12. Bölüm

12. BÖLÜM

Tuğçe Nur Avşar
poisonthis

"...açıldı nefesim, fikrim, canevim. Hayatta ben en çok babamı sevdim."

5 Nisan 2018

O da böyle hissetmiş miydi?

Hayır, bu eş değer bir acı değildi.

Bu, ateşin halelerinden akan kanın bir ders vermeye bedel olmayışının adaletsizliğiydi.

Bugün benim kaybedişimdi.

Sadık Yazgan, unutamayacağım bir tarih daha kazımıştı beynime. Ve tarih, ilk defa benim kaybedişimi yazmıştı.

Ben, Tülin Altun. Artık kimsesizler uçurumunda, bütün mirasını kaybedenler klübündeydim. Ben, bu acıyı ruhum bedenimden ayrılsa bile asla unutmayacaktım.

Unutmayın bu tarihi, unutmayın bu adaletsizliği! Tülin Altun, Altun olmanın kazazedesi oldu.

♟️♟️♟️

1 Nisan 2018

Hayat bazen içimizi tarif edemediğimiz bir hüzünle doldurabilirdi, nedenini bilmesek bile. Ve aniden o hüzünde boğabilirdi, sebebini öğrenemeyecek olsak bile.

Dünyanın en berbat hissiydi, neden olduğunu bile bilmeden koca bir hüzne kapılmak. Her şeyin bir nedeni vardı ama şu an bu hissettiğimin bir sebebi yoktu. Oysa mutlu olmalıydım, bir buçuk ay sonra aileme kavuşuyordum ve bunun için hazırlık yapıyordum.

Bu az ama asır gibi gelen süreçte neler olduğunu bilmiyorlardı. İçimdeki bunaltıyı anlatamasam bile, hissedecek ve yanımda olacak insanların yanına gidiyordum. Çünkü bilirdim; anneler hisseder, babalar anlardı.

"Hazır mısın?" Küçük valizimi dikkatlice taşıyarak merdivenden inerken, girişte beni bekleyen Emre'ye sorduğu soruya karşılık başımı sallayarak cevap verdim. İki gün sonra babamın, üç gün sonra ise annemin doğum günüydü. En azından bir hafta onların yanında kalmam, sporda gerileyeceğim anlamına gelmez diyerekten doğum günlerinde yanında olmak istemiştim. Bunu Emre'ye söylediğimde, anlayışla karşılaması hoşuma gitmişti. Ancak biliyordum, bu bir haftalık tatilin acısı sporda misliyle çıkacaktı.

Sadece doğum günleri için değildi, yeni kimliğim için birkaç işlem gerekiyordu. İkametgahım Bursa'da olduğu için bütün işlemleri orada yapmam gerekiyordu. İkisinin denk gelişi iyi olmuştu.

Tim ile birlikte geçirdiğimiz akşam yemeğinden sonraki günlerde hayat monotonluğuna esir olmuştu. Öyle ki bu yeni hayatımda her bir sessizliğin, büyük bir patlamanın eşiğinde olduğunu düşünmem elimde değildi. Sabah spor, öğlen ders ve akşam serbest olmamla beraber bu döngü günlerce böyle sürmüştü. Hoş, spor artık vücudumda daha hissedilir hâle gelirken başka bir iş yapmaya bile mecalim kalmıyordu. Beynimin yorgunluğu da cabasıydı.

Sık sık yalnız kalıyordum. En son görevlerinden sonra sık sık toplantı yapıyordu kurt timi. Yeni yeni toparlanmaya başlamışlardı ve belli süredir bir şeyleri beklediklerini biliyordum. Onlar askerdi, görev gizliliği denen bir şey vardı fakat merakım bu görev gizliliği denen şeyden çok daha üstündü.

"Uyku ilacı aldın mı?" Yarım saatlik araba yolculuğunda bile direktmen midesi bulanan biriydim. Aynı zamanda sadece karanlık ve sessiz alanlarda uyuyabiliyordum. Bu ikisi zıt düştüğünde yolculuklarda uyumam çok daha zor oluyordu. Uyku ilacı bu konuda tek çözümümdü.

"Aldım, şimdi içsen iyi olur aslında." Başımı sallayıp valizimi girişe bıraktığımda hızla mutfağa ilerledim. Bir şişe su alırken tekrardan girişe dönmüş ve Emre'nin uzattığı ilacı direktmen ağzıma atıp birkaç yudumla mideme gönderdim. Şişeyi kol çantama atıp tekrardan valizime yöneldiğimde, kapı zili kulaklarımızı doldurdu. Emre kapıyı açtığında, Arkın elinde küçük bir poşetle öylece dikiliyordu.

"Daha çıkmadınız mı?" Bir elini cebine yerleştirirken konuşmuştu Arkın.

"Şimdi çıkıyorduk," dedi Emre, yerdeki kendi valizini alıp bahçeye çıkarak. Arkın'ın bakışları anlık beni bulduğunda, yavaşça arkasını dönüp Emre'yi takip etti. Evin anahtarını alıp valizimle birlikte ben de bahçeye çıktığımda, kapıyı ardımdan çekip kilitlemeye başlamıştım. Arkın ve Emre arabanın başında bir şeyler konuşuyorlardı. Bahçede birkaç adım ilerleyip son kez eve baktığımda, hiçbir şey unutmadığımdan emin olup ben de arabaya doğru ilerledim. Valizimi direkt Emre'ye uzattığımda, Emre bagaja yerleştirmeye çalışıyordu.

"Yedek vitamin takviyelerini getirdim. Düzenli olarak kullanmaya devam et. Reçetesiz satılmadığı için yedekte bulunsun diye ben alıp getirdim."

Arkın'ın söylediklerine, ne gerek vardı, der gibi bakış attığımda, "Teşekkür ederim," dedim ve elindeki poşeti aldım.

"Gözlerin gayet iyi durumda ancak ne olur ne olmaz diye göz damlanı da içine ekledim." Arkın'ın evi, bir erkeğe göre fazla düzenliydi, derli toplu ve titizdi. Ve yine Arkın bir erkeğe göre fazla düşünceli ve tedbirliydi.

"Ben bir telefon görüşmesi yapacağım, sonrasında hemen yola çıkarız." Emre yanımızdan ayrıldığında, Arkın ile baş başa kalmıştık. Sağ kolumu arabaya yasladığımda, vücut ağırlığımı kolum taşıyordu.

"Çiçeklerimin bakımını üstlenir misin?" Sorduğum soru karşısında Arkın hızla çiçeklere baktığında, lafa kaldığım yerden devam ettim. "Kış ayındayız ve Ankara'dayız. Burası çok soğuk ve sürekli yağmur yağıyor, aynı zamanda kar da. Toprak kuru değilse su vermene gerek yok, ancak her gün temizlemeni isteyeceğim senden."

