33. Bölüm

29.BÖLÜM "SESSİZ ÖLÜM:İHANET"

Nur Peri
nurperi287

Sen bana düşmandın ben sana vurgun

Ve bir kadının derin sevgisinden yüreğine batan oklar diline süzülen acımasız sözler olarak karşımıza dikildi.

'''Şair demiş ya ölüm değilse bizi ayıran yazık olmuş diye. İşte o hesap! Ölüm değil bizi ayıran yazık oldu.''

Yas nasıl atlatılırdı? Soruyu doğru soralım. Birinin ölümünü nasıl atlatırdınız? Ölenler unutuluyordu. Düşünsenize siz hayattaydınız nefes alıyordunuz. Sonra toprak oldunuz geride kalanlara da unut denildi. Hayat akıp geçti. Unutulacak hayatlarımızın karşılıklarını görecektik. Kabullenmek zordu. Biz kabullenmemiştik görmezden gelmeyi seçmiştik. Sonra yaşarız dediğimiz acılar biriktikçe birikmişti. Bir gün hepsi üstümüze yıkılacaktı. Biz ise altında kalacaktık.

Bazı anılar vardır bazı yerler bazı insanlar... Neyi özlüyorduk biz? Siz neyi özlüyorsunuz? Herkesin bir özlemi vardır. Herkes mazisine mahzunca el sallamıştır..

Elimi Yansı'nın başına koydum. Ateşi vardı.

''Üzüntün seni hasta ediyor.''

Gözleri yerdeyken buruk bir tebessümle cevap verdi.

''Şifam ise toprağın altında yatıyor. Savaşalım dedik savaşacak güç bırakmadılar.''

Söyleyecek söz bulamadım. Göz yaşları yatağını yüzünü izleyemeden yastığını ıslattığında ''Kırk gün oldu Mevlit okutacak mıyız?'' diye sordu. Başımı sallayarak onu onayladım. Konuşursam dayanamam diye korkuyordum.

Ayağa kalkıp odadan çıkacağım sırada bileğimden tutmasıyla ona döndüm. Bir umutla gözlerime bakarken yüzünde buruk bir gülümseme vardı.

''Deniz kendiliğimden uyursam onu rüyamda görür müyüm?''

Söylediği sözün ağırlığı altında ezildiğimde yüzümü acıyla buruşturdum. Dudaklarım bir söz edecekmiş gibi açıldığında kelimeler aklımdan uçup gitmiş ne diyeceğimi bilememiştim. Doğu gittiğinden beri anca ilaçlarla uyuyordu. Onun rüyasına muhtaçtı. Dilimden bugün fütursuzca dökülen acı sözcüklerin çıkmasına mani olamadım.

''Nasip...''

Gözlerini kapatıp kabullenişle başını sallarken bileğimi serbest bırakıp başını diğer tarafa döndüğünde ağladığını biliyordum.

Teselli vermek için kalkan elim tereddüt etmiş havada asılı kalmıştı. Yumruk yapıp yanıma düştüğünde başımı eğip duvarların artık üstüme geldiği odadan çıkmıştım. Oturma odasına geçtiğimde Yıldız ve Dolunay'ı televizyona dalıp gitmiş buldum. Ne kadar televizyonu izler gibi görünseler de akıllarının başka yerde olduğu belliydi. Televizyon sadece düşüncelerini bastıran bir sesti. Ben de hiç söz etmeden onlara katıldım. Onlar gibi dalıp gitmeden önce televizyona baktım.

Akşam haberlerinde yine bir vahşetin haberi dönüyordu. Yine bir kadın davası değildi. Yine bir zalimin zalimliğiydi. Aklıma Kübra düştü. İzmir'e gittikten sonra görüntülü konuşmuştuk. Saçlarını kesmişti. Saçlarına dokunan zalimden tek bir iz kalsın istememişti. Vücudunda geçmeyen yaralar hep olacaktı o ilk yaradan başlamıştı. Kübra zalimi dokundu diye saçlarını kesip yepyeni çiçekler açtırmaya çalışan kadınlar içindi. Şimdi saçları kökünden eskisinden daha gür daha güzel daha sağlıklı çıkacaktı. Zamanla onun iyileştireceği gibi...

''Kübra nasıl?'' diye sordu Yıldız. Aylar sonra evde farklı bir cümle duymuştuk.

''İyiymiş.'' dediğimde başını sallayıp mekanik bir hareketle televizyona döndü.

İlk defa onu da bir rutinin içinde görüyordum. Yıldız bizimle oturuyor televizyon izliyor ve aylardır başını belaya sokmuyordu.

Burası unutmanın ülkesiydi. İnsan yaşadıklarını unuturdu yaşananları unuturdu ama acı bakiydi. İnsan acıyı unutmazdı. En acısı burası acıların unutulduğu dünyaya dönüşmüştü. İçimden tekrardan aynı cümleyi kurdum.

İnsanlar acıları unutmazdı. Acının verdiği ızdırabı unutmazdı. İnsanlar... Ve biz acıları unutmuştuk. Unuturken kayıp da etmiştik. Kaybolan acılar değil...

Bacaklarımı kendime çektim. Burası yas eviydi. Gerekmedikçe konuşmazdık. Sofralar öylesine kurulurdu. Evin her köşesinde her an ağlanabilirdi zira her an yasımız aklımıza düşebilirdi. Biz öyle Yansı'nın kafasındaki kitaplarda olduğu gibi aradan geçen aylara sığınarak birkaç sayfaya yılların arkadaşlığını sığdırıp yasımızı bitiremezdik. Evet, ayağa kalkmaya karar vermiştik ama bu sefer yasımızı erteleyemedik. Bu sefer hem yas tutuyor hem savaşmaya hazırlanıyorduk.

İçerde daha fazla durmaya dayanamayıp üzerime bir hırka geçirip balkona çıktım. Kollarımı göğsümün üstünde birleştirip gökyüzüne baktım.

Bakışlarım bir an yan balkona kaydığında köşede sessizce oturmuş başını ellerinin arasına almış Mert'i görmüştüm.

İkimizin de sesi çıkmadı. Ben varlığımı hissettirmemeye çalıştım. Yaklaşık yarım saat öyle geçerken Mert bir anda başını kaldırdı. Aldığı nefesin sesini duyduğumda ağladığını da anlamıştım.

''Zormuş be Deniz!'' dediğinde balkona çıktığımda beri ilk defa ona baktım. Yaklaşmak için balkonun ona yakın ucuna geldiğimde hava soğuk olduğundan dışarda pek insan yoktu. Balkonun lambasını ikimiz de açmamıştık. Sokak lambalarının kızıllığı etrafı aydınlatan tek araçken balkonumuzu da belli belirsiz aydınlatıyordu. Fazlasına gerek yoktu zaten saklanmak için gelmiştik.

Mert bu zamana kendini tutmuş biz toparlamak için kendini geriye atmıştı.

Başını duvara yaslayıp gökyüzüne baktı.

''İlk gün en zoruydu. Eve geldim Doğu yok! Dalga geçmiyor yengem nasıldı demiyor. Ulaş ile kavga etmiyor... El elde baş başta kalakaldım öyle. Neyse sen nefes almaya geldin ben nefesini kesmeyeyim.''

Mert karşımda durduğunda akan dokunamasam bile akan göz yaşlarını silmek için elimi kaldırdım. Bir süre gözlerime baktığında tenini hissetmesem bile göz yaşlarının sıcaklığını elimde hissetmiştim. O da aynısını hissetmiş olacak ki başını çevirip gözlerini sildi.

