
Yanılmışım. Hem de affı olmayan bir şekilde. Ve ben intikam için en acımasız olanı seçmiştim. Masumdu ve ben bunu çok geç fark ettim. Şimdi ise geriye kalan tek şey ona sarf ettiğim acımasız sözler ve geri alınamayan bir tokattı.
Şu saniye tek bir şey istedim. Sadece geç kalmamış olmayı istedim.
"Gitmeliyim."
"Bu halde bir yere gidemezsin."
"Gitmem gerek. Daha fazla bekletemem onu." Ben yerimden kalkmaya çalıştıkça Selin beni durduruyordu.
"Hazal iyi değilsin! Ayrılma bir yere." Odadan çıktığında bunu fırsat bilip ayağa kalkmak istedim ama başaramadım. Bedenim halsiz düşmüş gibiydi. Hiç gücüm yoktu. Başım bana çok ağır geliyordu ve daha fazla onu taşıyamadım. Kafam arkaya düşünce yanağımdaki sıcaklığı hissettim. Zorlukla titreyen sol elimi havaya kaldırdım yüzüme dokundum. Parmaklarımın ucundaki kan beni hiç şaşırtmadı.
Selin telaşla içeriye girip dizlerimin önünde yere çöktü.
"Gel buraya." Peçeteye yüzümü temizlemeye başladı.
"Neden böyle oldu Hazal? Doktora gidelim mi?"
"Geçer birazdan."
"Savaş'a haber vereceğim." Onun adını duyduğumda gözlerim açılır gibi oldu.
"Telaşlandırma."
"Ah bir açsa telefonunu!" Ona gitmeliydim. Beni beklerdi o. Hatamı anladığımda ona geleceğimi bilirdi.
Derin bir nefes alıp toparlamaya çalıştım. Kendimi çok kastığım için böyle oldum biliyorum. Daha öncede kaç defa böyle olmuştu ama hemen toparlıyordum.
"İyiyim Selin.." kendime gelip yığılıp kaldığım koltuktan kalktım. Selin sanki her an düşecekmişim gibi tetikte bekliyordu.
"İyiyim dedim.. geçti."
"Çok korkuttun beni!"
"Beni aldatmamış Selin.. masummuş."
"Duydum her şeyi."
"Mecburdum demişti. Masum bir kızı kurtarmak için yapmış. Ama sadece beni sevmiş."
"Haklıymış yani." Onu onayladım. Haklıymış.
"Bana en başında anlatmadığı için ona kızmak istiyorum ama daha fazla kıyamıyorum."
"Şu sudan birkaç yudum al." Uzattığı bardağı usulca yudumlayıp. Hareketlerim sözlerim hala çok yavaştı. Hala şokta gibiydim.
"Beni affedecek mi?"
"Adam kapında köpek oldu. Yaşadığı acı umrunda değil sen hayattasın ya. O çoktan affetti seni."
"Gidip söylemeliyim. Her şeyi bildiğimi, masum olduğunu bildiğimi söylemeliyim."
"Önce bir aklını başına toplasan?"
"Aklım fikrim her şeyim onda. Onun yanında kendime gelirim ben." Gitmek için harekete geçtiğimde benimle birlikte aşağıya kadar indi.
"Seni ben bırakacağım." Onu geri çevirmedim. Tek istediğim bir an önce gitmekti.
Yola çıktığımızda bir yandan da onu aradım ama telefonu kapalıydı. Yoksa bir zamanlar ona yaptığım gibi o da beni mi engellemişti? Yok canım. Kıyamaz o bana. Biraz üzüldü o kadar. Şimdi gideceğim gönlünü alacağım.
Dualarım kabul olmuştu sonunda. Ne olursa olsun bir an önce kavuşmayı dilemiştim ve birazdan ona kavuşacaktım.
Arkamdan iş çevirdiği için ona kızmadım bile. İçimde en ufak bir öfke kalmamıştı. Yaptığı belki doğru değildi ama iyi bir amaç için yapmıştı daha doğrusu buna zorlanmıştı. Ve söylediği gibi beni sevmekten hiç vazgeçmemişti. Aşkımız gerçekti ya o bana yeterdi.
Selin benim için arabayı yavaş kullanmak istesede buna izin vermedim. Olabildiğince hızlı gitmek istiyordum. Bir an önce ona kavuşmak istiyordum.
Araba evinin sokağına girdiğinde heyecanım katbekat artmıştı. Sonunda arabayı durdurduğunda ona bir teşekkür bile etmeden koşarak indim. Demir kapıyı kulbundan kavradığı gibi açtım ve bahçeye girdim. Arabası buradaydı. Buradaydı..
Yolu hızla yürürken kapalı garajdan çıkan Cihan'ı gördüm. Bana seslensede durmadım. Kaybedecek vaktim yoktu.
"Hazal dur!" Onu umursamadım evin kapısının önüne geldim. Üst üste zile basıp bekledim.
"Hazal o burada değil. Sen şimdi git ben geldiğini söylerim." Cihan'a aldırmadım. Muhtemelen Savaş'ın morali bozuk olduğu için öyle söylüyordu.
"Arabası burada. İçeride olduğunu biliyorum."
"İçeride değil. Yeraltına indi." Tekrar zile basmak için havaya kalkan elim umutsuzca yanıma düştü. Yeraltında mı? Şimdi mi? Ona geldiğim bu zamanda mı gerçekten?
"Doğruyu mu söylüyorsun?" Emin olmak için gözlerine baktım.
"Hiç doğru bir zaman değil. Şimdi git-"
"Yalan söylüyorsun! İçeride olmasa böyle konuşmazsın." Kapıyı yumruklamaya başladım.
"Savaş aç kapıyı!" İçeriden sesler duymaya başladığımda zaferle gülümsedim. Biliyordum içeride olduğunu.
Kapı açıldığında hevesle içeriye daldım ama gördüğüm yüzler beni şok etti. Şok olan sadece ben değildim. Onlarda tıpkı benim onlara baktığım gibi bana baktılar.
Meryem teyze ve Levent.. babam.
Tam karşımda durmuşlar gözlerini benden alamıyorlardı.
Sonra Meryem teyzenin elindeki sürahi yere düştü. Cam kırıkları ortalığa saçılırken korkuyla bir adım geriye gittim. Buraya gelirken onlarla karşılaşacağım aklımın ucundan dahi geçmezdi.
"Ha-hazal.. kızım?"
Meryem teyzenin dili birbirine dolanmış gibi bir şeyler söylemeye çalıştı. Adımı söyledi. Kızım dedi..
Onun o şefkat dolu sesini duyunca göz yaşlarım yüzüme hücum etti. Fakat sonra dayanamayıp yere kapaklandığında göz yaşlarım da bir bir onunla birlikte yere düştü.
⚫
Salondaki uzun koltuğun tam ortasında tek başıma oturuyordum. Suçlu gibi bacaklarımı birbirine yapıştırmıştım. Ellerim dizlerimin üzerine düşmüş tırnaklarımın yanını aşındırıyordu.
Başımı kaldırdığımda tam karşımdaki koltukta annesi ve babası oturuyordu. Onlar şaşkınca hala bana bakıyor bense onlarla fazla göz teması kuramıyordum. Onlara çok ama çok kırgınım. Yaptıkları şey hayatımıza mal olmuştu resmen. Bir işe kalkışmışlardı ve beni kaybetmeyi göze almışlardı. Kaybetmişlerdi de.