Arkın, bakışlarını çiçeklerden ayırıp hayranlıkla gözlerime baktığında söylediklerime karşı sessizliğini bozdu. "Çok basit bir şey isterken bile ricalara boğulmana gerek yok, Tülin. Hep böyle misindir sen?"

Cümlesi biter bitmez yüzümü buruşturmam bir oldu. "Hayır, sadece anlayışlı olmayı hak eden insanlara böyleyim. Belki ilgi alanın değil, belki yapamayacağın bir şey. Emrivaki bir şekilde isteseydim bu seni bozardı. Bunu yapadabilirdim ama yapmadım." Arkın dumur olmuş bir ifadeyle gözlerime kenetlenmişken, bu sadece birkaç saniye sürmüştü ve yüzü tekrardan eski haline büründü. "Ne?" Elimin tersiyle sol koluna yavaşça vurduğumda, Arkın başını sallayarak gülmeye başladı. "Neden bu kadar şaşırdın?"

"O ilk halin yavaş yavaş liderliğini kaybediyor, ona gülüyorum." Aklım daha beter karışmıştı ve Arkın bunu yüzümde okumuş olacak ki, birkaç saniye sonra söze kaldığı yerden devam etti. "Zoraki üzerine giydirmiş olduğun zırhı yavaş yavaş terk ediyorsun. O ilk zamanlardaki Tülin olsaydı, emrivaki tavır sergilemekten asla gocunmazdı. Fakat şimdi, Tülin, şimdi kendi benliğine artık kavuşuyor gibisin." Derin bir nefes alıp gözlerimin içine baktığında, koca bir ifadesizlik görmüş olacak ki lafa tekrardan devam etti. "Sen ne zaman istersen o zaman asıl benliğin hakkında konuşuruz fakat şunu unutma; sen kendini zırhlar ile donatmaya devam edersen, bir o kadar da darbeye maruz kalırsın." İşaret parmağını kaldırıp hafif sert bir tonlama ile konuşurken, bakışları bir o kadar uyarıcı niteliğindeydi. "Bunu sana bir buçuk aydır tanıştığın biri söylüyorsa, kendinden sakladığın aynalar ile artık yüzleşmenin vakti gelmiş demektir."

Bu gerçekler beni bir an çocukluğuma götürmüştü. Onca şeyi yaşar, üzülür, kırılırdım ama hiçbir zaman kendimi zoraki bir karaktere büründürmeye çalışmamıştım. Öyle ki benim nefretim sadece Sadık Yazgan'ayken, yaşadıklarımın sorumlusu hep o ve ailesi olarak kalacak sanırdım. Fakat yanılmıştım.

Bugün bana ne oluyordu bilmiyordum fakat asıl Tülin, o içimdeki ses uzun bir aradan sonra kendini gün yüzüne çıkarmış gibi hissediyordum.

"Ben seni bir buçuk aydır tanıyorum fakat sen süresini bilmediğim bir zamandan beridir beni tanıyorsun ve tanıman ne kadarıyla sınırlı bunu kendi zihnimde kestiremiyorum." Birkaç dakikalık sessizlikten sonra konuşmaya başlamıştım. "Söylediklerinde haklı olabilirsin ancak unuttuğun bir nokta var; insanlar yaşadıkları olumsuz durumlardan ders çıkarınca, o durumla bir daha karşılaşmamak için duvarlarını çok daha sağlam bir şekilde örerler." İki elimi kaldırıp dizime vurduğumda, başım hafifçe sağa doğru eğildi. "Ben de buyum işte. Benim Emre gibi askeri bir gücüm yoktu. Etrafımda koruma askerler yoktu. Kendimi daha önce bedeni olarak bu kadar güvende hissetmemiştim. Öyle ki, bu koruma sadece karakterime işleyen bir durumdu. Yaşadığım irili ufaklı her şeyden dersimi alır ve duygularımı hizzaya sokardım." Bakışlarımı yerden kaldırıp Arkın'ın dalgalı gözlerine çevirdiğimde, onun bakışları zaten benim gözlerime kenetlenmiş gibiydi. "Üzgünüm, Arkın. Ben aynı darbelere bir daha maruz kalmamak için kendi hislerimi taşa çevirip, çok daha güçlü bir şekilde ayağa kalkan biriyken, kendi asıl benliğimi tekrardan lider koltuğuna oturtamam. Bunu yaparsam kaybederim, kırılırım, üzülürüm."

Konu nasıl buraya gelmişti anlamış değildim, Arkın bunu iyi beceriyordu. Öyle ki sürekli kaçmak istediğim konuları olabildiğince her fırsatta önüme seriyor ve kendimle yüzleşmemi sağlıyordu. Bu yüzleşme kendi içimde olsa da, Arkın'a karşı dilim çok daha zıt duyguları haykırıyordu. Bu zıtlık zoraki giydiğim zırh, kendi benliğim ise öldürmeye çalıştığım iç sesimdi.

Arkın'dan kaçsam da, kendi içimden kaçamıyordum.

Arkın sadece sessiz kalmakla yetinirken, bakışlarında alaycı bir tavır vardı. Öyle ki bu tavır bana, bu laflarımı ilerde bizzat kendime teker teker yedireceğimin farkında olmasının alaycılığını anımsatıyordu.

Hangisi bana iyi gelirdi, hangisi beni daha güçlü kılardı bilmiyordum fakat bugün zırhımın gücünü içimde hissedemiyordum. Arkın'ın da konusunu açmasıyla birlikte daha beter gerçekler yüzüme çarparken, güçlü yanımı hissetmem gerektiğinin zorunluluğunu tek düşüncem olması için kendimi hizzaya çekmem lazımdı.

Ben güçlü olmak zorundaydım, çünkü bizim dünyamızda zayıfları yok etmekten başka bir şey yapmazlardı.

♟️♟️♟️

Yüzüme en keskin haliyle acımasızca vuran güneşi elimle kapatmaya çalıştığımda, uykumun en derin yerinde huzursuzca uyanmış ve yavaşça doğrularak etrafıma bakmıştım. Gözüme yıllardır aşina olan yolları gördüğümde, Bursa'ya geldiğimizi anlamıştım.

"Allah'tan miden bulanırdı, uyuyamazdın, uyuman için illa karanlık ve rahat bir yer olması lazımdı." Yanımda arabayı süren Emre'ye baktığımda, alaycı bir şekilde konuşmuştu ve pek haksız da sayılmazdı.

"Aldığın uyku ilacı bayağı etkili çıktı," dediğimde oturduğum yerde dikleştim ve esneme hareketleri yaptım. "Bursa'ya gelmişiz."

Emre, usulca başını salladı. "Yarım saat sonra evde oluruz." Dediğine sessiz kaldığımda, dağılan saçlarımı elimle düzeltip tepeden topuz yaptım. Gün batımı eşliğinde yola devam ederken, istemeden de olsa Emre'ye bakma gereği duydum. Huzursuz bir hali vardı. Ona baktığımı anlamış olacak ki direkt bana dönüp göz göze geldiğimizde, derin bir nefes alıp konuşmaya başladı. "Belki haddime değil ama ben yine de söylemek istiyorum."

