18. Bölüm

🍂Bölüm~17🍂

Parvin Ağardan
papatyahikayeleri

🌾
•••••

*Kendimi görebileceğim en güzel ayna bana aşkla bakan gözlerindir.

Leyal'dan:
••••••••••••••

Görmek... göz sağlığı yerinde olan insanlar için çok basit gözüken, ama aslında insan hayatı için en önemli unsurlardan biri olan o eylem...

Meğerse görmek bir mucize, olağanüstü bir eylemmiş. Görmek Allah tarafından insanlar için verilen en büyük lütufmuş. Ben bunu haftalardır karanlığa mahkum olmuş gözlerim, ışığa hasret kalmış benliğimle çok çok daha iyi anlamıştım.

Görüyordum artık ben. Aslında hepimizin hayatının en basit parçasıydı görmek. Fakat ben yaşadıklarımın ağırlığı altında yaşadığım her saniye ezilirken görmek için yalvarıyordum.

Şimdi görüyordum ben. Aynada olan yansımamı, pencereden bakarken dışarıyı, sabah güneşi, gece yıldızları ve ayı, mutfağa girerken buzdolabını, salondaki televizyonu... Tek kelimeye sığdırmak asla mümkün olmayan bir duyguydu artık benim için görmek. Geçen zaman dilimi bana görmenin en büyük nimet olduğunu çok açık bir şekilde öğretmişti.

Çünkü en önemlisi sevdiğim adamın bana aşkla bakan gözlerini görüyordum. Gözlerinin içine ayna misali yansıyan yansımamı görüyordum ben. Gülen dudaklarını, kumral saçlarını, kızıl kahve karışımı olan kirli sakallarıyla çepeçevre sarılmış yüzünü görüyordum. Bundan daha büyük bir mutluluk olabileceğineyse inanmıyordum.

Çok korkmuştum. Bir şey olur da görme sağlığıma kavuşamam diye çok korkmuştum ben. Allah beni bir kez daha acılı sınavların, imtihanların ortasında bırakır diye çok korkmuştum. Fakat binlerce kez şükürler olsun ki öyle olmamıştı. Ben Allahın izniyle çok acılardan geçsem de sonunda eski sağlığıma kavuşuyordum.

Yavaşça gözlerimi araladım. Odam aydınlanmış, sabah ilk ışıklarıyla açılmıştı. Gözlerimi kırpıştırarak kendime gelmeye çalışırken bir taraftan da görme sağlığıma kavuşmamın mutluluğunu yaşıyordum.

Gerinerek yatakta oturur pozisyona geldikten sonra ayaklarımı aşağı sarkıtarak terliklerimi giyindim. Gözüm komodinin üstünde bulunan elektronik saate takıldığında, saatin 08:15 olduğunu görmüştüm.

Ameliyat olmamın üstünden on gün geçmişti. Sağ gözüm artık tamamen eski durumuna dönmüştü. Bu yüzden artık sabahları Halime teyzenin bana yardım etmek için odama gelmesine gerek kalmıyordu.

Kafamdaki dolaşıp duran düşünceleri kovalayarak ayağa kalktığımda vakit kaybetmeden soluğu banyoda almıştım. Önce tuvalet işlemlerimi halletmiş, ardından duşa kabine girerek on beş dakikalık kısa bir duş almıştım.

Ardından hep banyoda bıraktığım pembe renkli bornozuma sarılarak odama geri dönmüştüm. Dolabın önünde kurulduğumda önce havlu alarak hafif uzamış saçlarımı güzelce kurulamıştım. Ardından siyah iç çamaşırı takımımı alarak giyinmiştim. Daha sonraysa zikzak desenli, haki renkli, dizlerimin bir karış üstünde biten kışlık elbisemi ve altına giymek için hafif kalın, siyah külotlu çorap almıştım.

Giyinme işlemi bittikten sonra saçlarımı fön makinesiyle güzelce kurulayarak salık bırakmış, ardından yüzüme nemlendirici, dudaklarımaysa parlatıcı sürmüştüm. Son olarak çiçek karışımı kokulu parfümümden sıkmış, aşağı inmek için hazır olduğum kanısına varmıştım.

