
"Pencerenin varlığı değil, duvarın yokluğudur odayı aydınlatan."
♟️♟️♟️
İki Hafta Sonra
14 Mart 2018
Ölmüştüm.
Ölmesem bile, ölüme doğru sürünüyordum.
"Çamurun tadı güzel mi, Tülin Altun?"
Tam iki hafta önce spora adapte olabildiğimi ve daha zorlu işler yapmak istediğimi söylemiştim. Öyle ki, o günden sonra Mart ayına daha zorlu bir süreçle giriş yapmıştım. Zaman zaman tıpkı Kemal'in anlattığı gibi dikenli tellerde sürünüyor, metrelerce duvara iple tırmanıp oradan da kendimi geri indirmeye çalışıyor, kilometrelerce koşu yapıp hiç durmadan şınav ve mekik çekip su bile içemez hale geliyordum.
Bugün biraz bizimkilerin damarına basmış olmalıydım. Öyle ki son iki haftadır herkes bana fazla tavırlıydı. Tıpkı onlar benden asıl gerçeği saklarken, benim onlara yaptığım tavır gibiydi.
Emre'nin vurulduğu gün eğitime başlamıştım ve Emre son iki haftadır özenle ders veriyordu. Daha zorlu eğitim almak istiyorum demem, Emre ve diğerlerinin işine gelmişti.
Sabah erkenden karargaha doğru koşuyor, orada birkaç lokma bir şeyler atıştırıp direkt ısınmaya geçiyor ve bir saat boyunca spor yapıyordum. O bir saatin sonunda sadece on beş dakika dinleniyordum ve sonrasında bahçede sürünmeli kalkmalı, düşmeli boğulmalı anlar yaşıyordum. Son günlerde yara berelerimle dost olmuş haldeydim. Sporun geçmişimdeki hantallığı yenmesi için vücuduma lanse ettirdiği yorgunluk yetmezmiş gibi, bir de bu zorlu işleri kendi başıma dert açmıştım.
Hepsi o Kemal denen herif yüzündendi. Gazına gelmiştim.
"Ben önüme ne koyulursa onu yerim, tat alma yönüm kuvvetli değildir. Buyurun, siz bakın tadına, belki o zaman anlarsınız." Emre'nin dediğine zıtlıkla karşılık verirken, Ankara'nın sert soğuğuna aldırmadan üzerime hortumla boca ettiği buz gibi suya aldırış etmiyordum ve çamurda sürünmeye devam ediyordum.
"Komutanım, bu durumda bile dili altta kalmıyor. Hem bakın, tat alma duyusu kuvvetli değilmiş. Ne yapsak, normal bir insanın tattığı zaman midesi bulanacağı şeyleri Tülin'e servis mi etsek?" Bunu diyen Batın'dı. Çok yorulmuştum, dermanım kalmamıştı ama inatla sürünmeye devam ediyordum. Tıpkı Batın'ın dediğine karşılık inatla kahkaha attığım gibi.
"Ona da buyurun tabii ama sadece ben olmaz bu işlerde. Size rakılar benden olur, bakın gönlüm de boldur."
"Kertenkele özlü çiğ yumurtanın yanında rakı gitmez amına koyayım," dedi Tekin, sanki kendi kendine konuşuyor gibiydi. Şaşkınlıkla arkamı dönüp Tekin'e bakarken, o buz gibi su bir anda yüzüme tutulmuştu.
"Durdun. Kalk, en başa dön!" Emre'nin gür bağırışı koca araziyi doldururken, keskin bakışlarımı Tekin'e batırarak olduğum yerde ayağa kalktım ve çamurlu yolun en başına doğru yürüdüm.
"Fantezinize sokayım, böyle iş mi olur lan?" En başa doğru yürürken, dilime hâlâ hakim olamıyordum. "Götüme pamuk tıkamadığınız kaldı. İki haftada feriştahım sikildi." Bu söylediklerimi sadece ben duyuyordum fakat dışardan kim baksa bu söylediklerimi halimden zaten anlayabilirdi. "Durunca başa sarıyor birde, pozisyon değiştiriyor sanki." En başa geçip yüz üstü uzandığımda, Emre'nin verdiği komutla sürünmeye tekrardan başlamıştım.
"Komutanım hatırlıyor musunuz? Bir keresinde F4'ün düşmesi sonucunda bir askerimiz yaralı bir şekilde çakalların bölgesine paraşütle iniş yapmıştı. Tam iki ay sonra bulabildik askerimizi, neler neler yapmıştılar, neler neler çektirmiştiler, neler neler denemiştiler üzerinde..." Şafak, içli bir şekilde iç çekerken, sürünmeye devam ederek sözü devraldım.
"Yoo, yalan haber o. Böyle bir olay hiç olmadı, olsaydı haberlerde çıkardı. Hangi askerin ne zaman şehit olduğunun tarihi bile aklımdadır benim. Beni gaza getirmeyin, benim gözümü korkutmaya çalışmayın, beni yıldırmaya uğraşmayın. Benim sabrımı sınamayın Kurtlar, beni çileden çıkaracaksınız diye siz yorulursunuz."
Emre, anlık olarak sırtıma doğru tuttuğu suyu üzerimden çekmişti. Bunun bir aferin olduğunu anlayabiliyordum. Kısa süreli bir aferin, o soğuk suyu tekrardan sırtımda hissetmem saniyeleri almıştı.
"Bazı olaylar haberlere düşmez, buna izin verilmez çünkü halkın gözü korksun istenilmez. Öyle değil mi, komutanım?"
"Öyle," diye cevap verdi Emre, Kenan'ın söylediklerine karşılık. Duymamazlıktan gelerek daha hırslı bir şekilde sürünüyordum.
Bu zorlu eğitimler haftanın sadece iki günü gerçekleşiyordu çünkü Allah'ın her günü bunu çekebilecek kişiler sadece bordo bereli askerlerdi. Ancak zorlu eğitimin yaşanmadığı günlerde, önceki günlere nazaran eğitim biraz daha sıkılaşmıştı. Vücudumun bu acıya alıştığını ve şekle girdiğini görebiliyordum. Öyle ki zayıf, narin, minyon tipli bir kızken omuzlarımın sertliğini hissetmeye başlamıştım.
"Sahi, ne halde bulmuştuk biz o askeri?" Göktuğ, sessizliğini bozmuştu.
"Tecavüze uğramıştı, vücudunun belli bölgelerinde tırnak makasıyla etini koparmışlardı. Adama çiğ kaplumbağa yedirip bir de üzerine kendi idrarını içirmişlerdi. Ve hatta..." Karan'ın lafını bıçak gibi kesen şey, Emre'nin sert sesiydi.
"Yeter bu kadar!" Emre'nin sesindeki o sertlik vücuduna da yansımış gibiydi. Olduğu yerde kasılmış ve hatta sinirden olsa gerek elleri titremeye başlamıştı. O an, sinirli bakışlarını bir kenara bırakıp Tekin'e acı dolu gözlerle bakması gözümden kaçmamıştı.
"Yalan, hepsi yalan! Beni gazla çalıştıramazsınız! Duydunuz mu beni? Türk askeri bunlara dayanacak kadar dinçtir ve hatta bunları çekmemek için elinden gelen her şeyi yapar?!"
Bir anda bir el ensemden tutup başımı geriye doğru yatırdığında, olduğum herde durmak zorunda kalmıştım. "Evet," dedi Emre, yüzünü zar zor görüyordum fakat gözleri radarımdaydı. "Haklısın, bir Türk askeri kolay kolay yem olmaz ve hatta hiç olmaz. Ve yine haklısın, bu olay hiç yaşanmadı ama hiçbir zaman yaşanmayacağı anlamına da gelmiyor. Bir türk askeri dinç olduğu kadar her şeye hazırlıklı da olmak zorundadır. Belki, ilerde asker olduğunda bunu yaşayan sen olursun. Bunu kimse bilemez ve bilinen tek bir şey vardır ki, seni bu zorluğa bunun için hazırlıyoruz. Sen o okula girdiğinde yabancılık çekmemelisin, o okulda kolay kolay ceza almamalısın, o okulun zorluğuna şimdiden alışkın olmalısın, görev zamanı havadayken bile tedbirli olmalısın. Hiçbir zaman bundan sıkılmamalısın. Çünkü havada yapabileceğin en ufak yanlış hamle, seni direktmen düşmanın alanına düşürür. Sen, şimdiden bile en iyisi olmak zorundasın."
