44. Bölüm

44. Bölüm

Nurgül Aydoğan
nuraydogan

Ölmek için toprağa mı gömülmek gerekir?

Yaşarken ölünemez mi?

Siz hiç yaşayan ölü gördünüz mü?

 

***

Selçuk'tan

Bazen insan öylece oturup düşünmek ister. Nereden geldiğini, ne yaptığını, asıl amacının ne olduğunu düşünmek ister.

Bazen de tamamen uzaklaşmak, uzun bir süre kimseyi, hiçbir şeyi düşünmemek ister.

Tam olarak öyle bir andaydım. Aklımda bir curcuna vardı. Ne yapacağımı bilmiyordum. Kardeşim içerde, ameliyattaydı. Benim burda elim kolum bağlıydı, yapacak bir şeyim yoktu. Keşke elimden bir şey gelebilseydi. Keşke onun önüme atlayacağını anlayabilseydim.

Ama anlayamamıştım. Şu anda orada yatan ben olmalıydım!

Bana gözümü kırpmadan senin için ölürüm demişti. Ve yine sözünü tutmuştu. Sözlere olan takıntısı bitmiyordu.

Babası o küçükken şehit olmuştu. Son görevine çıkmadan önce Bilge'ye söz vermişti geri döneceğine dair ama tutamamıştı. Ben Bilge'nin sözünü tutmadığını görmemiştim şimdiye kadar. Ben babasının sözünü tutamamasına bağlardım o ise bununla bir alakası olmadığını söylerdi. Her ne kadar inkar etse de bu yüzden olduğunu biliyordum.

Bilge babasına benzediğini söylerdi. Babası da verdiği sözü tutarmış. Tek bir tanesini tutamamıştı sadece. O da şehadet şerbetini içtiği içindi.

Benim için Bilge demek kardeş demekti. Anne demekti, baba demekti. Benim kimsem yoktu Bilge'yi tanıyana kadar.

Hep ölsem kimsenin haberi olmaz diye düşünürdüm, sonra onu tanıyınca arkamdan ağlacak birisi var diye düşündüm. Ama şimdi anlıyorum ki ben ölürsem arkamdan ağlamaz benimle ölürdü.

"Selçuk!" Diyen bir sesle kendime geldim. Beni sarsan Aslı'ydı. Aslı'yı, Bilge sayesinde tanımıştım. Bilge'nin değer verdiği kişilerden biriydi.

"Nazım Albay telefonda. Seni istiyor." Dedi şişmiş gözlerle. Nazım Albayı tanımıyordum. Ama Bilge bahsetmişti.

Babası ile annesinin tim arkadaşıymış. Babasının şehit olduğu operasyona eşi doğum yaptığı için gitmemişti. Şans eseri hayattaydı yani.

"Niye?" Dedim tek kaşımı kaldırarak. "Bilmiyorum." Dedi duvarın dibine tekrar çökerek. Ben de elinden telefonu alıp uzaklaştım.

"Ben Selçuk Korkmaz. Beni istemişsiniz Albayım." Dedim sert bir sesle.

"Selçuk Korkmaz. MİT'ten emir geldi. Alaya gelmelisin." Dedi sert bir sesle.

"MİT niye direkt bana haber vermedi?"

"Ulaşamamışlar. En son bizim bulunduğumuz Alaya bağlı timlerden birisini kurtarmaya gittiğin için bizden rica ettiler. Hemen burda ol!" Diyip telefonu suratıma kapattı.

Telefonum düşmüştü. Bu yüzden bana ulaşamamışlardı. Eğer bu kadar acil beni çağırıyorlarsa görev var demekti.

Aslı'nın yanına dönüp telefonu verdim. "Ne için istemiş?" Dedi bana bakarak. "Emin değilim ama görev için galiba."

"Gidicek misin? Bilge çıkmadı daha ameliyattan."

"Gelebilme şansım olursa gelicem. Ama eğer tekrar gelemezsem Bilge sana emanet. Şu anda burda tanıdığım tek kişi sensin."

"Merak etme. O sadece senin arkadaşın değil. Benim de kardeşim. Bana emanet!"

