, seslerini belirleyecek tek şey rüzgar estikçe çarpıp çıkan samanların sesiydi. Telsizi açtı Sarp. "Ben teması başlatınca üç adamın yakınındakileri yok edin. Mert dolaş, sürün terse. Bomban elinde parmağın piminde olsun."
Sarp yaklaştıkça ne kadar çok adam olduğunu görüyordu. Yaklaştıkça içinden çıkılamaz bir durum gibi gözüken o topraktan tam çıkmak istiyordu. Kaskının içinde akan terlerine aldırmadı. Bir iç çekti; içinde sıkıntısı, öfkesi, hasreti, yorgunluğu vardı, bir nefeste atmaya çalıştı. Telsiz açıldı, "Ateş!" dediği an ilk kurşun onun silahından çıktı. "Onat, Mert'te olsun gözün, onu koru." Mert'in attığı bomba patladı,
Ediz ilerlemeye başlamıştı, alacakları üç adamı yaralamış sürükleyerek çekiştiriyordu. Ateş sesleri sessizliği bozmuş, bombaların alevi gecenin karanlığını ısıtmıştı. Ruhi peşinden koşmuş işi daha da hızlı halletmeye çalışıyordu. Sarp'ın sesi yeniden duyuldu. "Uzaktan halledin. Mert time yakın ol, gerile!"
Onat'ın sesi telaşlıydı. "Temiz komutanım! Nereye gidiyorsunuz?"
"Cehennemin dibine." Bunu söylediğinde artık koşarak alevin içine ilerlemiş onca adamı saklayan yer altına iniyordu. Kendi kendine söylendi. "Bu kadar adam... Sadece bu iş için toplanmaz." Duman altı olan yerin altındaki sığınağı didik didik ediyordu. Öksürükle hızlandı, Bir eski püskü plastik masada dolu ve yere saçılmış kağıtları aldı. Hepsine bakacak zamanı yoktu ama kağıtların önemli olduğunu biliyordu. Hepsini aldı. Çıkarken koşuyordu ama fark etmediği bir şey vardı. Diğerlerinin de bunu fark etmesi için iki el ateş sesi geldi. Onat'ın baktığı yönde elinde silah tutan yerde yatan bir adam vardı, eli hala havada duruyordu. Diğer fark ettiği şey Sarp'ın dizlerinin üstüne düştüğüydü. Adamı nişan aldı, başından vurdu. "Komutanım! Vuruldu!"
Beklemeden koşan Yunus'la Ilgaz'dı. Yere yıkılmış koca adama ulaşmaya çalışıyorlardı. Yunus başına geçmişti. Görünen ilk şey Sarp'ın kaskında olan kurşun deliğiydi. "KASKI ÇIKAR!" Ilgaz'ın elleri titriyordu, gecenin ortasında yerde yatan komutanına bakıyordu.
Yunus telsize bağırdı. "Nabzı var! Yarası nerede bilmiyoruz!" Sarp'ın vücudunu yokladı, bir ıslaklık arıyordu, yoktu. Çevirdi Sarp'ı "Komutanım!"
"Kurşun burada! Tamam, karnında minik kesik var o da bıçağından olmuş. Kurşun göğsünde, iyi iyi." Boynundaki kolyeyi inceledi Yunus. Bir kurşun da kolyesinde vardı, ezilmiş... Künyesiyle yan yana duruyordu.
Sarp gözlerini açtı, derin bir nefes aldı, göğsü de karnı da acıyordu. Elini başına attı.
"Komutanım! İyi misiniz?"
Kolyesinin çekiştirilidiğini hissettiği an eliyle yokladığı ilk şey kolyesinin ucundaki kurşundu. Ahsen'den almıştı, 'Seni öldürmeyen beni yaşatır.' demişti. Yattığı yerden doğruldu. Sert sesi hala yerindeydi. "Hadi dönelim!" Yerden kalktı. Görev bitmişti.
"Biz yine gider gitmez bir hastaneye uğrayalım." Ilgaz'ın telaşı hala sürüyordu.
"Gerek yok bir şeyim yok. Kaska gelince afalladım." Elini karnındaki ince kesiğe attı. "Bu da derin değil."
"Kurşun kolyeniz komutanım?" Yunus'un aklı hala o kolyedeydi.
"Bana lazım olan bir şey işte Yunus. Çok isrdeleme sen boş ver!"
"Tabii komutanım." Dönüş yolunda sessizlik vardı.
***
AHSEN DİDE YÜCEL
Gece gece uykuya dalmam zor olsa da uykuya dalmıştım. Uzun bir aradan sonra uykumda burnuma gelen koku farklıydı. Uyumak ne kadar zorsa uyanmak da bir o kadar kolaydı. Gözlerimi açtığımda karanlıkta bir şey göremedim ama beni saran iki elin arasındaydı vücudum. "Uyanma... Uyuyalım." Saçlarıma defalarca kez öpücük kondurduğunda gülümsedim. Başımı göğsüne yaslayıp gözlerimi yeniden kapattım, onu hissetmek, sakin sesini duymak içimi rahatlatmıştı.
"Sarp..." dedim dayanamayarak, ne olursa olsun o soruyu sormam gerekiyordu ve cevap almam.
"Hmm...?" diyen sesiyle yine eridi içim, iyice sokuldum ona.
"Yaralı mısın?" Şu an izin verse kalkar ışığı açar her yerini incelerdim. Bana karşı koymazdı bilirdim ama şu an bunu yapmam onun hoşuna gitmeyecekti. Sadece sormakla yetindim.
"İyiyim ben bir tanem. Yanımda sen varsın, bak sesim de iyi geliyor. Sadece yorgunum, beni tamamen iyi hissettirecek tek şey senin yanında olmak, sana dokunmak, kokunu içime çekmek. Başını boynuma gömüp iç çekerek öptü. Benim uzandığım yer omzu olmuştu, omzundan öptüm. Temas eden tişörtüne baktım bir an.
"Üstünde tişört var?"