Aniden tutuğu gibi ensemi, aniden de bırakmıştı ve bırakır bırakmaz sürünmeye devam etmiştim çünkü tekrardan en başa dönmek istemiyordum.
Emre haklıydı, en iyisi olmam için en büyük acılara katlanmam lazımdı.
"Sevgili Kurt Timi," diye seslendim, lafımın burada olan herkese ithafen olduğunu belli etmek için bu şekilde seslenmiştim. "Beni unutun, ama söyleyeceklerimi asla unutmayın." Çamurlu yolu bitirip ayağa kalktığımda, nefes nefese bir şekilde hepsine tek tek bakmıştım. Bir elim havadaydı ve işaret parmağım gözler önündeydi. "Savaşır gibi eğitim yapanlar her zaman eğitim yapar gibi savaşırlar. Çünkü insanın kendi düşmanı her zaman içindeki hırstır, asıl düşman ise çerezden ibarettir. Kan kusup kızılcık şerbeti içtim misali, asıl düşmanı her zaman çerez gibi görmek zorundasındır. Çünkü onun tarafından darbe alsan bile bunun zevkini ona yaşatmamalısın, onu yemeye devam etmelisin." Yüzümdeki çamuru elimin tersiyle sıyırıp yere fırlattığımda, yere atılan hortuma doğru gidiyordum. "Ne demiş Sultan Süleyman; düşmanını ez, lakin onu sakın hafife alma."
♟️♟️♟️
Çiçekler, belki de bu hayatın en masum şeyiydi. Fazla kırılgan, narin, kokuları güzel ve şahane görüntüye sahiplerdi. Bu kadar çeşit çiçek nasıl türemişti bilmiyordum fakat her bir çiçeğin içinde, başka bir çiçeğin katkısı olduğuna inanıyordum. Öyle ki, şu an suladığım bahçedeki çiçekler bana Kurt Timini anımsatıyordu. İçim fazla kara bulutluydu fakat bununla beraber Kurtlar da beni günden güne güçlendiriyordu, onların katkısıyla iyiye gidiyordum.
Şavaşçı bir çiçeksem, köklerim her yere uzanmalıydı.
Pencerenin köşesine bıraktığım telefonumun melodisi kulaklarımı doldurunca, elimdeki hortumu kenara bırakıp musluğunu kapattım ve direkt telefonuma doğru yöneldim. Arayan Beyaz'dı.
"Nankörsün. Yemin ederim ki nankörsün." İsyankar sesi kulağımı parçalamıştı. İstemeden güldüğümde, bağırmasına karşılık telefonu kulağımdan uzaklaştırdım. "Gülme, arsız şey. Ulan aramasam arayacağın yok."
Bahçeden çıkıp sokağın kaldırımına oturduğumda cebimden bir dal sigara çıkarıp ucunu ateşe verdim. "Beyaz, keşke her gün arayabilsem seni ama burada günlerim o kadar yorucu geçiyor ki..." Çakmağımla sigaranın ucunu tekrardan ateşe verdiğimde öncekine nazaran derin bir nefes aldım. "Bende günler saat altıda başlıyor ve akşam dokuza yakın bitiyor. Türlü eğitim ve derslere giriyorum, üstüne bir de sınava hazırlanmaya çalışıyorum."
Beyaz aniden, "Oha," demişti. "O kadar yoğun musun cidden?" Sanki görüyormuş gibi olumlu bir şekilde başımı salladım. "Neler yapıyorsun gün içinde?"
Sigaradan bir nefes daha aldığımda, üflemeden direkt anlatmaya başladım." Sabah altıda uyanıyorum, evden karargaha doğru koşuyorum, sonrasında karargahın spor salonunda spor yapıyorum, biraz dinlendikten sonra bahçede birkaç dövüş tekniği deniyoruz." Sigarayı iki parmağımın arasında tutup bahçe duvarına yaslandım. "Son iki haftadır birkaç zorlu işler de yapıyoruz tabii ama bu sadece haftada iki defa oluyor, biri de bugündü."
Beyaz direkt lafımı devralmıştı. "Mesela, zorlu şeylerden kastın nedir?"
"Mesela bugün çamurun içinde saatlerce süründüm, sürünürken üzerime buz gibi su tutuluyordu. Birkaç gün önce de dikenli tellerde süründüm. Önceki hafta metrelerce yüksek olan duvara iple tırmanıp, oradan tekrardan inmemi istediler. İlk yaptırdıkları şey de ördek yürüyüşü olmuştu."
Birkaç saniye sadece sessizlik oluştu. "Tülin," dedi en son Beyaz, adımı nasıl dile getirdiğini ve beni nasıl bir sorgunun beklediğini anlayacak kadar iyi tanıyordum Beyaz'ı. "İçimden bir ses diyor ki; daha asker olmayan birisine bu denli eğitim verecek hiçbir askerin olmadığını, bu derece abartı zorluğu asıl senin istediğini söylüyor."
Yanılmamıştı ve yine haklıydı. Emre bile zamanla beni zorlayacağını söylerken, ben bu zorluğu kendim istemiş ve itiraz etmeden uygulamıştım. Herkes daha güçlü olmam için, en iyisi olmam için bunu istediğimi düşünüyordu fakat asıl gerçeği sadece ben biliyordum.
Ben ve içimdeki o yangın, harabe, enkaz ve savaş.
Yazgan'lara olan hırsım bana bunları yaptırıyordu. Asker olma sevdası bana bu çileyi çektiriyordu. O yüzleşmede duyduğum lafları hatırlamamak için, hatırlamayacak kadar yorgun olmak için istiyordum bütün bu zorluğu.
İlkay Sezer'in ettiği o bütün laflar, o unutulmaz yüzleşme gününü aklıma getirmemek için elimden gelen her şeyi yapıyordum.
"Bu sefer iç sesin fazlasıyla yanıldı fakat haklılık payı da var sayılır. Beni ben istediğim için zorlamıyorlar. Onlar bordo bereli eğitimi aldıkları için, benim eğitimim onlar için çerez bile değil. Alışmışlar yani zorluğa, benim de işime geliyor tabii bu durum. En iyisi olmam için her şeye katlanmam lazım."
Telefondan çakmağın tiz sesini duymuştum, Beyaz kendine bir sigara yakmıştı. "Öyle diyorsan," demekle yetinmişti sadece. Birkaç saniye yine sessizlik kaplamıştı içimizi. "Tülin," dedi tekrardan, bu sefer sesi fazla kırgındı.
"Efendim?"
"Bana anlatmak istediğin bir şey var mı?"
İçime koca bir ateş oturmuştu. Beyaz, İlkay ile olan yüzleşmemi bilmiyordu, bunu öğrendiyse kendimi affettirmem zor olacaktı. "Ne gibi?"
Sigaranın dumanını üflemişti. "Bilmem, dakikalardır söylersin diye bekliyorum ama hâlâ arsız gibi saklama tarafındasın."
Bitmiştim. Beyaz'ın katır inadı vardı. Beni zor affederdi, belki de hiç affetmezdi. Gerçekten bitmiştim. "Bak," diyebildim sadece. Zar zor çıkıyordu nefesim. "Söyleyecektim, gerçekten ben bile daha hazmedebilmiş değilim. Uygun bir zamanda dile getirecekti..."
"Ulan bunun uygun zamanı mı var? Ben soyadını değişmek için dava açtığını ve hatta iki hafta önce çoktan Tülin Altun olduğunu annenden mi öğrenecektim?"
Sessizlik. Bu sessizlik Beyaz'a göre mahçupluk sessiliğiydi fakat ben rahatladığım için sessiz kalmıştım. İki dakikada soğuk soğuk terlemiştim ve Beyaz yanımda olsaydı bir bakışımdan bile bir şey gizlediğimi anlardı. İyi rol yapardım ve kimseye kolay kolay ne hissettiğimi göstermezdim fakat karşımda Beyaz olunca işler pek öyle yürümüyordu. Beni benden daha iyi tanırdı ve onun karşısında rol yapmaya çalışırken vicdanım hep bas bas bağırırdı. Ondan bu zamana kadar hiçbir şey saklamamıştım ve şu an büyük yüzleşmeyi saklamam büyük bir yüktü benim için.