Bilge'nin anlattığı kadarıyla ona güvenebilirdim. Ama yine de koşulsuz şartsız güvenmiyordum. Hainler her yerdeydi.

****

"Selçuk Korkmaz. Yeni bir görevin var." Bunu zaten anlamıştım. Şimdi tekrar söylemelerine gerek yoktu.

"Nedir?" Dedim soğuk bir sesle. Bu görev şimdi olmak zorunda mıydı? Başka zaman olsa hiç sorgulamazdım. Ama şimdi Bilge orada ameliyattayken göreve çıkmak zordu.

"Sınır köylerinden birine saldırı olmuş. Köyde bulunan küçük çocuklar kaçırılmış." Bekleyip bana baktı Albay.

"Benden istediğiniz ne?" Bu soruyu sormamı bekliyormuş gibi devam etti. "Senden istediğimiz bu çocukların nereye kaçırıldığını bulman." Onaylar biçimde başımı salladım.

"Göreve çıkmadan önce ne kadar sürem var?" Yapmam gereken önemli bir işim vardı.

"Bir saat." Bu bana yeterdi. "Peki buradaki kapıların anahtarları nerede?" Bu soruma anlam veremedi Albay.

"Ne yapacaksın anahtarları?"

"Aslında anahtarları değil anahtarı. Bilge Bozkurt'un odasının anahtarını istiyorum."

***

Albaydan anahtarı almak kolay olmamıştı. Ama yine de almıştım.

Bilge biz kamptayken bazı belgelerden bahsetmişti. Onları Albaya vermem gerekiyordu.

Kapıyı açıp odaya girdim. Masaya doğru gidip çekmecelere baktım. Söylediği gibi bir tanesi kilitliydi. Çekmecenin kilidi buralarda bir yerde olmalıydı.

Masanın üzerine bakınmaya başladım. Olabilecek tek yer kalemlikti. Oraya baktım. Ve burdaydı.

Çekmeceyi açıp belgeleri çıkardım. Belgeleri çıkarttıktan sonra gözüme zarflar çarptı. Belgelerin altına konulmuştu.

Zarfları çıkarıp bakmaya başladım. Üstünde isimler vardı. Üstünde benim ismim olanı alıp diğerlerini bıraktım. Ne için yazmıştı bunları?

Zarfı yırtıp açtım. Mektup gibi bir şeydi galiba. Mektubu açmamla şok oldum. Bunları ölürsem diyerek yazmıştı. Ölüme hazırlanmıştı.

Canım kardeşim,

Eğer bunu okuyorsan ben çoktan ölmüşüm demektir. Şimdi büyük bir ihtimalle "insan niye kendi ölümünden sonrası için mektup yazar ki" diye düşünüyorsundur. Düşünme çünkü ben düşündüm ama bir cevap bulamadım. Sen kendini boşa yorma.

Biliyorum bunları okumak hoşuna gitmiyor ama bunları yazmak bana daha iyi geldi. Sana anlatmak istediğim bir şey-


Mektubu hızla kapattım. Bu çok saçmaydı. Niye böyle bir şey yapmıştı?

Üstelik o yaşıyordu. Bunları okumam yanlıştı. Zarfı kapatıp çekmeceye koydum. Odayı eski haliyle bırakıp dışarı çıktım.

Belgeleri alıp Albaya verdim. "Ne bunlar?" Dedi sorgular bir şekildi.

"Bilge Bozkurt görevini tamamlamış. Bunlar kanıtlarıymış. 'Albaya söyle ben görevimi tamamladım' dedi. Gereğini yaparsınız." Diyip çıktım.

Bilge'nin görevi burda ki hainleri bulmaktı. Ve bulmuştu da.

Birisi ihanete uğrarsa her an herkesin ona ihanet edeceğini düşünürdü.

Onlar da bunu bildiği için Bilge'yi görevlendirmişlerdi. Belki acımasızca görünebilirdi ama eğer bir hain varsa onu bulmak için böyle bir yola başvurulmak zorundaydık.

Yoksa geriye devlet diye bir şey kalmazdı...

 

 

 

 

Bölüm : 23.11.2025 00:19 tarihinde eklendi
Okur Yorumları Yorum Ekle
Hikayeyi Paylaş
Loading...