44. Bölüm

Özel Bölüm

İsimsiz Biri
okuyan_bir_insan

 

İnsanlar birçok şeyi seçme şansını bulamazlardı. Kendi hayatları için alınacak bir karar olsa bile. Biz de kendi hayatımız hakkında pek çok şeyi seçememiştik. Hangi ailede doğacağımıza da, anne – babamızın kim olacağına da. Çünkü bizim için önemli olan tek bir şey vardı. Hayatta kalmak.

Doğduk, büyüdük. Yorulduk, düştük. Birbirimize tutunup ayağa kalktık. Ama günün sonunda hep yan yanaydık. Ben ailem hakkında gerçekleri öğrendiğimde de yanımdaydı, ilk kez âşık olduğumda da. Mezun olduğumda da yanımdaydı, Azraillin pençesinde hayatta kalma mücadelesi verirken de. Uzun bir süre, çok uzun bir süre sadece o vardı. Şimdi onunla beraber bir ailem olmuştu.

Yasemin. Çocukluğum, ergenliğim, gençliğim. Sırdaşım, yoldaşım, yol arkadaşım. Mutluydu. Yasemin şu an çok mutluydu. Yatakta, sırtımı yatak başlığına yaslamış bir şekilde, ellerim karnımda aynadan kendine bakan arkadaşımı izliyordum.

Babamın evindeydik. Yaklaşık iki hafta önce, Murat tarafından evlilik teklifi almıştı. Şimdi ise Murat ve ailesi benim ailemden Yasemin’i istemeye geliyorlardı. Bana evlilik teklifi aldığını söyledikten sonraki zaman aklıma geldikçe gözlerim istemsizce doluyordu.

 

On Gün Önce

 

Alacaklı gibi çalan kapıyla dalmak üzere olduğum uykudan sıçrayarak uyandım. Kapı hâlâ çalmaya devam ederken şiş karnım yüzünden kalkmakta zorlansam da birkaç denemenin ardından kalkmayı başarabildim.

“Patlama, geliyorum!”

Bir yandan kapıya vuruluyor, bir yandan da durmaksızın zil çalıyordu. Mercekten baktığımda gördüğüm Yasemin’le sinirle kapıyı açtım.

“Kızım, manyak mısın sen? Niye deli danalar gibi çalıyorsun kapıyı? Unuttun galiba hamileyim ben, hamile. Bir şey oldu sandım ya.”

“Bir şey olduğu için böyle çalıyorum zaten Nazlı.”

“Ne oldu? Hayır, yani ne olmuş olabilir ki kırdın kapıyı?”

“Murat bana evlenme teklifi etti. Ben de evet, dedim.”

Dondum. Şaşırdım. Ne diyeceğimi bilemedim. En sonunda ise anlamsız bir şeyler mırıldanabildim.

“Ha.”

“Evleniyorum.”

Kendime geldim.

Sıkıca kendime çekip sarıldım. “İnanmıyorum! Bu gerçek mi?” diye sordum, kendimden ayırırken.

“Gerçek Nazlı,” dedi ve parmağındaki yüzüğü gösterdi. Ellerim ağzıma gittiğinde bir hıçkırık ve ardından dökülen gözyaşlarımda kaçınılmaz oldu.

“Çok mutlu oldum.” Bir iç çekme ve bir hıçkırık daha.

“Gerçekten çok mutlu oldum Yasemin.” Ve ardı ardına dökülen gözyaşlarım.

Kapıda öylece ağlarken adım sesleri duyuyordum ama kim olduğu şu an için ilgi alanımda değildi. Hamileliğin vermiş olduğu hormonlar tarafından şu an yönetiliyordum. Mutluydum ama ağlıyordum. Ve kendimi durduramıyordum.

“Ne oluyor?” diye sordu adım seslerinin sahibi. Böylece kendisinin Ateş olduğunu da anlamış oldum. Çünkü gözyaşlarım o kadar ardı ardına akıyordu ki hiçbir şey göremiyordum.

“Şey,” dedi Yasemin. “Ben bir haber verdim de. Sanırım çok mutlu oldu.”