"Evet bir tanem." Şaşırmıştım, yataktan doğruldum. Komodindeki minik ışığı açtım, sadece tişörtüne bakıyordum ve evet hala üstündeydi. Kış ayında bile yanımda tişörtsüz yatan senin bu sıcakta tişörtle yatman içime bir kurt düşürdü. Zaten içimde kötü bir his de vardı.
"Çıkarmayacak mısın?" diye sordum inatla. Bir ucundan tuttum hatta, çıkarmasını bekledim. Işığa uzanan elini tuttum çünkü kapatacaktı, o an bir şeylerin olduğunu anladım. "Çıkar şu tişörtünü..." Tişörtü üstünden çıkarttım. Karnıyla beli arasında bir sargı vardı, göğsüne bakınca daha çok korktum. Göğsünde büyük bir morluk vardı. Sesim titrek çıktı. "Bu ne?"
Ellerim önce sargıda sonra da morlukta dolaştı. "Korkulacak bir şey değil Dide... Sadece ufak bir kesik ve morluk." Ellerimi tutup dudaklarına götürdü, öptü. "Panik oluyorsun, gözlerin sulanıyor. Ve ben seni böyle görmekten nefret ediyorum. Gerçekten çok iyiyim, hiçbir şey hissetmiyorum bile. Gördün zaten artık hadi yatalım güzelim."
"Sarp nasıl oldu? Mosmor olmuş, orası ciddi darbe almasa bu kadar morarmaz, çürümüş resmen." Biraz da benden saklamasına kırılmıştım. Panik yapıyordum evet ama yapacaktım tabii, o benim gözümden sakındığım kişiydi. En son mesajlaşmamızdan beri içimde zaten tuhaf bir his vardı. Yüreğim ağzımda bekliyordum seni.
"Vuruldum, ama derime değmedi. Yeleğim vardı. Bir şeyim yok, endişe edilecek hiçbir şeyim yok. Belimdeki de kendi bıçağımın kesiği, dikiş de yok zaten iyiyim. Ben sana döneceğime söz verdim, sözümü tuttum."
"Vuruldun ve bu kadar sakinsin." İç çektim. "Neden bana direkt söylemiyorsun?" Ellerim yine morluğundaydı. "O sözü nasıl verdiğini ve son ana kadar sözünü tutamayacak durumda olduğunu da biliyorum. Kendimden biliyorum. Beni kandırmaya çalışma Sarp." Kurşun kolyeye baktım. "Şunu da asmışsın takmışsın, bunun sende olması hoşuma gitmiyor."
Elimi tutup kolyeden uzaklaştırdı ama elimi çekip yine kurşunu tuttum, avuçladım. "Bunun amacı ölüm getirmekti. Beni öldürmedi çünkü o zaman ölmek ödüldü. Sende durmasını istemiyorum. Çünkü bu şey seni bitirirse beni de öldürecek." Çekiştirdim.
"Olmaz! Olmaz Dide. Lütfen! Sana o zaman da söyledim şimdi de söylüyorum. Seni öldürmeyen şey beni yaşatır. Bu mermi sayesinde senin yanındayım, sana dokunuyorum. Bu uğursuzluk değil, bu beni yaşatacak şey." Göğsüne başımı bastırdı. Kurşun şakağıma değdi, ikimizin arasında kalmıştı. İlk değdiğindeki soğukluk yavaş yavaş kayboldu. "Bu benim tılsımım oldu." Çenesini başıma dayadı. "Bir kan damlasi bile değmedi buna, değmeyecek. Bu kurşunun amacı öldürmek değil, kurtarmak." Saçlarımda burnunu hissettim, uzun bir süre kokumu içine çekti. "Özledim seni. Çok özledim. Dinlenmeye ihtiyacım var, kokuna, sıcaklığına." Uzandık.
"Bir daha söz verirken iyi düşün." dediğimde dudaklarının kıvrıldığını hissetmiştim, gülüyordu. İçten bir onaylamayla mırıldanıp başını salladığında rahatladım. Ellerim iki yanına sarılmıştı, onun sıcaklığıyla kapattım gözlerimi.
***
Sabahın ışığı artık erken vuruyordu yüzüme. Uyandığımda belimde hissettiğim Sarp'ın koluna baktım. Koca kol ne zaman bana temas etse tüy gibi hafif oluyordu, gülümsedim. Çok öpmek istiyordum ama uyanacağını bildiğimden tuttum kendimi. İçim giderek izledim bir süre, kollarından sıyrılıp kalktım yataktan. Komodinde onunla birlikte gelen yeni şeye baktım; bir kutu vardı. İçinde bizim alyanslarımız. İçimdeki mutluluk katlanarak büyüyordu, Sarp'ın alyansını alıp içine baktım. 'Ömrümün sonuna kadar seninle...' yazısı alyansı boylu boyunca kaplamıştı. Bunu ona ben demiştim.
Kendiminkini aldım. İçine baktım. 'Hep burada, yanındayım benim güzel karım.' İkimizde de farklı şeyler yazıyordu. O da bana söylemek istediği şeyi yazdırmıştı.
İçinde bulunduğum durumun karmaşıklığını kimseye anlatabileceğimi düşünmüyordum çünkü ben de tam olarak nasıl hissettiğimi tam olarak anlayabilmiş değildim. Sadece tek bildiğin gerçek vardı o da bu anı ne kadar çok istediğim... Sarp benim için her şeydi ve ona bağlı kalmak bu hayatta istediğim en büyük şeydi. Onun için tüm aslalarımı yıkabilirdim. Onun için asla giymem dediğim gelinliği giyerdim, asla evlenmem dediğim sözü yutup onunla o masaya oturup imzamı tüm heyecanımla atardım, asla birine bağlanmam demiştim bağlandığım ipe gidip düğüm atmıştım çünkü sınırlarımın ötesinde biri çıkıp girmişti hayatıma.
Bu benim için yaşanması imkansız sayılacak bir şey olarak görünüyordu, değilmiş. Aslalarımı onun için kaldırıp çöpe atacağım.
Alyanslarımızı kutuya geri koydum. Kapımın arkasında duran elbiseme baktım, öylece benim onu giymemi bekliyordu. Evimde ilk defa benim mutluluğuma atılacak bir adımın tatlı telaşı vardı.