Kaşlarımı çatarak, "Neyi?" diye sorduğumda kollarımı birbirine kenetledim.

"Annenin suyundan gitmeni istiyorum. Olabildiğince alttan al kadını. Onun için de kolay bir durum değil. Sen geriye kalan tek evladısın ve hâl böyle olunca üzerine çok daha fazla titriyor." Derin bir nefes aldığında, sağ işaret parmağı havalanmıştı. "Bak, Tülin, birbirimizi kandırmaya gerek yok. Şu bir buçuk ayda başımıza nelerin geldiği apaçık ortada. Sadık Yazgan benim evimi, bir Yüzbaşının evini kurşunladı. Üstelik orada ben yaralandım. Bunun hesabını sen kendince kesmiş olabilirsin fakat bizim nezlimizde, biz senin dilinle konuşmayız."

Hafifçe öne eğilip gözlerinin içine baktığımda, Emre pür dikkat yola bakıyordu. "Nasıl yani?"

"Sen gittin, adamın uyuşturucu deposunu ateşe verdin. Kendince baş kaldırdın, kendini ezdirmedin. Ancak emin ol, biz kurt timi olarak yapacaklarımızla zaten çok daha büyük bir darbe vuracaktık o adama. Olan ile ölmüşe çare yok fakat bütün bu olanları değil annene, bir başkasına bile anlatmayacaksın. Kimse bilmeyecek. Emin ol annen öğrenirse işimiz çok daha zor bir hâl alır."

Sırtımı oturduğum koltuğa dayayıp camdan dışarı baktığımda, sıkıntılı bir nefes verdim. "Anlatma gibi bir derdim hiçbir zaman olmadı."

"Ben uyarımı yapayım da," dediğinde lafları sanki içine sığmıyormuş gibi işaret parmağı bir kez daha havalanmış ve laflarına kaldığı yerden devam etmişti. "Ayrıca, bu konunun bizim aramızda da olmak şartıyla bir daha açılmasını asla istemiyorum. O gün resmen Tekin ile birbirinizi yiyecektiniz. Tülin, farkında mısın bilmiyorum ama bu adamlarla aranda en az on yaş var. Onlar seninle gayet iyi anlaşıyor diye, her diline geleni söyleme hakkını sana kimse vermiyor. Onlar sana saygı duyuyor, seni kardeşleri gibi görüyorlar. Bana istediğin gibi esip gürleyebilirsin, bana işlemez ama onlar seni yeni tanıyorlar ve senin yararına buradalar. Mevkilerini unutma, onlar askerler. Ben onların üssüyüm diye sana saygı duyuyorlar ve saygısızlığına susuyorlar."

Bakışlarımı camdan ayırıp Emre'ye döndüğümde, içimdeki alevlenmeye başlayan siniri hissetmiştim. "Ne oluyoruz? Beni azarlamak için bu anı mı seçtin özellikle? Emre, aileme kavuşuyorum! Bunun kıymetini bilip tabii ki bütün bu olanları aileme anlatmayacaktım. Ne oluyoruz ya? Beni uyarmak, kızmak, azarlamak için bu anı mı seçtin? Dediklerinin zaten farkındayım, çocuk değilim ben." Önüme düşen perçemlerimi geriye attığımda daraldığımı hissetmiştim. "Ben buyum. Tanışmadan önce yeterince annemden tanıyordun beni zaten. Bile bile bu yola girdin, girdik."

Emre'nin alayla güldüğünü fakat bunu bana belli etmemeye çalıştığını görmüştüm. "Kendini kandırma. Sen böyle bir insan değildin, Tülin. Ne oldu da bir anda kendini bu kadar olduğunun çok daha zıttı bir karaktere büründürdün sen? Zoraki güçlü ve baş kaldırıcı rollerin herkese söker ama bana sökmez. Kendine gel artık. Al kendini karşına ve konuş. Çocuk değilim diyorsun fakat emin ol bazen çocuktan bir farkın bile kalmıyor."

İçimde bir şeylerin koptuğunu hissetmiştim. Emre ilk defa bana karşı böylesine çok sert bir uyarıyla geliyordu ve bu alışık olduğum bir durum değildi. "Özür dilerim, belli ki seni ve diğerlerini çok sinirlendirmişim. Ayrıca teşekkür ederim, bu kadar kırıcı konuştuğun için."

Evimin bulunduğu sokağa girmiştik ve Emre, arabayı bulunduğumuz yokuşun köşesinde durdurup tamamen odağını bana yönlendirdi. Ben ise kolları birbirine kenetli ve yüzü camdan dışarıyı izler bir vaziyette buz kesmiş şekilde duruyordum. "Amacım seni kırmak değildi. Ancak bazı şeyleri anlaman için sana ayna tutmamız gerekiyor. Bize değil de kendine bak diye. Çünkü sen o anlarda kendine bakmadığın sürece, kendini ve bizi hataya sürüklüyor ya da kırmaktan başka hiçbir şey yapmıyorsun."

Usulca gözlerinin içine baktığımda, Emre'nin bakışlarında şefkati hissetmiştim. "Arkın da aynı şeyleri söyledi. Siz sözleştiniz, öyle değil mi? El birliği ile üzerime geliyorsunuz."

Emre kaşlarını çatıp usulca başını olumsuz bir imayla salladı. "Tülin, inan bana Arkın'ın da seninle konuştuğunu bilmiyordum. Ne zaman konuştu seninle?"

Derin nefes alıp Emre'ye doğru döndüm. "Yola çıkmadan önce," dediğimde, Emre gözlerini yummuştu.

"Bilseydim bu konuyu şimdi açıp daha beter üzerinde bir yük olsun istemezdim. Ancak emin ol, Arkın bile seninle konuşmuşsa herkesin her şeyin farkında olduğunu bilmeni isterim."

Omuzlarımı hızla kaldırıp indirdiğimde, başımı önüme eğdim. "Bu konuyu, aileme kavuşmama dakikalar kala yapmak zorunda değildin."

Emre sıkıntılı bir nefes aldığında, elini nereye koyacağını bilemez gibi direksiyonu sıkıca tutmuştu. "Özür dilerim ama Ankara'da yalnız kalamıyoruz. Fırsattan istifade bu tatilde bazı şeyleri düşün ve çok daha duru bir kafa ile bizimkilerin karşısına çık istedim. Herkes seni çok seviyor. İşimiz çok zor, Tülin. Emin ol çok zor ve bir arkadaş, bir kardeş olarak senin enerjin bize çok iyi geliyor. Senin halin böyle olunca onlar da karşında dumur oluyor."

Olaya hiç bu yönden bakmamıştım. Emre haklıydı. Benim bitmek bilmeyen bir enerjim ve en kötü olayda bile solmayan bir gülümsemem vardı. Ben ne ara, hangi ara böylesine kendini korumaya çalışan ve hâl böyle olunca karşısındaki insana zarar veren bir insan olmuştum bilmiyordum. Fakat tahmin etmemek zor değildi.