Bu sırada ise hâlâ ağlıyordum. En sonunda kapı ağzında daha fazla ağlamama dayanamayan Ateş, beni kendine yaslayarak, “Hadi, geçin içeriye daha fazla kapı ağzında kalmayın.”

Ateş’e yaslanmış bir şekilde içeri girdiğimizde ben hâlâ ağlarken, Yasemin’ de olanları anlatıyordu. Ateş ise bu haberi benim kadar coşkulu karşılamamış, “Hayırlı olsun,” diyerek tebrik etmişti.

Dakikalar sonra kendime gelebildiğimde Yasemin’de ki huzursuzluğu fark edebilmiştim. Hâlâ yanımda oturan Ateş’e, “Canım sen akşam yemeği için bir şeyler hazırlayabilir misin? Hem Yasemin’ de hazır buradayken Murat’ı da çağırırız. Bu haberi kutlarız.” Sonra Yasemin’e yönelerek, “Tabii sizin akşam için bir planınız yoksa,” dedim.

“Yok,” dedi, Yasemin.

“O zaman sen Murat’a haber verirsin canım,” dedim Ateş’e

Dudaklarını şakaklarımda buluşturdu. Öpmedi ama sanki orada dinlendi. Ardından saç bitimime bir öpücük kondurarak, “Tamam, canım,” dedi.

Ateş, mutfağa girer girmez, “Anlat,” dedim.

“Neyi anlatayım? Teklifi mi?”

“Hayır, Yasemin. Seni içli içli nefes aldıracak kadar neyi düşündüğünü anlat.”

Sessiz kaldı. Ben de sessizliğine eşlik ettim.

“Anlatacak bir şey yok,” dedi en sonunda.

“Ben seni kendimi bildim bileli tanıyorum Yasemin. Sence ben bu söylediğine inanır mıyım? Yoksa artık birbirimizden çekiniyor muyuz?”

İçli bir nefes verdi. Elleri ile oynamasından ne kadar gergin olduğunu anlayabiliyordum. Koltukta kayarak yanına kadar gittim. Oynadığı ellerini tuttum.

“Anlat hadi başımın tatlı belası.”

“Nazlı,” dedi ve sonunda onu rahatsız eden şeyi anlattı.

“Ben çok mutluyum Nazlı. Benim senden başka kimsem yoktu, biliyorsun. Ama şimdi sevdiğim bir adam var. Üstelik sevdiğim adam da beni seviyor. Benimle yuva kurmak istiyor. Benim bir ailem olacak Nazlı. Ama ben o kadar eksik hissediyorum ki. Onların,” dedi ve duraksadı. Onlar, derken kimleri kastettiğini anlamak zor değildi. Bu yüzden tuttuğum ellerini daha güçlü sıktım. Yalnız olmadığını hissettirmek için.

“Neyse işte. Murat’ın beni isteyebileceği bir ailem yok. Benim yuva kurarken yaşayacağım hiçbir şey olmayacak. Ben hayatımda ilk kez bu kadar eksik hissediyorum Nazlı. Ben ilk kez bu kadar kimsesiz hissediyorum. Kimsesiz olduğumu biliyordum elbet ama bu kadar derinden hissetmek çok koydu. Aldığım teklifin sevinci bile kursağımda kaldı.”

Belki ben de Ateş’le tanışıp yuva kurduğumuz süreçte ailemi bulmasaydım, Yasemin gibi hissedecektim. Kimsesiz, tek. Gerçi düşününce ben ailemi bulmamıştım. Onlar beni bulmuştu. Fakat şimdi ben yuva kurarken nasıl yalnız hissetmediysem, Yasemin’in de kimsesiz hissetmesine izin vermeyecektim.

“Sana kimsesiz olduğunu diyen kim ula!”

Bana eblek eblek bakan arkadaşımın koluna hafifçe vurdum. Yetişebilseydim ensesine vururdum ama bunun için fazla hamileydim.

“Ne demek istiyorsun?” diye sordu.

“Kızım, babamın evinde bir odan olduğunu hatırlatırım. Sen kimsesiz değilsin Yasemin. Hiçbir zaman olmadın. Şimdi de ne öyle olmana ne de öyle hissetmene izin vermem.”