Fazla beklemeden odadan çıktım. Sarp için iyi bir kahvaltı hazırlamayı planlıyordum. Elim her suya değdiğinde, bir şeylerle uğraştığımda, dosyalarımı okurken, ellerim hareketliyken sürekli gözüme çarpan yüzüğüme bir kez daha baktım. Herkesin parlayan pırlantaları gibi değildi, bize özeldi. Bir kahve bir yeşil taşı vardı. Bizdik bu taşlar...
Kahvaltısı için fazla özenmiştim. Dakikalar sonra sesi gelmişti. "Dide!"
"Kahvaltı hazır!" diye seslendim. Önümdeki tabakları masaya koymakla meşguldüm.
"Nerde hazır? Sen neredesin?" Sesi gittikçe yaklaşıyordu, durdu. Bir anda arkamda ellerini belime sarınca sıçradım.
Çığlıkla güldüm. "Huylanıyorum Sarp!" Başını boynuma gömmüş fısıldıyordu, "Nasıl yani?" dibime dibime fısıldayıp gıdıklıyordu.
"Dur!" Kahkaha atıyordum.
"Kıpkırmızı oldun..." Devam ediyordu.
Nefessiz gülüyordum. Konuşmaya çalıştım. "Çatlayacağım!" Onun da keyifle güldüğünü görüyordum. Elinden kurtulmaya çalışsam da zordu. Neyse ki nefes almam için bırakmıştı ama hala beni tutuyordu. Soluklandım. "Sarp! Yapma bir daha!" Gülüşümden eser yoktu şimdi.
Kaşları havalandı. "Sen şimdi kızıyor musun? Hayırdır?" Elleri yine gıdıklamak için hareketlenince kaçmaya çalıştım. İttirip kollarından çıktığımda onun inlemesini duydum. Arkama dönüp baktığımda hayalarını tutan kıvrılmış bir adet Sarp vardı.
"Ay! Ne yaptım? Ben mi yaptım? Sarp, özür dilerim." Sarıldım. "Valla yanlışlıkla oldu, elim çarpmış. Bi şey desene be adam! Noluyor şu an!" Panik olmuştum. Gözleri kapalı donuk duruyordu.
"Dide..." Başımı kaldırıp ona baktım. "Valla gitti, çocuklarım gitti."
"Deme öyle canım. Geri gelir birazdan... Acısı geçince gelir sen üzülme." Yanaklarına uzanıp öptüm. "Geçti mi?"
"Yani acıyan yeri öpünce oluyordu o ama..." Ağzının ortasına vurdum.
"Edepsizsin. Ağzın bu laflara döndüğüne göre kendine geldin." Masaya geçtim. "Otur benim damarıma basma. Elimden daha büyük bir kaza çıkmadan hazırladıklarımdan zıkkımlan haydi!" Oturduk ama karşımda kıkır kıkır gülüyordu.
"Harbi acımıştı bu arada." Hala söylenmeye devam edince sinirli halim yavaş yavaş gidiyordu, canını yakmıştım halbuki gece bir morluğa kıyameti koparacaktım.
"Özür dilerim ama gıdıklarsan elim ayağım nereye çarpar ben bilemem."
"Neyse sıkıntı yok, artık onun durumu seni ilgilendiriyor."
"Aynen aynen..."
***
Mutlu Diyarbakır'a gelmişti. Karargaha ilerledi, içeriye girdi. Elindeki kutunun üstü kapalıydı, Demir'in kapısına yürüyordu. "Mutlu?" Sarp'ın sesini duyunca durdu. "Sarp?"
"Ne işin var senin burada?" Sarp'ın çatılan kaşları Mutlu'ya değildi ama bir MİT Ajanının buraya gelmesinin bir sebebi olmalıydı, üstelik Ahsen'in de MİT'in içinde olması da onu geriyordu. "Yine mi görev?"
"Yok bu kişisel bir iş... Demir albayla görüşmem lazım." Mutlu'nun bu kişisel işinin karşısında duran adamı da ilgilendirdiğini biliyordu. Sessiz kalmayı tercih etti. Sadece bir kişiye konuşacaktı, onun da kapısının önündeydi. Kapıya dönüp hızlıca çalıp içeriye Sarp'tan kaçar gibi girmişti. "Albayım..." Demir'in karşısındaki koltuğa oturmuş elindeki kutuyu masaya, tam Demir'in önüne koymuştu.
"Ne bu aciliyet? Bana bak Dide'yle ilgili mi?" Demir'in sesi çok sertti. Kutuya baktı. "Ne bu?"
Mutlu "Sizden çalınan hayat..." deyince Demir dayanamadan açtı kutuyu. Mutlu detay vermeye devam etti. "Mektuplar var. Dide'ye ama mektuplar, yani siz okumalı mısınız bilmiyorum." Biraz sustu çünkü Demir'in o sert halinin tamamen eriyip fotoğrafları incelenmesine izin verdi. İç çekti. "Benim de kızlarım var, çocukluklarını kaçırmak işkence olurdu... Albayım? Sizinle bir şey konuşmak istiyorum." Demir'in gözleri ona dönünce içindeki stres arttı, bunca zaman görev dışına çıkmamıştı. "Şu an söyleyeceklerim benim için de her şeyin seyrini değiştirecek. Ortada yanlış bir durum var ve bunu benim size söylemem gerekiyor."
"Dide bana istihbarattan ayrıldığını söyledi, ne görevi?"
"Bu benim görevim, sizinle konuşacağım, Dide'yle... Ali'yi istiyor." İçi içini yiyordu Mutlu'nun. "Ali'nin kardeşi, Sadri Korkmaz. İstihbarat yıllardır onu arıyor. Kendisi sizin de bizim de avladığımız köpeklerin başı." Elleriyle gerginliğinden yüzünü ovuşturdu. "Başkanın yaptığını savunacak hiçbir şeyim kalmadı. Aylin abla, sizden ayrılıp geri dönmesinin sebebi istihbaratın isteğiymiş. Sadri ile bağlantı koptu çünkü Aylin abla vefat etti. Başkanın söylediğine göre Ali'nin bunu yapması beklenmedikmiş."