"Dediğim gibi zamanım olmadı. Uygun zamanı bekliyordum aslında. Ben bile hâlâ kabullenebilmiş değilim."
Beyaz direkt araya girmişti. "Hadi lan oradan. Sosyal medya hesaplarında bile Altun soyadını kullanırsın sen, ne demek kabullenemedin? Bugün size gitmesem hiç öğrenemeyecektim resmen."
Haklıydı. En iyisi şu an konuyu biraz olsun değiştirmekti. "Neler yaptınız annemle? Neler konuştunuz? Dedikodum yapılmış bakıyorum da," dedim imalı bir tonlamayla
"Çıldırtmışsın kadını, diken üstünde resmen. Eski kocasını az çok senin ve annenin anlatımından biliyorum. Sana ve babana bir şey olmasından korkuyor."
Annem, babam ve Beyaz olanları hâlâ bilmiyordu. Çatışmadan, bunun üzerine çıkardığım yangından haberleri olsaydı babam üzüntüden kahrolur, annem kalpten gider, Beyaz'ın ise dilinde kalırdım.
"Haklılar ama merak etme, gayet iyi bir şekilde korunuyorlar. Ben de burada iyiyim."
Beyaz sıkıntılı bir nefes verdi. "Sence tek çözüm yolu korunmaları mı? Tülin, sen burnunun dikine gittin ve soyadını değiştirdin. Bu adamı ben bile sizden duyarak tanıdım ve benden daha iyi neler yapabileceğini biliyorsun. Benden söylemesi, adımını bundan sonra denk at. Kendini değilse bile aileni düşün."
Ben adımını denk atacak bir insan değildim. Ben, adımlarını cesaretle atan biriydim. Öyle ki, benim hayatımda her bir şeyin karşılığı da olurdu. Çoktandır başlayan bir savaşın içindeydik, altta kalacak değildim. "Anneme bunu söylediğimde çıldırdı tabii. Tek korkusu var oda belli. Beni ilgilendiren tek şey babamın mutluluğu, onun gözlerindeki mutluluğu görmek bana yetti, Beyaz. İki hafta sonra oraya geleceğim, yeni kimliğim için birkaç işlem gerekliymiş. Ayrıca, annemle babamın doğum günü de yaklaşıyor. Yanlarında olmak istiyorum."
Annemle babamın arasında bir yıl bir gün fark vardı. Babam 3 Nisan 1969 doğumluydu, Annem de 4 Nisan 1970. İkisinin doğum gününü 3 Nisan'ı, 4 Nisan'a bağlayan gece kutlardık. Onların kaderi birbiri için yazılmıştı, bu her şekilde belliydi.
"Sözde her hafta buraya gelecektin. Bir gittin, geri dönüşün yok."
Kısa bir gülümseme yüzüme yerleşmişti. "O işler öyle olmuyormuş işte."
"O işler öyle olacak işte. Özlüyoruz biz de." Ben de fazlasıyla özlüyorum. Düşman bellediğim öz kardeşlerimden daha da kardeş olan bir insana sahiptim ve o hayatımda mücevher gibiydi, değeri paha biçilmez.
"Ben de çok özlüyorum, yakın zamanda orada olacağım." Cümlem biter bitmez bir kapının kapanma sesini duymuştum. Emre olduğunu sanarak oturduğum kaldırımdan kalkıp bizim bahçeye baktığımda, kapı sesinin bizim evden değil Arkın'ın evinden geldiğini görmüştüm.
İki haftadır yüzünü bile görmediğim o adam.
"İyi bak kendine," dedi Beyaz son olarak.
"Sen de." Telefonu direkt kapatıp arka cebime koyduğumda, Arkın varlığımı fark etmişti sonunda. Üzerinde kırık beyaz bir keten pantolon, mavi bir gömlek ve omuzuna attığı siyah bir hırka vardı. Güneş gözlüğünü kumral saçlarının arasına sıkıştırmıştı.
"Selam," dedim, usul usul ona doğru yürüyerek. Ellerimi arkada birleştirdiğim esnasa, Arkın da başıyla selam vermişti. "Ölsek haberin olmayacak, Arkın Yazgı Tekinoğlu."
Evin kapısını kilitledikten sonra cebine attığı anahtarın sesi sessizliği kısa bir süreliğine yenmişti. Arkın, birkaç saniye sessiz kalmıştı ve hatta yüzüme bile bakmıyordu.
"İşlerim vardı."
Dudaklarımı büzüp kaşlarımı kaldırdığımda, ayakkabımın ucuyla çimleri ezmeye başladım.
"İki hafta yüzünü görmeyecek kadar yoğundun yani?"
Arkın hâlâ yüzüme bakmıyordu. Yavaş yavaş bahçe kapısına doğru yürümeye başladığında, ben de ona eşlik etmiştim.
"TUS sınavına hazırlanıyorum, Tülin. Karargâha bazen yaralı, hasta askerler geliyor, onlarla ilgileniyorum. Fazlasıyla yoğunum yani."
Olduğum yerde durunca, Arkın birkaç adım atmaya devam etmişti fakat durduğumu fark edince dönüp öylece bakmıştı.
"Arkın," dediğimde birkaç adımda aramızdaki mesafeyi kapatıp tam karşısına geçtim. "Ben hemen yanındaki evde oturuyorum. Önceden her gün karşılaşırdık ya da günün çoğunluğu birlikte olurduk. Şimdi ise hemen yan taraftaki evde oturan birisine selam vermeye bile aciz misin cidden?"
Gözlerindeki keskin mavilik, tıpkı onu ilk gördüğüm andaki gibi korkunç bir hâl almıştı. Bu ifadeden nefret ediyordum.
"Bak, Tülin. Sen geldiğinden beri Emre ve diğerlerinin yükü daha da arttı. O tim şu an önemli bir görev için hazırlık yaparken, diğer yandan sana eğitim vermenin derdindeler. Sen, sana yapılan bu iyiliği görmezden gelip üstünlük kurmaya çalışıyorsun ve buna rağmen o insanlar sana saygısını asla bozmadı. Çünkü seni bir öğrenci gibi değil, bir kardeş gibi görüyorlar."
İstediğim cevap bu değildi.
"Sen peki?" O keskin bakışların yanına çatık kaşlar da eklenmişti. "Sen yanımda yeri gelirse koruma, yeri gelirse arkadaş, yeri gelirse eğitici misin yoksa başka bir şey aramalı mıyım altında?"
Ve şimdi hiçbir ifade yoktu, sadece sessizlik vardı. Gözlerine bu denli bakmak insanı içine çeken derin bir okyanustaymış gibi hissettiriyordu. Öldürücü dalgalar dayağını atarken içten içe çırpınıyorsun fakat dışardan rüzgar bile kımıldamıyordu.
Arkın, insanı böyle dumur ediyordu.
"Ben, çıkmazların başka sokaklara ait olduğunu anladığım günden beri sınırlarımla birlikte yolumdan şaşmıyorum."
Ve Arkın Yazgı Tekinoğlu, insanı dumur ettiği gibi o dalgalarla cesedi derinlerine hapsederdi.
"Yeri gelirse bizimkiler göreve gider yine ben yanında olurum, yeri gelirse sporda benden de bir şeyler öğrenirsin, yeri gelirse bir arkadaş gibi yanında da olabilirim. Senin asker olma yolunda sınırlar böylelikle bize eşlik etmiş olur."
İntikam alıyordu. Benden intikam alıyordu ve bunu çok başarılı bir şekilde yapıyordu. Ellerim hâlâ arkamda birleşikken baş parmağımın etini kopararak kanamasını sağlamıştım, o ıslaklığı hissedebiliyordum. Sinirden gözlerimden akması gereken yaşlarımın yerine parmağımdaki kanı akıtıyordum ve tırnağımla yeni oluşan yaranın daha da dibine iniyordum. Omuzlarım ve başım dikti, bakışlarım da meydan okur gibi gözlerinden bir an olsun ayrılmamıştı.
"Kaldığın yerden yoluna devam edebilirsin, Yazgı."