Kısa bir aramadan sonra telefonumu bulduğumda babamı aradım. Tüm hareketlerimi şaşkın ve anlayamadığı bakışlarıyla izlerken göz kırptım.

“Baba,” dedim telefonu açan babama.

“Babacım,” dedi anında. “Bir şey mi oldu yavrum? İyi misiniz siz?” diye sordu.

“Ben ve torunların gayet iyiyiz baba. Seni kendim için değil Yasemin için aradım.”

Tam o sırada karnımda hissettiğim tekmelerle sanki bebeklerim de eğlenceyi hissetmişlerdi.

“Yasemin kızıma ne oldu?”

“Yasemin kızın gayet iyi. Ben sana haber vermek için aradım. Hazırlıklarını yap babacım. Kız veriyoruz. Detayları daha sonra anlatacağım. Ama şunu diyebilirim. Yasemin de yuvadan uçuyor.”

Kısa süren konuşma bittiğinde bu sefer ağlayan taraf Yasemin’di.

“Nazlı,” derken bir yandan sarılıyor, bir yandan da ağlamaya devam ediyordu.

“Ne var sümüklü?” dedim takılmak için.

“Sensin sümüklü,” derken burnunu çekti.

“Yalancı,” dedim bende ona sarılırken.

“Teşekkür ederim,” dedi.

“Benim olan her şey senin. Bunu biliyorsun. Benim ilk ailem sensin. bu gerçek hiçbir zaman değişmeyecek.”

“Sus be! Daha çok ağlayacağım yoksa.”

“Sümüklü diye boşuna demiyorum işte.”

“Nazlı!”

“Sümüklü.”

 

****

“Çok güzel oldun Yasemin.”

“Gerçekten mi?” diye sordu.

“Gerçekten.”

Arkadaşım, hiçbir zaman güzelliğinin farkında olamamıştı. Belki de güzelliğimizin farkında olacağımız kadar rahat hayatlar yaşamadığımız içindi. Birbirimize o kadar sıkı tutunup hayatta kalmaya çalışmıştık ki, kimse bize ne kadar güzel olduğumuzu söyleyecek kadar yakın olmamıştı.

“Murat’ın aklını alacaksın,” derken imâlı bir şekilde sırıtıyordum. “Gerçi çocukta alacak akıl bile bıraktığını sanmıyorum ya. Neyse.”

“Sen gerçekten çok arsız oldun ama.”

Kızıyormuş gibi dursa da kızaran yanakları bazı şeyleri ele veriyordu ama bu noktada sessiz kalmayı seçtim.

Çalan kapıya “Gel,” dedim ve Ateş içeri girdi.

“Hanımlar, hazır mısınız?” diye sordu.

“Hazırız kocacım,” dedim, içeri girip yanıma oturan Ateş’e. Şu sıralar kendisini fena bir şekilde aşeriyordum ama bize engel olan iki küçük vardı. Bu yüzden aşermekle kalmaktan başka çarem yoktu.

“Kocan seni yer bak,” diyen Ateş’ le tam cilveleşecekken bir öksürük araya girdi.

“Sen neden gelmiştin enişte?”

“Seninki çıkmış yola. Geliyorlarmış. Onu söylemeye gelmiştim.”

“Ay!” dedi Yasemin ve tekrar aynaya baktı. Düzgün olan saçını mümkünmüş gibi daha çok düzeltti ve elbisesiyle oynadı.

“Nefes al Yaso. Gayet iyi ve güzelsin. Hadi in aşağıya. Biraz da aşağıda panik yap.”

“Gittim ben,” dedi ve dediklerimi zerre takmadan odadan çıktı.

Yasemin odadan çıktığında bizde gidelim demek için Ateş’e bakacaktım ama onun gözlerinin zaten benim üstümde olduğunu fark ettim.

“Ne?” diye sordum.

“Hatun,” dedi. Onu daha çok aşermeme sebep olan sesiyle.

“Hım,” dedim.