Demir'in bu duyduklarını sindirmesi zor oluyordu.
"Başkanın her şeyden haberi varmış... Dide bize katıldığında 20 yaşındaydı. Bizim düşündüğümüz dil bilen, akıllı bir ajandı ama Sadri'nin bağlantısıydı Dide. Başkan belli ki kendi işi için sizi harcamaya ant içmiş. Dide'nin daha fazla tükenmesini istemiyorum, Sadri'nin kızını öldürmüşler. Sadri burada, Ali'yi arıyor. Biliyorum vermek aptallık ama Sadri bulur Ali'yi. Dide'yle aynı şehirde olması bile büyük tehlike."
"Benim kızımla sorunu ne?"
"Sizinle sorunu var. Bir terör başkanının nefret ettiği şeyler nedir: askerler, masumlar, abisi yerine tercih edilmiş bir askerin çocukları..." Ahsen'in bir fotoğrafı vardı Aylin'le, ikisi de fotoğrafa baktı. "Tehdit etmiş... Aylin ablanın başka çaresi yokmuş, şimdi de Dide'ye aynısı yapıyor. Dide eski sevgilisini öldürdü, yarın bir gün bunu ısıtıp verecek önüne, eskiden yaptığı gibi. Ali'yi bana verin albayım ben onu alıp götüreyim."
"Olmaz! O piçin hak ettiği bu. O, o odada çürüyecek! Dide de istihbarattan tamamen çıkacak! Söyle o başkanına bana bir hayat borçlu, onu Sadri'yle yan yana gömerim!"
"Size anlatmayı ben tercih ettim. Sadri ülke içinde. Dide'yi bulursa biter, sizi de..." Bunca zaman yaptığı işlere ihanet etmiş gibi hissetti ama içinden bir ses asıl doğrunun bu olduğunu söylüyordu. "Ben nasıl ilerlenir bilmiyorum, Dide'ye annesinin istihbarata çalıştığını, amcasının terörist başkanı olduğunu söyleyemem. Biz başkana abi dedik, abi dediği adamın annesinin ölümüne göz yumduğunu, babasından ayrı tuttuğunu, canavar bir adamın eline düşmesini sağladığını söyleyemem."
"Sen şimdi geri döneceksin. Sana numara atacağım, sivil bir arkadaşının telefonuyla ya da hattıyla bana bilgi vereceksin. Sadri'nin attığı adımdan haberiniz varsa benim de haberim olacak. Başkanına da söyle, babası vermedi Ali'yi de." Demir'in içinde büyük bir yangın vardı. "Dide'ye görev çıkarsa bana haber vereceksin." Duraksadı. "Sen şu andan itibaren benim için ajanlık yapacaksın, kabul ediyorsan..."
"Ediyorum albayım." Hiç tereddüt etmeden cevaplamıştı Mutlu. "Sadece tüm bu olacakların bunca zamankilerden daha karmaşık ve tehlikeli olacağını biliyorum ve ilk kez korkuyorum. Dide'nin annesini kaybetmesi, babasız büyümesi, bizim içimize girmesi, savcı olup bu şehre gelmesi, odasından çıkan mektuplar... Her şey başkan ne zaman isterse o zaman oldu."
"O zaman biz de onun kurallarına göre oynarız. Sen git başkanına söyle, Demir albayım Ali'yi vermiyor, ikna olması da mümkün değilmiş de!" Dişlerinin arasından konuştu. "Aracı yollamasın, iletişime kendisi geçsin."
Zamanında Ali'yle yeniden evlendiğinin haberini, fotoğrafları, adresini de Uygar'dan almıştı. Şu an anlıyordu ki geçmişte de bugün de Uygar'ın piyonu olmuştu. Aylin hakkındaki düşüncelerinin hepsi bir yapboz parçası gibi oturuyordu. Aylin'in sadece dini nikah istemesinin sebebini, ona hiç haber vermemesini, öylece çekip gitmesini, yardım bile isteyememesini. 'Kim bilir sana benim hakkımda neler dedi.' diye içinden konuştu.
"Dide duymasın... Bunu söylemek hoşuma gitmiyor ama onun nasıl olduğunu bilmiyorsunuz. Ufacık ateşle koca aleve dönüşecek oduna benzer yüreği. Onun için annesi dünyadan öte, öğrenirse yaşarken biter. Asidir, gördünüz zaten. Hayatını adadı savcılık için, bir görseydiniz gurur duyardınız. Her şey için fazla uğraşıyor, onu bağlayacak şeyler hep soyut şeylerdi. Şimdi kaybedecek çok şeyi var. İçimizde en rahatı oydu, şimdi işler tersine dönecek."
"Onunla gurur duymam için onu ezberlememe gerek yok. O benim kanım, canım. Onun saçının teline dünyayı yakarım. Ben zaten bitmişim en büyük gururum onun ayaklarının üstünde durması. Sen dedin, annesini kaybetmiş böyle olmuş, babasını kaybetse de yıkılmaz artık o."
"Yanılıyorsunuz o zaman. Onun içindeki eksiklik annesi değildi, baba sevgisiydi. Aylin ablanın sevgisi Dide'nin hala içinde, onun dileği hep babayla ilgiliydi. Hayali askerlik olan babasız bir kıza asker bir baba nasip olunca işte o zaman baba ölürse yurt ölür." Koltuktan kalktı usulca. "O yüzden bir babanın yapacağı şeyi yaparken kendinize de dikkat edin. Numaranızı bekliyorum." Kapıdan çıktı.
Demir şimdi gerçeklerle gerçek duygularıyla birlikte yüzleşiyordu. Elinde ondan alınmış bir hayatın minikliği vardı. Gerçeğini asla göremeyeceği bir hayatı sadece fotoğraflardan izleyebilecek olmanın gerçeği suratına sert vurmuştu. Aylin'in Ali'ye gerçekten döndüğünü düşündüğü için şu an kendinden utanıyordu.