O yüzleşme beni bu hâle getirmişti.

"İradeli olacaksın. Sinirlensen bile bunu kontrol edeceksin. Sadece sinir değil, her bir duygunu kontrol etmeyi öğren artık."

"Evet, insanoğlu nankör ve sen ilk defa böyle bir durumla karşılaştığın için acını benden çıkarıyorsun. Yıllar geçecek ve sen bundan daha beter bir nankörlükle karşılaşacaksın. İşte o zaman beni, bu laflarımı anlayacaksın."

"Neden diye yönelttiğin soruların cevabı çok basit. Canım yapmak istedi ve yaptım. Keyfim yapmak istedi ve yaptım. Benim sağım solum belli olmuyor ve ben canım ne isterse onu yaparım."

"Teşekkür ederim benimle bir kuru ekmek yiyebilecek kadar fedakar olduğun için, ciddiyim çok fedakarsın. Ama fedakar olmayacaksın., insanlara kendinden eksiltip onları olduğu gibi kabul etmeyeceksin. Sen ne istiyorsan onu belli edecek ve insanlar senin için fedakarlık yapacak. Aptal olma, teşekkür ederim ama ben bütün iyi sıfatları suistimal ederim."

İlkay Sezer'in o lafları beynimde yankılanırken, kulaklarım çınlamaya başlamış ve gözümün önüne karartı düşmüştü.

Bazen bir bakış, bir davranış, bir söz insanın temelini alt üst ederdi. Öyle ki benim temellerim yıkılmıştı. Koca bir enkazın altında ise herkesin çıkarmak için çabaladığı o duygularım kalmıştı. O duygular öldü sanıyordum, o enkaz da onların mezarıydı benim için. Ama hâl böyle olunca karşımdaki insanlara zarar vermekten başka hiçbir şey yapmıyormuşum.

Keza kendime de öyle.

Dayanamayıp camı araladığımda, daraldığımı hissediyordum.

Kusmak istiyordum.

"Hey, Tülin. İyi misin."

Sol kolumu kaldırıp yüzüne karşı yandan bir bakış attığımda, usulca başımı salladım. "İyiyim." Derin bir nefes alıp camı kapattığımda. Elimle yolu gösterip zoraki bir gülümseme kondurdum yüzüme. "Eve vardık. Hadi çalıştır arabayı da aileme kavuşayım artık."

Emre usulca arabayı çalıştırmış, beş dakikalık yolun sonunda bulunan evime doğru arabayı sürmeye başlamıştı. Bu beş dakika, on beş dakika boyunca nefesimi tutmuşum gibi hissettirse de beni kendime kavuşturuyor gibiydi. Ait olduğum yere, bana sahip olan duygulara gidiyor gibiydik ve içimdeki bu kavuşmanın güzelliğinden yanı sıra, sabahtan beri içimdeki o kötü histem hâlâ kurtulabilmiş değildim.

Gözlerimin ardında gizlemeye çalıştığım bütün duygular kendini göstermeye başlarken, o içimdeki his baskınlığını çok daha fazla hissetmemi sağlıyordu. Her gün bu omuzlar dik, bakışlar sert, laflar ok gibiydi ama günün sonunda benden başka kimse gerçeği göremiyordu.

Ben en büyük kötülüğü kendime yapmıştım.

Bir güçlü gözükme çabasının, bu seçimin ne kadar zor olduğunu, ne kadar ağır bir yük olduğunu kimse bilemezdi. Anlaması gereken insanlar anlamıştı. Bahsettiğim gerçek, böylesine olma zorunluluğunun neye dayandığını kimse bilmiyordu.

Her şeyin bir sebebi vardır, insan yargılamak ise sadece kolaya kaçmaktır. Emre, Arkın ve diğerleri zoraki büründüğüm, bana uzak olan bu karakteri anlamıştı. Eminim, içimdeki enkazı bilselerdi bana hak verirlerdi.

Değil Arkın ya da değil Emre; bana göstermiş olduğu gerçeklikten ziyade, içimde hissettiğim bu tuhaf hissin bana meydan okurcasına onlarla bir olup içimde savaş çıkarırken bile yüzümde rüzgar esmiyordu.

Öyle ki, bu bile hâlâ güçlü gözükme çabamın son hamleleriydi.

♟️♟️♟️

Babamın kolları arasında otururken, Zuhal ve Emre de birbirine sarılmış bir şekilde hemen sağ tarafımızda bulunan koltukta oturuyorlardı.

Babalı kızlı hasret giderme seansındaydık.

"Benim sarılacağım kimse kalmadı," dedi annem, sitem eder gibi iki elini yana doğru açarak. Sol tarafımızda bulunan tekli koltukta oturuyordu. Tam o an annemin yanında Kara vardı ve annem de Kara'yı kucağına alarak yalnız kalmadığını göstermiş oldu.

"Bizim kız seni üzmedi inşallah," dedi babam, birbirimizden ayrılmıştık. Emre olumsuz anlamda başını salladığında, o da Zuhal'den ayrılıp odağını bize yönlendirdi.

"Hayır. Aksine çok uslu, laf dinleyen, sessiz sakin bir evlat yetiştirmişsiniz." Son bir buçuk ayda yaşadıklarım bu söylenenlere gür bir kahkaha atarken, Emre ile bakışlarımız birbirini buldu. O da gülmemek için kendini çok zor tutuyor gibiydi.

"Hadi anlat biraz. Aldığın eğitimlerden bahset bize." Annem de Kara'yı yere bırakıp dirseklerini diz kapağına dayadığında, babam da merak ediyor gibi gözlerimin içine bakmıştı.

"Her sabah erken saatte uyanıyorum. İlk önce spor yapıyor, ardından ders çalışıyorum. Her günüm aynı geçiyor. Emre ve arkadaşları ile çok iyi anlaşıyoruz." Sehpada duran su bardağını elime aldığımda, sırtımı koltuğa dayayıp bacak bacak üzerine attım. "Hatta en çok Tekin abi ile vakit geçiriyorum. Kendisi çok enerjik, samimi, cıvıl cıvıl birisi. Beni çok sever."

"Arkın abisi de çok sever Tülin'imizi." Cümlem biter bitmez içtiğim su, Emre'nin söyledikleriyle boğazımda kalırken öksürük krizine girmiştim. Babam sırtıma vuruyor, annem hemen yanıma gelip başımı kaldırmaya çalışıyordu. Emre ise oturduğu yerden gülmesini gizleyerekten sehpadaki peçeteyi uzatmıştı.

"Ne oldu bir anda? İyi misin kızım?" Babam çenemden tutup kaldırdığında, iyiyim, der gibi başımı sallamakla yetinmiştim.

"Arkın, şu bahsettiğin doktor çocuk, öyle değil mi?"