Dün gece komodinin üstüne bıraktığım telefonumu almak için hareketlendiğimde kapının iki kere tıklatılmasıyla dikkatimi kapıya yöneltmek durumunda kalmıştım.

"Gel" diye seslenmiştim, kendim de telefonumu alarak elbisenin cebine sıkıştırmış, kapıya taraf ilerlemeye başlamıştım.

"Güzelim." Sevdiğim adamın yakışıklı yüzü ve meftunu olduğum sesiyle yüzümde güller açmıştı hemen.

"Mirza..." dediğimde vakit kaybetmeden parmak uçlarımla yükselerek kollarımı boynuna dolamış, burnumu aşinası olduğum boynuna daldırmıştım. Misler gibi kokuyordu yine.

En son dün gece onunla birlikte film izleyerek güzel vakit geçirmemize rağmen sanki günlerdir görmüyormuşum gibi çok özlemiştim.

O da elini belime indirerek vücudumu vücuduyla bütünlemişti.

"Sana kendi ellerimle kahvaltı hazırladım." Kulağıma fısıldayışı kulak mememi öpmesiyle son bulmuştu. Bense kurduğu cümleyle kısa çaplı şok etkisi yaşamıştım. Normalde şu saatte o hızlıca bir şeyler atıştırarak işe yetişmek için uğraşıyordu.

"Kahvaltı mı hazırladın?" aramızda biraz mesafe açarak gözlerine bakmak istediğimde, saçlarım elektriklenerek kirli sakallarına sürtünmüştü.

"Evet." Baş parmağını yanağıma ulaştırarak yanağımı okşamaya başladığında gülümsememe engel olamamıştım. Tek gözümde hala sargı bulunsa da, bunun da geçeceğine inamım sonsuz olduğu için çok takılmamaya çalışıyordum.

"Neye borçluyuz bunu?" gülerek dediğim şeyle o da gülmüştü.

"Seni çok seven bu kalbe" boşta kalan eliyle elimi kavradığında sol göğsünün üstüne koymuştu ellerimizi. Benimse yaptığı bu tatlı hareket karşısında ömrüme bahar gelmiş gibi hissetmiştim.

"Kurban olurum ben o kalbe." En içten şekilde söyledikten sonra dudaklarımı yanağına bastırmış, derin bir öpücük kondurmuştum.

"Ben sana kurban olurum asıl yavrum." Dediğinde benim için tatlı bir lokumdan farksız olmayan dudaklarını dudaklarımın üstüne yuvarlayarak kocaman bir öpücük armağan etmişti ikimizin de birbirimize aç ruhlarına.

"Krep bayatlamadan aşağı insek iyi olacak." Kısa olsa da baş döndüren cinsten olan öpüşü bittiği gibi gülerek dediklerini onaylamıştım.

"Yaa krep mi yaptın?" en sevdiğim kahvaltılık yemeğiydi krep ve Mirza bunu çok iyi biliyordu.

"Tabii ki..." kendinden emin çıkan sesiyle gülümsemem genişlenmişti. Bu adam kesinlikle bambaşkaydı.

"Gidelimmm o zaman. Ben bir anda acıktım da..." gülümsemem asla durmazken bir anda kendimi Mirza'nın kucağında bulmuştum.

"Mirzaaa..." diye tiz bir çığlık atmıştım.

"Artık görebiliyorum, farkında mısın?" diye eklediğimde, o çığlığımı umursamayarak odadan çıkarmıştı ikimizi de. Ah bu adam...

"Farkındayım güzelim." Umursamaz tavrından ödün vermediğinde gözlerimi devirsem de kollarımı da boynuna dolamayı ihmal etmemiştim. İstemiyorum yan cebime koy edasıyla beni taşımasını izliyordum bir nevi.

"E, neden kucakladın beni o zaman?" dediğimde artık merdivenlerin sonuna doğru ulaşmıştık.