Onları ailem sandım. Kan bağım yoktu belki ama kalbimdeki yerleri herkesten yakındı. Aynı masaya oturduk, aynı dertlere sustuk. Birbirimizin yarasını bildiğimizi sanıyordum. Meğer ben sadece açılmışım; onlar bakmış. Beni gerçekten de kaybetmeyi göze almışlardı.
Meryem teyze anlık bir baygınlık geçirsede hemen kendine gelmişti. Arada aldığı içli nefesleri duyuyordum. Sanırım hala ağlıyordu. Onun sesini duydukça yüzüm daha da asılıyor dayanamıyor başımı kaldırıp bakıyordum. Baktıkça daha fena oluyordum ağlamamak için kendimi zor tutuyordum.
Sonra bir hareketlenme farkettim. Meryem teyze oturduğu yerden kalkıp yanıma geldi. Dizlerimin önünde yere çöktü. Elleri önce ellerime oradan da yüzüme dokundu. Anıl'ın tokat attığı yüzümü yumuşacık elleriyle okşadı.
"Kızım.." Öyle içten öyle derin konuştu ki işte o anda tutamadım kendimi. Kasmayı bıraktım. Göz yaşlarım bir bir aktı yanaklarımdan.
"Sen mucize gibi bir şeysin." Mucize..
Kırgınım. Bunu inkâr edemem. Ama kalbimin bir yerinde anne dediğim yer onunla doluydu. Söyleyeceklerim var, sustuklarım daha fazla. Onları affetmek kolay değil; ama affetmezsem bu yükle yaşamam gerekecek ve benim daha fazla yük taşıyacak halim yoktu.
Oturduğum yerden kayıp hemen dizlerinin dibine çöktüm. İçimdeki tüm birikmişliği onun kucağında kustum.
"Anne.. sana çok ihtiyacım var."
"Yavrum benim." Beni sarıp sarmaladı. Saçlarımı okşadı, başıma öpücükler kondurdu.
Tek başıma, aylarca öyle zor şeyler yaşamıştım ki ne başımı koyacak bir omuz vardı ne de bana destek olacak bir söz. Aylarca korku içinde, diken üstünde yaşadım. Ne gündüz rahat bulabildim ne gece. Ne aklım sustu ne kalbim. Hep bir zıtlık içerisindeydim. Öfke dolu fikirlerimle kalbim mücadele ediyordu. Hergün Anıl'ın doldurmalarına karşın geceleri sevgilimi, ailemi görüyordum. Bu beni o kadar çok yıpratmıştı ki. Bir savaşın ortasında kalmış herkesten darbe alıyordum üstüne iyileşmiyordum ve artık çok bitkin düşmüştüm.
Bu şekilde ne kadar kaldık bilmiyorum. Bir ara anne kollarında uyuya kalmışım. Gözlerimi açtığımda koltukta onun dizlerinde yatıyordum. Elleri hala saçlarımı okşuyor, gözleri hala yaşlı.
Ayak ucumda Levent babam vardı. İkiside hiç konuşmuyordu. Sanırım uyanmamı bekliyorlardı.
Kendime gelip bilincimi bulduğumda hemen toparladım. Uzandığım yerden kalkıp oturur vaziyete geldim. İkiside artık ilk şoku atlatmış ve benden bir şeyler duymak ister gibi bakıyorlardı.
“Sizi hâlâ seviyorum.” dedim gözlerim dolu dolu. “Ama canım çok yandı.”
"Nasıl oldu bu?" Meryem anne titreyen sesiyle sordu. Merak ediyorlardı. Nasıl hayatta kaldım nerede ne yapıyordum. Her şeyi merak ediyorlardı.
"O gece şahit olduğum şeyler çok ağırdı. Gözüm döndü. Uzaklaşmak istedim. Savaş'ı dinlemedim. Onu terkettim. Onu hiç dinlemedim..." Onu dinlemedim... O gün orada onu dinleseydim bunların hiçbiri yaşanmayacaktı. Biz ayrılmayacaktık.
"Anıl peşimden gelmiş. Kazadan sonra o vardı yanımda. Size öyle çok kırıldım, öyle çok öfkelendim ki onunla gitmeyi tercih ettim."
"Bunca zaman oğlumun katilinin yanında mıydın?" Levent baba sonunda konuştuğunda bakışlarımı ilk defa ona çevirdim.
"Yaptıklarınızla sizde benim katilim olmadınız mı?"
"Yanlış yaptık ama biz senden hiç vazgeçmedik kızım. O kıza iyilik yapmak istedik sadece."
"Çünkü vicdan azabı çekiyordun değil mi?" İster istemez kaşlarım çatıldı.
"O ne demek Hazal? Levent neden vicdan azabı çekiyorsun?" İçimizde en masumumuz Meryem anneydi. Hiçbir şeyden haberi yoktu. Yıllarca aradığı arkadaşının emaneti burnunun dibindeydi ama kocası onu bulmasını engellemişti. Onun hayatı hep yas tutmakla geçti. Bu acılara bir de kendimi eklediğimi düşününce daha çok kahroluyordum.
"Bana yapamadığını o kıza yapmak istedin değil mi baba?" Ona baba dediğimde bana yorgun ve ağlamaktan kızarmış gözleriyle baktı.
"Öğrenmişsin." Başımı salladım. Ona hala baba diyordum çünkü ne kadar hatalı olsa da benim babamdı. En baştan beri beni koruyup kollayandı. Evet beni çok üzmüştü ama yine de ondan geçemiyordum. Hele Anıl'ın yaptığı babalıktan sonra Levent babam yine onun yanında masum kalıyordu.
"Ne yaptın Levent?" Meryem teyze olan biteni anlamaya çalışmak için sorular soruyordu ama biz derin bir yüzleşmenin içine girdiğimiz için şu anda ona cevap veremiyorduk.
"Korktun anlıyorum. Hatta sana hak veriyorum. Ama yine de çok zoruma gidiyor. Tüm hayatımın, ailemin satın alındığını bilmek çok zoruma gidiyor. Yapanın sen olması daha da zor. Çünkü bana kızım dedin bende sana baba dedim. Hala babamsın. Senin o sıcaklığını hissettim bunlar yalan değildi biliyorum. Ama gerçekler beni çok kırdı."
"Hiçbirini haketmedin.." uzanıp birazda o saçlarımı okşadı. Biraz da o beni sevdi.
"Annen seni kucağıma verdiğinde alıp evime getirmek istedim. Seni öz evladımdan ayırt etmezdim. Ama Anıl seni çok çabuk bulurdu ve sadece oğlumu almakla kalmazdı. Ailemi yaşatmak zorundaydım Hazal. Ama bir yandan da annene verdiğim sözü tutmak zorundaydım. İyi bir hayat yaşaman için elimden geleni yapmaya çalıştım."
Ondan ayrılıp gülümsedim. Gerçekten trajikomik bir hikayemiz vardı.
"İyi hayatımız buysa kötüsünü düşünemiyorum." O da gülümsedi. Ona da kızmaya çok hakkım yoktu. İstese benim için kılını kıpırdatmazdı. Yetimhaneye bırakıp bir daha arkasına bakmayabilirdi. Ama yapmadı. Beni hiç bırakmadı. Bir gölge gibi hep peşimdeydi. Kendini hiç göstermedi ama hep vardı.