Az önce keskin bakışları ve çatık kaşlarının yerine koca bir şaşkınlık geçmişti. Bu sefer dumur eden taraf bendim. Arkın onca kelime dökerek bana hakkımı verse de, ben tek bir cümlem ile onu bu hale getirmiştim. Amacım altta kalmamak değildi, amacım bu saatten sonra o sınırların fazlasıyla bilinecek olmasıydı. Bunu tam iki hafta önce ben istemiştim, şimdi de karşılığımı almıştım. Bile isteye söylediğim ve uygulamasını istediğim bu davranıştan neden bu kadar rahatsız olmuştum bilmiyorum fakat bu hallerine alışık değildim. Yaklaşık bir aydır tanıdığım kişinin farklı yönlerini zamanla görüyordum ve bu yönünü hiçbir zaman sevmeyeceğimden eminim.
Başını önüne eğmiş, deniz gözlerinde gerçek bir dalga olduğunu gizleyerek yoluna devam etmişti. Arabasına bindiğini anlayabiliyordum ama bir kere bile olsun dönüp bakmamıştım. Başımı, bir milim bile hareket ettirmezken vücudum da buna dahildi. Hızla sokaktan ayrılırken, arabanın sesi kulaklarıma tamamen veda edene kadar bunu sürdürmüştüm. En sonunda o ses kesilmiş, omuzlarımdaki yükü de daha fazla taşıyamamıştım. Kambur bir hale gelmiş, gözlerimdeki dolu ifadeyi serbest bırakmış ve öylece gittiği yolda arkasından bakakalmıştım.
İkimiz için böyle olmak zorundaydı, en azından onun için değilse bile benim için bu bir zorunluluktu. İstediğim davranışlar ve ilerleyişler yüzüme vurula vurula uygulandığında bundan şikayet etmeye hakkım yoktu. Buna da alışacaktım, her şeye olduğu gibi buna da razı gelecektim.
Tek bir amacım vardı, o amaç için buradaydım. Şerefli bir asker olmak için hazırlanacak ve bu yolda sorunsuz ilerleyecektim.
Sorunsuz.
♟️♟️♟️
İnsanlar verdikleri kararın ya dağ gibi arkasında dururdu ya da bunu pişmanlığa sürüklerdi. Benimkisi dağ gibi değil, sadece karara dik duruştu. Arkasında dağ gibi durmam gereken bir kararın, neden kendi içimde buruk bir halde duruyordum bilmiyorum.
Arkın ile aramızda sınırların olmasını, o yerini ben de yurdumu bilmemiz gerektiğini söylemiştim. Bunu ona karşı direktmen söylemiştim fakat Arkın bu söylemlerimi net bir şekilde uygularken, aynısını ben neden yapamıyordum?
Onda alışık olmadığım bir tavır beni dumur etmişti. İlk gün ki tavrı ve cam gibi keskin bakışları etrafımı sarmıştı. Bugün anlamıştım; Arkın'ın soğukluğu buz renginden, mesafesi camdan, samimiyeti ise denizden geliyordu. İstediği zaman karşısındakini buz gibi donduruyor, cam gibi kesiyor ve denizin dalgasında boğuyordu.
Ben sadece kıyıya uzanıp o dalgaları seyretmek istiyordum.
Kemal ile tanıştığımız Reha kafeye gelmiştim. Yine yalnızdım ve önceki oturduğum masa şansıma boştu, hemen oraya geçtim. Kendime bu sefer şarap söylerken, tek istediğim şey yorgunluğumun beni terk etmesiydi.
Günler fazla yorucuydu. Vücudum bu yorgunluğu artık kaldırabilir hale gelmişti. Üstelik bu vücut yorgunluğuna işkence gibi gelen dersler de vardı. Dil eğitimi günün sonuna denk geliyordu ve öncesinde birkaç dersin konularına çalışıp, o konu üzerine testler çözüyordum.
Hayat çok tuhaftı.
Asker olmak için hazırlanan ve sınavına odaklanan bir kız olduğuma herkes inanırdı fakat bunların yanında kimse üzerime kurşunlar yağdığına ve bunun üzerine bir uyuşturucu deposu yaktığıma kimse inanmazdı. Ben olsam ben de inanmazdım çünkü böyle şeyler sadece dizilerde olurdu.
Ya da kitaplarda.
Ama biz ne dizilerde ne de kitaplardaydık, biz gerçek hayattaydık ve buna benim bile inanmam lazımdı. Eğer kaderin böyle bir aileye bağlı olarak yazılmışsa, nereye gidersen git başkalarının kaderi senin kaderine de leke olurdu. Bu kaderde çocuk olamazsın, gençliğini yaşayamazsın, oyuncak yerine kendini koruyacak aletler taşırsın ve büyüdüğünde boyunu aşacak olaylarla uğraşırsın.
Bu kaderde bir elin kalemi çevirirken, diğer elin cehennem ateşini kendine oyuncak ederdi.
Küçükken Boran fazla yaramaz, ben ise fazla sakin bir çocuktum. Eğer bir yaramazlık yapılacaksa bu sakin düzeyde ve zekice yapılmalıydı. Boran'ın küçüklükten beridir silahlara zafı vardı. O erkek çocuğuydu, istese de bu kaderden kaçamazdı. Hoş, Boran kaçmak istese bile bu kader tam da onun istediği gibi yazılmıştı.
Ben ise elimden geldiğince kaderime karşı koymaya çalışmıştım. Öyle ki, Boran'ın yaramazlığı tuttuğunda bile karşı çıkardım ama Boran'a hiçbir zaman hayır diyemezdim. Babası Özgür Yazgan'ın dükkanındaki kasada birkaç tabanca vardı ve Boran'ın canı ne zaman sıkılsa o tabancaları temizlemek isterdi. Hoş, pek beceremezdi ve onun arta bıraktığını ben temizlerdim. Tabancanın kurşunları başka bir alanda bulunurdu ve içinin boş olduğundan emin olduğumuz için bunu yaparken korkmazdık.
Boran ile o yangın gününden sonra konuşmamıştık çünkü Sadık bunu yapanın ben olduğumu tabii ki de biliyordu fakat kimi kullanarak yaptığımı bilmiyordu. Her yönden bunu araştırıyordu ve Boran için ondan uzak durmam gerekirdi. Elbette ki hiçbir zaman ayrılmayacağımız anlar da olacaktı.
"Naber şampiyon?"
Camdan dışarıyı izlerken öyle bir dalmıştım ki, Kemal'in konuşmasına şaşkınlıkla karşılık vermiştim.
"Korkuttum mu? Bayağı derin dalmışsın."
Hızla başımı salladım ve oturduğum yerden doğruldum. "Korkmadım ama evet, bayağı derine dalmıştım." Elimle karşımdaki sandalyeyi gösterdim. "Oturmak istemez misin?" Kemal muzip bir gülümseme ile sandalyeye oturunca, elindeki çakmakla masada ritim tutmuştu birkaç saniye.
"Yine yalnızsın?"
Şarap bardağımı elime alıp tekrardan arkama yaslandım. "Ben hep yalnızımdır." Birkaç yudumu dilimle dans ettirerek mideme gönderdiğimde, içimdeki sigara içme isteği de şaha kalkmıştı. "Senin nasıl gidiyor? Bakıyorum da hâlâ buradasın."
"İki gün sonra dönüyorum. İzmir'den istediğin bir şey var mı?"
Kendimi tutamayıp güldüğümde, sigaramı küllüğe sıkıştırdım. "Bu biraz memleketten dönecek olan adamın annesinden alacağı siparişe benzedi."
Kemal de güldüğünde, "Beş kilo simit, bir bidon isot, urfa biberi, turşu..." dediğinde gülmemiz biraz daha artmıştı.
"Nereye gitmişse oranın da meyvesi istenir bir de."
Kemal, işaret parmağını evet dercesine salladığında tekrardan sözü devraldı. "Ve o meyvenin kurutulmuşu da istenir ayrıca."
Kemal'i kendime yakın hissetmeye başlamıştım, çünkü bana içimdeki o gizli ve ölmeye gün sayan enerjimi hatırlatıyordu. İnsanın onunla birlikte birkaç dakikasını geçirmesi, hemen kendine getirirdi adamı.
"İzmir'den hatıra kalacak bir şey olacaksa onu ben geldiğimde birlikte düşünür alırız, senin getirmene gerek yok."
Kemal hızla kaşını çattı. "Gitmediğin şehirden hatıra kalacak bir şey almaz mısın?"