"Çünkü bugün sürprizlerle dolu bir gün ve biz daha yeni başladık." Mutfaktan içeri girdiğimizde ilk dikkatimi çeken şey çay dışında her şeyin hazır olduğu sofra olmuştu. Daha sonraysa kucağında olduğum adamın dediklerine dikkat kesilmiştim.

"Sürprizlerle miii? Ne sürprizleri ki onlar?" Beni yere bırakarak dengemi sağlamamda yardımcı olduğunda ben merakla onu süzüyordum.

"Adı üstünde sürpriz..." diyerek benden uzaklaşarak çaydanlığı almış ve çay bardaklarına çay doldurmaya başlamıştı. Bense verdiği klişeler klişesi cevapla yeniden gözlerimi devirmiştim.

"Hadii, gel kahvaltımızı yapalım. Sonra seni sürprize götüreceğim. Far görmüş tavşan misali dikilme orada." Dediğinde başımı onaylamaz biçimde iki yana sallasam da benim için çektiği sandalyeye oturmuştum.

O ise hemen oturmamış önce yaptığı krepleri eşit biçimde tabaklarımız arasında bölmüş, ardından sandalyesini benim sandalyemin yanına yaklaştırarak oturmuştu.

"Mmmmmm, çok güzel yapmışsın hayatım. Ellerine sağlık." Ağzım dolu doluyken dediklerimin sonrası bir tane de yeşil zeytin attım ağzıma.

"Yarasın bebeğime." Dedikten sonra yağlı dudaklarımı asla umursamadan öpmüştü...

Tatlı konuşmalar eşliğinde yemeğimizi yedikten sonra mutfağı toparlama görevini ben üstlenmiştim. Mirza'ysa izin isteyerek çalışma odasına gideceğini söylemişti.

Bulaşıkları bulaşık makinesine yerleştirdikten sonra kahvaltılıkları da buzdolabına geri koymuş, ardından masayı silmiştim hafif ıslattığım bezle. İşin garip yanı bugün Halime teyze ortalıklarda yoktu. Lale teyze zaten bir haftalık izindeydi ve izni yarın bitecekti. Fakat Halime teyze her sabah mutlaka benim yanıma uğrardı, acaba bir yerlere kadar mı gitti diye düşünürken mutfağı dolduran adım sesleriyle düşüncelerimin yörengesi değişmişti.

"Güzelim..." Mirza ve Halime teyze aynı anda girmiştiler mutfağa ve de Mirza'nın her iki elinde birer çanta vardı. Orta boy olan çantalar yolculuk için hazırlanmış gibiydi ve bu görüntü benim içime merak kurtçukları düşürmüştü.

"Mirza?" diye cevapladım ben de soru sorar gibi olan ses tonumla.

"Bitirdin mi işini?" dediğinde yıkadığım ellerimi kağıt havluyla kurulamış, ardından kullandığım havluyu çöpe atarak onun yanına yaklaşmıştım.

"Bitirdim bitirmesine de, bunlar ne?" diyerek elindeki çantaları işaret ettim.

"Bunlar sürprizimin bir parçası. Yılbaşı için tatile gidiyoruz." dediğinde şaşırmıştım. Yılbaşına daha bir hafta vardı. Bir haftalık tatile mi gidecektik biz şimdi? Peki, nereye gidecektik acaba?

"Tatile mi gideceğiz? Nereye ki?" dediğimde sesim hala şaşkınlıktan kurtulamamıştı.

"Gideceğiz değil bebeğim, gidiyoruz. Şimdi. Nereye gideceğimizse sürpriz." dediğinde hafif paniklemiştim. O, çantalarını hazırlamıştı, ama ben daha hazır değildim? Önceden bana da söyleseydi keşke, rahat hazırlanırdım.

"Ama benim çantam hazır değil ki daha, sen kendine hazırlamışsın, peki ya ben?" saf saf sorduğum soruyla Mirza gür bir kahkaha atmıştı. Bense tabii ki neye güldüğünü anlamamıştım.

"Niye gülüyorsun yaa?" gülüşü bir türlü durmadığında sinirlendiğimi hissediyordum. Hayır yani tatil çantası hazırlamak istememden daha doğal ne vardı şu durumda? Hani tatile gidiyorduk ya biz.