"Evet. Aralarında pek bir yaş farkı olmadığı için Tülin'le de çok iyi anlaştılar. Keza diğerleriyle de."

Oturduğum yerde dikleşip Emre'ye imalı bir bakış attığımda, Zuhal olduğu yerde sessizce oturuyordu. "Zuhal," dedim başımı hafif omuzuma yatırarak. "Sen nasılsın? Bizimkiler ile nasıl geçti günlerin?"

Zuhal, içtiği meyve suyu bardağını sehpaya bırakırken bir anlık babama bakmıştı. "Haldun amca ile birlikte birkaç kez tarlaya gittik. Baba, ben zeytin topladım biliyor musun?

Emre başını salladığında, "Biliyorum kızım. Kaç kez söyledin hatta." dedi.

"Kendi ellerimle topladım hem de. Sonra o topladığım zeytinlerin parasını aldım. O parayla da Haldun amca beni yemeğe çıkardı. Alın teriyle kazanılan paranın her zaman çok daha değerli olduğundan bahsetti."

Kendimi tutamayıp güldüğümde, diğerleri de bana eşlik ediyordu. "Bu felsefe dersimizden sen de geçtin demek," dediğimde Zuhal de gülümsedi.

"İlerde kendi mesleğin olacak, kendi paranı kendin kazanacaksın. Kimseye minnet etmeyeceksin. Ellerinde mesleğin, arkanda dağ gibi baban olacak." Emre'nin söylediğine babam başını saklarken, sanki aynı şey benim için de geçerliymiş gibi imayla bakıyordu. Emre, Zuhal'in kıvırcık saçlarını severken, yavaşça ayağa kalktım.

"Ne yemek yaptınız bize? Çok acıktım ben, hadi sofrayı hazırlayalım." Babam oturduğu yerden kalktığında, diğerleri de kalkmıştı ve mutfağa doğru ilerliyorduk.

"Kendi ellerimle hınkal açtım kızıma." Tabii ya, der gibi babamın yüzüne baktığımda mutfağa girmiştik. Ocakta haşlanan hınkal kokusu burnumu bulmuşken, çoktan hazırlanan yemek masası gözler önündeydi. Ankara'ya gitmeden önce, geri geleceğim ilk gün babamdan hınkal yapmasını istemiştim. Unutmamıştı.

"Siz masaya geçin. Yemek haşlanmış, tabaklara koyup geliyorum ben de." Annem ocağın başında tencerenin içindeki hınkalları karıştırırken, biz de masaya ilerlemiştik. Babam baş köşede, sol tarafında Emre, Emre'nin yanında Zuhal, Zuhal'in tam karşısında ise ben oturuyordum. Babamın sağ yanı annem için ayırılmıştı.

"Burası Ankara gibi değil, öyle değil mi?" Emre hızla başını salladığında, Zuhal lafa atlamıştı.

"Burada yaz gelmiş gibi. Havalar çok sıcak, bütün gün bahçede oynuyorum. Etraf da çok güzel, cennet gibi yer sanki."

Yüzümü buruşturup güldüğümde, "Sen cenneti nereden biliyorsun?" diye sordum.

"Biliyorum işte. Sizin eviniz cennet gibi, her yer yemyeşil. Burada hava çok güzel, deniz de var. Manzarası çok güzel. Cehennemi de biliyorum, kötü insanlar orada sonsuza kadar yanıyormuş. Baştan aşağı ateş altındaymış."

Zuhal'in dediklerine gülümsediğimizde, annem elinde tabaklarla masaya gelmişti. Önce Emre ve Zuhal'in tabaklarını masaya yerleştiğinde, cebimde titreyen telefonumu hissetmiştim. Masanın altından gelen mesaja baktığımda, Arkın yemek masasında fotoğraf atmıştı. Fotoğrafın altında ise bir mesaj daha vardı.

"Alıştırdın kendini. Sol yanım seni arıyor."

İstemeden tebessüm ettiğimde, Arkın'ın evinde, yemek masasının baş köşesinde oturup yemek yediğim o anlar aklıma geldi. Arkın her zaman beni en baş köşeye oturturdu, kendi de sağ tarafımda bulunan sandalyeye otururdu. Fotoğrafa daha ayrıntılı baktığımda, Arkın kendine salçalı makarna yapmıştı.

"Bensiz salçalı makarna... Yerim doldurulmaz, Arkın Yazgı Tekinoğlu."

Arkın, mesajı attıktan birkaç saniye sonra gülme emojisi attığında devamında bir mesaj daha gelmişti.

"Haklısın. İçine bahsettiğin her şeyi koydum fakat bir şeyler eksik gibi."

Mesajı okuduğum an, annem önüme tabağımı yerleştirmişti. Yanımdaki sandalyeyi çekip oturduğunda, göz ucuyla telefona bakmıştı.

"Ne o öyle? Kendi telefonuna ne oldu senin?"

Tam lafa girecekken, Emre benden önce davranmıştı. "Tülin'in telefonunu yanlışlıkla ben kırdım. Özür mayetinde kendisine yeni telefon aldım."

Şaşkınlıkla Emre'nin yüzüne baktığımda, bu yalanı neden söylediğini anlayamamıştım. Emre de anlayamadığımı anlamış olacak ki, bakışları pek gözlerimde kalmamıştı.

"Aşk olsun Emre bey, ne gerek vardı?" Babamın sözlerine annem de aynı sitemle devam etti.

"Evet, hiç gerek yoktu. Teşekkür ederiz."

Emre mahçup bir ifade ile gülümserken, "Estağfurullah, o benim de evladım. Ona almayacağım da kime alacağım?" dedi ve içeceğinden bir yudum aldı.

Birkaç saniye sonra sohbetin konusu değişirken, Arkın'ın mesajına cevap vermemezlik olmaz diyerekten cebimden telefonumu tekrardan çıkardım. Kamera uygulamasına tıkladığımda, telefonu Zuhal'e uzattım direkt.

"Hadi hep birlikte fotoğrafımızı çek bakalım." Zuhal, peçete ile ağzını silip elimden telefonumu aldığında kollarını havaya kaldırıp fotoğrafımızı çekmişti. Hep birlikte kameraya doğru bakarken, Zuhal peynir dememizi istemişti. Hâl böyle olunca daha çok gülmüş ve ortaya samimi bir fotoğraf çıkmıştı. Zuhal'in çektiği fotoğrafı direkt Arkın'a gönderirken, aynı zamanda yemeğimi yemeye kaldığım yerden devam ediyordum. Babam, Emre ve annemin konuştukları konu pek benlik değildi.

"Zuhal'im, nasıl da özledim. Benim yerime bol bol öp lütfen."

Yolladığım fotoğrafa direkt cevap gelmişti.

"Öperim,"

"Mantılar biraz büyük açılmış."

Arkın'ın mesajına kıkırdarken, Emre ile göz göze gelmiştik.

"Mantı değil, hınkal. Azerbaycan yemeği. Babam kendi elleriyle açmış."