Başımı olumsuz anlamda salladığımda, sigaramı da elime almıştım. "Gitmediğim bir şehirin ne gibi bir şeyi bana hatıra olarak kalabilir ki? Önemli olan getirilen şey değil, önemli olan o şehirdeki anıları hatırlatan figürdür. Anı kutuma bir şey girecekse o şeyin bana yaşanmışlığı hatırlatmasını isterim. Yoksa o eşyanın bir değeri olmaz."
Kemal birkaç saniye sessiz kalmıştı. Öyle ki bu birkaç saniyede bir şey düşündüğü aşikardı. Aniden iki elini masaya vurup ayaklandığında, şaşkınlığımı koruyamayıp tekrardan iri gözlerle ona baktım.
"Hadi kalk, gidiyoruz."
Bir elimde şarap bardağı, diğer elimde bitmeye hazırlanan sigaram ile öylece kalmıştım. "Nereye?"
Kemal beni beklemeden çıkışa doğru yürümeye başladı. "Gidince görürsün."
♟️♟️♟️
"Getireceğin yere sokayım, Kemal."
"Ne var ya? Çeşit çeşit insan tanıyacağız işte, fena mı?"
Kemal, asla anlayamayacağım ve ayak uyduramayacağım bir restorana getirmişti beni. Birçok ülkeden turist vardı ve aynı şekilde birçok vegan çeşidini savunan kişilerle bir aradaydık. Restoran fazlasıyla büyüktü ve tanımadığımız birkaç kişiyle aynı masaya oturmak zorundaydık. Yuvarlak bir masanın etrafına yaklaşık on kişi oturuyordu ve masaya yerleştirilen yiyecekler dönerek herkesin önüne sırasıyla geliyordu.
Ben hayatımda böyle saçma bir sistem görmemiştim.
"Senin bu dediğine çeşitlilik denmez, cinslik denir."
Kemal dirseğiyle kolumu dürtünce susmuştum çünkü masaya garsonlar gelmişti ve yiyecekleri yerleştirmeye başlamıştı. Sol yanımda Kemal vardı, sağ yanımda ise bir gözü toprağa bakan yaşlı bir teyze bulunuyordu. Bu kadının Japon olduğunu anlamak pek zor değildi, fazla tatlıydı ama bir ayağı mezarda olan bir kadının burada ne işi vardı anlamış değildim.
"Bu kadına üflesem ölecek, amına koyayım. Burada ne işi var?"
Kemal, sırasıyla önünden geçen yiyeceklerden azar azar alarak tatmaya başladı. "Buraya sadece veganlar değil, turistler de geliyor. Birçok ülkenin yöresel yemeği de var. Bak, şunun tadı aşırı güzel dene istersen." İşaret parmağıyla bizden uzaklaşan bol baharatlı makarnaya benzeyen yiyeceği gösterirken, önüme dönmüştüm ve sırasıyla bana gelen şeyleri korka korka yemeye başlamıştım.
"Bizi bunların yanına oturttular da, nasıl konuşacağız bunlarla?"
"Buradaki garsonlar birçok dil biliyorlar, tercüman olurlar sana."
Kemal'in söylediği makarnaya benzeyen yiyeceği ağzıma attığımda, feci bir acılık direktmen ağzıma yayılmıştı. "Allah'ım nimet, Allah'ım sövmek istemiyorum, Allah'ım yardım et çok acı."
Kemal bıyık altından sinsice gülüyordu. "Nerelisin kızım sen?"
"Gaziantep."
Gülmesi kahkahaya dönüştü. "Allah'ın Anteplisine acı gelir mi bu?"
Bir bardak suyu kafama diktiğimde, hızla masaya bırakıp Kemal'e döndüm. "Demek ki gelebiliyormuş."
Kemal'in kahkahası daha beter arttığında, gözüyle hemen yanımdaki teyzeyi göstermişti. "Ulan şu kadın bardağı masaya vurma sesine bile kalpten gidecekti. Bunun Türkiye de ne işi var, amına koyayım?"
Kendimi tutamayıp ben de güldüğümde, direktmen teyzeye doğru dönmüştüm. Hemen yakınımızda olan garsonu çağırdığımda, teyzeye doğru konuşmaya başlamıştım. "Merhabalar, teyzem. Ne kadar da genç gösteriyorsunuz." Kemal içtiği suyu daha yutamadan yan tarafa doğru püskürttüğünde, bütün gözler bize doğru yönelmişti. Garson da gülmesini bastırarak kadına doğru söylediklerimi çeviriyordu. Kadının yüzünde güller açtığında, garsona doğru bu sefer o konuşuyordu.
"Teşekkür ettiğini, asıl güzel olanın sizler olduğunu söylüyor."
Yüzümü buruşturarak Kemal'e döndüğümde, peçeteyle ağzını siliyordu. "Bu kadın kendini benimle mi kıyasladı şimdi?" Kemal bir kez daha kendini tutamayıp gülmüştü. Tekrardan garsona döndüm. "Lütfen sorar mısınız, Türkiye'ye neden gelmiş?" Kadın yemeğini bırakıp tamamen bize döndü.
"Ölmeden önce dünya turu yapmak istiyormuş, son durağı da Türkiye olmuş."
Tekrardan Kemal'e döndüğümde, gülmemek için elini ağzıyla kapatırken hafifçe ona doğru yaklaştım. "Son durak hakkın rahmet, ne Türkiye'si?" Artık garson da gülmesini tutamıyordu, genç bir çocuktu ve muhtemelen bizden biraz büyüktü.
"Teyzenin adını öğrenebilir miyiz?"
Garson bunu kadına çevirir çevirmez, kadın hafif öne eğildi.
"Napıyor lan bu?" Şaşkınlıkla Kemal'e dönmüştüm.
"Dur kızım, kadın namaza durdu."
Kadın eğildiği yerde bir şeyler söyleyip doğrulduğunda, garson tekrardan bize açıklamaya başladı.
"Japonlar da selam verme şeklidir. Hanımefendinin adı da Aira'dır."
Elimi uzatıp dünya genelinde ve tabii Türkiye'de de geçerli olan selam verme şeklini kadına göstermek istemiştim. Kadın bunu biliyor olacak ki, hızla elimi sıkmıştı. "Tülin," dedim kendimi tanıtırcasına." Aira, adımı ağzının içinde birkaç kez geveleyip en sonunda doğru şekilde söylediğinde, Kemal bu sefer araya girmişti. Kemal'in adını da doğru bir şekilde söylerken, tekrardan yemeklerimize dönmüştük.
Önümden yeni masaya koyulan şişte ciğer geçince, hızla eğilip aldım ve ekmeğin arasına yerleştirdim. "Bana bunlarla gelin abi. Ne o öyle, makarna desen değil, baharat acısı desen o hiç değil. Şu güzelim memleketimin yemekleri varken ben ne yapayım gavurun yemeğini?" Bir şiş daha alıp Aira'ya uzatınca, hızla elini olumsuz anlamda sallamıştı. "İstemez misin, Aira? Sen kurban ol benim ciğerime."
"Kendisi vejetaryen," dedi garson, araya girerek.
"Oldum olası şunları anlamış değilim, et yemeden ömür mü geçer?"
Ciğer ekmeğimden bir ısırık daha aldığımda, Kemal'in dediğine de karşılık vermiştim. "Al benden de o kadar. Tatları da güzel, neden yemiyorlar anlamıyorum." Kemal'in yanında kel ve fazlasıyla kilolu bir adam oturuyordu. Bir diğer ciğeri de ona uzattığımda, şaşkınlıkla bana bakmıştı. "Yemez misin abim? Sende her şeyi yiyecek tip var."
Garson, Almanca bir şeyler söylediğinde bu adamın Alman olduğunu anlamıştım. Emre sayesinde Almanca dersi de alıyordum ve bu adamla sohbet edebilirim diye düşünmüştüm aniden. Hem ne kadar ileri gittiğimi test etmeme yardımcı olabilirdi.
"Kendisi pesko vejetaryen, maalesef uzattığınız yiyeceği yiyemezmiş."
"Neymiş?" Kemal ile aynı anda garsona dönüp konuştuğumuzda, garson kendini açıklama durumunda kalmıştı.
"Pesko vejetaryen, yani sadece deniz ürünleri tüketenlere denir."
O ikonik yüz buruşturma sıfatımla bir Kemal'e, bir yanındaki Alman adama baktım. "Götünün kılı ağarmış, bunlar hâlâ vegan çeşitliliklerinde."