“Bana ulu orta kocacım diyorsun ya. Sana çok fena yanmama sebep oluyorsun, haberin olsun. Tek aşeren kişi sen değilsin ha.”

Güldüm dediğine.

“Sen de mi hamilesin?”

O da güldü.

“Yavrum, sen karnında, ben de kalbimde taşıyorum neticede. Benim de aşermeye hakkım vardır yani.”

“Hım,” dedim tekrar. “Başka ne aşeriyormuş benim beyim.”

“Seni. Yalnızca seni ama her halini. Özellikle yataktaki-” derken sözünü kestim.

“Bak fena oluyorum ya.”

Dudaklarının üstündeki elime öpücük kondurdu.

“Bu akşam bittiğinde,” derken öpücükleri hızla boynuma ilerledi. “Seni seveceğim. Bu sefer kaçışın yok.

“Nasıl?” diye sordum öpücükleriyle sarhoş olurken. Hamileliğimi tehlikeye atmamak için ilişkiye giremiyorduk. Doktorumuzun da tavsiyesi bu yöndeydi.

“Araştırdım. Seni ve bebeklerimizi incitmeden nasıl sevebileceğimi. O yüzden bu gece yorulmamaya bak. Özlediğim tadını almam lazım.”

Dudaklarında saniyelerce soluklandıktan sonra ayrılmak zorunda kaldık.

“Ben de özledim,” deme ihtiyacı hissettim.

“Hadi aşağıya inelim,” dedi ve beni temkinli bir şekilde oturduğum yataktan kaldırdı. “Yoksa burada kimseyi s*klemeyip özlem gidermeye başlayacağım.”

Tutunduğum koluna vurdum.

“Sapık.”

“Sadece sana,” dedi ve bacaklarımın arasında ıslaklık hissedecek kadar etki bırakacak bir şekilde göz kırptı.

 

****

Delilik. Anneliği tek kelime ile anlat deseler sadece bunu söyleyebilirdim. Değişik bir müesseseydi bu annelik.

Henüz çiçeği burnunda taze bir anneydim. Pardon, double anne desem daha doğru olurdu. Henüz kırk günlük olan bebeklerimin mevlüdü yeni bitmiş, annemler gelen herkesi geçirmekle ilgileniyordu. Ben ve Ateş ise kırkı çıkan bebeklerimizi uyutmakla meşguldük.

“Neden uyumuyorlar? Uyku gibi bir nimet varken neden uyumuyorlar? Neyi yanlış yapıyorum ki ben? Karınları tok, gazları yok, bezleri de temiz. Neyi yapamıyorum ben?”

Bebeklerim ağlarken ben de ağlamaya başladım. Beceremiyordum işte. En çok korktuğum şey başıma gelmişti. Ben hiç annelik görmemiştim ki. Nasıl anne olacaktım?

“Nazlı!” diye bir ses yükseldiğinde düşüncelerimden sıyrılıp kendime gelebilmiştim. Görüşüm bulanıkken, gözyaşlarımdan önümü göremiyordum.

“Alp’i bana ver sevgilim.”

Ateş, Alp’i kucağımdan aldığında sakinleşir gibi oldu. Anne yanı olan geniş beşiğe, Gökçe’nin yanına koydu. Yatağımızın önünde olan benche yığıldım. Gözyaşlarım hızla akmaya devam ederken, “Beceremiyorum,” diye mırıldandım.

O sırada Ateş görüş açıma girdiğinde, karşımda diz çökmüştü.

“Anneliğini sorgulamana izin vermem. Saat başı çocuklarımızı emzirebilmek için, olurda uyuyakalırsam diye alarm kuruyorsun. Gündüzleri çocuklar uyusa bile gözünü kırpmadan onları izliyorsun. Emzirirken boğulma ihtimaline karşı yanında her zaman birini tutuyorsun. Geceleri yarım saatte bir kalkıp çocukların nefes alıp almadığına bakıyorsun. Emzirdiğin için canın abur cubur çekse bile sütüne karışır diye yemiyorsun. Her gün sütünü arttıracak şeyleri araştırıyorsun. Çocuğun olur da mikrop kapar diye doğru düzgün öpmüyorsun bile. O yüzden anneliğini sorgulamana izin vermem. Sadece yorgunsun. Çok yorgunsun ve sen de insansın. Bu kadar uykusuzluğu kaldıramıyorsun. Bundan sonra geceleri sütünü sağacaksın ve ben geceleri çocuklarımıza bakacağım. Sen uyuyacak ve dinleneceksin. Tamam mı?”