"Anladım. Yemekten sonra takviyelerini içmeyi unutma."

"Anlaşıldı kaptan."

Telefonu kapatıp cebime geri koyduğumda, yemeğime kaldığım yerden devam etmiş ve az da olsa sohbete dahil olmuştum. Yemekten sonra annemle sofrayı toparlamış ve çay eşliğinde annemin yaptığı tatlıları yemiştik. Evimize ayda yılda bir misafir gelirdi ve hâl böyle olunca hem annem, hem de babam bir hevesle misafirleri en iyi şekilde ağırlamaya çalışırdı. Günün sonunda Zuhal, Emre'nin dizinde uyuya kalınca onu direkt benim yatağıma yatırmıştık. Geriye kalan tayfa olarak saatler yeni güne girdiğimizi gösterirken, biz de yavaştan yataklarımıza dağılmıştık. Emre, Zuhal ile benim yatağımda uyuyacaktı. Ben ise küçük oturma odasında kendime hazırladığım yatakta yatacaktım. Uyumaya pek niyetim yoktu ve sabah erken kalkma gibi bir zorunluluğum da yoktu. Odadan çıkıp kendime bir şal alarak kendimi bahçeye attığımda, bahçeye yerleştirilen minderli geniş sandalyelerden birine oturdum. Annemlerin odasının penceresi bahçenin bu kısmını göremiyordu ve fırsattan istifade diyerek kendime bir dal sigara yaktım. Annem hâlâ içtiğimi bilmiyordu. Sol elimde ALTUN çakmağını evirip çevirirken, sağ elimde yeni yaktığım sigarayı tutuyordum ve arkamda duyduğum ayak sesiyle hızla sigarayı saklamıştım. Emre, cam kapıdan bahçeye çıkıp yanıma geldiğinde, sakladığım sigarayı gün yüzüne çıkardım. Sağ tarafımda bulunan bir diğer minderli sandalyeye oturduğunda, o da cebinden bir sigara çıkarıp yakmıştı.

"Hayırdır?" Emre, sigarasından derin bir nefes alıp bakışlarını uzağa çevirirken birkaç saniye sessiz kalma ihtiyacı hissetmiş gibiydi.

"Uyku tutmadı," dediğinde pek de inandırıcı gelmemişti bu söylediği.

"Ankara'ya döndükten sonra görev olur mu dersin?" Emre, oturduğu yerden hafifçe doğrulup bana doğru döndüğünde, tamamen karşı karşıya oturuyor gibiydik.

"Bu bir haftalık izin sadece bana mahsus bir durum değil. Tim kendini uzun bir göreve hazırlıyor." Başımı usulca salladığımda, sigaramı söndürüp üzerimdeki şala biraz daha sarıldım.

"Uzun görev demek, Çakı'dan bir iz var demek, öyle değil mi?" Emre, sinsi bir bakış atıp hafif kıkırdadığında benim gibi sigarasını söndürmüştü.

"Bakıyorum fazla ilgilisin bizim bu Çakı mevzusuna."

Hızla omuzlarımı kaldırıp, "Ne yapayım, merak ediyorum bu it kim diye." dediğimde, cümlem biter bitmez Emre kısa bir kahkaha atmıştı. "Nasıl çıktı bu adam ortaya? Arkın, sizden öğrendiğine göre pek yaşlı biri sayılmaz demişti onun için. Hem kadın mı ya da erkek mi onu bile bilmiyorum."

Emre birkaç saniye sessiz kalıp sadece gözlerimin içine bakarken, kollarını aynı benim gibi birbirine kenetledi. "Tülin," dediğinde usulca, merakla başımı salladım. "Birincisi, görev gizliliği denen bir şey var. İkincisi, devletime karşı gelen bir adamı sana anlatacak değilim."

Hızla öne doğru eğilip, "Ha erkek yani. Sanırım bu bilgiyi bir yerde duymuştum fakat aklımdan çıkmış olmalı. Bir daha unutmam." dedim. Emre umursamazca başını başka yöne çevirirken, pes edecek niyetim hiç yoktu. "Hem, ben de asker olacağım. Ayrıca Çakı hakkında öğreneceğim en ufak bir bilgi, ne gibi bir tehlike yaratabilir ki? Ne olacak, Çakı ile karşı karşıya mı geleceğim? Ya da bende mi onunla düşman kesileceğim. Asker olursam bu durum zaten söz konusu fakat şu an sadece sıradan bir bireyim. Hâl böyleyken benden gizlemen biraz saçma."

Emre tabii ki haklıydı. O sıradan bir asker değildi ve öyle ki gittiği her görevde devletinin gücü kendi eline geçiyordu. Emre ve diğer Kurt Timi askerleri hafife alınacak kişiler değillerdi. Bu konuda bana anlatmadığı için tabii ki kızacak değildim fakat biraz üzerine gitsem hiçbir şey olmazdı.

"Kendisi, benimle aynı yaşlarda." Emre, belli bir süre sessiz kaldıktan sonra sadece bunu demekle yetinmişti.

"Hainlerin yaşı genelde nedir, nasıllardır gerçekten hiç bilmediğim için soruyorum bu gibi soruları. Sen orta yaşlı birisin ve örgütte bu yaşta biri liderlik yapabilir mi?" Emre, sorduğum sorulara uzunca bir süre sessiz kalarak cevap veriyordu. Bunun sebebi ise, her ne kadar beni kızı gibi görse de görevine karşı tutumundan kaynaklıydı. En ufak bir yanlış lafının arkasında neler olabilir, onları hesaplayarak adım atıyordu.

"Olabilir, imkansız bir durum değil." Kısa, olabildiğince kısa cevaplar veriyordu.

"Peki, Çakı'nın bu gücü nereden geliyor?"

Derin bir nefes alıp oturuşunu düzeltti. "Her şey haberlere yansıtıldığı kadar masumca ilerlemiyor, Tülin. Türkiye'yi sevdiğini söyleyen birçok ülke lideri, aslında bize düşman olan birçok örgüt ile iş birliği yapmakta. Öyle ki, bu teröristler artık Türkiye'ye karşı değil birçok ülkeye bile tehtid oluşturmakta. Buna sebep olanlar bile bazı iş adamları olabiliyor. Bağış yaparak, ülkesine hizmet ederek kendini saygın biri gibi göstermeye çalışan birçok iş adamı aslında teröristlere çalışıyor. Bunun kaynağı ise uyuşturucudan, silah kaçakçılığından geliyor. Dünyada işler bu şekilde yürüyor ve biz Türk askeri, her bir Türk vatandaşı diğer ülkeler gibi buna izin vermediğimiz için açık hedef halindeyiz." Eğilmiş halinden sıyrılıp sırtını sandalyeye dayarken, sol eliyle alnını ovuşturmaya başladı. "Boyun eğmiyoruz, istediklerini yapmıyoruz, karşı çıkıyoruz, savaşıyoruz diye üzerimize çullanıyorlar. Fakat o işler öyle kolay değil, kimse benim devletimin askerini kolay kolay yıkamaz. Kimse benim devletimi bölemez."