Kemal ve garson öyle bir kahkaha atmıştılar ki, bu sefer sadece bizim oturduğumuz masadakiler değil bütün herkes bize bakmıştı. Garson, işi gereği hemen kendini toparlarken, ben hâlâ kendimi tutamıyordum.
"Ulan bu adam et yemeden nasıl bu hâle geldi o zaman?" Kemal'in sorduğu soru çok yerindeydi. Çünkü Alman adamın kilosu gereğinden fazlaydı.
"Balık da et sayılır aslında..."
Adamın yanında orta yaşlarda bir kadın oturuyordu. Sarışın ve oldukça güzel yeşil gözlere sahipti. Önümden bu sefer kızarmış tavuk geçerken, direktmen tabağı alıp o kadına seslenmiştim.
"Hanımefendi, siz insana benziyorsunuz. Tavuk yer misiniz acaba?"
Garson gülmemek için kendini sıkmaktan kızarmış bir sıfatla kadına doğru konuşurken, Kemal ile bu sefer daha ne olabilir diye durmuş ve bekliyorduk. Kadın, garsonun cümlesi biter bitmez şaşkınlıkla bize doğru bakmış ve bir elini gerdanına götürmüştü. Birkaç Rusça kelime ederken, arada küfür ettiğini de anlayabilmiştim.
"Ayıp oluyor ama hanım abla, asıl sana ananın yani." Kemal ağzımı kapatmaya çalışıyordu. "Ne kapatıyorsun ya ağzımı? Hepsi yabancı zaten. E benim de yabancı olduğumu bile bile küfür etmedi mi bu kadın? Rusça demekle olmaz o. Sen gel Türkçe bana de ki, senin ben topunu si...."
Kemal gülmesinin arasından, "Hop, yavaş." derken bile ağzımı kapatmaya çalışıyordu. "Boş ver ya, yemezse yemezin."
Tavuğu elime alıp ısırdığımda, kadınla bilerek göz göze gelmiştim. Garsona dönüp baktığımda tekrardan sözü devralmıştım. "Bu kadın neyci vegan peki?"
"Pesketaryen. Sadece yumurta ve süt ürünleri tüketebilirler."
Kemal ile aynı anda hızla birbirimize baktık. "Kadına yedirmeye çalıştığımız şeye bak, bundan sonra yumurta da yemez benden demesi."
Kemal'in dediğine sadece başımı sallayıp suyumdan bir yudum aldığımda, birkaç saniye etrafıma göz gezdirmek istemiştim. Etrafta çok fazla masa vardı, en uc tarafta da küçük bir sahne alanı gibi bir şey vardı. Tam da oraya bakarken aniden bir müzik sesi yükseldi ve bir adam uc tarafta bulunan sahneye doğru en baştan başlayarak koşmaya başlamıştı. Herkes o adamı alkışlarken ne olduğunu anlamayan sadece bendim.
"Merhaba!" Adam ingilizce konuşuyordu. "Dünya Turu Restorana hepiniz hoş geldiniz!" Gürültülü bir alkış koparken ve herkes sahnedeki adama odaklanmışken, masada dönen şeyi durdurup ciğeri kendime doğru çektim. "Her hafta olduğu gibi, bu hafta da dünyanın dört bir yanından buraya gelen insanlarla doldu burası. Ve yine her hafta olduğu gibi, bu hafta da dünyanın öbür ucundaki bir başka yörenin danslarıyla gecemiz şenlenecek." Tekrardan bir alkış daha koptuğunda, ekmeğimin arasına ciğerleri yerleştirip yerken diğer elimle de bütün tavuğu ısırıyordum. "Gecenin ilk dansını göstermek ve kendi ülkesini temsil etmek isteyen var mı aranızda?" Birkaç kişi elini kaldırırken, Kemal'in yanındaki Alman adam da elini kaldırmıştı. "Evet, bayım siz gelin lütfen." Alman adam öyle bir heyecanla yerinden kalkmıştı ki, oturduğu sandalye yere düşerken bunu hiç umursamamış ve sahneye çıkmıştı. Eline mikrofonu aldığında, fazlasıyla kızarmış bir halde ingilizce konuşmaya başladı.
"Merhaba, ben Alex. Bugün ülkemi, yani Almanya'yı temsil edeceğim." Kemal ile göz göze geldiğimizde, yemek yemeyi bırakmış ve elimi peçeteyle silip pür dikkat adamı izlemeye odaklanmıştım. Alex, mikrofonu bir kenara bırakıp sunucuya bir şeyler söyledikten sonra yüksek seste müzik kulaklarımızı doldurmuştu. Bu bilindik bir müzikti ama Alex'in dansını ilk kez görüyordum.
"Alex, kalinka dansı ile karşınızda!" Sunucunun bağırışı ile bütün herkes alkışlarken, Alex dansına başlamıştı. İki elini beline yerleştirmiş ve yavaş bir ritimle ilerleyen müziğe ayak uyduruyordu. Müzik her saniye daha da hızlanırken, Alex de ritmini arttırıyordu. Topuklarını her yere vurduğunda olduğu yerde hafifçe zıplamaya çalışıyordu ve bu dansı bir kişiyi yerinden kaldırmıştı. Başka bir masada oturan kadın koşarak sahneye çıktığında, Alex ile kalinka dansını karşılıklı oynamaya başlamışlardı.
Alex ve sahneye çıkan kadın, bizlerin önünde eğilerek selam verdikten sonra sahnede tıpkı bale yaparmış gibi süzülmeye başladılar. El ele tutuşup birkaç kez birbirlerinin etrafında döndükten sonra, tekrardan topuklarını yere vurdular ve hızlarını arttırdılar. Herkes Alex ve kadını izliyor, alkış tutuyor ve dansı bilmeseler bile oldukları yerde ritim tutuyorlardı. En sonunda müzik olduğundan daha fazla hızlanmıştı ve bir anda kesilince, Alex ve kadın bacaklarını çapraz hale getirmiş ve kollarını kaldırmış bir vaziyette yan yana durmuşlardı. Bütün herkes ayağa kalkıp onları alkışladığında, ben yemeğime kaldığım yerden devam ediyordum.
"Adam kilosuna rağmen mükemmel iş çıkardı, helal olsun." Kemal'in dediğine sessiz kaldığımda, Alex ve kadın tekrardan masalarına dönmüş ve sunucu tekrardan konuşmaya başlamıştı.
"Bize Almanya dansını gösterdiği için Alex ve Nina'ya teşekkür ederiz. Gecenin devamında bize ülkesinin dansını göstermek isteyen var mı?" Önümdeki mezeden bir kaşık daha alıp ağzıma attığımda, yavaşça başımı Kemal'e çevirdim ve sinsi gözlerle ona baktım. Hızla kolundan tutup havaya kaldırdığımda, Kemal indirmeye çalışmıştı ama sunucu çoktan bunu görmüştü. "Evet, lütfen buraya gelin bayım."
O sinsi bakışımı tekrardan Kemal'e doğru tuttuğumda, "Lütfen oraya gidiniz, bayım." dedim ve ensesinden tutup kaldırmaya çalıştım. Kemal, hayır dese de en sonunda kalkmış ve sahneye doğru küçük adımlarla ilerlemişti. Yanımızda bulunan garsona, Kemal'e dört tane tahta kaşık vermesini istediğimde, aynı sinsi gülümsemeyi garson da bana sunmuştu.
"Hoş geldiniz, adınız nedir ve nerelisiniz acaba?"
Kemal, ona uzatılan mikrofona doğru eğildi. "Abi ben Türküm." Sunucu ingilizce konuşurken, Kemal Türkçe cevap vermişti. Gözleri benimle buluştuğunda, bunun intikamını senden alacağım, bakışı atmıştı ama bu tabii ki benim umurumda bile değildi.
"Türkiye'ye gelen bütün turistlerimize, Türkiye'yi temsil edecek bir genç var karşınızda. Göster kendini, evlat." Sunucu sahneden ayrıldığı an garson yanıma gelmişti ve dört tane tahta kaşığı bana uzatmıştı. Şaşkın bakışlarla bir garsona, bir tahta kaşıklara bakarken bir başka garsonun da Kemal'e tahta kaşık uzattığını görmüştüm.
"Hayır, ben yapamam. Ben hayatta beceremem."
