
Bazı seçimler insanın hayatını kökten değiştirir.
Bazen en sıradan seçimler yüzünden vicdan azabı çeker insan.
Oysaki sıradan bir seçim değil miydi, seçtiğimiz?
Bunu ancak yaşadıktan sonra anlayabilirsiniz.
Yaşayabilirseniz eğer...
***
"Bilge! Murat'ı almadan gelme." Dedi bana ağlamalı sesiyle Aslı.
"Ölümüm pahasına bile olsa sana onu getirecem" dedim bende karşılık olarak. Peki şimdi ne yapacaktım?
Verilen koordinatlara gelmiştim. Ama kamp bomboştu. Çadırlar vardı ama bir kişi bile yoktu.
Birilerinin geleceğinden haberleri olmuş olmalıydı. Bu da şüphelerimi kanıtlıyordu. Aramızdaki hain harekete geçmişti.
Hain diyorum çünkü kim olduğunu daha kanıtlayamamıştım. Kanıtladığım an her şey değişecekti. Şüphelerim yok değildi. Ama kanıt olmadan kimseyi suçlayamazdım. Her ne kadar belli olsa da...
Şimdi ise işin en zor kısmındaydık. Yuva'ya bilgi vermem gerekiyordu. Ama bunu yapmak zordu.
Orada sevdiğinin iyi haberlerini bekleyen bir kadın vardı. Orada işi yüzünden bir damla yaş dökemeyen bir kadın vardı. Orada sevdiğinin şehit haberi bile gelse vatan sağ olsun demek zorunda olan bir kadın vardı. Şimdi bu kadına nasıl sevdiğini bulamadım diyecektim?
Beklemenin bir faydası olmayacağına karar verip bağlantıya geçtim.
"Kuzgun'dan Yuva'ya." Dedim telsizden.
"Yuva dinleme de. Kampa varabildin mi Kuzgun?" Diyen Aslı'nın sesiyle boğazıma bir yumru oturdu.
"Vardım Yuva." Dedim sadece. Konuşmak istememem normal miydi?
"Askerimizi bulabildin mi Kuzgun?" Dedi Aslı. Sesinden belli olmasa da korkuyordu. Bunu bilmek kolaydı. Kim olsa sevdiği için korkardı.
"Hayır, kamp boşaltılmış." Dedim donuk bir sesle. Karşı taraftan bir süre ses gelmedi. Şu anda onun yanında olup teselli etmek isterdim ama kaderin bizim için farklı planları vardı.
"Helikopteri gönderiyorum." Dedi uzun bir sessizlikten sonra. Ama benim dönmeye niyetim yoktu.
"Hayır. Helikopteri göndermeyin. Fazla uzaklaşmış olamazlar. İzlerden takip edebilirim. Askerimizi almadan gelmeye niyetim yok." Dedim kararlı bir sesle.
"Bu riskli olabilir. Nasıl bir örgütle karşı karşıya olduğunu bilmiyoruz Kuzgun. Dönmelisin." Dedi Aslı.
"Helikopteri gönderseniz bile ben burda olmayacağım. Boşuna göndermeyin" diyip telsizi kapattım. Ben kararlıydım. Söz vermiştim, sözümü tutmamak işten bile değildi.
Teröristler giderken izlerin büyük çoğunluğunu silmişlerdi ama yine de silinmeyen izler vardı. Kan lekeleri gibi.
Kimin yaralı olduğunu bilmiyordum. Tek dileğim yaralı olanın Murat olmamasıydı.
***
3 saatlik bir sürenin sonunda kamptakilerin sığındıkları mağaraları bulmuştum. Bir kaç kişi nöbet tutuyordu. Diğerleri içerdeydi. Saat 6'ya geliyordu. Havanın kararmasına daha vardı.
Nöbet tutan itlerden birini gözüme kestirip sessiz adımlarla yaklaştım. Kafasını tuttuğum gibi çevirmemle gelen ses ile rahatladım desem yalan olmazdı doğrusu.
Üstündeki kıyafetleri çıkarıp ben giydim. Kıyafetlerimi ve eşyalarımı bir yere sakladıktan sonra adamın nöbet tuttuğu yere geçip beklemeye başladım.
Hava karardıktan sonra başka birisi geldi. Nöbetin ona geçtiğini söyledi bende mağaraya geçtim. Şu anda bir şey yapamazdım çünkü Murat'ın nerede ve ne durumda olduğunu bilmiyordum. Önce nerede olduğunu öğrenmeliydim. Sonra da burdan nasıl çıkacağımızı.
Mağara büyüktü ve kollara ayrılıyordu. Bu da fazla zamanımı alırdı. Başka bir yol bulmalıydım.