Bu konuyu açarak doğru mu ya da yanlış mı yapmıştım bilmiyordum fakat Emre'nin ülkesine olan sevgisini ilk defa bu denli baskın görüyordum. Eminim, benim içimdeki ülke aşkı asker olduktan sonra çok daha gözle görülür hâle gelecekti.

Askerlik, çok başka bir mevzuydu.

"Çakı da bunları yapanlardan biri. Peki bu kadar genç olup, nasıl hükmü eline alabildi?" Çok yanlış bir noktaya değinmiş gibi hissetmiştim, bunu hissetmemin sebebi de Emre'nin hızla gözlerimin içine bakışı olmuştu. O bakışlarda tarif edilemez bir duygu vardı. "Emre," dedim, hafifçe eğilip dizinin üzerindeki eline dokunarak. "Anlat, lütfen."

Dirseklerini diz kapağına dayayıp iki elini yüzünün arasına aldığında, sıkıntılı nefesleri ciğerleriyle buluşuyordu. "Babasını öldürdük."

Gözlerim irileşirken dudaklarımdan direkt, "Kim, kim öldürdü?" sorusu fışkırmıştı. İçimdeki merak git gide artarken, Emre'nin bakışlarında nedenini asla anlayamadığım bir endişe vardı.

"Tekin Acar."

Sessiz, baskın ve yalnızlığa aşina olan o adam. Tekin Acar. İçim, Tekin'i tanıdığım günden beridir cevapsız sorularla kaplıydı. Bu hissin asla yanılgı olduğunu düşünmüyordum. Tekin beni asla rahatsız eden bir karakter değildi fakat arkasında yatan derin yapısı beni ondan uzak durmamı sağlıyordu. Yaklaşırsam yanacak, haddimi aşarsam beni buna pişman edecek gibi duruyordu ve öyle ki Emre bu timin komutanıyken bile, en çok Tekin bana adımlarımın haddim olup olmadığını sorgulatıyordu.

Tekin Acar, beni rahatsız edecek bir karakter değildi fakat en yakınım olup bir o kadar en uzağım olan bu adam bana en derin sarsıntıyı yaşatacakmış gibi hissediyordum.

Cevapsız sorular elbet bir gün cevabına kavuşur, yapboz parçaları elbet bir gün her şeyi yerine oturturdu ve eminim bir gün, Tekin Acar kendini gizlediği gece karanlığından kurtarıp ay gibi parlayacağı ana atılırdı.

♟️♟️♟️

2 Nisan 2018

"Düz ve dik oturun lütfen. Kulaklarınız görünür şekilde saçlarınızı geriye atın."

Kısa ve dalgalı olan saçlarımı hızla geriye doğru attığımda, Zuhal tam da karşımda beni güldürmek için şebeklik yapıyordu.

"Gül biraz. Fotoğraflarda gülümsemek gerekir."

Onu kırmamak adına hafifçe gülümsediğimde, yüzüme karşı bir flaş patlamıştı. Yeni kimliğim için fotoğraf çektirmem gerekiyordu ve Zuhal de bana eşlik etmek istemişti. Emre, annem ve babam evdeydi ve yaşadığımız yer küçük olduğundan dolayı işlerimiz çok daha hızlı bitecekti. Zuhal burayı çok sevmişti, benimle gelmek istediğini anladığımda onu da yanımda getirmiştim ve bundan gayet memnun gibiydi.

"Siz şöyle geçin, beş dakika sonra fotoğraflar hazır olur." Fotoğrafçı odadan çıktığında, eşyalarımı alıp ben de çıkmıştım. Zuhal sıkıca elimden tutup benimle birlikte bekleme alanındaki koltuğa oturduğunda, elindeki şeker neredeyse bitmişti ve küçük dişleriyle ısırmaya çalışıyordu.

"Bence çok güzel çıktın," dedi Zuhal yandan bir bakış atarak.

"Öyle mi dersin?"

Usulca başını salladı. "İnanmıyorsan Arkın abime soralım. O hep dürüsttür, doğruları söyler."

Merakla kaşlarım çatıldığında, odağım Zuhal'e dönmüştü. "Arkın abini çok mu seviyorsun sen?"

Zuhal hızla başını salladığında, ağzındaki şekeri çıkarıp hızla lafa atıldı. "Tabii ki seviyorum. Onu sevmeyen mi var? Ben Ankara'dayken sürekli benimle oyun oynardı, beni gezdirirdi, derslerime yardım ederdi. Çok zeki, eğlenceli, komik ve çok yakışıklı bir bey kendisi."

Kendimi tutamayıp kahkaha attığımda, "Ne dedin sen?" diye sordum, duyduklarıma inanamamış gibi.

"Çok yakışıklı bir bey," dedi Zuhal, dediklerini tekrar ederek. "Hele o mavi gözleri, çok güzel değil mi? Bir de bana bak, kara göz kara kaş kara ten ve kara saç. Ben de mavi gözlü olmak isterdim."

Kollarından tutup onu bana doğru çevirdiğimde, Zuhal öylece gözlerimin içine bakmaya başlamıştı. Şikayet ettiği kara gözleri öylece bana odaklanmışken, farkında olmadığı güzelliği baş döndürücüydü. "Sakın kendini başka insanlarla kıyaslama. Sen böyle yaratıldın ve farkında değilsin, sen çok güzel bir kızsın. Herkes birbirine benzeseydi, kimin ne farkı kalırdı? Hepimizin gözleri mavi olsaydı, çok sıradan bir göz rengi olmaz mıydı? Sen böylesin ve kendini olduğun gibi beğenmelisin. İlerde sakın kimseye kendini beğendirmek için şekilden şekle girme. Emin ol, seni beğenen zaten her hâliyle beğenecektir."

Zuhal belli bir süre sadece gözlerimin içine bakarken, kalın dudaklarını aralamış ve inci gibi sıralanmış dişlerini göstere göstere gülmeye başlamıştı. Anlık olarak eliyle ağzını kapatırken, gülüşünü dizginlemeye çalıştı. "Aman be Tülin, sen de ne abarttın. Kendimi neden bir başkasına beğendirmeye çalışayım ki? Asıl başkaları kendini bana beğendirmeye çalışsın."

Henüz dokuz yaşındaki bir çocuğun söyledikleri karşısında dumur olurken, fotoğrafçının seslenişi ile kendime gelmiştim. Ödemeyi yapıp fotoğrafçıdan çıktığımızda, kaymakamlıktan aldığım sıra saatine daha bir saat olduğunu gördüm kol saatime bakarak. Bu bir saati Zuhal ile sahilde geçirebilirdik. Zuhal'in elini sıkıca tuyuyordum ve olabildiğince gözü açık bir şekilde dikkatli olmaya çalışıyordum. Ara sokaklardan direkt kendimizi sahile attığımızda, Zuhal'e pamuk şeker, bana da bardakta mısır alarak bir banka oturduk. Martılar her bir yanda uçuşurken, hafifçe esen rüzgara aldırış etmeden öylece denizi izliyor ve yiyeceklerimizi yiyorduk.