''Yarın konuşacağız kızları sen getirirsin.'' Hızla içeriye girdiğinde bugün ikinci kez havada asılı kalan elime baktım. Sonra elimi kalbime götürüp gökyüzüne bakarken Kur'an'dan bir ayet okudum.

''Sabret! Senin sabrın ancak Allah'ın yardımı iledir. Onlardan yana üzülme. Tuzak kurmalarından dolayı da sıkıntıya düşme.''

-------------------------------------------------------------------------

''Doğu bizim dışımızda en son bilinmeyen bir numarayla konuşmuş. Efarit olması yüksek ihtimal.''

Doğu'nun odasının önüne geldiğimizde Yansı bize kısaca aldığı son bilgiyi anlatmıştı. Şimdi ise bize dönüp kapıyı açıp açmamak arasında kalığı ikilemde bizden ona yardımcı olmamızı bekliyordu. Bu oda artık yaşayan birinin özeli değil. Toprağın altında yatan kardeşimizin odasıydı. Kimsenin girmesini istemediği odasına onun gidişinin ardından girmemiz hatırasına yaptığımız bir saygısızlık gibi geliyordu.

''Yansı bunu ona bir saygısızlık olarak düşünme. Onun rahat uyuması için girdiğimiz bir çaba olarak düşün. Odasını olduğu gibi bırakacağız.''

''Doğu bu odadaydı. Bu odada soluk aldı. Bu odada yürüdü, güldü, uyudu... Bu odada yaşadı Doğu. Daha aldığı nefes çıkmamıştır. Şimdi kimsenin girmesini istemediği odasına girmemiz hiç doğru gelmiyor.'' Bir insanın yaşarken girilmesini istemediği özel alanına fırsat kolluyormuşuz gibi girmek pek hoş gelmiyordu. Tek başına yapmasını bir günah işlediğini düşünürken bunun yükünü tek başına yüklenmesini istemedim. Yansı'nın elini tutup yavaşça kilide doğru kaldırdım. Anahtarı çevirdiğimizde çıkan tiz ses kulağımızda çınladı.

Temkinli adımlarla odasına ilk adımlarımızı atarken sağ ayakla girmeye dikkat ettik. Gözlerimiz etrafı bir günaha bakarcasına çekingen bir edada tarıyordu. Yansı'ya baktığımda Doğu'nun yatağının yanında durmuş komodinin üstündeki çerçeveye bakıyordu. Doğu başucuna Kaya'nın doğum gününde çekildiğimiz toplu fotoğrafı koymuştu. Yansı eline alıp sırayla elini Kaya ve Burhan'ın üzerinde gezdirirken en sonunda Doğu'da durmuştu. Titreyen dudaklarının arsından bir nefes aldığında gözlerini kapatıp fotoğrafı göğsüne bastırdı.

Yüzümü sıvazlayıp kendime gelmeye çalıştım. Ağlama isteğimi göz ardı edip etrafa duygusal açıdan değil bir avcı gibi göz gezdirmeye başladım. Doğu'nun odasında değil. Bize Doğu'nun ölümünün peşine düşmemiz için ipucu verebilecek bir polis odasında olduğumu düşünmeye çalıştım. Bu şekilde işimi kolaylaştırmaya çalışıyordum.

Gözlerim etrafı tararken bir an kitaplığa baktım. Biraz orayı incelerken yamukluğu dikkatimi çekti. Düzeltmek için hareketlendiğimde Mert'te destek olmuştu. İtmeye çalışırken gözüm kitaplığın arkasına takıldı. Bir an durduğumda gözümü kısıp aralıktan sızan kabartıya baktım. Tam göremediğimde Mert'e baktığımda o da aynı noktaya takılmıştı.

Göz göze gelip birbirimizi onayladığımızda kitaplığı kenara doğru çektik.

Geri çekildiğimizde gördüğümüzle şaşırmadan edememiştik. Doğu'nun bizden ayrı bir iz sürdüğünün kanıtı karşımızda duruyordu.

Büyük bir pano vardı. Doğu bizim hazırladığımızın aksine araştırmayı genişletmişti. Öyle ki panoda Mert ile benim babalarımın fotoğrafları vardı.

Kaşlarımı çattığımda Mert ile göz göze geldik. İkimizin de aklından aynı soru geçmişti.

''Babamın bu panoda ne işi var?''

Doğu geçmişi bizim aksimize öyle bir deşmişti ki bizim korkularımız şimdi apaçık karşımızda duruyordu.

''Doğu düşünmediğimiz ihtimalleri ya da görmediğimiz gerçekleri de önümüze koymuş.''

''Deniz bence Doğu hem emin olmadığından hem de bu çok hassas bir konu olduğundan bizden bunu saklamış.''

Başımı salladım. Yansı haklıydı. Doğu ihtimaller üzerine düşünüyor olmalı ki bunu bize göstermemişti.

Bir an durdum. Babamın fotoğrafına yaklaştım. Gülümsüyordu. Babamın gülmediği fotoğraf yoktu zaten. Babam gülmeyi de güldürmeyi de severdi. Gözlerim dolarken ben de güldüm. Babama gülümseyerek bakmalıydım. Merak etmişimdir babam gülerek mi ölmüştü acaba? Ne zaman titrediğini anlamadığım elimi kaldırdım. Fotoğrafın üstüne getirdim. Babamın sıcaklığını elimde hissetmek istedim. Fotoğraftaki gülen yüzü gözlerimi kapattığımda karşımda belirdi.

Başımı fotoğrafa yasladığımda dolan gözlerimden bir damla yaş süzülürken ''Baba!'' diye fısıldadım.

Mert'in omzumdaki elini tutup başımı kaldırdığımda beni açtığı camın yanına götürüp hava almamış sağlamıştı.

Kendime gelmek için bana zaman tanımışlardı. Daha iyi hissettiğimde camı kapatıp perdeyi çektim.

"Deniz istersen çıkabilirsin."

Dolunay'ın önerisine itiraz ettim.

"Hayır iyiyim. Bir an kötü oldum. Devam edelim."

Yansı tereddüt etmiş iyi olduğuma emin olmak için beni baştan aşağı süzdükten sonra panoya dönmüştü.

''Doğu, Efarit'in kim olduğunu öğrenmiş olabilir mi? Belki de bize onu söyleyecekti.''

Dolunay'ın söylediğiyle Yansı ''Öyle olsaydı çoktan duyardık. Doğu'nun bize söylemek istediği net bir bilgiden ziyade bir ipucu olmalı. Bizi gerçeklere götürecek kadar büyük bir ipucu.'' dedi.

Doğu'nun işaretleri önce babam ve Savaş Amca'yı işaret ederken ikisinin Vedat'a bağlanmasıyla kaşlarımı çattım. Bunun anlamı neydi?

Panoda tek bir çizik bile yoktu.

Yansı ise gözünü oradan ayırmıyor bir ipucu arıyordu. En sonunda kendi kendine konuşur gibiydi

"Bir gariplik var. Doğu madem iz sürmemizi istedi bize sadece tek bir çizik bile atmadığı fotoğraflar mı bıraktı yani?"

"Bu sefer içinde Mert ile benim babalarımızda var Yansı."diye ufak bir hatırlatma yaptım.

"Doğu ihtimalleri göz önünde bulunduran biri Deniz sen de biliyorsun."

"Ve gerçekleri seven...'Doğu'nun almış olduğu not olabilir mi?'' diye sorduğumda Yansı panoyu yakından incelerken bana cevap verdi.