"Lütfen sizi de sahneye alalım, hanımefendi."
Bu bir şaka olmalıydı. Çünkü ben bunu becerebileceğimi sanmıyordum. Zoraki de olsa yerimden kalkıp sahneye doğru ilerlediğimde, Kemal'in de şaşkın bakışları üzerimdeydi.
"Sen neden kalktın, kızım?"
Kemal'e yandan bir bakış atıp sahneden bütün herkesi süzmeye başladım. "Garson kaldırdı. Ben daha önce Ankara havası oynamadım ki. Beceremem ben bu işi."
Cümlem biter bitmez bizim için müzik başlamıştı. Kemal direktmen kendini oyun havasına kaptırırken ben hala olduğum yerde duruyordum. Kemal bu işi fazlasıyla biliyor gibiydi, kaşıkları öyle bir vuruyordu ki birbirine, hayran kalınırdı.
"Hadi be kızım, oyna!"
Kemal'in yaptığı gibi kaşıkları birbirine vurmaya çalışmıştım ama tabii ki olmamıştı. Elimden geldiğince karşılıklı oynarken, beceremesem bile bu işten zevk almaya çalışıyordum. Öyle ki belli bir zamandan sonra kemal sahneden inmiş, birkaç yabancı kadını yerinden kaldırarak onlarla oynamaya başlamıştı. Yabancı kadınlar ne yapacağını bilemez bir şekilde Kemal'e bakarken, Kemal büyük bir zevkle onlara da öğretmek ister gibi oynuyordu.
Fırsattan istifade hemen Aira'nın yanına gittim.
"Kalk nenem kalk, bugün oynamayacaksın da ne zaman oynayacaksın?"
Aira, o ince sesiyle bir şeyler söylüyordu fakat asla umursamamıştım. Benim inadımla kimse baş edemezdi ve tabii Aira da en sonunda pes edip ayağa kalkmıştı. Tıpkı Kemal'in yaptığı gibi oynamaya başlarken, Aira'nın da eşlik etmesi için elinden tutuyordum. Sahneye tekrardan çıkıp Aira, Kemal ve birkaç kişi ile hep beraber oynarken, bilgisayardan müzik açan bir diğer garsonun yanına gitmiştim hemen. Garson şaşkınlıkla bana bakarken, ona birkaç şey söyleyip hemen başka bir müzik açmasını sağladım.
Kemal Ankara'yı temsil etmişse, ben de Gaziantep'i temsil ederdim.
"Allah allah," dedi Kemal, kaşıkları köşeye doğru fırlatırken ellerini havaya kaldırıp oynamaya başlamıştı. Aynı şekilde oynayarak tekrardan sahneye doğru ilerlediğimde, Aira'nın köşeden köşeden kaçmaya çalıştığını görür görmez hemen yanında bittim.
"Ama olmaz hemen öyle gitmek. Gel daha neler neler yapacağız."
Aira nineyi kolundan tuttuğum gibi tekrardan sahnenin ortasına aldığımda, Kemal iki rus kadının arasında kendini kaptırmış Antep havasını oynuyordu. O an telefonumu çıkarıp bütün bu anı ölümsüzleştirmek istedim. Aira nine ile ve iki rus kadının arasında Kemal ile fotoğraf çekinirken, diğer bütün herkes kadraja girmişti. O an müzik kesildi ve yerine halay müziği kulaklarımızı doldurdu. Halayı açan, bizimle ilgilenen garsondu. Hızla yanımıza gelip serçe parmağımı tuttuğunda, artık sahneden taşmış ve masaların etrafında halay çekmeye başlamıştık.
"Ulan ben de Bingöl'ü temsil ediyorum, amına koyayım."
Halayın başında garson çocuk vardı, hemen yanında ben, benim yanımda Aira nine ve onun yanında da Kemal vardı. Yabancı olmalarına rağmen kolay bir şekilde işi kapmışlardı.
Bingöl halayı ne kadar sürdü asla hesaplayamamıştım ama herkes kan ter içinde kalmasına rağmen asla oynamaktan vazgeçmemişti. En sonunda bilgisayarın başına tekrardan geçtim ve bu seferde Türkçe pop yıldızı olan Tarkan'ın, Şımarık şarkısını açtım.
Masaların birinde Güneş gözlüğü vardı ve bu fazlasıyla büyüktü. Bunların modası birkaç yıl öncesinde kalmaydı. Güneş gözlüğünü kaptığım gibi Aira ninenin yanına koştum ve ona takarak olduğundan daha tarz olmasını sağladım. Ellerinden tutup karşılıklı dans ettiğimizde, Kemal de yanıma gelmişti.
Seni gidi fındık kıran,
Yılanı deliğinden çıkaran.
Kaderim püsküllü belam,
Yakalarsam...
Tam da şarkının bu kısmında Kemal ile karşılıklı birbirimize omuz sallamaya başkamıştık ve sağa sola doğru oynatıyorduk. Öyle ki, bunu yaparken asla anlaşmamıştık ve anlık gelişmesinin üzerine ikimiz de gür bir kahkaha attık.
Birbirimizi ancak bu kadar tamamlayabilirdik.
"Lan kadın gitti," dedi Kemal, arkamda bir noktayı göstererek. Hızla o tarafa doğru döndüğümde, Aira nineyi yere yığılmış bir şekilde bulmuştum. Herkes onun etrafında toplanırken, Kemal cebinden telefonunu çıkarıp Ambulansı aradı. Ben ise Aira ninenin gömleğinin düğmelerini açıyordum ve elimden geldiğince herkesin alan açması için işaret yapıyordum.
Aira nine nefes almıyordu.
♟️♟️♟️
İki elimiz ceplerimizde, bildiğimiz sokaklarda öylece yürüyorduk Kemal ile. Bana çok güzel bir gece geçirtmişti ve tabii öyle de devam ediyordu. Ta ki Aira nine kalp krizi geçirinceye kadar.
"Ulan o kadar dalga geçtik, son durak hakkın rahmet dedik. Harbiden de öyle oldu." Kendimi tutamayıp Kemal'in dediğine güldüğümde, tövbestağfurullah çekip kendimi dizginlemeye çalıştım.
"Sen kalk dünya turuna çık, her ülkeyi gez, en son da Türkiye'ye gel, burada da hak yoluna gidiver." Bu sefer de benim dediğime gülen Kemal olmuştu
"Ant içti herhalde, dünya turu yapmadan ölmem diye. Sözünün eriymiş vallaha, yaptı da öyle gitti." Bizim evin de bulunduğu ara sokağa girmiştik.
"Bundan sonraki turu öbür dünyada." Artık kıkırdamakla değil, dediğime karşılık gür bir kahkaha atmıştık Kemal ile. Öyle ki, Saba Tümer ile eş değer olan kahkaham bütün mahalede yankılanırken, Arkın'ın evinin kapısı açılmıştı.
"Seninki değil mi şu?" Hızla Kemal'e dönmüştüm. Bakışlarımda ne görmüştü bilmiyordum fakat hızla iki elini de havaya kaldırmıştı. "Bakma öyle, seninle beni yanlış anladığı için bakışlarını hiç mi görmedin geçenlerde? Öldürecek gibiydi." Hiçbir şey demeden bahçede duran Arkın'a baktığımda, Kemal patavatsızlığına devam etti. "Sevgili misiniz siz?"
"Saçmalama," dedim hızla araya girerek, sesim biraz gür çıkmıştı.
"O zaman o adam seni seviyor." Elimin tersiyle karın boşluğuna vurduğumda, yalancı bir ifade ile acı çeker gibi yapmıştı. "Yalan mı kızım? Kim sevmediği kişiyi kıskanır ki?"
"Kıskandığını nereden çıkardın?"
"Bana olan öldürücü bakışlarından."
Kabul etmezcesine araya girdim. "Yanlış anlamışsın sen, benim hayatımda kimse olamaz. Kimse de beni sevemez."
Kemal iki elini bıkkınlıkla dizine vurduğunda, "Öyle olsun," dedi ve geri dönmek için birkaç adım attı. "İyi bak kendine, şampiyon. Numaramı verdim sana, bir şey olduğunda haberleşiriz."
Elimi kaldırdığımda sallamamıştım ama asker selamı verir gibiydim. "Bu gece için teşekkür ederim. Sen de kendine iyi bak." Kemal aynı şekilde asker selamı verir gibi yaptığında, geldiği yoldan tekrardan dönmüştü.