"Bebeğim sakin ol. Bu iki çantanın ikisi de benim için değil. Halime teyzeden rica etmiştim sabah, biz kahvaltımızı yaparken o sana gideceğimiz yere uygun çanta hazırladı. İşte bu senin çantan," diyerek sol elindeki çantayı bana doğru kaldırarak göstermişti.

"Vaaay, demek işbirliği yaptınız ha? Bir tek benim haberim yokmuş meğerse, evde dönen dolaplardan" dediğimde Halime teyze ve Mirza birbirlerine bakarak güldüler.

"Halime teyze suçsuz, hepsi benim başımın altından çıktı." Gülerek diyen Mirza ardından bana doğru yaklaşarak burnumun ucuna küçük bir öpücük kondurmuştu.

"Deli oğlan senii." diyen Halime teyze başını olumsuzca sallasa da gülüşü de durmuyordu. Tıpkı benim gibi.

"Sultanım beni deli eden senin kızın." diye bir anda bağıran Mirza çantaları yere bırakarak yanaklarımı kavrayarak sıkıştırmaya başlamıştı. Halime teyzese gülerek mutfaktan çıkmış, bizi baş başa bırakmıştı.

"Isırayım mı bir kere yanağını?" dibime kadar giren Mirza'nın dedikleri beni yine far görmüş tavşan mooduna sokmuştu.

"Hayırrrrr..." uzatarak edalı bir biçimde söylediğimde o dudaklarını yanağıma yaslamıştı.

"Acıtmayacağım söz," dediğinde gülmeden duramamıştım.

"Yaaa, acıtacaksın." Dediğimde beni tabii ki dinlememiş, dişlerini yanağıma geçirmişti.

Acıtmadan ısırmıştı fakat azıcık ajitasyon yapsam ölmezdik. Yani, sanırım!

"Yaaaa, hani acımayacaktı." dediğimde elimi yanağıma götürmüş ovmaya başlamıştım. Aslında ilk başta çok acımamıştı fakat dişini çekerek uzaklaştığında azıcık da olsa sızladığını hissediyordum.

"Sen de bu kadar, tatlı olma. Allahımmmm, şu tatlığa bak. Kızım seni çiğ çiğ yemediğime şükr et." Maça tavır takınarak dedikleriyle vücudumda akan tüm kanın yavaş yavaş yanaklarımda toplandığını hissediyordum...

*****

"Yaa, iki buçuk saattir yoldayız ama hala nereye gittiğimizi söylemedin gıcık herif?" kaçıncı kez sormama rağmen, direksiyon başındaki gıcıktan tek bir cevap bile yoktu.

Artık, pes et. Sorma diyen iç sesimiyse umursadığım söylenemezdi.

"Hala söylemeyeceğim güzelim. İki buçuk saat dayandın, bir saat kadar daha dayan, az kaldı zaten varmamıza." dediğinde sinirle başımı koltuğa dayamıştım.

"Amannn, söylemiyorsan söyleme." Dedikten sonra onun gülüşlerine gözlerimi devirerek akıp giden yolu izlemek için başımı camdan taraf çevirmiştim...

Hayatımın karanlıklarla dolu dolu geçen şu korkunç haftalarında akıp giden yolu bile izlemeyi özlediğimi fark ettim. Derince iç çektiğimde bir an önce diğer ameliyatımı da sağlıkla bitirmeyi düşlüyordum. Gözüm sargıda oluyordu günün çoğu kısmı. Sadece doktorun verdiği damlaları kullanmak için gün içinde bir, bir buçuk saatlik açıyordum sargımı. Zira tedavi uygulandığı için hassas bir dönemdeydi gözüm ve herhangi bir enfeksiyon, toz karşıtı olarak öneriyordu doktorum sargıyı.

Akıp giden yolu izlerken arabadan gelen tek ses Mirza'nın açtığı hafif müziğin sesiydi. Müzik beni mayıştırırken bedenimi yavaş yavaş tatlı bir uykunun sarmaladığını hissediyordum...