''Sanmıyorum risk almamak için bilgileri aklında tutmuş olabilir. Burada bir iz sürdü, bir ipucu yakaladı ve onun peşine düştü ama bunu bulunması kolay bir yere koyarak da bize aksi bir durumda onun bıraktığı yerden devam etmemiz için bir harita verdi.''

''Nasıl yani?''

''Bunu daha gizli bir yere koyabilirdi. Sadece kendisinin bildiği ve başka kimsenin bilmediği bir yerde saklayabilirdi ama yapmadı. Sizin olağanüstü bir durum olmadıkça odasına girmeyeceğinizi biliyordu. Efarit'in ise bu panoyu bulsa da bir anlam çıkaramayacağının farkındaydı. Bu pano yaşarken bulmamızı istemediği ama yokluğunda peşine düşmemizi istediği bir gerçeği barındırıyor. Doğu'nun izlerini takip edelim. Bizi istediği yere götürecektir.''

''Efarit Doğu'nun kendisine yaklaştığını düşündü yani? Efarit ve Doğu aynı izin peşindeyse. Doğu onun kim olduğunu öğrenmeye yaklaşmış olabilir.''

Ulaş'ın söylediğiyle Yansı gözünü panodan ayırmayıp elini şıklatarak sıra veriyormuş gibi işaret parmağını Dolunay'a doğrulttu. Devam etmesini söylercesine ''ve.'' dediğinde Dolunay devam etti.

''Yaklaşırken de Efarit'in istemediği bilgiler öğrenmiş olabilir. Bu yüzden de onu öldürmek istedi.''

Yansı eğilen bedenini dikleştirip panonun yanına geçerken ise hepimizin aklına gelmeyen bir soruyu sormuştu.

''Doğu'yu Efarit'in öldürdüğü kanısına nereden vardınız?''

Panonun üzerinde gezinen elleriyle arkasını bize dönüp anlatmaya başladı.

''Bu zamana kadar öğrendiklerimiz şunlar: Eski sınıf arkadaşlarımız Efarit'in oyunuyla Vedat'ın pis işlerine dahil olup suçlu bir çete haline geldiler. Poyraz ve Nalan Efarit ile iş birliği içinde. Burada tüm bu düzene karşı çıkan tek bir kişiyi tanıyoruz.''

Eli Burhan'ın resminin üzerinde durdu.

''Burhan bu düzene karşı çıktı ve öldürüldü. Ölürken bana Efarit ile ilgili topladığı bilgiler olduğunu söyledi. Kasasında saklıyormuş. Gizlice arabasından kasayı aldım şu an evde ama şifreyi çözememiştim. Doğu'nun izleri Burhan'ın üzerinde durmuş. Ona kasadan bahsetmiştim. Muhtemelen Doğu şifreyi öğrendi. Kasadaki bilgiler ise kimsenin öğrenmesini istemeyeceği türdendi ki onu susturdular.''

Dolunay kaşlarını çatarak hesap soran bir edada

''Peki bize bunu niye daha önce söylemedin Yansı?'' diye sorduğunda nedeni bariz değil mi dercesine ellerini iki yana açıp etrafı gösterdi.

''Bu yüzden.''

Doğu biliyordu ve ölmüştü. Yansı'nın ne söylemek istediği gayet açıktı. Üstelemedik.

''Burhan öyle kolay bir şifreyle bu işi kapatmamıştır. Onun beyni kodlarla çalışır. Bu kasaya öyle sıradan bir şifre koymadı. Doğu'da bu şifreyi çözmek için bir yolculuğa çıktı. Bunun içinde bize bu panoda bir ipucu bırakmış olmalı. Bakalım birbirine bağladığı kırmızı ipin başlangıç noktası neresiymiş?''

''Sen biliyor muydun?'' diye sorduğumda Yansı'nın dudağının bir ucu alayla kıvrılırken başını yere eğdiğinde gözlerini kapattı.

''Bilseydim yanımızda olurdu. Bana bahsetmedi.''

Panoya daha ayrıntılı bakmaya başladım. Babamların ortasında duran Vedat Kaya ile birleşiyordu. İkisinin bir ilişiği olduğu barizdi babası ve annesinin de eskiden yanlarında çalıştığını biliyorduk. Vedat'ın aşağısından ise ailesiyle birlikte Poyraz ve Nalan duruyordu. Kaya'nın onun gayrimeşru çocuğu olma ihtimali de vardı bunu da daha önce göz önünde bulundurmuştuk. Daha sonra Yurt müdürü Kamuran ile birleşiyordu. Kaya ikisinin çocuğu olabilir miydi? Bu ihtimali sonraya erteledim. Yukarda ise okul arkadaşlarımızın resmi vardı. Sıraya dizilmiş hepsi ise tek bir noktada gizemli kişi Efarit'te birleşiyordu.

''Yansı yurttaki kayıtlardan ne çıktı?'' diye sordum.

''Tahminimiz doğruydu. Yurt 1995'te kurulmuş ama 1999 ile ilgili tek bir kayıt yok. Efarit çok yüksek ihtimal o tarihte yurda geldi. Depremde ya ailesini kaybetti ya da kaybetti denildi. O yurtta kaldı belki de işkenceler gördü veya o kayıtlardaki kurbanlardan biriydi. Bu durumda Kaya ile ilişkisini de yurda bağlayabiliriz. Eğer Kaya'da yurttaki çocuklardan biriyse ve Efarit ile o zamandan tanıştıysa. Tüm taşlar yerine oturur. Efarit'in bizimle alıp veremediğinin ne olduğunu ve Vedat'tan neden intikam almak istediği açıklanmış olur. Efarit belki de hayattaki tek ailesini kaybetmesine sebep olandan ve kendilerine acı çektiren insanlardan intikam almak istiyordur. Sonunda ise tek bir soru işaretimiz kalıyor. Kaya nasıl evlat edinildi? Vedat neden başkasını değil de onu evdeki çalışanlarına verip gönderdi? Rastgele alınmış bir karar mı yoksa bilinçli bir tercih mi?''

''Eğer planı buysa son sorularımızın cevabını da onu bulunca alacağız demektir. Ya babalarımız?"

"İşte işin en korkunç tarafı burada başlıyor Deniz bu sefer emin olmadan size aklıma geleni söyleyemem. Tahmin edebilirsin."

Elimle yüzümü sıvazladım. Yansı tahmin yürüt diyor ben en kötü ihtimalleri düşünüyorum. Babam ve Savaş'ın kavgasını düşünüyorum. Babamın ısrarla bu işe girmeliyiz dediğini Mert'in babasının itirazını aralarının bu yüzden bozulduğunu... Babamın kötülüğe birinin dur demesi gerektiği söylemlerini... Yansı bize tahmin yürüt diyor ama bu tahminlerin sonuçları hiç olmayacak kapılara çıkıyor.

Ben düşüncelere dalmışken Ulaş' 'Şimdi ne yapacağız?'' diye sordu. Yansı gözünü panodan ayırmayıp cevap verdi.

''Eski sınıf arkadaşlarımızla güzel bir yemeğe çıkacağız.''

''Ne?''

''İzmir'e gidiyoruz her şeyin başladığı yere... Ondan önce ise Burhan'ın evine gideceğiz. İpe bakın hepsi Efarit'te birleşse bile sıra Burhan'a geldiğinde ip kopuyor. Devam etmiyor. Doğu önce Efarit'ten başlamış çünkü ipin ucu burada. En son ise Burhan'da bitirmiş.'' Burhan'ı diğerlerine bağlayan ip ayrılmıştı.