Arkın, hâlâ bahçede durmuş bizi izliyordu.
Hiçbir şey demeden evin bahçesine girdiğimde, o tok sesi kulaklarımı doldurdu. "Emre göreve gitti, buraya gel."
Hızla ona doğru döndüğümde, bahçesine ilerlemiştim ama asla girmemiştim. "Anahtarı sana vermiştir, alayım." Sağ elimi uzattığımda, bakışları bir avucumda bir gözlerimde mekik dokuyordu. Aniden avucumdan tutup beni bahçeye doğru, daha doğrusu kendine doğru çektiğinde düşmemek için küçük çitlerden hızla atladım. Aniden çekmesinin etkisiyle gövdem gövdesine çarparken, sol kolu belimi sıkıca sarmıştı.
"Anahtar yok, ben varım. Bana emanetsin." Başımı kaldırıp o her zamanki şefkat dolu bakışlarıyla karşılaştığımda, ne dalgalarda boğuluyor, ne de camlarda kesiklere sahip oluyordum.
Bu bakış çok başkaydı.
"Emre illa ki anahtarı sana bırakmıştır. Bütün eşyalarım evde. Bırakmadıysa anahtarı, eve girmemin yolları da var Çilingir çağır Ar-... Çilingir çağırır mısın Yazgı?"
Arkın, diğer kolunu da belime sararak daha beter yakınlaşmamızı sağladı. Bunu yaparken de gülüyordu, arsızdı.
"Sınırları yok sayarken Arkın, sınırları çizerken de Yazgı oluyoruz. Öyle mi Tülin?"
Benim tanıdığım Arkın, bana samimi bir şekilde yaklaşan Arkın'dı. Ama nasıl olduğunu bilmediğim bir şekilde ve şu anda olduğu gibi yakınlaşmalarımız gün yüzüne çıktığından beridir korkularım da kendini göstermeye başlamıştı. O korkulardan nefret ediyordum, bir daha aynı şeyleri yaşamak dahi istemiyordum. Aşkı hayatımda bulundurmamam gerekirdi, çünkü aşk mantığı yok ederdi. Ben bu yola baş koyduysam, mantığımdan hiçbir zaman şaşmamam lazımdı.
Arkın, benim ayarlarımla oynuyordu.
Benim tanıdığım Arkın böyleydi ve sınırlarına sadık kalarak bana bambaşka yüzünü gösteren kişi de Yazgı'ydı. O yönüne sahip çıksın, benden uzak dursun, Yazgı olarak kalmaya devam etsin istiyordum. Yoksa...
Yoksası bize zarardı. Sonrası koca bir enkazdı.
O enkaz bizi en derine gömerdi.
"Ne yapmaya çalışıyorsun?"
Parmak uçlarıyla perçemlerimle oynamaya başladı, yine ve yeniden. "Şu siktiğimin sınırlarını kaldır istiyorum. Yazgı olmaya bir gün bile dayanamadım."
İki avucumu da göğsüne yaslayıp kendimi geriye doğru çektim. "O sınırlar olduğu yerde durmalı."
Sanki cümlemi hiç duymamış ve onu kendimden uzaklaştırmamı umursamamış gibi tekrardan beni kendine yapıştırdı. "O korku gözlerine hiç yansımıyor sanıyorsun, öyle değil mi? Sanki mantığından dışarı adımını atarsan bütün dünya başına yıkılacakmış gibi hissediyorsun. Ne yaşadın bilmiyorum ama geçmişini bugünlerde yaşatarak her şeyi mükemmel olması için zorlayamazsın." Deri ceketimi ve ince olan kazağı elleriyle düzeltir gibi yaptı. "Hiçbir şey mükemmel olmak zorunda değildir. Hiçbir şeyi kontrolün altına alamazsın. Kendini ve etrafındakileri sınırlandıramazsın. Bunu yaparak sadece kendini yorar ve kandırırsın."
Hızla başımı salladım. "Hiçbir şey bilmiyorsun."
"İzin ver bileyim. İzin ver yanında olayım. İzin ver, Tülin. İzin ver, sınırları yok edeyim."
O deniz gözleriyle tekrardan buluştu gece gibi kara gözlerim. "Yapma," diye fısıldayabildim sadece.
"Farkında bile değilsin. Herkes farkında ama bir tek sen bunu kendine kabul ettiremiyorsun. Buraya geleli daha yeni bir ay olmasına rağmen sen işkence misali eğitimler istiyorsun. Bu eğitimleri kolay kolay kimse kaldıramaz ve öyle ki bunu o askerler bile yapmaz. Bunu daha bir aydır eğitimde olan hiçbir insana kolay kolay yapmazlar. Sen daha asker değilsin, Tülin. Sen sadece asker olmaya hazırlanan bir kadınsın. O okulda bu zorluğu görenler vardır ama sen daha da zorunu istiyorsun bizimkilerden." Biraz daha yaklaşmıştı yüzüme doğru. "İçinde neleri bastırmak istiyorsun? Kendini meşgul ederek, bedenini ve zihnini yeterince yorarak neleri unutmak istiyorsun?"
Gözümden bir damla yaş aktı. "Bilemezsin."
"İzin ver bileyim. İzin ver yorularak unutma, ben unutturayım. Farkında değilsin, Tülin. O geçmişini kendi ellerinle öldürmezsen, o gelip seni katledecek."
İçim acıyordu. Fazlasıyla haklıydı ve haklı olması canımı yakıyordu. Bütün gerçeklerin yüzüme vurulması göz yaşlarımı arttırıyor ve durmak bilmiyordu.
Benim hayatımı aydınlatan pencere değildi, komple duvarın olmamasıydı. Benim hayatım sınırlara gelemezdi, dört duvarda sınırlarla bir hayatı yaşayamazdım. Duvarın olmayışı beni ne kadar aydınlatıyorsa, bunu pencerenin aydınlatmasıyla kıyaslayamazdım.
Çünkü benim duvarım, bu gece Arkın Yazgı Tekinoğlu sayesinde yıkılmıştı. Artık gün ışığını daha fazla görüyordum.
Belimdeki kolu biraz daha sarıp sarmaladı beni. Yüzü daha fazla yaklaştı yüzüme doğru. Nefesi nefesime karıştı bütün sıcaklığıyla. Kulaklarımız, telefonumun melodisiyle dolup taşarken, bunu umursamıyor gibiydik.
Arayan bayağı inat birisiydi.
Bir an bile kendimi Arkın'dan uzaklaştırmayarak arka cebimden telefonumu çıkardım. Numara kayıtlı değildi.
Ama o numara ezberimdeydi.
Bunca zaman dört duvarımın sebebi olan ve bana cılız gün ışığı bile göstermeyen İlkay Sezer, beni neden arıyordu?
♟️♟️♟️
Selam, selam, selam... Kabul edelim, bu yakınlaşma çok ani oldu. Ne Tülin'in karakteri ne de Arkın'ın doğruları buna izin verirdi fakat Tülin'in görmek istemediği birçok gerçek bizi bu yakınlaşmaya sürükledi diyebiliriz.
Bu bölüm beni en çok eğlendiren bölümlerden biriydi. Tülin ve Kemal'in enerjisi kitabın eğlence yapı taşlarından biri.
Ayrıca bu bölümde birçok spoiler var, önceki bölümlerde olduğu gibi. Fakat bu bölümde çok daha fazlaydı çünkü gerçek Biçare Bir Nare kurgusuna çok az kaldı.
Gelecek bölüm son sakin sularda yüzüşümüz olacak. Görüşmek üzere. Işıkla kalın. 🤍♟️
1-) Tülin'in içindeki birçok acıyı, kendine bir nevi işkence çektirerek unutmaya çalışması hakkında ne düşünüyorsunuz?
2-) Eğitim esnasında Emre neden Tekin'e acı dolu gözlerle baktı?
3-) Arkın'ın, Tülin'in sözünü dinlemesi ve sınırlara sadık kalması (şüpheli) doğru bir hareket miydi?
4-) Kemal ve Tülin'in eğlenceli anlarının sahnesi arttırılmalı mı? Ve Kurt Timi'nin de?
5-) Sizce Arkın, Tülin'e karşı bir şeyler hissetmeye başlamış mıdır?
| Okur Yorumları | Yorum Ekle |