Etrafta gezerken bir it beni durdurdu. Sonra kafasıyla bir yeri gösterip konuşmaya başladı.
"Hele şuradan gidip yemek getiresin. Başkan'a götür." Dedi sert bir sesle. Acaba böyle konuşunca korktuğumu falan mı sanıyor diye düşünmüyor değilim. Ama salak olduklarını hatırlayınca buna kafa yormayı bırakıyordum. Salaklardı sonuçta.
"Başkan nerede bilmiyorum. Dışarı da nöbet tutuyordum." Dedim sesimi kalınlaştırarak. Puşi taktığım için yüzüm görünmüyordu.
"Yav, bak şurayı görüyor musun?" Dedi bir yeri göstererek. Başımı salladım. "Hah oradan giriyorsun, sonra sağa, sonra sola en sonda sağa dönüyorsun. Başkan ordadır." İlla ben götürecektim yani. Başımı sallayıp yemeklerini yaptıkları leş yuvasına geldim.
Anladığım kadarıyla burası öylesine sığındıkları bir yer değildi. Eşyaları önceden de vardı. Sadece oraya gideceğimi haber aldıkları için buraya gelmişlerdi.
Başkan dedikleri adamın yemeğine tükürüp götürmeye başladım. İnşallah zehir zıkkım olurdu. Başka zaman olsa kellelerini almayı bilirdim de Allah'tan Murat'ı almak için gelmiştim.
Adamın tarif ettiği gibi ilerleyip dediği yere geldim. Etraf kandillerle donatılmıştı. Yemeği yere bırakacaktım ki hiç duymak istemediğim bir ses duydum.
"Hoşgeldin, Deniz. Umarım beğenmişsindir burayı." Dedi Selim. Sesin geldiği tarafa baktım. Orada kandil yoktu. Haliyle nerede olduğunu tam göremiyordum.
"Hoş bulmadım, Selim. Askerim nerede?" Dedim dönük bir sesle. Hâlâ karanlıktan çıkmamıştı.
"Askerim mi? Ne çabuk benimsedin onları?" Dedi şaşırmış gibi yaparak. Bu hallerini ezberlemiştim artık.
"Onlar derken?" Dedim tek kaşımı kaldırarak. Evet, buraya takılmıştım.
"Timin işte. Askerlerin değil mi onlar? Neydi adları?" Biraz düşünür gibi yaptı sonra da yeni hatırlamış gibi
"Ah, hatırladım. Üsteğmen Ayaz Yıldırım. Senin Suzan'ın sevgilisi. Suzan çok üzülür dimi sevgilisine bir şey olsa?" Dedi üzülür gibi.
"Alma onun adını ağzına." Dedim dişlerimin arasından.
"Tamam, tamam. Bir sonraki kişiye geçelim. Teğmen Zülküf Yeşil. Timin abisi. Çocukları çok üzülür dimi babalarına birşey olursa?"
"Bunlardan sanane Selim. Üzülürlerse onlar üzülür. Bundan sanane." Dedim umursamaz bir sesle.
"Aa, ama onlar senin timin. Onlar hakkında böyle konuşmamalısın." Dedi ayıplar gibi. Ne saçmalıyordu bu yine.
"Timim olmaları hiç bir şeyi değiştirmez. Ben görevimi yaparım sadece. Onlarla bir işim olmaz." Dedim yine aynı donuk sesle.
"Bence de değiştirmez. Peki ya sizce beyler?" Beyler derken? Neler oluyordu burada.
Kandillerin tek tek yanmasıyla dikkat kesildim. Sikeyim böyle işi! Onların burada ne işi vardı?
Karşımda bütün tim zincirlenmiş bir halde duruyordu. Hepsinin gözlerinde biraz kin biraz öfke vardı. Bana niye öfkelilerdi? Bana niye kinle bakıyorlardı?
Gözlerim hepsinde tek tek gezindi. En son Murat'ta durdu. Zincirlere zar zor tutunuyordu. Ağır yaralıydı. Çok kan kaybediyordu. Acilen müdahale edilmesi gerekiyordu.
"Eee, Deniz. Sürprizi mi beğendin mi? Bak sırf sen istedin diye bu kadar hızlı getirdim onları. Bir aferin hakketttim bence." Dedi muzip bir tavırla. Ne diyordu anlayamıyordum. Ne demek ben istedim diye?
Kahretsin! Yine çok kötü şeyler oluyordu!
Ben bu işten nasıl çıkacaktım?
| Okur Yorumları | Yorum Ekle |

| 20.47k Okunma |
1.96k Oy |
0 Takip |
50 Bölümlü Kitap |