“Sadece yorgunum değil mi?” diye sordum.

“Sadece yorgunsun. Yorgun olduğun için gerginsin. Ve bebeklerimiz akıllı oldukları için annelerinin gerginliğini hissediyorlar. Şimdi dediğin gibi. Karınları tok, gazları yok ve bezleri temiz. Yani senin şu an için yapacağın hiçbir şey yok. Uyumak dışında.”

“Ama,” diyerek itiraz edecektim ki, “İtiraz da yok,” diyerek beni susturdu.

Benchten kaldırıp yatağa yatırdı. Beni göğsüne çekti.

“Sen uyurken evin babası nöbeti devralacak. Sen sadece dinlen tamam mı?”

“Hayatımdaki tüm şansımı seni bularak harcadığım için çok şanslıyım.”

Göğsünün sallanmasından güldüğünü anladım ama o kadar yorgundum ki tek bir kelime bile kuramadım. Uykuya dalmadan önce duyduğum tek şey onun sözleriydi.

“Asıl ben çok şanslıyım. Benden çok var ama sen gibisi yok.”

 

****

 

Yıllar, küçük bir kartopunun sürüklenerek koca bir kar yumağına dönüşmesi kadar hızlı geçiyordu. Öyle hızlı geçiyordu ki karavanın dikiz aynasından baktığım bebeklerim artık bebek değildi. En azından kimliklerine göre. Onlar benim için hep bebek olarak kalacaklardı.

“Baba,” dedi oğlum.

“Babam,” dedi anında Ateş.

Kızım ve oğlum, babalarının zayıf noktasını çok erken fark etmişlerdi. Bir baba demeleri Ateş’in tüm dünyayı ayaklarının altına sermesine yetiyordu.

“Bizim neden bir kabavanımız var?”

Henüz dört yaşlarını yeni bitirmişlerdi. Ateş ise havalar iyice bozmadan karavanımızla ufak bir kaçamak yapmak istemişti.

Alp’in sorusuyla Ateş ile kısa bir bakıştık. Alp’e, annenizle ilk kez bu karavanda çılgınlar gibi seviştik diyemeyeceğinden, “Annenize bu karavanda evlenme teklifi ettim. Anneniz de karavanımızı çok sevince bizim oldu.”

“Nasıl?” diye sordu meraklı kızım. “Anneme buyada mı evlenme teklifi ettin?”

“Evet, babacım,” diye onayladı Gökçe’yi ve ardından çocukların duymayacağına emin olduğu bir sebeple mırıldandı. “Sebeplerden biri bu.”

Gülmekle yetindim.

“Keşke Defne’de buyada olsaydı. Anne! Yasemin teyzeye söylesek gelmezley mi?”

Ah çocuğum. Şu sıralar Defne’ye fazlasıyla düşkündü. Ve bu durum Ateş’e inanılmaz bir zevk verirken Murat’ı da bir o kadar deli ediyordu. Defne, Yasemin ve Murat’ın henüz iki yaşındaki kızlarıydı. Ve tam olarak Yasemin’in kopyasıydı.

“Bebeğim. Bu bizim aile etkinliğimiz. Defne gelemez. Hem o daha küçük. Biraz daha büyümesi lazım.”

“Peki,” diyerek dudak büzen oğluma içim gitse de bir şey yapmadım.

Bana oldukça tanıdık gelen yerde durduğumuzda burasının neresi olduğunu anlamak zor değildi.

“Anıları yad edeceğiz ha,” dedim sırıtarak.

Ateş de benden aşağı kalır olmayan bir şekilde sırıtarak, “Hepsini olmasa da birazını,” deyip göz kırptı.