"Güzelim..." uzaklardan kulaklarıma dolan Mirza'nın melodik sesiyle yüzümü buruştursam da uykunun tatlı kollarında kalmak daha ağır basıyordu.

"Hadi ama bebeğim, uyan artık." Bu kez elleri de saçlarıma ulaşarak okşamaya başladığında sonunda uyanmıştım.

"Geldik mi?" Bakışlarım direkt sevdiğim adamı bulduğunda sesim uyku mahmuru çıkmıştı. O yüzden hafif öksürerek boğazımı temizledim.

"Evet, sevgilim. Geldik" dediğinde başımı belli belirsiz sallayarak camdan dışarı taraf baktım. Ve gördüğüm manzarayla ağzım deyim yerindeyse açık kalmıştı. Aman Allah'ım, bu nasıl bir güzellikti böyle?

"İnanamıyorum, burası çok güzel." demiştim hayranlık kırıntıları kokan ses tonumla.

"Senin kadar olmasa da, haklısın güzel bir yer." dediğinde bakışlarımı tekrar sevdiğim adamın yakışıklı yüzüne çevirmiştim. Fakat işin garip yanı geldiğimiz bu muhteşem ötesi yer tam olarak neresiydi bilmiyordum.

"Neresi ki burası?" soruyu sorarken tekrar bakışlarımı manzaraya çevirmiştim. O kadar güzel gözüküyordu. Bakmadığım her saniye boşa gidecekmiş gibi geliyordu.

"Burası, Yedigöller Milli Parkı-Bolu. Bir hafta burada kalacağız. Bungalovlardan birinde rezervasyon yaptırdım." Dediğinde içimi saran mutluluk elle tutulur cinstendi.

"Yaaaa, çok teşekkür ederim Mirza. Yaşadıklarımızdan sonra bu tatil ikimiz için de iyi olacak." Diyerek kollarımı boynuna doladığımda o da bana sarılmıştı hemen.

"Teşekkür etme gül yüzlüm. Gül ve mutlu ol yeter. Senin gülüşün benim hayatımın güneşi." dediğinde istemsizce dolmak isteyen gözlerimi kırpıştırarak buna izin vermemiştim.

"Seni çok seviyorum Mirza. Her şeyden daha çok." dediğimde beni iyice kendine yaslamıştı.

"Seni en çok seviyorum bahar kokulum." Burnunu saçlarıma daldırarak derin bir nefes çektiğinde kendimi onun tatlı kollarında bulduğum huzura bırakmıştım...

Mirza'yla biraz daha sevgi yumağı gibi sarılıp koklaştıktan sonra arabadan inmiştik. Çantalarımızı da alan Mirza görevliyle konuşmuş, odamıza yemek siparişi vermişti.

Meğerse burayı seçmek için hava durumundan tut, benim doktorumla konuşmaya kadar her şeyi düşünmüş, araştırmıştı. Doktorum ameliyat öncesi kendimi çok yormamam şartıyla böylesi bir tatilin psikolojime de iyi gelebileceğini söylemiş, hava durumundaysa yakın bir haftada şiddetli kar yağmuru veya fırtına beklenmiyormuş. Zira öyle olunca buraya giriş zorlanıyormuş.

Şu an yerde olan kar insanı rahatsız etmeyecek cinstendi. Aksine ortama beyazlığıyla huzur ve güzellik katıyordu.

Mirza'nın görevliyle konuşmasının ardından anahtarımızı almış, aşırı tatlı gözüken ahşap, bungalov tarzı evin önüne gelmiştik.

Evin anahtarını çevirerek içeri girdiğimizde bir kez daha hayran kalmıştım gördüklerim karşısında.

"Burası çok tatlı ve huzurlu gözüküyor." Dediğimde Mirza da beni onaylamıştı.

"Öyle güzelim ama benim için bu dünyadaki en tatlı ve huzurlu şey sensin, biliyorsun." Çantalarımızı yere bırakarak belime sarıldığında, hiç vakit kaybetmeden sırtımı vücuduna yaslamıştım ben de.