Yansı devam etti.

''Demek ki Doğu Burhan öldüğünde onu bu panodan çıkartmış ama yeni öğrendiği bilgiler onu tekrar Burhan'ın izini sürmesini sağlamış. Burhan'ı hedef aldığında onu bağlayan ip koptu. Diğerleri tek bir iple bağlanırken onun ipi koptuğundan tekrar bağlamak zorunda kaldı.''

''Onun ölümüne de ithaf etmiş olabilir.'' diye fikrini söyledi Mert.

Yansı ise omuz silkip ''Olabilir ama bu Burhan'ın zaten çözmemiz gereken bir şifre bıraktığı gerçeğini değiştirmez.'' dedi.

Dolunay ufak bir hatırlatma yaptı.

''Biz daha önce de Kaya'nın evine gitmiştik sonunu hatırlıyorsunuz değil mi?''

''Ben ondan çok eski sınıf arkadaşlarımızla yediğimiz yemeği hatırlatmak istiyorum.'' diye katıldı Ulaş.

''Bu sefer önlem alacağız.''

Telefonunu çıkartıp Kıraç'ı görüntülü aradı. Birkaç çalışta açılan telefonla karşımızda günlerdir uyumadığı belli olan Kıraç'ı görmemiz uzun sürmedi. Arabadaydı. Muhtemelen ya operasyona gidiyor ya da dönüyordu. Saçları dağılmış gözleri kıpkırmızı olmuştu. Dudakları kurumuştu. Kıraç'ın yüzü geçen günlerde adeta yaş almışçasına çökmüştü.

''Kıraç sen iyi misin?''

Berbat görünüyordu.

''Bana şu lanet soruyu sormaktan vazgeçin. Günlerdir düşünmekten aklımı kaçıracağım. Siz de bu soruyla işimi daha da zorlaştırıyorsunuz.''

Bu durumda kimse iyi olamazdı. Herkesin ona iyi olmadığı her halinden belliyken iyi misin diye sorup durması can sıkıcı olmalıydı.

''Artık zamanı geldi Kıraç. Vedat ile kaçak dövüştüğümüz yetti. Şimdi sıcak savaşa başlıyoruz. Müsaadenle ilk ateşi yakacağım.''

''Ben hazırım. Görelim bakalım Vedat bizi Efarit'e kendi ayaklarıyla nasıl götürecek.''

Bütün malların olduğu depoyu Kıraç'ın yardımları sonucu havaya uçurmuştuk. İçeriye ise Vedat'ın anlamayacağı boş kayıtlar koymuştuk. Böylece Vedat içerde bütün kayıtların havaya uçtuğunu zannederken biz hepsini ele geçirmiş zamanı geldiğinde ona karşı kullanmaya karar vermiştik. Vedat'ın belki başka bir kaynağı da vardı ama o gece patlattığımız depoyla bozulan morali onun kendisiyle uğraşıp zafer kazanan bir düşmanı olduğu gerçeğini ortaya çıkarmıştı.

Şimdi o kayıtların kendisine karşı bir koz olarak kullanılacağını öğrenirse sanırım biraz sinirden kuduracak. Birini yenersen zafer kazanmış olursun ama birini aptal yerine koyarsan işte bu gerçek bir savaş olur. Küçük düşmek bazen kaybetmekten daha acıdır.

''Vedat yakıldığını sandığı kayıtların aslında yakılmadığını ve başkasının elinde olduğunu öğrendiğinde tutuşacak. Onlarla kedinin fareyle oynadığı gibi oynayacağız. Kötüleri öldürmek yazarın lugatında yok. Çekecekler. Şimdi Vedat bu işin aracıysa muhakkak yaktığımız kayıtlarla ilgili birilerine hesap vermiştir. Muhtemelen Vedat aracılık ederken kayıtların saklanma görevini de üstlenmişti. Bir kere şah kendini bu kadar öne atmaz. Ancak piyonlar kartlarını böylesine açık ve aptalca oynayabilir.''

''Bir piyonun ne zaman karta ihtiyacı olur?'' diye sordu Mert.

''Şahı devirmek istediğinde.''

''Şahın bu kayıtlardan haberi yoksa?'' diye devam ettim.

Yansı yüzündeki heyecanlı gülümsemeyle bize baktığından ne demek istediğini anladım.

''Vedat polislerden kurtulabilir ama adaletten kaçamaz! Şah piyonun kendisini devirmeye çalıştığını öğrenirse içeri girmeden önce Vedat için harika bir ön izleme yaşatmış oluruz.''

Ulaş kaşlarını çatmış yaslandığı dolaptan elleri cebinde soru soran bir edada ''Şahı bulacağız?'' dediğinde Yansı itiraz etti.

''Hayır şah bizim işimiz değil ama bu haberin ona uçmasını sağlayabiliriz.''

''Ya şah da işin içindeyse?''

''Önce yem atacağız. Şahı devirecek gücümüz yok. Keşke olsaydı ama onu devirecek kişiler biz değiliz ama şah bizim yerimize Vedat'ın ipini çekecek.''

''Bir pislik başka bir pisliğin işini bitirecek desene!''

''Önce biraz tutuşturalım. Eskiden insanlar birilerine bir mesaj iletmek istediğinde gazeteyi kullanırmış biz de bu ihtiyarlara onların diliyle konuşacağız. Bunun için basından daha iyi ne olabilir?''

Aradan birkaç gün geçmişti. O günden sonrası ise çorap söküğü gibi gelmişti. Kıraç'ın yardımıyla basına Vedat ile ilgili haberleri sızdırmıştık. İki ihtimal vardı. Şah Vedat'ın pis işlerini biliyor ve işin içindeydi ama böyleleri işlerinin dilden dile dolaşmasını bir işe yaramsa bile basında yer almasını istemezdi. Şah Vedat'ın bu işini bilmiyordu öğrendiğinde ise bizim yerimize de ensesine çökecekti. Bu daha küçük ama hepimizin istediği bir ihtimaldi.

Nihayetin de şah bu işi bilmiyorsa ateş olmayan yerden duman çıkmayacağını da biliyordur. İşin içindeyse de haberinin yapılması bile onun rahatsız edip Vedat'a sıçramasına yetmiştir.

Haram para çıkacaktı elbet bir yerden.

Şimdi ise hepimiz arabaya binmiş her şeyin başladığı İzmir'e doğru bu sefer bir kişi eksik yola koyulmuştuk.

Arabada hiç ses yoktu. Bu hiç bizlik değildi çünkü Doğu olsa şu an hepimizin aynı arabada olmamızı fırsat bilerek sıraya dizip laf atar aramızda kavga başlatır sonra köşede sessizce izlerdi.

Sessizliği Yansı'nın telefonu bozdu.

''Kıraç arıyor.'' dediğinde hoparlöre almasını istedik.

Telefon açılır açılmaz endişeli sesini duymamız gecikmemişti.

''Yansı tuzak çöktü. Vedat uyandı. Parçaları birleştirmiş. Kimlikleriniz ortaya çıktı peşinizde!''

''Nasıl mümkün oldu bu Kıraç? Her adımımızı düşünerek attık. Vedat oyuna uyansa bile kimin yaptığını anlayamaz.''

''Sinyaller Yansı... Vedat üzerinde oynan oyunun sinyallerini yakalamış. Açığımızı buldu. Şah'ı uyandırdık ama piyon öfkeli. Hedef sizsiniz dikkatli olun!''