Aylin'in zorla istihbarata çalışması da zoruna gitmişti. Kendisi bu işlerin içindeyken anlamadığı için, babalık ihtimalini düşünmediği için, Aylin'le konuşmak yerine Uygar'ın karşısına çıkardığı üç beş göstermelik fotoğrafa inandığı için kendini affetmek istemiyordu. Gözünden süzülen yaşların sonu gelecek gibi değildi.
Titreyen elleriyle kutuyu kurcalamaya devam etti. Bir sürü zarf bir sürü fotoğraf vardı. Dide'nin bile hiç haberinin olmadığı bebeklik fotoğrafları canlı canlı görmesi gereken ama bu anları kaçıran kişinin elindeydi artık. Gözyaşlarını tutmak için kendini zorlamasına gerek yoktu, bir damla yaş başlattı içindeki seli.
Gözleri gülmekten kısılmış, ağzında gülüşünden gevşek duran emziği, yanağında belirgin bir gamzesi olan bir yaşlarında bir kız bebeğine bakıyordu. Diğerlerine baktı. Yürüteçteki haline, emeklediği haline, banyo yaptığı hallerine, ağzına yüzüne yemekler bulaşmış fotoğraflara bakıp daldı. "Kendi kopyanı yapmışsın... Şuna bak, ne seni ne de kopyanı koruyabildim, ne sana kocalık ne de kopyana babalık yapabildim. Bilseydim uzaktan izler miydim?" Elleriyle gözyaşlarını sildi.
İçindeki yangının alevleri büyüyordu, yutkunmak onun için zordu. Mutlu'nun dediği geldi aklına. Ahsen ona da söylemişti. Dilekleri hep babaydı... Aylin ömrü yettiğince yanında olup sevgi vermişti, eksiklik babaydı. Baba ölürse o babanın kızı için yurt ölürdü.
O ateşi üzüntüden öfkeye çevirmek zor değildi. Demir için işler artık daha farklıydı. Tanıdığı yıllardır bildiği adam artık gözünde düşmandan farksızdı hatta belki de daha kötüsü. Düşmanı öldürmek kolaydı ama öldürmeden yakalamak ve bir şey yapamayacak olmak zordu. Ondan 28 yıl çalınmıştı. Telefonu çaldığında elindeki fotoğrafları bırakamadı, ekranda yazan isimle burukça gülümsedi, kızı arıyordu.
Önce toparlandı, telefonu açtığında neşelenmişti. "Kızım?"
"Baba... Ne yapıyorsun?" Ahsen ne zaman 'baba' dese Demir'in içinde babalık duygusu kabarıyordu. Bu kez elinde küçük bir kız çocuğunun fotoğrafı varken ve ona bakarken bu kelimenin anlamı daha da yoğun duygular barındırmıştı. Bir anlığına o bebeğin sesini merak etti, baba kelimesinin nasıl çıkacağını düşündü.
"Karargahtayım kızım, işimi yapıyorum. Bir şey mi oldu?"
"Oldu... Baba şey oldu." Ahsen lafı biraz geveliyordu. Demir'in hoşuna gitti. "Ne oldu?"
"Şey işte. Sarp geldi."
"Evet. Askerim görevden dönünce haberim oluyor. Ne oldu ama?"
"Sarp dedi ki yarın seni istemeye geliriz." Hızlıca söylemiş, tek nefeste bitirmişti cümleyi. Sanki kilolarca ağırlık barındıyordu bu kelimeler ve ağzından çıktığı an rahat bir nefes verdi. "Seni derken beni yani baba..." Heyecanlandığı zaman artık saçmalıyordu. Ama bu ne Sarp için ne de Demir için sorundu. İkisi de Ahsen'in bu huyuna bayılıyordu.
"Yürek yemiş herhalde. Emrivaki oldu bu, yarın ne demek?"
"Ne zaman gelsinler beni istemeye?"
Ahsen'in bu sorusuna karşılık Demir kahkaha attı. "Sen ne zaman istiyorsun? Önemli olan sensin kızım?"
"Baba ben bilmem ki. Sarp bugün dedi ama abim yetişemez diye yarın dedik. Zaten her şey hazır, Sarp'ın dönmesini bekliyorduk. Abime haber vereceğim. Yarın gelsinler mi?"
"Kızım rezervasyon yaptırmıyoruz. Sen evleniyorsun. Yarın diyorsan yarın olsun. Bir yıl sonra dersene o da kabulüm."
"Bir yıl olmasın baba... Ben o zaman abime haber vereyim. Evim zaten toplu."
"Ne evi? Oraya değil benim evime gelecekler. Senin asıl evin orası. Kızın evlenene kadar asıl evi babaevidir. İzin ver sana evinde hissettireyim." Bu hayatında en çok istediği şey Ahsen ile aynı evde kalmaktı. Bir güne aynı evde uyanmak; baba kız, gerçek bir yuva...
"Babaevi... Tamam." Kabul ederken sesi şen geliyordu.
"Tamam." dedi Demir. Elindeki fotoğrafa değdi yine gözleri. Gülümsedi. Telefonu kapatıp ayaklandığında dağılmış fotoğrafları kutuya nazikçe geri koymuş odasından çıkmıştı. Sarp'ı görünce sertçe seslendi. Saniyeler içinde dibinde biten Sarp'a baktı. "Komutanım." diyen sesi ciddiydi.
"Yarın kızımı istemeye gelecekmişsiniz?" Hala rütbe içinde konuşuyorlardı.
"Evet komutanım."
"Daha görevden döneli bir gün olmadı."
"Evet komutanım." Sustuktan sonra Demir konuşmayınca boğazını temizledi, derin bir nefes aldı. "Ben kızınızla birlikte o alyansları takmak için ömrümü veririm. Ben kendimden eminim, ona da kendime de güveniyorum. O benim için ilk sırada. Onunla atacağım her adımda sabırsız davranıyorum biraz farkındayım ama emin olun hayatımın bu anına kadar mutlu olmayı beklemiştim ve şimdi birinin mutluluğundan dolayı mutlu olabiliyorum. Kızınızla önümüzde uzun bir hayat var ama bunu bildiğim için bir şeyleri geç yapmaktansa erken yapmayı tercih ediyorum. Tabii sizin için erkense erteleyin komutanım. Çünkü o gün geldiğinde sizin ağzınızdan çıkacak iki kelimeye bakacağız."