Karavandan indiğimizde Ateş, ateşi yaktı. Ben de çocuklarla beraber etrafı gezdim. Birbirimizi kovaladık ve en sonunda ikisini kollarımın arasına alıp her yerlerine öpücük kondurdum. İşleri biten Ateş, bize doğru yürürken kollarımın arasından sıyrılan evlatlarım babalarına koştular.

“Baba!”

“Baba!” diye bağırarak Ateş’in kollarına atladılar. Bana, hayatta görebileceğim en güzel manzarayı sundular.

Daha sonra zaman hızlı bir şekilde geçti. Koşturmaktan terleyen üstlerini değiştirdik. Ardından öğle uykusuna yatırdık.

Yatağın önünde çömelmiş, yüzleri birbirlerine dönük ikizlerimizi izledik.

“Cennet böyle bir şey galiba,” dedi Ateş.

“Bence de,” diyerek hak verdim.

“Seneler önce burada böyle olacağımızı hayal eder miydin?” diye sordu.

“Galiba,” diyerek yanıtladım. “Siz üçünüz hayatıma girdiğinizden beri tüm hayallerimde siz varsınız.”

“Aynı şey benim için de geçerli. Ama benim başka bir hayalim daha var,” dedi. Çömeldiğimiz yerden önce beni, sonra kendini kaldırdı.

Küçük odadan çıkıp kapıyı kapattı. Ardından dışarıdan kilitledi ve kilitler kilitlemez dudaklarıma yapıştı.

“Ne yapıyorsun?” diye sordum güç bela.

“Nostalji bebeğim. Anılarımızı canlandırıyorum.”

Konuşmama izin vermeden beni kendine daha çok çekti ve bizi birbirimize kattı. Ara yerde bulunan yatak olarak kullanabileceğimiz ama ikimizin de yatak olarak ayarlamaya irademizin olmadığı masaya beni dayadı.

“Etek,” dedi, eli bacaklarımın arasından kayarken. “Akıllıca seçim. Bundan sonra buraya gelirken etek giy. Sana kavuşmamı kolaylaştırıyor.”

Böyle anlarda ortaya çıkan erilliği beni kelimenin tam anlamıyla eritiyordu. Kemerinin tokasının çözülme sesi geldi. Ardından kumaş hışırtısı. Ve en sonunda o an. Artık bir bütündük.

“Acele etmeliyiz. Yarım kalmak istemeyiz değil mi sevgilim. Her ne kadar çığlıklarını duymak hoşuma gitse de çığlık atacak gibi olursan dudaklarımı al. Ve sonra baş başa kaldığımızda inlemelerini bana geri ver.”

Hızlı geçen dakikaların ardından içimde patladığında aynı anda bittik.

“İşte bu an. Benim içimdeki canavarı doyumsuzlaştıran bu an. Senin zevkten açık tutamadığın gözlerin. Çok seviyorum.”

“Çok seviyorum.”

Kendimize toparlanmak için birkaç dakika verdik. Ardından önce ben, sonra Ateş kısa bir duş aldık. Çocukların yattığı kapının kilidini açıp karavanın giriş kapısını kilitledik ve yüksek tansiyondan yatak yapmakla uğraşmadığımız yeri yatağa çevirdik.

“Biz sevişirken dış kapı kilitli değildi, değil mi?” diye sordum.

“Sanırım değildi.”

“Biz kafayı yemişiz.”

“Aklım uzun zamandır sende. O an senden başka bir şey düşünemezdim.”

Güldüm.

“Biz deliyiz.”

Güldü.

“Sadece sana.”

“Sadece sana.”

 

****

 

Mutfakta pastanın son düzenlemesini yaparken dışarıdan gelen sesleri duymak hâlâ hoşuma gidiyordu. Artık yabancısı olduğum sesler değildi ama her seferinde beni mutlu ediyordu.

Pasta istediğim hale geldiğinde mutfaktan pastayla beraber çıktım. Bugün babalar günüydü. Murat ve Yasemin buradaydı. Akın ve Çağatay da gelecekti. Henüz baba değillerdi ama bu gelmelerine engel değildi.