Meryem anne titreyen bir sesle konuştu. “Bunu hak etmedin.”
“Oğlumuzun hayatını da senin yokluğunla biz kararttık. Bizim yüzümüzden. Biz zorladık onu. Hiç istemedi Hazal. Onu affet."
Levent baba derin bir nefes aldı. “Yanlış yaptık,” dedi. “Seni kaybetmeyi göze alacak kadar.”
Kalbimdeki yük hâlâ oradaydı ama artık yalnız değildim.
“Affetmek unutmak değil. Ama sizi affediyorum. Sizde beni affedin size böyle bir şey yaşattığım için."
"Sen hayattasın ya bundan önemli ne var. Bana anne dedin Levent'e baba dedin. Bizim evladımız oldun. Yine bize döndün. Bundan değerli ne var." Meryem anne bana uzun uzun sarıldı. Ah bir de Savaş'ı görsem. Bir de ona sarılsam uzun uzun her şey tamam olacak sanki. Ona geri dönünce her şey düzelecek gibi. Onunla yeniden hayat bulacağım, yeniden güçleneceğim.
"Bir şey daha var." Çekine çekine arkama yaslandım. Gözlerimi babama diktim.
"Gülşah'a nasıl yardım ettiyseniz bana da yardım etmek zorundasınız. Beni de kurtarmak zorundasınız. Ama Savaş hiçbir şey bilmeyecek. Beni kimden kurtardığınızı öğrenmeyecek." Sonra olan biten ne varsa her şeyi onlara anlattım. Anıl'ı, Cengiz'i, oğullarını ve benden ne istediklerini her ayrıntısıyla anlattım. Levent babam çok sinirlendi. Hatta öyle çok öfkelendi ki az daha Cengiz'in evini basmaya gidecekti de annemle zor tutmuştuk onu.
Levent babam Cengiz'i tanıyormuş. Hatta benden istedikleri şeyi söylediğimde hiç şaşırmadı tam onluk hareket olduğunu söyledi. Sanırım bu camiada birbirini tanımayan yoktu.
Bende sonunda bunu birine anlatabilmenin, yardım istemenin rahatlığını yaşadım. Hayat tek başınayken ne kadar da zormuş.
⚫
Akşam oldu Meryem annem bana yemek hazırladı. Hatta resmen elleriyle yedirdi. Çok zayıflamışım biraz kilo almam gerekiyormuş. Levent babam ise zaten düşük olan bağışıklığımın artık diplerde olduğunu tahmin edip bana vitamin takviyesi yapacağını söyledi. Saat geç oldu ama Savaş gelmedi. Belki de hiç gelmeyecekti. Çünkü oraya indiğinde günlerce çıkmadığı oluyordu.
Saat artık gece yarısı olduğunda annemle babam evlerine gittiler. Ben gitmek istemedim. Biraz daha burada kalmak istedim. Belki Savaş gelir diye beklemek istedim.
Odamızda oyalandım biraz. Hep oturduğumuz koltuğa oturdum. Tek tek buradaki anılarımızı canlandırdım gözümde. Şimdi yine o gelse tam bu koltukta oturup sarılsak birbirimize. Bu anın hayalini kurdum hep, gözüm hep kapıya kaydı ama o gelmedi.
Biraz minikle oynadım. Yokluğumda ona o kadar güzel bakmış ki henüz yavru olan köpeğim altı ayda kocaman bir delikanlı olmuş gibiydi. Çok hareketli, çok atik ve çok uslu.
Saat biraz daha geçti minik yoruldu. Kendisine özel hazırlanmış üst kattaki odasına gitti.
Bazen aklımdan yeraltına inmek geçiyordu. Ama sonra hemen vazgeçiyordum. Aramız zaten bozuktu ve bende ateşi daha fazla harlamak istemedim. Yerimde duramıyordum odanın içinde turlayıp duruyordum ama yine de sabrediyordum. Gelecekti biliyorum.
Bahçeye sabahın ilk ışıkları düşmeye başladığında hala gözüme bir damla uyku düşmemişti. İş saatime kadar biraz daha beklemeye karar verdim. Hatta işe geç kaldığımın farkındaydım ama evden ayrılamıyordum. Dayanamayıp garaja gittim. Biraz da orada bekledim. Her an tabandaki kapak açılacak o çıkacak diye umutlandım ama çıkmadı.
"Bir süre gelmez." Cihan elinde iki çayla yanıma geldi birini bana uzattı.
"Ne zaman gelecek söyledi mi?"
"Söylemedi ama ben anladım."
"Ne anladın? Nasıldı giderken? Bir şey söyledi mi?"
"Hiçbir şey söylemedi Hazal. Ama onu tanıyorum morali bozuktu ve kendine gelmeden yukarıya çıkmayacak."
"Nasıl kendine gelecekmiş o cehennem gibi yerde?" Bana imalı bir bakış attı. Ne?
"Hih!" Korkuyla elimdeki bardağı düşürdüm.
"Ringe mi çıkacak!?"
"Merak etme bir şey olmaz ona."
"Nasıl bu kadar eminsin!? Çok tehlikeli bilmiyor musun!?" Zarar görecek diye kalbim nasıl da sıkışmıştı.
"Adam orayı yönetiyor Hazal biliyorsun değil mi?"
"Yani!?"
"Yanisi ölmez abartma bu kadar. Biraz öfkesini kusup gelecek." Bir şey olmazdı değil mi? Dediği gibi patron oydu. Ona bir şey yapmazlardı. Her şeyin bir sınırı vardı.
"Bir şey olmaz değil mi?"
"Olmaz." İçimi rahatlatmak ister gibi ses tonunu yumuşattı.
Onun gelmeyeceğini anlayınca Cihan'a kendimi işe bıraktırttım.
"Ben yine geleceğim ama eğer ben gelmeden o yukarıya çıkarsa ona onunla konuşmam gerektiğini söyle tamam mı?" Cihan beni geçiştirip gitti. Artık eskisi gibi benimle yakın değildi. Doğal olarak.. ama yine de bana fazla tepkili geliyordu. Önce bi Savaş'la aramı düzelteyim ona da sıra gelecekti.
⚫
Savaş gideli bugün tam 7 gün olmuştu. 7 gündür bir kere bile yukarıya çıkıp beni görmeye gelmemişti. Hiç mi merak etmiyordu? O kadar şey yaşamıştık. Hem benimle evlenmek isteyen birisinin olduğunu da biliyordu ve beni yalnız bırakıyordu. O yanımdayken silahlı saldırıya bile uğramıştım yine aynı şeyin yaşanmasından endişe etmiyor muydu? Artık umursamıyor muydu?
Bu kadar kolay vazgeçmezdi. Vazgeçmez di değil mi?
Bir an için ona yaşattıklarımı düşündüm. Kendimi ölü gösterdim. 6 ay boyunca her Allah'ın günü mezarlığa gitti. Beni çok özledi, sadece beni resmetti. Yaşadığımı öğrendiğinde ona arkamı dönüp canını yakmalarına izin verdim. Karşıma çıktığında kötü sözlerle hep yaraladım onu. Peşimden koştu yüz vermedim. Karşılık vermedim. Bana yardım etti yine de onu ittim. Özellikle de o son akşam beni düşünüp benim için birçok işe girişmişken, kendini tutamayıp beni öpmüşken ona en olmayacak şekilde karşılık vermiştim.