"Ben kızımın gönlünden geçene, ağzından çıkana bakıyorum. O yüzden şanslısın." Elini Sarp'ın omzuna attı. "Kızdığıma bakma, sadece uğraşıyorum seninle. Seni tanıyorum, içini de biliyorum. Sen benim oğlum sayılırsın, kızımı sana gözüm kapalı emanet ederdim. Zaten o da kendi seçimleriyle doğru olanı bulmuş. Ben o ne derse kabul ederim, sadece 'baba' demesi yeter. Benim için akan sular durur. Sadece benim dahil olmamı istediği yerde devreye girebilirim. Sana güveniyorum, boşa çıkarma oğlum."
"Çıkarmam komutanım." Demir başını salladığı an Sarp selam vererek uzaklaştı. Bu konuşmanın anlamını biliyordu. Yarın istemeye gideceklerdi ve Demir kıymetli kızını Sarp'a uygun görüp bu ilişkiyi ilerletmeye müsade edecekti. Dudakları iki yana kıvrıldı. Evlilik teklifi ederken Ahsen kabul etmez diye korkmuştu ama kabul edilmişti. Şimdi de Demir korkusu yerini rahatlığa bıraktı.
***
Demir'in evindeydiler. Bir kız tarafı olarak Ahsen oldukça kalabalık bir aileye sahipti. Dedesi, babaannesi, amcaları ve ailesi, halası ve ailesi, abisi, yengesi, yeğeni, en yakın dostları Azra, Zeynep, Ege, Berkin, iki yeni kardeşi Alperen ve Gökhan. Bunun dışında Yeliz'in ailesinden de iki kız kardeşi de gelmişti.
Saat yaklaştıkça stres olan Ahsen'in üzerine Berkin bilerek geliyordu. "Ee gelmediler. Lojmandalar zaten onlarda. Acaba vaz mı geçti Sarp? He Dide? İptal mi oldu?"
"Uğraşma kızla lan! Def olsana sen balkona. Aldığın iki gram oksijen beynini anca düzeltiyor. Çık balkona da bak geliyorlar mı?" Ege eli cebinde Berkin'e yaklaştı, ellerini çıkardı ittirerek Berkin'i balkona çıkarttı. Arkasından Mete de mırıldandı. "İptal olabilir de ama neyse. Ben de çıkıyorum balkona." Berkin'in peşinden çıkmıştı.
"Sarp benim yüzüğümü almadı..." Azra'ya bakıyordu.
"Koyar iki dakikada verisin bir şey olmaz. Stres yapma. Onlar gelecek onlarla görüşürsün biraz oturursun sonra kahveleri yaparız. Sen Sarp'ınkini halledersin gerisini dert etme." Ahsen'in bilekliğini takıyordu. "Gerçi sana stres yapma diyorum ama ben fena heyecanlıyım. Seni böyle görmek çok garipmiş." Gülümsedi.
"Ben şimdi kahveyi yapacağım sonra?"
"Canım benim istememe geldin ya? Oturacaksın büyükler konuşacak. Sarp işte fincanın yanına o yüzüğü falan koyarken sen de aldığın saati koyarsın kenara. Sonra yüzükler takılır biter. Korkulacak bir şey yok. Zeyno, ben ve Leyla abla her şeye bakacağız." Elbisesine baktı Ahsen'in, düzeltti. "Hazırsın."
"Galiba..."
***
AHSEN DİDE YÜCEL
İçimde büyük bir heyecan vardı. Bunu birçok kez yaşamıştım ama hep bir şeyleri başarmaktan geçiyordu şimdi ise bu heyecanı bir kişiye özel hissediyordum. Gözlerim sürekli saate gidip geliyordu. İçerisi fazla doluydu ve daha Sarp'ın ailesi gelmemişti. İçerisi fazla rütbeliydi. Emekli tümgeneral bir dedem vardı, subay bir babam ve amcalarım vardı. Birazdan Sarp gelecekti, emindim ki timle birlikte geleceklerdi. Bu ev başlı başına bir askeriyeye dönüşecekti. Herkes ciddiydi.
Kendi ciddiyetimden dolayı bundan şikayetçi olma hakkım var mı bilmiyordum, gerçi şikayetçi miyim onu da bilmiyordum. Arada abime bakıyordum, arada babama, çoğunlukla da saate.
Yine gözüm saate dalmışken Berkin'in borazan sesine döndüm. "Gel kız! Geliyorlar." Balkona çıktım. Sarp'ı en başta görüyordum ve evet arkası baya kalabalıktı. Henüz tanışmadığım kadınlar ve adamlar vardı. Benim gözüm sadece birine takılıyordu, o da Sarp'tı. Elinde duran koca bukete baktım. Gülümsedim.
"Ağzını kapat ağzını. Adama az gözdağı ver. İmkanın olsa aşağı atlayacaksın." Abime yanıtım sadece göz devirmek olmuştum.
Onlar gözden kaybolunca kapıya geçtim, babam, abim de yanımdaydı. Babamın bana yan yan baktığını fark ediyordum ama bunun kötü bir bakış olmadığını da biliyordum. Onun ne hissettiğini bilemezdim. Sarplar geldiğinde nasıl konuşacağını da bilmiyordum. Sadece ağlamak istemiyordum.
Kapıyı açtığımda Sarp'ı daha yakından görünce içimdeki mutluluk daha da çok artıyordu. Elinde duran zambakları bana uzattı, alırken bir an onu öpüp öpmeyeceğimi anlamadım. Babama ve abime bakamazdım, Leyla'ya baktım. Başını sallayınca sarıldım. Çaktırmadan yüzüğümü ona vermeye çalıştım.
"Kalsın sende. Çok güzel olmuşsun..." dediğinde fısıldadım. "Kahveden sonra koyacaksın..."
"Biliyorum. O sende kalsın." Benden geçip babamla görüştü. Peşi sıra gelen ailesiyle görüştüm. Teyzeleri, dayıları, amcası, halası herkes gelmişti. Benim için önemli isimlerden biri de Havva babaanneydi. Özenle giyinmiş bana artık çatık kaşlarıyla değil de gülerek geliyordu, elini öptüm.