Evin içi de dışı gibi kahve tonlarındaydı. Çıtır çıtır ateşin yandığı şömine, beyaz nevresimli iki kişilik yatak takımı, yine beyaz renklerde aşağı yukarı iki-üç kişinin sığabileceği bir koltuk, koltuğun hemen önündeyse televizyon vardı. Odanın köşeleriniyse farklı figürlü biblolar süslüyordu. Amerikan tarzı salona birleşik ufak bir mutfak ve de banyo olduğunu tahmin ettiğim ahşap bir kapı daha vardı.

"Yemeklerimiz gelene kadar duş almak ister misin?" hala sarıldığımızdan dolayı, kulağıma fısıldayan sesiyle evin sihrine kapılmaktan kurtarmıştım kendimi.

"Olur." dedikten hemen sonra kollarından çıkarak yanağına kocaman bir öpücük kondurmuş, ardından Halime teyzenin benim için hazırladığı çantayı karıştırmak için almıştım.

Yaklaşık yarım saat kadar sürenin içinde önce ben kısa bir duş almıştım. Sonraysa Mirza. Halime teyze gerçekten de benim için, beresinden eldivenine, iç çamaşırından pijamasına kadar her şey koymuştu. Gerçekten de o benim anne yarımdı.

Daha sonraysa kapı çalmış, görevli yemeklerimizi getirmişti. Mirza Bolu'nun yemeklerinden yayla çorbası ve Abant kebabı söylemişti. Salata olarak sade bir çoban salata, içecek olaraksa suyla yetinmiştik.

"Çorbanın tadı farklı ve güzel." Yayla çorbası en sevdiğim çorbalar sırasında ilklerdeydi hep. Fakat bu kadar lezzetlisini içtiğimi söyleyemezdim.

"Evet güzelim. Bu buralara özgü tarifle yapılıyor." dediğinde lezzetli çorbamdan bir koca kaşık daha almıştım.

Yemeklerimizi bitirdikten sonra Mirza'nın teklifiyle birazcık dinlenme kararı almıştık. Aslında bana kalsa hemen buraları gezmek isterdim. Fakat benim yolda uyumamın aksine Mirza üç buçuk saat dinlenmeden direksiyon başında kalmıştı. Bu yüzden dinlenmeden gezmesine içim el vermemişti.

"Rahat mısın bebeğim?" Yan yana uzanmıştık. Benim başım onun göğsüne yaslıydı. Birbirimize ise sımsıkı sarılmıştık.

"Hiç olmadığım kadar..." demiştim hafif gülümserken. Ardından burnumu boynuna sürterek aşinası olduğum kokusunda bir kez daha huzur bulmuştum.

"Dolu dolu bir hafta geçireceğiz." Dediğinde zaten vücudumu sarmalayan hevesim, iyice alevlenmişti.

"Beni her zaman mutlu ettin ve bunun için hep çok çalıştın. Çok teşekkür ederim." Nereden geldiğini bilmediğim bir duygusallık vardı üzerimde ama kesinlikle ağlamayacaktım.

"Teşekkür etme güzelim benim. Sen mutlu olduğunda ben de zaten mutlu oluyorum." dediğinde bir şey demeyerek onda daha sıkı sarılarak dolu dolu geçireceğimiz şu bir haftada yapacaklarımı düşünmeye başladım...

 

 

 

(Bolu-Yedigöller Milli Parkı)

 

(Bolu-Yedigöller Milli Parkı)

 

 

**********

29.03.2023

Bir bölüm daha bitti.

Bölüm biraz geç geldi, kusura bakmayın ama çok yoğun bir hafta geçirdim.

Gelelim bölüme Mirza yaptığı surprizle gönüllerimizi fethetti değil mi?

Gelecek bölüm için de yazarınız olarak benim de size ve çiftime minik bir sürprizim olacak :)

Tahminleri alayım şuraya...

Son olarak oy ve yorumlarınızı eksik etmeyin lütfen. Sağlıcakla kalın

 

 

Bölüm : 20.02.2026 00:28 tarihinde eklendi
Okur Yorumları Yorum Ekle
Hikayeyi Paylaş
Loading...