Gelmemekte haklıydı.
Vazgeçerse haklıydı.
Ama artık her şeyi bildiğimi bir öğrense, yine ona döndüğümü, artık her şeyin farklı olacağını bilse yine bana dönerdi değil mi?
Vaktimi doldurunca kafeden ayrıldım. Önce eve gidip üzerime adam akıllı bir şeyler giyecektim sonra yine ona gidecektim. O gelmiyorsa ben ona gidecektim o kadar!
Savaş evi adam ettiğinden beri yaşam standartım artmıştı gerçekten. Aldığım nefes bile değişmişti resmen. Aklım sürekli onda olduğu için ne kadar uyku düzenim bozulsada güne onun masum olduğunu, beni aldatmadığını bilerek başlamak bana kalan hayatım için umut veriyordu.
Eve gelir gelmez ilk işim küveti doldurmak oldu. Suya en sevdiğim kokuları döktüm. Beni, kokumu tekrar hatırlasın istiyordum.
Banyoda işim bitince sıra hazırlanmaya gelmişti. Yeraltına ineceğim için özenle hazırlanamadım. Üzerime güzel bir kot pantolon ve beyaz bir gömlek geçirdim. Saçlarımı onun sevdiği gibi açık bıraktım. Yüzüme canlılık gelmesi için sade bir makyaj yaptım. Son olarak onun sevdiği parfümümden bolca sıktım. Birkaç takı tokayla birlikte hoş gözüküyordum.
Kabanımı üzerime geçirip çıktım evden. O yukarıya gelmeyince ben aşağıya inmeye karar vermiştim ve bu çok ani bir karadı o yüzden heyecanlanmıştım. Onu görecek olmak beni heyecanlandırıyordu.
Yol benim için bitmek bilmedi. Sanki uzadıkça uzuyordu. Ama sonunda mahalleye girip evin önünde durunca rahat bir nefes aldım. Sanki ondan uzaktayken aldığım nefesin bile tadı yoktu.
Bahçeye girdiğimde Cihan'ı Savaş'ın arabasını yıkarken buldum.
"Sana haber vereceğimi söylemiştim. Boşuna geliyorsun buraya kadar. Hala çıkmadı yukarıya." Gelip kendi gözümle görmem gerekiyordu.
"Sen indin mi yanına hiç? Gördün mü onu?" Ondan bir tek Cihan sayesinde haber alabiliyordum. Ancak bu şekilde iyi olduğundan emin olabiliyordum.
"Dün oradaydım." Heyecanla yanına gittim.
"Nasıldı? İyi mi?"
"İyiii. Keyfi yerinde." Nasıl?
"Keyfi yerinde mi? Nasıl yerinde?"
"İşler tıkırında gidiyor. Sorun çıkaranda yokmuş. Keyfi yerinde yani." Ben burada meraktan öleyim o keyif yapıyordu. Bende sanıyorum ki bana kırıldığı için gitti kafasını dağıtıyor.
"Onu beklediğimi söyledin mi?"
"Söyledim."
"Ne dedi Cihan anlatasana ya taksit taksit konuşuyorsun!"
"Bir şey demedi."
"Ne demek bir şey demedi?"
"Söyledim, duydu ama bir şey demedi." Dünden beri biliyordu ama yine de gelmiyordu öyle mi? Ona acil ihtiyacım da olabilirdi. Canım tehlikede de olabilirdi. Hiçbir şey olmasa bile sadece onunla konuşmak istemem bile koşa koşa gelmesini gerektirmez miydi?
O gerçek anlamda vazgeçiyor olabilir miydi?
Korkuyla yutkundum. Cihan'ı arkamda bırakıp eve girdim. Aptal herif içime korkuyu düşürmüştü. Bilipte gelmemek ne demek? Ama ben yapacağımı biliyordum. Sinirlenirse sinirlensin bugün oraya iniyordum.
Hemen merdivenlerden aşağıya inip odamıza girdim. Minik bacaklarımın arasından geçip oyun oynamak istesede ona vakit ayıramadım. Tek tek tüm dolapları, çekmeceleri karıştırdım. Aradığım şey küçük bir anahtardı ve illaki yedeği olmak zorundaydı. Kitaplıktaki rafları hatta televizyon çekmecesine, banyo dolaplarına kadar baktım ama bulamadım. Nerede olabilirdi? Odanın içinde deli danalar gibi tur atarken gözüme çarpan şeyle duraksadım. Tabii ya. Bu kadar kıymetli bir anahtarı tabii ki de kıymet verdiğin bir yerde saklardın değil mi? Raflardaki boya kutularını ve fırçaların olduğu kaseyi döktüm. Burada bulacağımdan o kadar emindim ki bu düşüncemde yanılmadım. Parmaklarımın ucundaki anahtarı zaferle havaya kaldırdım.
Bekle beni patronun oğlu!
Yanıma sadece anahtarı ve telefonumu aldım. Cihan'a çaktırmadan garaja geçip ses çıkarmamaya özen göstererek yerdeki kapağı açtım. Önüme çıkan karanlığa korkuyla baktım. Uzun bir süredir karanlıktan nefret ediyordum ama Savaş için buradan geçerdim.
Telefonumdan ışık açıp aşağıya doğru inen merdivenlerden dikkatlice inmeye başladım. Cihan aşağıya indiğimi anlamasın diye kapağı tekrar eski yerine oturttum.
Ayaklarım sonunda sağlam zemine değdiğinde derin bir nefes aldım. Az kaldı.
Telefon ışığımı önüme tutarak yolu aydınlatım. Dümdüz zemin sürekli sağa sola kıvrılıyor ve aşağıya doğru eğim alıyordu. Uzun bir yürüyüşün ardından sonunda kapıya ulaştım. Cebimdeki anahtarla bu kapıyı da açıp lambayla aydınlanmış sokağa gizlice göz gezdirdim. Kimse yok gibiydi. Güzel. Hızlı bir şekilde kapıdan geçip sokağa adım attım ve kapıyı kilitledim. Oh be! Gelmiştim sonunda.
Bu sokağa daha önce hiç gelmediğim için ne tarafa gideceğimi bilmiyordum. Zaten bildiğim tek yer ringe çıktığım bina ve oradanda patronun odasına giden yoldu. O yolu bulabilmek için önce bildiğim bir yere gitmeliydim. Neyse ki duvarlarda maçın yapıldığı binaya yönlendiren oklar vardı. Okları takip etmeye başladım. Birkaç sokak geçtikten sonra yavaş yavaş bir iki insan görmeye başlamıştım. Adımlarım hızlı ve aceleciydi. Kimsenin gözüne batmadan uzaklaşmak istiyordum çünkü üzerimdekiler buraya hiç uygun değildi ve fazlasıyla dikkat çekiyordum. Buranın insanlarının giyimi belliydi. Erkekler eski püskü, kirlenmiş kıyafetler giyerken kadınlar da bir o kadar eski ve bir o kadar açık giyiniyordu. Yerlatı genelde dışarıdaki evsizler, iflas edenler ya da yukarıdaki bir beladan kaçmak için buraya sığınanlarla doluydu ve benim buraya ait olmadığım çok belliydi. Bana bakanlar direkt kolyeme, yüzüklerime ve bileklerime bakıyordu. Onlar için değerli olabilecek, para edebilecek şeyler ilgilerini çekiyordu. Çoğu alkollü ya da madde etkisinde olduğu için ne yaptığını da bilmiyordu. Yukarıda açlıktan ölmektense burada bir şekilde yaşıyorlar, bazen de işe yarıyorlardı. Yani çok önceden Levent babam öyle söylemişti. Ne tür işlerine yarıyor bilmiyordum ve bilmekte istemiyordum. Bana bulaşmadıkları sürece benim için sorun yoktu.