İçeriye geçtiğimizde zaten tanışan aileler konuşmaya çoktan başlamıştı. Babama baktım, karşısında konuştuğu kişileri benden daha uzun süredir tanıyordu. Damadı duruyordu ama oğluydu... Abim yanımdan ayrılmıyordu. Bana en yakın oturan da oydu. Bunu ilk defa yapıyordu. Bana illa dokunacak kadar yakın oturuyor illa kolu koluma değiyordu, arada sandalyede kımıldanıp teması kessem yine bir temas sağlıyordu. Arada elimi ellerinin içine alıp elimle oynuyordu.
Kahveler için mutfağa geçtim. Tuzlu kahve yapmayacaktım. Anlamını bilmek benim kararımı değiştirmişti. Zamanında evlilikler görücü olduğunda eğer kız oğlanı beğenmezse kimseye belli etmeden oğlana söylemek için kahveyi tuzlu yaparmış, erkek de bunu anlarmış ve gidermiş. Ben bunu yapmak istemiyordum. Onun yerine baldan tatlı nişanlıma ballı bir kahve hazırlamayı tercih etmiştim.
"E tuz?" Zeynep elinde tuzla bana ve sevgili nişanlımın boğazından geçecek güzel kahvenin yanına yaklaşıyordu. Elimle durdurdum. "Bal koydum ben. Ağzımızın tadı bozulmasın."
"Tamam ağzımızın tadı bozulmasın Ali Rıza Bey." diyerek bir espri yapan Azra'ya gülemedim. Yanağından öptüm. Elimde Sarp'ın kahvesiyle gittim, önüne eğilmeme izin vermedi, elimden tepsisini alıp önüne koydu, yanına oturdum.
Kızlar evdekilere kahve yetiştirmeye çalışıyordu. Abim yine dibimdeydi. Teması rahatsız etmiyor, bunaltmıyordu, sadece varlığını hissettiriyordu. Gülümsedim.
Sarp cebinden önce bir gül çıkartıp tepsisine koymuştu. Hemen yanına yine cebinden çıkarttığı bir yüzük kutusu daha koydu. Kutuyu açtığında farklı bir yüzük daha duruyordu, bu gerçekten beyaz bir pırlanta, büyük ve tam ortada duran tektaştı. Suratına baktım çünkü anlamadım. Karşılığında sadece bir gülümseme almıştım. Durmadı, iç cebinden iki kutu daha çıktı, bileklik ve bir kolye vardı kutularda. Ben de onun için aldığım saati koydum yanına.
Herkesin kahveleri bitmeye yakın artık fısıldamalar ve kendi aralarında konuşmaları bitmişti. Bekir Bey sözü aldığında muhatabı babamdı. "Buraya geliş amacımız belli. Lafı uzatmak da benim huyum değildir ama bu bir aile tanışması değildi çünkü bu evdeki herkes artık bütün bir aile oldu. Durumlar az çok biliniyor, en başından beri kızınızı kızım saydım. Oğlum da seveceği kadını kalbine koymuş. Dide benim gelinim değil kızım olur. Oğlumun da sizin oğlunuz olduğunu bilirim. Bir babanın annenin tek gayesi çocuklarının hayırlı bir eş ile yuva kurmasını görmektir. Allah'ın emri peygamberin kavli ile en başından beri kabul ettiğimiz kızınızı bir de sizin ağzınızdan kabul ederseniz oğlumuzla hayırlı bir yuva kurarak kızım olmasını isteriz."
Bu sandalyede oturmak bambaşka bir şeydi. Bekir Bey'in konuşması yeterince duygusal olsa da sırada babam vardı. Bana olan bakışlarını gördüm. Yüzünde herkesin gördüğü tebessüm vardı ama içindeki o burukluk ve eksikliği ben görüyordum. Yutkundu. Benim de boğazımda bir yumru oldu. "Evlat... Çok başka şeymiş. Sarp'ı bilirim, oğlum sayarım. Karar verecek kadar kendimi yetkili bulmuyorum, kızımın bunca zamandır yaptığı her şeyin arkasında onunla guru duyarak duruyorum. Bir karar verip benim kızım da oğlunuzu kalbine koymuşsa önünde duracak kimse yok. Yine de bir onay gerekiyorsa ben razıyım, ama benden daha çok hakka sahip biri daha var." Babamın gözleri benden abime kaymıştı.
Ben de abime döndüğümde abimin gözleri zaten çoktan dolmuştu. "Babalık başka, kız evlat babası olmak bambaşka. Ben bir abi olsam da, Duru'nun babası olsam da kardeşimi de evladım gibi görüyorum. Onu acıtacak her dikeni tek tek ayıklayacak kişiyim. Ama oluyor, günün birinde karşılıkla bir sevdayla artık gönül kendi gideceği yeri seçiyor. Bir yuva kurması, o yuvada da bir ömür eşiyle mutluluğuyla yaşaması tek dileğim. Arada kıskançlık yapıyorum ama benim onay vermeyeceğim hiçbir şey yok. Dide mutlu, ben mutluyum. İkisine de mutluluklar diliyorum." Bize baktı. "Ne sen onu kır," benim için Sarp'a söylemiş sonra bana dönmüş "ne de sen onu kır." diye Sarp için bana söylemişti. "Mutlu olun."
Abim bana sarıldığı an başımı yine ona yasladım. Benim için hem abi, hem baba, hem de anne olmuştu. Kendi varlığını bana hissettirip ne olursa olsun ona gelmemi ister gibi davranıyordu ama zaten ne olursa olsun ilk gideceğim kapının o olduğunu ben de o da biliyorduk. Herkesle tek tek bir kez daha görüştük. Artık sıra Sarp'ın en heyecanlanacağını bildiğim o yere gelmişti. Bir tepside bizim alyanslarımız vardı. Uzun beyaz bir kurdeleye bağlanmıştı. Tepsiyi Zeynep tutuyordu.