''Umarım tek yaptığın bize haber vermek değildir Kıraç!'' dedi Yansı.

''Ekiple operasyondaydık. Dönüşte haberini aldım. Şehir dışındayım merkezden yeni ekip çıkartmaya çalışıyorum ama bu görev gizli olduğundan önümüze geleni sahaya süremeyiz.''

''Sen şuna Doğu'nun deyimiyle günün sonunda yalnızız desene!''

Kıraç sıkıntıyla nefesini dışarı üflerken onun da şu an yapabileceği bir şey olmadığını biliyordum. Yansı bunu Kıraç'ı suçlamak için söylememişti.

Araba ani fren yaptığında direksiyonun hepimiz ileriye doğru savurulurken Ulaş konuştu.

''Yalnız olmak için artık fazla kalabalığız Yansı.''

Yansı yerinde gerildiğinde önümüzde siyahlara bürünmüş bizi bekleyen adamlar duruyordu.

Oturduğu yerden hareketlenip onlara bakarak '' İki iyi bir kötü haberim var. İlk iyi haber amaçları öldürmek değil. Olsaydı şu an arabayı tarıyor olurlardı. Vedat bizi alıp esas düşmanını yani Efarit'i öğrenmek istiyor.'' deyip duraksadığında sertçe yutkunup devam etti.

''Kötü haber bu kadar adamla dövüşmemiz gerek.''

Tekrar sustuğunda başımı hafifçe yaslayıp ''Diğer iyi haber nedir?'' diye sorduğumda bu sefer zoraki bir gülümsemeyle cevap verdi.

''Diğer iyi haber bir sürü çakımız var.''

Bunun nedenini şimdi sorgulamam gerekiyordu sanırım.

Karşımızdakilere bakarken onun söylediğinde sinirden gülüp elimi sallayıp ''Harika o zaman!'' demiştim.

Kaderimiz üç beş çakıya kalmıştı.

GEÇMİŞ ZAMAN

''Biraz daha!''

Elimi yukarıya doğru uzatırken bir elim hala dalı tutuyordu.

Tuttuğum dalı aşağıya indirip gözüme kestirdiğim eriği alacağıma dair mutlu olurken arkamdan gelen seslerle çıktığım ağaçtan inmem daha hızlı olmuş hemen koşmaya başlamıştım. Ben koşarken Mert'in önümde yürüdüğünü fark etmiştim.

'' Mert kaç!'' Arkasından çantasını tutup onu da koşturmaya başladığımda başta ne olduğunu anlayamayıp geriye çekilirken düşmemek için kendini toparladı.

''Ne!'' demesine kalmadan uzattığı elini tutup beni arkasına alarak koşmaya başladı.

Koşmaya devam ederken ''Deniz koşuyoruz. Sorgulamak haddime değil ama merak ettim. Biz niye koşuyoruz?'' diye sordu.

''Şimdi ben masum masum yolda yürüyordum sonra sabahın yüzü suyu hürmetine başımı kaldırıp Allah'a şükredecektim ki bir de ne göreyim? Ağaçta erik vardı. Allah'ın nimeti dedim bir kere daha şükür etmek için gözlerimi kapatırken bir de ne göreyim? Bir anda ağaca çıkıvermişim. Allah'ın işi işte! Ben ağacın dallarını incelerken de Nebahat Teyze beni gördü tabi yanlış anlayınca kovalamaya başladı. Ondan kaçarken yolda seni de alayım dedim.''

İnandı mı diye Mert'e bakarken sırıttığını yanağında beliren gamzesinden anlamıştım.

''Aynen Deniz sonra da gökten üç erik cebine düşmüş. ''

''Aa sen nereden biliyorsun?''

''Bilmem. Erikle dolu cebin beni de havadan indirdiler Deniz'in cebine düşeyim demişçesine kabak gibi ortada duruyor.'' Cebime baktığımda erikler ben buradayım diyordu.

''Mert benimle dalga geçme! Anlat dedin anlattık Nebahat abla hala arkamızda yorulmadı kadın.''

''Sen gidip mahallede koşmasıyla nam salan kadının bahçesine hovarda gibi ya da senin değiminle teyyare olup dadanırsan mahallenin sonuna kadar seni terlikle kovalar.''

''Bu laf sokmalarını anlamıyorum sanma! Duralım ben öyle göstereceğim sana. Seni de suç ortağım ettim diye az daha üzülüyordum. Sağ ol iyi olmuş diyorum.''

''Ya Denizim ben hangi suçuna iştirak etmemişim. Sen gelip suç ortağım olur musun diye sordun da ben hayır mı dedim? Ama harama göz koyman ayıp olmuş.''

Söylediğiyle anında kendimi savunmaya geçtim.

''Helallik isteyecektik hoş! Şimdi çok sinirli. Siniri geçsin akşam gelir elini öperim kıyamaz bana.''

Biz koşaduralım sokağın köşesinden Dolunay ve Ulaş'ın koşarak aynı yöne gittiğini gördük. Onlara yetiştiğimizde bizi gördüklerine şaşırmışlardı.

''Abi hadi biz Dolunay ile yarışıyoruz. Siz niye koşuyorsunuz?'' diye sordu Ulaş.

''Bizimki fena! Anne terliğinden kaçıyoruz.'' Diye cevapladı Mert onu.

Bayırdan aşağıya inerken Yansı'yı görmüştük. Bizim olduğumuz tarafa döndüğünde ne olduğunu anlamayıp bir süre bakakalmıştı. Yanından geçip giderken ise afallamış halinden silkelenip koşmaya başladı. Ara sokaktan Doğu'nun kulaklık takmış tıngır mıngır ve kendini müziğe kaptırarak hafif hareketlerle yürüdüğünü görmüştük. Gözleri bize kaydığında ise bir anda yüzü dehşete kapılmış ve korkuyla depar atmaya başladığında bir anlam verememiştik.

Şimdi ise hepimiz birlikte koşuyorduk. Bizim erik maceramız Ulaş ve Dolunay'ın manasız yarışına karışmıştı.

Mert gözlerini Yansı ve Doğu'ya çevirip merakla ''Hadi Ulaş ve Dolunay'ı anladım bizimki malum size ne oluyor. Siz niye koşuyorsunuz?'' diye sordu.

Doğu manasız bir soru sormuş gibi cevap vermişti.

''Ne bileyim? Hepinizi koşarken görünce bende yine başınıza iş açtınız peşinize de birileri düştü ondan kaçıyorsunuz sandım. O yüzden koşuyorum.'' Ardından Yansı konuştu.

''Vallahi ben herkes koşarken eğlenceyi kaçırmak istemediğimden koşuyorum.''

İkisinin tencere kapak olduğunu tek ben düşünmüyorum değil mi?

Okula geldiğimizde hepimiz nefes nefese kalmıştık.

''Ulan Deniz kartopu misali hepimizi peşinden sürükledin.'' dedi Ulaş iki büklüm olmuş zor nefes alırken.

''Ya Ulaş siz zaten Dolunay ile koşuyormuşsunuz ben bir parça sizi itekledim o kadar.'' dediğimde bana ters baksa da Dolunay yaptığım hatırlatmayla tahmin ettiğim gibi olayı kendi yarışlarına çevirmişti.

''Bu arada ben kazandım Ulaş. Okula senden bir adım önce girdim.''

Dolunay'ın söylediğiyle bu sefer ikisi kendi arasında tartışmaya başladı.

Doğu'da ikisinin tartışmasına sitem etti.