Sonunda maçın yapılacağı binaya geldiğimde rahat bir nefes aldım. Yeraltıda da olsa tanıdık bir yerde olmak içimi biraz rahatlatmıştı. Şimdi buradan direkt patronun odasına giden yolu takip edecektim. O yolu zaten bildiğim için sorun yoktu. Tek korkum oraya gittiğimde Savaş'ı orada bulamamaktı. Sonuçta onun burada da bir odası vardı daha önce orada da bulunmuştum ama orası neredeydi hiçbir fikrim yoktu. Her neyse ben önce patronun odasına gideyim de illaki bir şekilde ona ulaşırdım.
Yol zaten buradan çok uzun değildi. Üç sokak ilerleyip sola dönecektim ve önüme çıkan binadan bir kat aşağıya inecektim. İlerledim ve binanın önüne gelince heyecanla gülümsedim. Etrafta kimsenin olmayışı işime gelmişti. Fakat asıl olay binaya girer girmez başlamıştı. Sanki oraya girmemi bekliyorlarmış gibi binaya adım atar atmaz her yerden adam çıkmış ve ensemde çoktan soğuk silahın namlusunu hissetmiştim.
Korkudan az daha çığlığı basacaktım ki bir el sıkı sıkı ağzıma kapandı. Hassiktir! Yanlış mı gelmiştim! Ne oluyordu böyle!?
Etraf karanlık olduğu için kimseyi göremedim tek gördüğüm karanlık silüetlerdi.
"Kimsin!?" Kulağımın dibinde hissettiğim nefesle korkudan yerimde çırpındım ama beni sıkı sıkı tutan adam adım dahi atmama izin vermedi.
Sakin ol Hazal. Sakin ol...
Dudaklarımın üzerindeki el indiğinde derin bir nefes aldım.
"B-ben.. Savaş'ı görecektim."
"Ne yapacaksın patronu?"
"Konuşacağım. Sadece konuşacağım."
"Nasıl geldin buraya? Kimlerle geldin?"
"Tek geldim. O beni tanıyor haber verirseniz-'
"Kaç numaralı kapıdan girdin!?" Numara? Kapıların numaraları mı vardı?
"Patronun evinden geldim. Tanıyor beni." Korkudan bir şeyler daha saçmaladım. Bana inanmaları için yemin bile ettim.
Kaç kişiydi bunlar? Her yerden adım sesleri duyuyordum.
"Yürü." Aldığım emirle yürümeye başladım. Nereye gidiyordum hiçbir fikrim yoktu. İki kat aşağıya indik. Beni yıkık dökük bir odaya getirdiler. İçeriye girdim. Etraf artık daha aydınlık geliyordu. Benimle birlikte bir kişi daha içeriye girdi. Elinde, belinde her yerinde silah vardı. Her yerinde!
"Adın ne?"
"Hazal."
Başıyla dışarıdaki bir adama işaret verdi. Birisi içeriye girerken birisi başka bir yere gitti.
"Üzerini arayacağım sakin ol." Korkuyla birkaç adım geriye gittim ta ki sırtım duvara değene kadar.
"Hayır! Dokunmayın!"
"Üzerinde bir şey var mı yok mu emin olmak zorundayız." Temkinli adımlarla üzerime gelmeye başlayınca iyice olduğum yere sindim.
"Savaş'a haber verdiniz mi? O böyle bir şeye asla izin vermez!"
Adam söylediklerimin ciddiyetini anlamak ister gibi arkasında silahla bekleyen adama baktı. Ondan emir alıyordu ve o ne derse onu yapacaktı.
Dudaklarımdan sürekli aynı şey çıkıyordu. Dokunmayın.
Silahla bekleyen adam göz yaşlarımdan, çaresiz oluşumdan hiç etkilenmemiş gibi silah tutan elini havaya kaldırdı ve gözünü dahi kırpmadan ateş etti. Korkuyla başımın hemen yanına isabet eden kurşuna baktım. Sanırım şimdi bayılıp kalacaktım.
"Ara üstünü." Gelen emirle diğer adam tekrar üzerime yürümeye başladı. Korkudan bir an için bacaklarım beni taşıyamamış yere düşmüştüm. Dizlerimi kendime doğru çekip küçülebildiğim kadar küçüldüm.
"Abi kız çok korkuyor. Patron ilgilensin."
Diğer adam tahammül edememiş gibi adamını kenara itti. Ayaklarımın ucuna kadar geldi. Saçlarımın arasından korkuyla ona baktım. Eli bana doğru uzandığı sırada gözlerimi korkuyla sıkı sıkı kapattım. En son Alec bana dokunduğunda bu kadar tepki vermiştim.
"Ali! Sakın!" Sonunda onun o hasret kaldığım sesini duyunca onu görmek için yüzümü açığa çıkardım. Çok şükür geldi. Çok şükür...
İçeriye girer girmez önümdeki iki adamda geriye doğru çekildi. Aramızdaki engel çekilince göz göze geldik.
Endişeli gözleri beni bulduğunda iki adımda yanımdaydı. Bir an için korkudan baygınlık geçirecegimi sansamda kendimi onun kollarına atmamla tüm kabus son bulmuştu.
"Çıkın!"
Ona sık nefeslerim arasında sıkı sıkı sarıldım. Ona ulaşana kadar bir şey olacak diye çok korkmuştum. Neyse ki yetişmişti.
Adamlar odayı boşaltırken daha bi sokuldum ona. Elimden gelse onu içime hapsedecektim.
"Geçti güzelim." Elleri beni rahatlatmak ister gibi saçlarımı okşuyordu. Kalp atışlarım onun gelmesiyle daha da hızlanmıştı.
"Geçti birtanem. Yanındayım."
Yüzümü boynuna yaklaştırıp derin bir nefes aldığımda aklım gitti. Az önce yaşanan her şeyi unutmuştum.
"Savaş.. buldum seni." Başımı geriye çekip yüzüne baktım. Benim için korktuğunu biliyordum. Geldiğimin haberini aldığında yüzü nasıl bir şekil aldı görmek isterdim.
"Keyfin yerinde miydi?" Alnını alnıma sürterken gülümsediğini gördüm.
"Silah sesi duydum?" Birden kendini geriye çekip üstümü başımı kontrol etmeye başladı.
"İyiyim." Sanki beni duymadı. Kollarımı, sırtımı, bacaklarımı yokluydu. Birden yüzünü avuçlarımın içine aldım. Onu öpmemek için öyle zor tutuyordum ki kendimi.
"İyiyim dedim." Rahat bir nefes verdi.
"Kızım.. sen benim gerçekten sonum olacaksın."
"Tövbe de be!" Tövbe diye fısıldadığını duydum.
Sonunda ayağa kalktığında beni de bu tozun toprağın içinden kaldırdı.
"Hazal Allah aşkına ne işin var burada? Nasıl gelirsin buraya?"