Makası alan kişi abimdi, Leyla'ya evlilikleri özenilecek gibiydi. Mutlu bir evliliği olan birinin kurdeleyi kesmesi önemliydi. "Makas kesmiyor." dediğinde güldüm. Sarp'ın bir şey söylemesine bile izin vermeden timi ayaklandı. Sanki geldiklerinden beri hepsi bu anı bekliyormuş gibi geldiler yanımıza. Hepsinin cebi paralarla doluydu. Zeynep'in tuttuğu tepsi dolmuş yere paralar dökülüyordu. Abim kurdelemizi kestiğinde yanımda Sarp'ın rahat bir nefes verdiğini duydum. Herkesin önünde onunla sarılmaktan utanıyordum ama o umursamadan çoktan bana sarılmıştı. Bana aldıklarını taktı, bir tektaşım daha vardı, alyansımın yanına da onu taktı. Ben de onun saatini taktım.
Küçük ailem büyümüşken şimdi iki tane kocaman ailem vardı. Arada bir bağ oluşturup tüm bu insanları tek bir aileye tamamlamak da bize kalmıştı. Sarp benim için her şeydi... Artık tek kişilik koca bir aile, sığınacağım evim...
Alperen'le Gökhan bir kenarda çoktan kendi aralarında konuşmaya başlamışlardı. Arkadaşlarım hala bize bakıyordu. Ege'nin suratındaki mutluluğu görüyordum. Benim kendim için inanmadığım hayatımda bile o hayal etmişti beni. Şimdi her zamanki gibi onun dedikleri tek tek çıkıyordu. Ne kadar inkar ettiğim şey varsa sırf onun inadına yıkılmış gibi duruyordu. Onun yeri bende hep ayrıydı.
Halam yanıma gelmiş bir anda sarılmıştı. "Mutlu olduğunu görmek hepimizi mutlu ediyor." Ayrıldığımızda Sarp yanımda değildi. "Sarp nerede?" diye sorduğumda başını eğip balkona bakan cama uzandı. Ben de onunla beraber uzandım cama. Amcalarım ve ortalarında duran Sarp köşeye sıkışmış gibiydi. Oraya gidecekken halam tuttu. "Bırak da amcaların da kendini işe yarar hissetsinler. Biliyorum hep abin vardı, hala da var ama artık biz de varız. Adettendir. Biraz erkek tarafına korku salmak gerekiyor."
"Onu bizim kizimiz da ediyi!" Havva babaanne aramıza katılmıştı. "Karusundan korkmayan uşak mi olur? Ama olsun az biraz da amcalari korkutsun. Gerçi büyük komitan baban oliyi."
"Artık Sarp'ı oradan alabilir miyim? Konuşmuşlardır herhalde?" Dayanamadım balkona doğru yol aldım.
"Dayanamayi, taş gibi gözükiyi ama hamur gibi kalbi..." Arkamdan söylenenleri de duyuyordum.
"Sarp'ı alabilir miyim?" Amcalarımla aramda çok bir muhabbet olmamıştı. Onlarla tanışsak da halam kadar konuşmamıştık. Şimdi sorguya çeker gibi aralarına aldıkları Sarp'ı kurtarmaya çalışırken halihazırda ciddi ve sert duran görünüşleriyle karşı karşıyaydım. Bana baktıkları an saniyeler içinde yumuşadıkları suratlarından belli olmuştu.
"Yemedik nişanlını..." diyen küçük amcam Tuna gülüyordu artık. Elini Sarp'ın omzuna vurunca bana bakıp hala gülüyordu. "Alabilirsin tabii ki." Tabii ki alacaktım, elinden tutup kendime çektim, içeri geçtik. Ama herkesin olduğu yere değil, odaya. Fotoğraf çekilecektik.
Kapı açılınca gelen Duru'yu gördük. Gün içinde o kadar stresli ve heyecanlıydım ki onunla hiç ilgilenememiştim. "Miniğim? Gel sen de fotoğraf çekilelim." İkimizin arasında Sarp'ın kucağında durmayı tercih etmişti. Bu fotoğraflar özel bir yere sahipti. Birazdan salona gidip orada da çekilecektik ama bu yine de onlardan ayrı bir yere sahip olacaktı. Duru odadan çıktığında dudak dudağa olduğumuz bir fotoğraf çekilmiştik.
"Takım elbiseli seni seviyorum. Üniformalı seni de seviyorum, kot pantolonlu seni de..." Ben böyle söyledikçe boynumu öpüyordu. Kulağımın dibine geldi. "Ben de elbiseli seni, takım elbiseli seni, pijamalı seni, hiçbir şeyli seni çok seviyorum." Bunu söylerken sırıtıyordu. Bugünü de atlatmıştık, gün sonunda yine mutlu, yine yan yanaydık.
"Artık bende de var." dediğinde heyecanla parmağındaki alyansını gösteriyordu. "İçine yazdırdıklarımı gördün mü?"
Başımı salladım. "Ömrümün sonuna kadar seninle..." dedim tekrarlayarak. O da banda gülümseyerek cevap vermişti. "Hep burada, yanındayım benim güzel karım." Alnımız birbirimize yaslıydı. Artık sürekli bakacağım yeşil gözlere dalmıştım. Evlenmek için sabırsızlanmaya başlamıştım.
Güzel hikaye yoktu, içinde hikayeyi güzelleştirecek güzel karakterler vardı. Benim hikayem güzel değildi belki ama Sarp hayatıma girdikten sonra güzelleşmişti. Bunun katlanarak bir ömür sürmesi tek dileğimdi. Annemin mektuptaki dileği de olmaya başlıyordu... Her ne kadar görmesini istesem ve göremediğinin üzüntüsünü yaşasam da en azından annemin benim için olmasını düşündüğü, hayatım uğruna verdiği mücadelede istediği hayatımı yaşamaya adım attığımı bilmek beni mutlu ediyordu.
***
BÖLÜM SONU.
Nasıl buldunuz? Umarım beğenmişsinizdir.
Oy ve yorumlarınız için teşekkürler, sizleri seviyorum kendinize cici bakın.
| Okur Yorumları | Yorum Ekle |

| 31.18k Okunma |
2.85k Oy |
0 Takip |
32 Bölümlü Kitap |