''Abi bizim ciğerimiz çıkmış ben sabah okula geç kaldığımda bile bu kadar koşmamışım bunlar hala diyor ki ben kazandım.''

''Birileri kendi suçunu örtmek için olayı çevirdi Doğu.'' Bunu diyen Mert'e dirseğimle vurup okuldan içeri girdiğimde arkamdan gelirken ''Tamam Denizim bir dahakine söz daha hızlı koşarım.'' demişti.

''Bir dahakine yolda beni bulmayın ama!'' diye ekledi Doğu.

Merdivenleri kavga ederek çıktığımız sırada arkamızdan biri rüzgar gibi yanımızdan geçmişti. Ne olduğunu anlayamazken tanıdık neşeli sesini duyduk.

"Benden sonra sınıfa gireni yok yazarım."

Tarih hocamız koşarak ilerlediğinde saniyelik birbirimize bakıp koşmaya başlamıştık. Arkasından "Hocam ama haksızlık!" diye bağırmayı ihmal etmemiştim.

Sınıfa geldiğimizde kapının önünde nefes nefese durmuş keyifle halimize bakıyordu. Hepimiz bu oyuna kandığımız için gülerken Doğu sınıfa girmeden hocaya sitem etmişti.

"Hocam çok fenasınız hocam!" Selda Hoca üstten bir bakışla cevap verdi.

"Yoksa sizle nasıl baş ederiz?"

Kadın sırf zil çalmasına rağmen salına salına yürüyoruz diye tüm okulu koşturdu bize. İşte tecrübeli hocanın hali başka oluyor.

Ulaş'ta sınıfa girerken hocayı övmeyi ihmal etmedi.

"Hoca gibi hoca be! Azarlamadan kızmadan verdi dersini."

Bende geçerken "Herkes için küçük ama bizim için büyük hocam. Abartmıyoruz." demiştim.

Mert'te saygıyla elini sol göğsüne koyup başını eğdi.

"Bazılarına hocalık nasıl yapılır adlı çalışmada ders kitabı diye sizi okutalım."

En sonunda hocamız kapıyı kapatıp içeri geçerken "Yetti yalaklığınız serseriler sizi!" dese de yüzündeki hoşuna giden gülümsemeyi saklayamıyordu.

Ardından derse başladığımızda zil çalmasına az kala hocamız her zamanki gibi bizim de konuyla ilgili düşüncelerimizi merak etmiş ve sormaktan çekinmemişti.

''Gençler biraz ayrıntı olacak ama fikrinizi merak ettiğim için anlatacağım. Osmanlı'nın son zamanlarını biliyorsunuz. 10 Mayıs 1876'da İstanbul medrese öğrencileri iç ve dış olumsuz gelişmelerden devlet adamlarını sorumlu tutarak bütün dersleri bıraktı. Bu da 30 Mayıs olaylarına zemin hazırladı. Yani medrese öğrencilerinin başlattığı protesto büyük bir darbenin fitilini ateşledi. Bunun güzellemesini yapmıyorum. Sonuçlarının kötülüğünden bahsetmiyorum. Sadece bizim ülkemiz için de konuşmuyorum. Mevzubahis olayın kendisi değil değişimi getiren tepki. O zamanlar buna benzer pek çok tepki görebiliriz peki şimdi ne fark var? Şimdi de tepki veriyoruz ama neden tepkimiz sonuçsuz kalıyor?''

Bir süre sınıfta sessizlik olduğunda herkesin kafasındaki cümleleri toparlamaya çalıştığı barizdi. Ardından Burhan söz aldı.

''Unutuyoruz çünkü hocam. Bu ülke unutulanlar ülkesi. Ne güdülecek devemiz var ne gidilecek diyarımız çünkü bize gidecek diyarda bırakmadılar. Bunu tek bir ülke için söylemek olmaz. Eskiden bugünkünden daha büyük ve daha güçlü imparatorluk bir savaşa girecekleri zaman kamuoyunun tepkisinden korkarlardı. Halkım beni taşlar tahttan da indirir derlerdi. Bize boşuna tarih dersi vermiyorlar. Şimdi korkulacak bir kamuoyu yok! Çıkıyorlar kürsüye 'Biz şuraya savaş açacağız buradaki insanları vahşice öldüreceğiz!' diyebiliyorlar. Sonra bunlar bizim çocuklarımız niye böyle oldu diye soruyor? Artık birilerine suç atılmasından herkesin her işin içinden sıyrılmaya çalışması o kadar yorucu ki... Şimdi konuşuyoruz senin doğrun benim yanlışım diye. Bu işin doğrusu yanlışı yok hocam tek bir gerçek var ve hiçbirimiz onu değiştiremeyiz. Gerçeği değiştirmek için fikirlerimizi, düşüncelerimizi bir kenara bırakmamız gerekir. Kimse de bunu yapamayacağına göre... Bu deveyi güdecek cesaretimiz yok! Bu diyardan gidecek yerimiz yok! Gerçeği değiştirecek ferasetimiz yok! En azından bu gerçeği yaşayacak metanetimiz olmalı.''

Ulaş'ta söz alıp haberlerde gördüğümüz olaylar üzerine konuşmaya başladı.

''Siz bizim hocamızsınız başımızın tacısınız bakın ben ilkokul öğretmenime çok borçluyumdur. Herkes dedi ki bu çocuk okumaz! Sadece bu benim işim demedi. Başkaları gibi bu çocuk sorunlu da demedi. Yöntemim yanlıştır başka bir yol deneyeyim dedi. Bana öyle okumayı öğretti. Şimdi size kimse saygı duymuyor neden? Eskiden insanlar hocaların önünde önlerini iliklerlerdi. Hocadır saygı duymak gerek derlerdi. Pür dikkat dinlerlerdi. Benim çocuğum hakkında böyle diyorsa vardır bir bildiği bizimkinin bir haylazlığı vardır der çocuğuna hocanı niye üzdün diye kızardı. Önce eğitim bozuldu hocam. Bir yerde adaletsizlik varsa önce eğitimine bakarsın. Eğitim insanın içine adalet duygusu koymadıysa dünyanın dört bir yanından uluslararası hukuk profesörleri gelse seni adil yapmaz. İçine insan sevgisi koymadıysa dünyanın en iyi doktorları bile gelse senin merhametli biri de yapmaz. Elin iyi neşter tutar ama can vereceklerinin canını alırsın, aklın iyi sözcük tutar ama adalet dağıtacaklarını mağdur yaparsın. Böyle böyle mahvolur gider insanlar.''

Bu sefer Yansı söz almıştı.

''Thomas Moore Ütopya adlı kitabında diyor ki suçlulara verilecek en büyük cezanın neden ölüm olduğunu düşünüyoruz? Onlara verebileceğiniz en büyük ceza umut vermektir. Sonu gelmeyen karanlık bir tünelde bir ateşböceğini kovalamalarını sağlamalısınız. Onlar ışığa varacaklarını düşünecek ama sadece koşacaklar. Onlara kürek cezası verin en ağır işleri yaptırın ve isyan etmemeleri için bir gün iyi biri olurlarsa bundan kurtulacaklarına dair umut verin. Yunan mitolojisi Pandora'nın mitinde Pandora'nın kutusunda sadece kötülükler vardı. Kutu açıldığında tüm kötülükler dünyaya saçılırken kutu kapandığında içinde bir tek umut kalmıştı. İnsanlar onları hayata bağlayan bağlardan birinin dünyaya düşmediğini ve içlerinde olduğuna inandı. Oysa atladıkları kısım kutuda sadece kötülüklerin yer aldığıydı. Mitin pek çok versiyonu olabilir. Benim söylemek istediğim gerektiğinde umudu da bir silah olarak kullanabiliriz. İçinde olduğumuz şartlar belki de olması gereken cezaya uygun değildir. Bugün urgandan başka çaremiz yok gibi duruyor ama gerçekte ortada!''