"7 gün oldu Savaş! 7 gün!" Birden cırladığımda geriye doğru bir adım attı.
"Asıl senin ne işin var burada aptal herif!" Sinirle göğsünden ittirdiğimde ellerimi tutmaya çalıştı.
"Keyfin gerçekten yerindeydi ha!"
"Ne oldu? Vurmalara doyamadında ta buraya kadar mı geldin?" Kalakaldım birden. Ellerime hakim olup iki yanıma indirdim. Hala bozuk atıyordu.
"O gün istemediğini açıkça belli ettin zaten buraya kadar gelmene gerek yoktu." Ben istemiyorum diye bir şey demedim!
Triplenip arkasını döndüğünde onu takip ettim. Hemen buradan kurtulmak istiyordum ama onunla birlikte kurtulmak istiyordum.
"Nerden geldin buraya?"
"Evden." Bir an duraksar gibi olsada yürümeye devam etti.
"Nasıl?"
"Anahtarı buldum ve geldim önemli olan bu mu şu an da?" Hala durmuyordu.
"Sen buraya gelirken Cihan ne halt ediyordu?"
"Arabanı yıkıyor- Dur artık!" Duracağını düşündüm ama durmadı. Beni dinlemiyordu artık. İlk başta fazla endişeli gözüksede o endişeli adamngitmişti ve umursamaz birisi gelmişti yerine.
Durup bir kaç saniye bekledim ama o hala durmuyordu. Hay ben böyle işin!
Peşinden koşturmaya devam ettim.
"Savaş.. bekle."
Sonunda bildiğim patronun odasına girdiğinde kapıyı açık bıraktı. Hemen peşinden odaya girip kapıyı istemsizce sert kapattım.
Patron koltuğuna oturduğunda ben hala ayaktaydım. Beni baştan aşağı süzüp sırtını dikleştirdi.
"Nerden geliyorsun sen?" Ona gözlerimi devirdim.
"Evden dedim ya." Masanın önündeki koltuklardan birine oturmak yerine yanına kadar gidip kalçamı masaya dayadım. Kollarımı önümde bağladım.
Şu an da hiçbir şey hayal ettiğim gibi gitmiyordu. Az önce onun kollarındayken her şey ne kadar da güzeldi. Ama şimdi.. aramıza birden soğuk bir mesafe koymuştu. Eskisi gibi davranmıyordu.
"Günlerdir yoksun.. beni merak etmedin mi hiç?"
"Alıyorum haberini."
"Nasıl?" Hala umursuyordu yani.
Telefonunu çıkarıp ekranı gösterdiğinde şok oldum. Bunlar benim fotoğrafımdı. İşte çalışırken, evde otururken hatta kucağımda Elif varken. Umut! Beni çekip çekip Savaş'a yollamıştı. Bana haber vermeden! Ben meraktan gaberirken o Savaş'la konuşuyordu.
"Kardeşimi mi ayarttın!?"
"Karşılığını aldı."
"Peki ben!? Öldüm meraktan! Gittin ve gelmedin."
Ayağa kalktığında ellerini iki yanımdan masaya dayadı. Bu bakışı biliyordum. Özlediğini görüyordum ama uzak duruyordu.
"Bir daha gelmeyeceğim." Duyduklarım birkaç kez zihnimde yankılandı. Ben.. doğru mu duydum? Gelmeyeceğim mi dedi o?
"Savaş..?" Ellerimi yüzüne çıkardım. Parmaklarım usul usul okşadı yanaklarını.
"Özür dilerim.. ben.. öyle yapmak istemedim." Birden kendimi açıklamaya koyuldum.
"Ben sanıyordum ki-"
"Artık gelme." Sesi sakin, yüzü donuktu. Bu, onun bana bağırmasından daha çok canımı yaktı.
“Beni dinle,” dedim, nefesim titriyordu. “Yanıldım. Her şeyi yanlış anladım. Bana söylenenlere inandım." Gözlerime bakması için eğdiği yüzünü kendime yaklaştırdım. Bana gelme demesini kabullenemedim.
"Savaş.. geldim. Geç mi kaldım?" Yüzüne baktığımda cevabı duymadan anladım aslında. İnsan bazı sessizlikleri tanır.
"Git."
Kalbimi incitmek için değil, paramparça etmemek için… ama yine de kırıldı.
Beni koruduğunu sanarak beni yalnız bıraktı. O giderken arkasından bakmadım. Ben suçluydum.
İnanmadım. Susturdum onu. Kalbimi dinlemedim.
Ama en çok da… artık telafi edemeyecek olmam canımı yaktı. Bitti mi şimdi?
Beni sevmekten vazgeçmediğini biliyorum.
Bu çok.. ağır.
Çünkü bazı insanlar seni hâlâ severken senden gider.
Kapı kapandıktan sonra uzun süre olduğum yerde kaldım. Ne ağladım ne hareket ettim. Sanki biri içimdeki tüm sesleri susturmuştu. Sonra dizlerim çözüldü. Yere oturdum. Soğuk fayansa sırtımı verdim.
Ellerim titredi. Ağlamak istedim ama gözyaşlarım bile geç kalmıştı. İçimde biriken her şey, sessizliğe sığmayacak kadar büyüktü.
Adını söyledim. Sesim duvara çarpıp bana geri döndü.
Kendime kızdım. İnanmadığım için, sustuğum için, korktuğum için. Sonra nefes aldım. Derin değil, cesur da değil. Sadece hayatta kalmaya yetecek kadar. Ayağa kalktım. Gözlerimi sildim. Hiçbir zaman kolay pes eden birisi olmadım. Yine olmayacağım.
Biliyorum, başka bir şey vardı. Başka bir sebebi vardı benden uzaklaşmasının ama daha fazla buna izin veremezdim. Her ne halt dönüyorsa bunu ortadan kaldıracaktım. O beni seviyordu ve resmen az önce bunu gözleriyle haykırmıştı.
⚫
O gün orada bitmişti. Peşinden gitmek için kalktıysamda kapıda beni karşılayan adam buna izin vermedi. Beni güvenle gideceğim kapının önüne getirdi ve geri dönmememi söyledi.
Dediğini yaptım. Gittim.
Ama evi terk etmedim. O gelene kadar burada kaldım. Kalmaya da devam edeceğim. Düşünmek için zaman tanıdım kendime. Neden bir an da böyle değiştiğini anlamaya çalıştım. Ama hiçbir neden bulamadım.
Arada Meryem annem gelip benimle vakit geçirdi. Beni teselli etti. Ona zaman vermemi söyledi.
Sanırım onlar öğrendikten sonra yaşadığım haberi hızla yayılmaya başladı.
Doruk ve Bora geldi beni görmeye. Aslında doğruyu öğrenmek için Savaş'a geldiler ama karşılarında beni görünce bir müddet hortlak görmüş gibi kalakaldılar. Hatta sarılmak istediğimde Doruk korkudan bayılacak sandım.
Uzun uzun konuştuk onlarla. Bana çok sitem ettiler. Onları çok derinden yaraladığımı söylediler. Kızlar henüz yaşadığımı bilmiyorlardı ve ben bir süre daha öğrenmelerini istemedim. Bir yüzleşmeye daha hazır değildim.
