28. Bölüm

28. Bölüm

Nurgül Aydoğan
nuraydogan

Gerçekler can yakıyor...

Canı yakan canan ise kül olunur...

***

Hayatımda birçok dönüm noktası oldu. İlki babamla anaannemi kaybettiğim gündü. İkincisi Leyla'yı kaybettiğim gündü üçüncüsü Selim'e aşık olduğum zamandı... Ve sonrasında bundan dolayı olan hatalar.

Selim'e aşık olduğumu sanmamdı diyorum çünkü ben aşık olmamıştım ben babamın hayaletine tutundum.

Selim babamın bir kopyasıydı.

Ben babama aşıktım Selim'e değil.

Tabii bunu anlamam çok uzun sürmüştü. Bunu anlamamam çok büyük şeylere mâl oldu.

"Bilge!" Suzan'ın sesiyle kendime geldim. Suzan'a baktım. Hazır bir şekilde bekliyordu.

"Hadi! Gitmiyor muyuz?" Dedi tek kaşını kaldırarak.

"Gidiyoruz, hadi çıkalım diyip koltuktan kalktım. Onu hastaneye bırakıp öyle geçicektim askeriyeye.

Ayakkabılarımı giyip kapının önüne geçtim. Suzan'ın ayakkabısını seçmesini bekliyordum.

"Haydi Suzan, alt tarafı ayakkabı." Dedim aceleyle.

"Ayakkabı diyip geçme. Çok önemli." Diyordu ki yukarıdan aşağıya inen Ayaz'ı görmem bir oldu.

"Günaydın, komutanım" dedi gülümseyerek.

"Günaydın" Dedim bende. "Hayrola, bu saatte nereye?" Dedim tek kaşımı kaldırarak.

Ayaz cevap veremeden Suzan tek ayakkabısını giymiş bir vaziyette dışarı çıktı.

"Sana ne Bilge? Belki işi vardır." Diye cırladı sonra da sanki cırlayan o değilmiş gibi gülümseyip Ayaz'a "Günaydın" dedi. Ayaz da aynı şekilde karşılık verdi.

"İlçeye gitmem gerekiyordu da komutanım. Onun için erken çıktım." Suzan'ı görmek için demiyor da.

"Aaa, ne güzel. Beni de yol üstünde bırakır mısınız?" Diyen Suzan'a şaşkın bakışlar atıyordum. Ben bırakıcaktım!

Senin pabucunu dama atıldı.

"Olur, bırakırım tabii." Dedi Ayaz gözlerinden kalpler atarak.

"İçtimaya geç kalmayasın?" Dedim araya girerek.

"Yok, komutanım. İşim iki dakikalık zaten." Bu saatte ne işiyse artık.

"İyi, tamam. Geç kalırsan sorumlusu ben değilim bak" Dedim imanla. Ohoo, ben kime diyorsam. Bunlar çoktan bakışma seansına geçmişlerdi. Hiç uğraşamazdım onlarla.

Onları arkamda bırakıp arabama yöneldim. Kısa süre sonra askeriyeye varmıştım. Zaten beş dakikalık yoldu. Arabasız da gelinebilirdi. Ama ne olur ne olmaz diye arabayı yanımda getiriyordum.

İçtima alanın geçip oturdum. Timin gelmesine daha vardı.

***

"Komutanım yeter artık! Öldük bittik." Diye yakınan Yılmaz'ı dinlemedim bile.

"Cevap vermeye bile tenezzül etmiyor artık" diye mırıldandı ama herkes duydu.

"Duyamadım! Ne dedin Yılmaz?"

"Ne güzel ettik de 500 şınav çekmeye başladık diyordum komutanım" dedi sitemle.

"Bunu siz istediniz ya Yılmaz? Niye şimdi isyan ediyorsun?" Dedim ayıplar gibi.

"Komutanım, vallaha istemedim. O da nerden çıktı?"

"Sen istedin Yılmaz hatta sizle istediniz?"

"Biz mi? Biz kimiz komutanım?" Dedi merakla. Bir yandan da şınav çekiyorduk. Ama susmasını bilmiyordu.

"Sen, Ali ve Ayaz" üçünde geç kalmıştı. Ayaz'ı o kadar uyarmama rağmen geç kalmıştı. Bunun bir bedeli olmalıydı.

"Komutanım, bir daha geç kalmayacaz." Dedi Ali.

"Bir daha geç kalırsam ne olayım?" Dedi Ayaz.

"Susun lan. Suçlu olan siz, konuşan siz, cezayı paylaşanlar Murat ile Berdan! Bakın onlara sesleri çıkıyor mu?" Dedim sesimi yükselterek. Zaten karnımın ağrısından tam geçmemişti. Şimdi daha da artacaktı.

Neyse ki içtimanın devamı sessiz geçmişti. Ağızlarını sıkı tutabilmişlerdi

Sonrasında kahvaltımızı edip timin odasına geçmiştik. Şimdi ise öylece oturuyorduk. Ta ki Yılmaz ağzını açana kadar.

"Komutanım, siz mimiklerinizi mi alırdınız?"

"Ne?" Dedim anlamayarak. Ne diyordu bu?

"Hani hiç gülmüyorsunuz ya acaba gülmeye yarayan mimiklerinizi mi aldırdınız. Bir kadının bu kadar somurtkan olması normal değilde. O yüzden sordum." Sonlara doğru sesi kısılmıştı.

Bu bakışları gören birisinin konuşabilmesi bile mucize. Çek o bakışlarını çocuktan!