Hocamız başka birine söz vermeden bu sefer kendisi konuşmuştu.

''Burada doğru veya yanlışa ulaşmaya çalışmıyoruz. Sadece fikirlerimizi söylüyoruz. Bundan dolayı size herhangi bir yönlendirme yapamam ama düşüncelerinizi en azından şu küçücük sınıfta dürüstçe paylaştığınız için teşekkür edebilirim.''

Dersin sonuna geldiğimizde tartışmamız zilin sesiyle yarıda kesilmişti. günün geri kalanında da ufak ufak konuya değinmiş ve günü kapatmıştık. Hepimiz evlere dağıldığımızda ise toplanmamız gecikmemişti.

''Ulaş yüksek müsaadenle seni kaçıracağız?''

''Niye önceden haber vermediniz?''

''Önceden haber versek adına kaçırma demezdik.''

''Saçmalamayın işim gücüm var benim.''

''Ulaş seni istemeye geldiklerinde bu kadar yaygara koparmadın.''

''Beni istemeye geldiklerinde derken?''

Yansı araya girme ihtiyacı hissetmişti.

''Doğu daha onları yaşamadık senin kafa iyice gitti.''

''Ha doğru! O kısımlara buralarda gelmedik değil mi? Madem öyle şimdi de biraz güleyim de zamanı gelince daha az dayak yiyeyim.''

Ulaş kaşlarıyla Doğu'yu işaret edip bezgin bir ifadeyle ''Yine ne saçmalıyor bu?'' diye sordu.

Yansı olumsuzca başını iki yana sallayarak ''Hiç sorma! Beni de kaçırdı rehin olarak tutuyor.'' Diye cevaplamıştı.

Ulaş onu baştan aşağı Yansı'yı süzdü. Ayağında terlikler sıradan bir eşofman üzerine de siyah bir tişört giymişti. Bu halinden kaçırıldığı kesindi ama elindeki çerezleri yiyişi bir rehineden çok gönüllü bir kaçırılma olduğunu belli ediyordu.

''Pek de rehin olarak tutuluyor gibi durmuyorsun ama sen bilirsin.''

''Neyse Ulaş hadi kaçırıyoruz seni bohçanı aman!'' Sondaki kelimenin a'sını uzatarak söylerken elini boşlukta sallayıp başını da iki yana salladı. Cümlenin devamını getirmişti.'' Yani ders kitaplarını al gel! Sınavlar yaklaşıyor benim ders çalışmam lazım.''

''Sen ders çalışacaksın diye ben niye kaçırılıyorum?''

''Ders çalışmam için beni döv diye seni kaçırıyorum. Yoksa kaşına gözüne hayran olduğumdan değil.''

''Sana dayak atmam için beni kaçırmana gerek yok Doğu iste yeter! Hatta istemesen de yapabilirim.''

''Ben de seni dövebilirdim Doğu Ulaş'a gerek yoktu.'' Diye atıldı Mert.

''Ya Mert sen Ulaş beni döverken araya gireceksin. Kontrolsüz güç uyguluyor arkadaş''

''Beni sabahın köründe yatağımdan sürükleyerek kaldırdıktan sonra seni döverken araya gireceğimi düşündüren motivasyonun nedir tam olarak?''

Sevimlice gülümserken iki elini yanağına koyarak cevap verdi.

''Sevimliliğim ve karşı konulmaz cazibem. Tabi buna espri anlayışımı da ekleyebilirsiniz.''

''Kısa sürdü Doğu ben akşama kadar kendini översin sanıyordum.'' Dedim.

''Benim beni anlatmaya ömrüm yetmez ondan çok üzerimde durmadım. Malum ders çalışmamız lazım.''

''Herif ders çalışacak diye seferberlik ilan etti.''

Ulaş'ın kolundan tutup çekiştirmeye başladı.

''Haydi haydi. Çok konuşuyorsunuz daha Kaya'yı kaçıracağız.''

Dolunay kaşlarını çatarak ona çıkıştı. ''Çocuğu rahat bırak zaten çekingen bir de senin etrafa saldığın korkuyla baş etmesin.''

''Gel mahalle kavgasına karışıp ortalığı belleyelim demeyeceğim. Gel beraber ders çalışalım diyeceğim.''

''Senin ders çalışman bile hayır olmuyor Doğu. Bırak kolumu yoksa senin açından iyi olmayacak. Geliyoruz işte!''

Doğu tereddütle Ulaş'ın kolunu bıraktı.

''Tamam canım.''

Yokuş aşağı Kayaların evinin yolunu tuttuğumuzda hepimiz Doğu'ya söyleniyorduk.

Kaya'nın evine geldiğimizde onu pencereden dışarıya bakarken bulmuştuk. Doğu hemen önümüze geçip hınzırlıkla sesini incelterek konuşmaya başladı.

''Rapunzel Rapunzel uzat hadi saçlarını!''

Biz onun ne yapacağını merakla beklerken hiçbirimiz bunu diyeceğini beklemediğinden gülmeye başlamıştık. Ulaş ona gülerken kafasına vurmuştu.

Bu çocuk deli yemin ederim.

Kaya aşağıya baktığında bizi gördüğüne başta şaşırmış ardından Doğu'ya kaşlarını çatarak bakıp konuşmaya başlamıştı.

''Hayır Doğu ben gelmiyorum sinemaya filan. En son seninle film izlediğimde sinema salonlarına giriş yasağımız oldu. Üzerimizi kırmızı kalemle çizdiler. Üstelik filme kendini kaptırıp ekrana atmaya çalıştığın vişne suyunun lekesi hala gömleğimde duruyor.''

Bu çocuk herkese korku salmış.

''Aşk olsun Kaya biz seni kaçırmaya geldik senin dediğin de laf.''

Kaya bizim gibi saf olmadığından anında olayı çakıp itiraz etmekte gecikmemişti.

''Unut onu Doğu. Ben seninle ders çalışmam. İnsanı krize sokuyorsun. Yok çemberin çapı niye iki r'ymiş? Biz niye sadece yarı çapıyla işlem yapıyormuşuz? Çapın ne günahı varmış? Garibimi niye ikiye bölüp diğer parçasını adamdan saymamışız? Hipokrat ile hipotenüs akraba olabilir mi? İsimleri çok benziyor.''

Kaya'nın Doğu'yu taklit etmesine hepimiz ayrı gülmüştük. Mert'te kendi çektiklerini anlatmaktan geri durmadı.

''Abi ben bu çocukla coğrafya çalıştım. Herif dağların ismiyle hikaye uydurup onu edebiyata yazdı. Coğrafyacı gülmekten kağıdı okuyamamıştı hatırlatırım.''

Ulaş'ta kendi yaşadıklarını anlattı.

''Siz yine matematik ve coğrafya ile iyi kurtulmuşsunuz. Ben bu herifle tarih çalıştım tarih! Ulan Kanuni'yi üç kere öldürdü bu herif.''

Doğu kendini savunacak bir yer bulup araya girdi.

''Bir kere Kanuni'yi ben değil ders kitabı üç kere öldürmüştü. Denizde ayrı karada ayrı Macaristan'da ayrı.''