Doruk giderken bile hala arkasına bakıyordu. Ne çok özlemişim arkadaşlarımı. Bana çok kırıldılar biliyorum ama benimde çok zor durumda olduğumu ve kızmakta haklı olduğumu biliyorlardı. Yine de hiçbir şey onlara yaşattığım acı kadar kötü değildi.
Üç gün daha geçti. Ben hala evi terk etmedim. Gelecekti biliyorum.
Bu sabaha ise çalan telefon ile uyandım. İşten arıyorlardı. Kimseye haber vermeden işe gitmeyi bırakmıştım. Kimseye açıklama yapmak istemiyordum. Zaten sabaha karşı uyumuştum ve gözlerim artık uykusuzluktan yanıyordu.
Gelen mesaj sesiyle yastığımın altındaki telefonumu çıkardım. Meryem annem misafiri geleceği için bugün bana uğrayamayacağını haber veriyordu.
Canım hiçbir şey yapmak istemiyordu. Zorla yataktan kalkıp elimi yüzümü yıkadım. Miniğime yemeğini verip üst kata çıktım. Havalar yine soğumuştu ve dışarıda çok fena fırtına başlamıştı. Burası böyle soğuksa yeraltını düşünemiyordum.
Mutfağa geçip bir iki bir şey atıştırdım. Belki bugün Savaş gelir diye yemek yapmaya koyuldum. Ona sevdiği çorbadan yaptım. Tavuk yemeğimi sevdiği için bir tencerede tavuk yemeği yaptım ama hızımı alamadım. Pilav, salata tatlı derken saatler geçmişti ama o hala gelmemişti.
Aşağıya indim. Üzerine yemek kokusu sinen kıyafetlerimi değiştirdim. Sonra yüreğimi hoplatan bir şey oldu. Kapı zili çaldı.
"GELDİ!" Büyük bir heyecan ve sevinçle merdivenlere koştum. Geldi!
Kapıyı açtığımda karşımdaki hiçte görmeyi beklediğim kişiye benzemiyordu.
Yanakları soğuktan al al olmuş kvırcık saçlı, gotik tarzlı bir kadın elinde valiziyle karşımda dikiliyordu. Valizini dışarıda bıraktı ve kendini aceleyle içeriye attı bense şaşkınlıkla onu izliyordum.
"Bu ne soğuk böyle? Resmen götüm dondu! Hiç gelmemeliydim buraya hiç!" Söylene söylene içeriye doğru yürüdü. Sonra bir anlık duraksayıp omzunun üzerinden bana baktı.
"Valizimi içeri alacak mısın yoksa seni kovayım mı?" Anlamadım? Sanırım beni çalışan sanmıştı. Tamam sakin ol Hazal. Önce bir ne olduğunu anlayalım.
Valizi içeriye doğru sürükleyip kapıyı kapattım.
"Mis gibi yemek kokuyor. Sıcak bir şeylere öyle çok ihtiyacım var ki. Demek yeğenim geleceğimi öğrenip eve seni çağırdı. Odamı iyi temizledin mi bari? Fazla karıştırmasaydın."
Savaş'ın Halası! Ah tabii ya. Yurtdışında yaşıyordu değil mi? Doğal olarak daha önce tanışmadığımız için beni çalışan sanmıştı.
"Çok yoruldum valizimi odama sen çıkarıver." Merdivenlerin ortasında durmuş benden istediklerini sayıyordu.
"Ben Hazal-" adımı duymasıyla elindeki telefonu yere düşürmesi bir oldu. Yüzü değişti. Sertlik başka bir şeye dönüştü. Tanıdık bir nefrete. Gözleri daraldı, dudakları ince bir çizgi oldu. Yüzünde hem şaşkınlık hem de korku vardı. Bu hareketine şaşırdım ama bozuntuya vermedim.
"Daha önce tanışmadık." Gülümsedim.
Çıktığı merdivenleri sakinlikle inip önümde durdu.
"Sen o kızsın." Sesi sakindi. Tekrar gülümsedim. Savaş ona benden bahsetmiş olmalıydı.
"Barış'ı bizden koparan adamın kızısın sen." Duyduğum şeyle gülen yüzüm asıldı. Böyle mi tanıtılmıştım?
"Öldü demişlerdi. Sonunda hak yerini buldu diye öyle sevinmiştim ki. Ama sen yaşıyorsun." Yavaş yavaş kaşları çatılmaya başladı. Ölüm haberime sevinmişti. En başından beri benden nefret ediyordu.
"Katilsiniz siz!" Sesi birden sertleşti. Omuzlarımdan ittiğinde şaşkınlıkla geriye doğru sendeledim.
"Mahvettiniz ailemizi!" Panikle geriye çekildim. Ben.. bir şey yapmamıştım.
"Abim sana yıllarca baktı! Seni korudu sen ne yaptın!? Tıpkı o baban gibi tıpkı o annen gibi-"
"Anneminde benimde hiçbir suçumuz yok. Bunlar yaşandığında çocuktum ben. Olanlar için beni suçlayamazsınız." Sinirden sesim titredi. Ağzına ne geldiyse bana saydırmaya başladı. Geriye doğru bir adım attım. Nefesim kesildi. Daha önce kimse bana böyle nefret kusmamıştı.
“Ben kimseye zarar vermedim,” dedim titreyerek.
"Çok acı çektirdin aileme. Biliyor musun çok doğru bir söz var. Besle yetimi-" şaşkınlıkla elim ağzıma gitti.
O cümle söylendiği an, ilk başta ne dendiğini bile tam anlayamadım. Kelimeler havada asılı kaldı. Sonra yavaş yavaş çöktü üstüme.
Besle yetimi, oysun gözünü.
Yetim kelimesi… Bir suç gibi yapıştı üzerime. Sanki eksik doğmuştum. Sanki bir başkasının günahını taşımam gerekiyordu. Sanki sevmem, sevilmem bile tehlikeliydi.
İçimde bir şey kırıldı ama ses çıkarmadım. Çünkü bazı kırılmalar gürültü yapmazdı, içeride olurdu. Kimsenin görmediği, kimsenin onarmadığı yerlerde.
Bir an, gerçekten küçücük hissettim kendimi.
Sahipsiz değil…
İstenmeyen.
İşte o anda göz göze geldim onunla. Kapının girişinde dikilmiş elindeki küçük bavulunu yere düşürmüştü. Bana söylediği o kısacık kelime yine yankılandı zihnimde. "Git."
İstenmeyen...
İçten ama titreyen bir nefes aldım. Çaresizce ona baktım. Ben yetim değildim. O vardı.
O dakikadan sonra kimse konuşmadı. Sanki benimle birlikte o da kırılmıştı. Ama ben zayıftım. Kaçmayı tercih ettim. Onun hüzünlü bakışları yerini sertliğe bırakıp yön değiştirirken ben aşağıya kaçtım. Kimsenin önünde ağlamak istemiyordum. Ben merdivenlere koşarken arkamdan bir gürültü koptu. Bir an da halasının üzerine yürümeye başladı, onu azarladı.
Odamıza girip kapıyı kapattığımda bile ikisinin bağırışları hala kulağıma geliyordu.
Günlerdir onu bekledim ama böyle bir karşılama asla hayal etmemiştim.
Panikle eşyalarımı topladım. O kadın buradayken ben burada olamazdım. Savaş yanıma gelmeden terketmek istedim burayı. Belki böyle bir olay yaşanmasa yine bana git diyecekti ama bu olayın üzerine gitmeme izin vermezdi.