Çocuklar bahçede koşturuyordu. Daha çok Alp, Defne’nin peşinden koşuyor, Defne Alp’ten kaçıyordu. Aralarındaki bu uyumsuzluk içerisindeki uyum ilerleyen zamanda ne gösterirdi bilmiyorum ama aralarında kopmaz bir bağ olduğunu hissediyordum.

“Lan bücür, koşmasana kızımın peşinden!”

Oğluma bücür diyen Murat’ı yalancı bir öksürükle uyardım.

“Yani yengecim bücür derken,” diye lafa girdi ama toparlayamayacağını anlamış olacak ki, “Ama senin oğlunda benim kızımın peşinden koşmasın. Bir şey de oğluna.”

“Benim oğlumdan daha iyi damat mı bulacaksın lan,” dedi Ateş.

“Ateş,” diye uyardım ama dinlemedi tabii.

“Senin de kızın var abicim. Biliyorsun değil mi?”

Ateş’in gülen suratı anında düştü.

“Benim kızım dizimin dibinden ayrılmayacak.”

“Öyle mi?” dedim oldukça kinayeli bir şekilde. “Ama ben babamın dizinin dibinden ayrılıp geldim.”

“Yavrum,” dedi anında. “Şimdi biz ile kızımızın ne alakası var.”

“Bilemem artık,” deyip trip attım. Tam o sırada ise bahçe kapısında Akın’ı ve sevgilisini gördüğümde ayaklandım.

“Hoş geldiniz,” dedim, onlara gülümseyerek yanlarına giderken. Önce Akın’la sarıldım. Sonra birkaç hafta önce tanıştığım sevgilisi Hande’yle.

“Hoş bulduk,” dedi Akın. “Geç kalmadık değil mi?”

“Yok,” dedim üçümüzde masaya geçerken. “Çağatay da gelmedi daha.”

Çok geçmeden Çağatay da geldiğinde sinirli görünüyordu. Ne olduğunu anlatmamıştı ama önemli bir şey olmadığını söylemişti.

Ardından yenilen yemekler, pastalar ve edilen sohbetlerin arasından çocuklar hediyelerini babalarına verdi. Benim de ne zamandır içimde tuttuğum ve söylemek için bugünü beklediğim sürprizi nihayet söyledim.

“Bu da benim hediyem,” diyerek bir kutu uzattım.

“Teşekkür ederim hayatım,” diyerek beni öptükten sonra kutuyu açtı. Ve donakalması bir oldu.

Kutunun içinde ne olduğunu bilmeyen arkadaşlarımız merakla ne olduğunu anlamaya çalışırken, Ateş bana dönüp, “Yeniden mi?” diye sordu.

“Yeniden,” dedim.

Bana sarılmasıyla döndürmesi bir oldu.

“Baba oluyorum! Yeniden baba oluyorum!”

Ortamda alkış ve tebrikler havada uçuştu. Aylar geçti ve oğlumuzu kucağımıza aldık. İkizlerin adını ben koyduğum için bu sefer Ateş’in bir isim koymasını istedim. Aylarca isim düşündü. Hiçbir ismi oğlumuza yakıştıramadı. En sonunda kucağına aldığında, “Toprak,” dedi.

“Senin adın Toprak. Adınla yaşa. Vatan ol, memleket ol. Köklerine bağlı ol. Adınla yaşa oğlum.”

Ve öyle de olmuştu. Dedesinin askerlik anılarını her seferinde can kulağıyla dinleyen oğlum, asker olmuştu. Adının hakkını vermiş, vatan, memleket olmuştu.

 

Son...

Aylar sonra gelen ani ilhamla haftalar önce yazmaya başladığım ama ancak şimdi bitirmenin kısmet olduğu o özel bölüm. Gece kuşu olduğum çok anlaşılıyor değil mi?

Şu an güncel olan Güneş kitabıma seni bekliyorum. Eğer bu kitaptan memnun kaldıysan onu da seveceksin.

Bu kitap için son kez. Hoşça kalın. Kendinize iyi bakın :))

Bölüm : 31.05.2026 04:04 tarihinde eklendi
Okur Yorumları Yorum Ekle
Hikayeyi Paylaş
Loading...