Ben bir şey demeden Murat Yılmaz'ın kolunu dürtüp sessiz olduğunu düşündüğü ama bizim duyduğumuz bir sesle konuştu.

"Sabah yürek mi yedin oğlum sen? Sabah sabah zaten sizin yüzünüzden 500 şınav çektik bir daha mı çektirmek istiyorsun lan!" Dedi.

" Niye öyle diyorsun? Merak ettim de sordum?"

"Benim de merak ettiğim bir şey var Yılmaz." Dedim sakince.

"Aa, öyle mi komutanım? Neyi merak ediyorsunuz?" Dedi yutkunarak.

"Şöyle elimin tersiyle sana vursam duvara yapışır mısın acaba? Deneyelim mi? Merak ediyorum da." Dedim imayla.

"Yok, komutanım. Merak etmeseniz daha iyi gibi" dedi korkuyla.

"Yok, olmaz öyle. Merak ettim sonuçta."

Tim onun haline kıs kıs gülüyordu. Ben olsam ben de gülerdim.

İmdadına Ayaz yetişti. Bu sayede o da rahat bir nefes aldı.

"Komutanım, Zülküf abi yarın gelicekmiş. Size haber verdi mi?" Dedi araya girerek.

Zülküf abi bir haftadır kardeşini almak için gitmişti. Kardeşi ikna olmuştu şimdi de boşanmak için mahkemeyi bekliyorlardı. Bugün mahkeme vardı hatta.

"Boşanma gerçekleşti mi?" Dedim Ayaz'a bakarak.

"Hayır, komutanım. Adam mahkemede karımı seviyorum demiş. Haliyle boşanamamışlar."

Anladım der gibi başımı salladım. Zaten ilk celsede boşanmalarını beklemiyordum. Darp raporu alabilselerdi işleri daha kolay olurdu ama şerefsiz olacakları sezmiş gibi kadına elini sürmemişti. Bu da işleri daha da zorlaştırıyor.

"Kardeşiyle beraber geliyor dimi?" Dedim. Başını onaylar biçimde salladı. Kadın en azından güvende olurdu.

Timle biraz daha oturduktan sonra bir er gelip Albayın beni çağırdığını söyledi.

"İnşallah görev vardır." Dedi Murat.

"İnşallah" diyip yanlarından ayrıldım. Albay harekat merkezindeydi. İçeri girdiğimde kimse yoktu. Görev vardı.

"Kuzgun! Görev var!"

Dudaklarım iki yana kıvrıldı. Bu kadar yattığım yeterdi. Biraz da ortalığı karıştıralım.

***

"Kuzgun! Beni duyuyor musun?" Kulaklıktan gelen Albayın sesiyle kamp alanından bakışlarımı çektim.

"Duyuyorum" dedim sadece.

"Askerin tutulduğu çadır 5 kişi tarafından korunuyor. Sahadaki elemanımız bu bilgiyi verdi. Geri kalanı sende."

"Emredersiniz. Kulaklığı kapatıyorum." Diye bilgi verip kulaklığı kapattım. Zaten geri kalanı çocuk oyuncağıydı. Bir tek askerin tutulduğu çadırı bilmiyordum. Onu da öğrendiğime göre engel kalmamıştı.

Bu sefer kılık değiştirmeme gerek yoktu. Şu anda saat gece yarısını geçmişti. Sadece bir kaç terörist ayaktaydı onları da temizleyip ilerleyecektim.

Yaklaşık yarım saat sonra Albayın söylediği çadırı bulmuştum. Önce adamları sessizce indirdim. Fark etmedikleri için boğuşma yaşanmadı zaten.

İçeri girmemle yerimde donmak bir oldu. İşkence edilen adam Aras'tı.

Yarı baygın haldeydi. Vücudunda bir çok yara vardı ama hayatı tehlike yaratacak bir şeyi yoktu.

Yanına gidip zincirleri çözdüm. Çadırın önündeki adamlardan birinden anahtarı almıştım.

Yanaklarına yavaşça vurup ayıltmaya çalıştım. Neyse ki kendine gelebilmişti yoksa bu cüssesiyle onu taşımam çok zordu.

"Kuzgun?" Dedi puşiyi görünce. "Benim" dedim.

"Ayağa kalkabilecek misin?" Dedim. Burdan çıkmamız gerekiyordu.

"Kalkarım" diyip ayaklanmaya çalıştı. Benim desteğimle ayağa kalkabildi.

"Tütün bana" dedim. Burnuma gelen amber kokusuyla mayıştım. Başımı diğer tarafa çevirip kokuyu almamaya çalıştım.

Kokular unutulmuyordu...

Kamptan uzaklaşınca onu yere bırakıp karargah ile bağlantıya geçtim. Aras gözlerini kırpmadan bana bakıyordu.

"Bir sorun mu var?" Dedim tek kaşımı kaldırıp. Tabii o bunu maskeden dolayı göremedi.

"Kokunu birisinin kokusuna benzettim" dedi dalgınca.

"Senin için önemli birisi miydi?" Dedim. "Yani hatırladığına göre..."

Cevap vermedi. Dalgındı zaten.

"Bir insanın kokusunu unutamazsın. Benimki de o hesap" dedi dalgın dalgın.

Kokumu hatırlıyordu...

Ama onun için önemsizdim. Önemli olsaydım önemli derdi dimi?

Sanırım kırıldım...

 

 

 

 

 

 

 

 

Bölüm : 31.08.2025 17:16 tarihinde eklendi
Okur Yorumları Yorum Ekle
Hikayeyi Paylaş
Loading...