O aşağıya inmeden ben bahçe kapısından çıktım. Allahtan Cihan ortalarda gözükmediği için beni oyalayacak bir şey yoktu. Sakince demir kapıdan çıkıp gittim. Bahçeden dışarıya adım attığım anda göz yaşları yüzüme hücum etti.
Uzun bir süredir ağlamaktan heba olmuştum. Artık bu son bir daha gözyaşı dökmeyeceğim diyorum ama olmuyordu. Bazı şeyler çok zor geliyordu.
Rüzgâr, sokak lambalarının ışığında savrulan karları delice döndürüyordu; sanki şehir benimle birlikte öfkelenmişti. Montumu iliklemeyi bile düşünmeden yürümeye devam ettim. Evden çıkarken kapıyı sertçe kapatmamıştım ama içindeki gürültü yeterince yüksekti.
Arkamdan gelen motor sesi, karın uğultusunu yararak kulaklarıma ulaştı. Durmadım. Ta ki araba yanıma yanaşıp farlarıyla önümü kesene kadar.
Başımı çevirip baktım. Cam yavaşça indi.
“Bin.” Sesi sakindi. Fazla sakindi.
Başımı kaldırmadan, karın altında donmuş gibi duran yola baktım.
“Gerek yok.”
Arabadan indi. Kar anında saçlarına, omuzlarına doldu. Aramızda birkaç adım vardı ama sanki metrelerce mesafe vardı. Dayanamayıp yüzüne baktım.
"Kimsesizliğimin arada yüzüme vurulduğu oldu ama hiç bu kadar kırıcı olmamıştı." Çenesini sıktı. Elleri cebindeydi, sanki beni tutmamak içindi. Bilerek. Halâ mesafe koymaya devam ediyordu.
"Gidecek.."
"Saçmalama. Halan o senin."
"Haddini bilecekti o zaman. Benim olana-"
"Senin olana öyle mi!?" Bağırdım birden. Aramızdaki mesafeyi ben kapattım.
"Senin olan günlerdir seni bekliyor. Biliyorsun ama gelmiyorsun! Beni yalnız bırakıyorsun! Sana geliyorum git diyorsun! Ne değişti birden? Yalvarıyordun bana Savaş! Geri dönmem için yalvarıyordun ve döndüm işte şimdi neden uzaksın?" Dayanamayıp yine yüzünü avuçlarımın arasına aldım.
"Niye beni yetim bırakıyorsun? Niye beni ezmelerine izin veriyorsun?"
"Sakin ol.. Kalbin çok hızlı Hazal." Evet ritmim yüksekti ama konumuzla ne alakası vardı. Beni geçiştiriyor muydu?
"Bir şey söyle!?"
"Sakin olmanı istiyorum sadece. Bak vücudun tepki verecek. Korkuyorum bir şey olacak diye." O ana kadar hareketli olan parmaklarım durdu. Kalbim sanki durdu. Ben dondum. Ne demekti bu?
"N-nereden çıkardın bunu?" Gözlerini kapattı sıkı sıkıya. Söylememesi gereken bir şeymiş gibi. Sebep bu muydu? Aşırı tepkilerin bana zarar verecek diye mi korkuyordu? Hayatımda duyduğum en saçma şeydi bu! Ama bir yandan da aklıma olmasından korktuğum bir şey geliyordu.
"Okudum." Hayır..
Korkuyla bir nefes aldım. Yüzüm ne hale geldi bilmiyorum ama onun ifadesi yeterince sertti.
"Yapmadın.. değil mi? Düşündüğüm şey değil."
"Biliyorum her şeyi. Ne yaşadığını. O adamın sana nasıl davrandığını. Her şeyi yazmışsın. Rüyanı bile." Günlüğümü okumuş.. Her şey ama her şey orada yazılıydı. Hastalık sürecim, gördüğüm tedaviler. Demek o yüzden öyle demişti. Hastalığımın tetiklenmesinden korkuyordu. Tekrar felç kalmamdan korkuyordu.
"Neden yaptın..?" Belki de en son isteyeceğim şeydi beni o halde bilmesi. Bu kadar acınası bir halde olduğumu öğrenmesini istemiyordum.
"Pisliksin!" Onu omuzlarından ittirip yürümeye devam ettim. Nasıl yapar? Benim için bu kadar bir hassas konunun peşine nasıl düşer, karşıma geçip nasıl okudum diyebilir? Ve tüm mesafesi bu yüzdendi. Tekrar bunları yaşamamam içindi. Aptal!
"Hazal, dur."
"Bırak.. görmek istemiyorum seni."
"Bende seni öyle görmek istemiyorum!" Durdum. Bana bir şey olmayacaktı ki. Ben zaten sadece onunla iyi olabilirken onun beni kendinden itmesi buna çözüm müydü?
"Güzelim hep beni yazmışsın.. sana nasıl acı çektirdiğimi, seni nasıl kırdığımı. Seni üzüyorum işte. Git diyorsun gitmiyorum. Dokunma diyorsun dokunuyorum. Farkında değildim ama sana zarar veriyordum. Düşündüm ki uzak durursam sende iyi olursun. Canını daha fazla yakmam."
"İyi halt etmişsin!" Tekrar geriye dönüp hiddetle üzerine yürüdüm.
"Uzak durursan iyi olurum öyle mi? Hani evim sendin!? Hani sana dönersem her şey düzelecekti? Dengesiz herif! Madem öyle uzak duralım o zaman!" Ona arkamı döndüm ama dayanamayıp tekrar yüzüne baktım.
“Ben acı çektim evet, ama sen uzaklaştıkça daha çok acıyor. Bunu da günlüğüme yazmam gerekiyor mu!?”Onu tekrar itip yürümeye devam ettim. Hırsımı alamıyordum. Aptal! Aptal!
Sinir ediyordu beni. Uzak durursa iyi olacakmışım! Görelim bakalım uzak durabiliyor musun!?
Hayır bir de rüyamı öğrenmiş! Bu resmen ondan çocuk istiyorum demek gibi bir şeydi. Of! Ne kadar kırılmış olsamda bunu bilmesi beni utandırmıştı.
Çünkü o rüya bir heves değildi; içimde büyüyen, adını bile yüksek sesle söylemeye korktuğum bir istekti. Ona anlatmaya cesaret edemediğim bir geleceği, istemeden gözlerinin önüne sermiştim. Şimdi bakışlarında bunu taşıdığını bilmek, öfkemi bile bastırıyordu. Kırılmıştım ama daha beteri, çıplak yakalanmış gibiydim.
Utandığım için sinirleniyordum; sinirlendiğim için daha çok kırılıyordum. O rüyayı bilmeyi hak etmemişti. Benim içimde büyüyen, kimseye açmadığım bir isteği bu kadar kolay sahiplenemezdi. Ve bu öfke… ondan kaçmak için değil, ona mesafe koymak için vardı.
Madem mesafe istiyordu, alacaktı. Ama bu onun koyduğu bir mesafe olmayacaktı.
Dudaklarımı bastırdım, derin bir nefes aldım.
Sen görürsün patronun oğlu diye geçirdim içimden. Uzak durmayı ben de biliyorum. Hem de sandığından çok daha iyi.
| Okur Yorumları | Yorum Ekle |

| 857 Okunma |
39 Oy |
0 Takip |
66 Bölümlü Kitap |