Bir süre daha tartışmaya daldığımızda Doğu kafasını kaldırıp "Kaya ortalığı hep sen karıştırdın. Ya gel uslu uslu seni kaçıralım ya da anne suç ortağım yapayım." diye ona göz dağı verdiğinde Kaya az önceki kararlı tavrını anında bırakıp ellerini teslim oluyorum dercesine havaya kaldırdı.

"Tamam Doğu gönüllü olarak kaçırılmayı kabul ediyorum."

Pencereyi kapattığında onu beklemeye başladık. Bu sırada Doğu da gururla omuzlarını dikleştirip "Nasıl temiz kalpliyim görüyorsunuz değil mi? İnsanlar gönüllü olarak bana kaçıyorlar." dedi.

Az önce çocuğu ben tehdit ettim zaten.

Kaya aşağıya inip Doğu'nun karşısına geçti.

"Elimi de bağlayacak mısın?"

Doğu muzipçe gülerek işaret parmağını hafifçe sallayıp " Sende de var biraz Kaya!" deyip kolunu omzuna attığında gülüşerek yürümeye başladılar.

Az önce gülüşüp birbiriyle uğraşan çocuklar sokağın birkaç adım gerisinde kaldı. O zaman hepimizin yüreğine de bir ağırlık çöktü.

Kaya ellerini arkasında birleştirip tertemiz gökyüzüne baktı.

"Bahar geldi" dedi hüzünle

Herkesin ilkbaharı onunsa sonbaharı...

"Hıdırellez kapıya dayandı. Bu sene size hikayesini ben anlatacağım."

Her sene Hıdırellez akşamı geniş çimenlik alana gider ateş yakar yüzyılların geleneğini sürdürürken bir yandan da sohbetler eşliğinde baharın gelişini kutlardık.

Her sen ise birimiz hikaye anlatırdı ve anlaşılan bu yıl Kaya gönüllü olmuştu. Kaya'nın böyle huyları olamadığından şaşırmadan edemedik ama sonradan onunda zamanla değişebileceğine kanaat getirdik.

Zaman değişirdi insanlar da...

------------------------------------------------

ŞİMDİKİ ZAMAN

Çatışmanın ortasında kalmış ortalık toz duman olmuşken gözlerime kaçan toz görüş alanımı kısıtlıyordu. Karşımdaki adama son bir tekme vurduğumda arkamdan gelen adamdan yediğim darbeye hazırlıksız yakalanmış ve yere düşmüştüm. Tam bir hamle daha yapacakken kafasına vurulmasıyla yere düştü. Arkasından Mert ile göz göze geldiğimizde önce bana uzattığı eline sonra gözlerine baktığımda ikimizde aynı anda başımızı salladık. Mesaj alınmıştı. Uzattığı elini tuttuğum gibi beni sertçe kendisine çekip belimden tutarak havaya kaldırdı. Yarım tur dönerken arkasındaki adama bir tekme atmıştım. Beni yere bıraktığında ikimizde savurulmuştuk. Mert diğer koluyla beni tuttu. Başımı kaldırıp göz göze geldiğimizde bakışlarındaki hınzır pırıltıyla aramızdaki yakınlığı fırsat bilip gözleri yüzümde gezinirken ikimizde nefes nefeseydik.

Arkamızdan Yansı'nın sesini duydum.

''Doğu olsa şöyle derdi: Olası bir savaşta bu ikisini birbirine sevdalanırken görmüşler. Bütün okuyucular nefes tuttu hepimiz bu anı bekliyorduk.'' Yansı'yı duymamışız gibi birbirimize bakıyorduk.

Mert'in gözleri yüzümde gezinirken ''Ankara'nın denizinin fırtınası da ayrı oluyormuş.'' demişti.

Aynı hınzırlıkla cevap verdim.

''Ege'nin oğlu da Ankara'da ayrı bir mert oluyormuş.''

Gözlerimiz birbirinde ayrılırken ikimizde zıt taraflardan birbirimize doğru gelen adamlara karşılık verirken sırt sırta duruyorduk. Sağ taraftan gelen saldırıya karşın cebimdeki önlem olsun diye yanıma aldığım çakılardan birini çıkartıp korkutma amaçlı fırlattığımda elimden geldiğince hayati organları hedef almamaya çalışmıştım. Maskeli adam kolunu tutup acıyla inlerken kolunu sıyırdığını anladım.

''Yavaş ol Ankara'nın denizi! Biz de buradayız.'' Diyen Mert'e karşın gülsem de aynı dalgayla konuştum.

''Çok konuşma Ege'nin oğlu Ankara'nın denizinde boğulursun.''

''Biz Ankara'nın denizinde mert olmuşuz bize bu fırtınalar az gelir.'' (Mert evin yanıyor Mert! cidden onca sakin bölümde etmediğiniz flörtü şimdi mi edeceksiniz? Çatışmadayız, çatışmada! Ortalık yangın yeri!)

Elini havada yakaladığım adamın ayağına çelme taktığımda dizlerinin üstüne çökmüştü. Kolunu ters çevirdiğimde ise çıkan sesle kırıldığını anladım.

Ensemde hissettiğim namluyla yerimde dikleşirken cebimden diğer çakımı çıkartıp adama doğrulttuğumda

''Ben senin ona uzattığın namluyu tutan elini kırmaz mıyım?''

Bu kargaşanın ortasında bir araba hızla bize doğru gelirken camları filmle kaplı olduğunda içerde kim var görememiştik. Sürücü koltuğundaki camın yarısını açtığında içerisi sadece simsiyah görünürken dışarıya fırlattığı sis bombaları hepimizin görüş alanını köreltirken Mert ile sırtlarımız tekrar buluştuğunda elimi tutmuştu.

Araba çevremizde çember çizerken dışarıyı da dumanla kaplamıştı. Sisten göz gözü görmediğinde Mert'in beni sürüklemesine izin verdim.

Giderken diğerlerine de bağırmıştı.

''Arabaya!''

Biz sisin arasından arabamızı zar zor bulduğumuzda hepimizin güvende olduğundan emin olduk. Mert arabayı sisin arasından sürmeye çalıştığında sisin arasındaki tek ışık kaynağımız olarak yanıp sönen araba farlarını takip etti.

Filmlerle kaplı bize yol gösteren arabanın yanından hızlıca geçtiğimizde arkamıza baktık. Bizi takip etmemiş aksine bizi kurtardığı sisin içine girmişti.

Hepimiz az önce neler olduğunu kavrayamamış ve tüm iş karışmışken Ulaş hepimizin aklındaki tek soruyu sordu.

''Kimdi bu?''

Sorusunun ardından gelen mesajla hepimizin telefonu alışık olduğumuz üzere aynı anda titredi.

Kimden geldiğini anlamak zor değil.

1 yeni mesaj

''Ölüm bağıra bağıra gelir.

İhanetin ise dili yoktur.

Ve bazen sessizce öldürülür insan.''

Benden size bir geçmiş olsun.

NOT: Bu arada şah uyandı ama bu başka bir hikayenin konusu.

-EFARİT

Bu mesaj üzerine ise Yansı'nın ağzından tek bir cümle döküldü. Hepimizin içini kavuran bir cümle.

''Bizi Efarit kurtarmadı ama belli ki ihanet öldürdü.''

BÖLÜM SONU

YORUM YAPMAYI UNUTMAYIN!

Yazım ve noktalama hataları için üzgünüm.

 

Bölüm : 18.05.2026 15:57 tarihinde eklendi
Okur Yorumları Yorum Ekle
Hikayeyi Paylaş
Loading...