"Arkın abinin daha önce bir sevgilisi oldu mu?" Zuhal, sorduğum soru karşısında belli bir süre düşünürken, sonunda başını olumsuz anlamda sallayıp pamuk şekerini yemeye devam etti. "Hiç mi?" Yine sorduğum soruya birkaç saniye düşünüp evet der gibi başını salladığında, kaşlarımı kaldırıp önüme dönmüştüm. "Nasıl biri peki? Diğer kişiler ile nasıl anlaşır? Sana göre nasıl biri mesela?"

Zuhal sıkıntılı nefes verip oturduğu yerden bana doğru döndü. "Herkesle çok iyi anlaşır, özellikle babamla. Onlar çocukluk arkadaşıymış. Benim babamın ailesi olmadığı gibi, Arkın abimin de ailesi yokmuş. Babamın asker arkadaşlarıyla da çok iyi anlaşır. Hatta bazen beni gezmeye götürürler. Kenan abi beni bahane ederek kız arkadaşlarıyla buluşur. Göktuğ ve Karan abi beni eğlendireyim derken kendileri çocuk gibi eğlenir. Ben yine Arkın abinin eline kalırım. Batın abi ve Afra abla benimle sık sık ilgilenirler. Sanki onların çocuğuymuşum gibi ilgili olurlar. Şafak abi de çok sever beni, Adel ile oynamam için beni sık sık parka götürürler."

Zuhal'in dediklerine belli bir süre sessiz kalıp kendi içimde düşünme fırsatı yakaladığımda, içimde kol gezen soruyu sormadan edemedim. "Peki ya Tekin, o nasıl biri?"

Ağzına attığı pamuk şekeri bitirip sorumu cevapladı. "O benimle pek ilgili değil. Beni sever ama uzak durur. Sadece bana değil, herkese öyle. Ama önceden böyle değildi," dediğinde, içimdeki soruların sayısı gittikçe artıyordu.

"Nasıl biriydi? Ne zamandan beri sizden uzak durmaya başladı?"

Zuhal, sorduğum sorunun karşısında ne cevap vereceğini bilemez bir şekilde öylece duruyordu. Bir şey için tedirgin olmuş olmalıydı, yanlış bir şey yapmaktan korkuyordu. "Karısı öldükten sonra." İçimde koca bir boşluk oluşurken, öğrendiğim bir gerçeğin yüzüme bodozlama çarpması beklediğim bir şey değildi. İçimdeki sorular her cevaba hazırken, bu soru asla beklenilen bir cevap olmamıştı. Öyle ki, Tekin'in bir karısı olduğunu ve hatta karısının öldüğünü duymak beni fazlasıyla dumur etmişti. Bunu Zuhal'e belli etmemeye çalışaraktan içimdeki kargaşayı dışa yansıtmamaya çalıştım.

"Neden öldü karısı?"

Zuhal hızla omuzlarını kaldırıp dudaklarını büzdü. "Bilmiyorum. Ben altı yaşındayken öldü. Çok tatlı bir kadındı, beni çok severdi ve tabii ben de onu." Pamuk şekerin şekeri eline bulaşırken, usulca parmaklarını yalamaya başladı.

"O ablanın adı neydi peki?"

"Mihriban." Pamuk şekerine odaklanmış bir vaziyette dururken, aniden heyecanla bana doğru döndü ve konuşmaya kaldığı yerden devam etti. "Tülin, Mihriban abla da havacı askerdi. Senin olmak istediğin askerdi. Uçak kullanırdı, hatırlıyorum. Birkaç kez onu uçak kullanırken izlemeye gitmiştik." Göğsüme oturan bir taş vardı. Duyduklarım karşısında o taş daha beter ağırlığını ortaya koyarken, Mihriban'ın şehit olduğu gerçeği içimde tarif edemediğim bir ağırlığa sebep oluyordu.

"Gidelim hadi, kaymakamlığa geç kalacağız." Zuhal'in elinden tutup usulca kaymakamlığa doğru ilerlerken, yol boyunca kafamda dönüp duran birçok düşünce beraberinde sonsuzluğu doğuruyor gibiydi. Tekin'in bu denli sessiz, sert ve sınırları oldukça keskin bir adam olmasının sebebi karısını toprağa verişi olabilirdi. Emre de eşini kaybetmişti, keza doğmamış evladını da. Dudu da şehit sayılırdı fakat Emre, Tekin gibi kendini olabildiğince kapalı kutu hâline getirmemişti.

Emre'nin gönlünü yaslayabileceği bir kızı vardı.

Tekin'in yoktu.

Hiçbir şeyin sebepsiz olmayışı bir kez daha yüzüme çarparken, Tekin'in derin yarasına en derinden dokunma isteği içimde bir yerlerde kendini saklarcasına duruyordu. Bu isteğimin gün yüzüne çıkması içimde kendiliğinden oluşan bir durum olsa da, bugüne kadar Tekin ile yaşadıklarımı görmezden geldiği ortadaydı.

Tekin, adama en derinden dokunan ve farkındalık kazandıran bir yapıya sahip olsa da, içindeki acıyı gizlemeye çalışması bana hiçbir zaman sökmezdi. Öyle ki, şu saatten sonra Tekin ile bizi birbirimize yakın tutacak olan şey, içimizdeki bu derin yaralardı.

♟️♟️♟️

3 Nisan 2018

Bu akşam annem ve babamın doğum gününü kutlayacaktık.

"Çilekleri sen yerleştirmek ister misin?" Evimin mutfağında saatlerdir Zuhal ile pasta yapmaya çalışıyorduk ve son iş sadece süslemesi kalmıştı. Pastayı çikolatalı ve çilekli yapmıştım, çünkü ben öyle seviyordum.

Küçük parçalar halinde kestiğim çilekleri bir kaba doldurmuş ve Zuhal'e süslemesi için vermiştim. İstediği gibi süsleyebilirdi. Ek olarak küçük badem çikolatalar bile almıştım ve onları paketinden çıkarıp pastanın üzerine gelişi güzel serpiştirdim.

"Sen çok hamaratmışsın," dedi Zuhal, pür dikkat çilekleri özenle yerleştirirken. Dediğine küçük bir kahkaha atarken, paketten bir bademi alıp Zuhal'in ağzına sıkıştırdım.

"Yok canım, sana öyle gelmiştir."

Ada tezgahta oturan Zuhal bir anlık gözüme o kadar tatlı gelmişti ki, cebimden telefonumu çıkarıp gizlice fotoğrafını çekmiştim. Çok akıllı, güzel ve bilgili bir çocuktu. Annem, babam ve Emre bahçede güneşin tadını çıkarırken, Zuhal ile vakit geçirmek benim için çok daha eğlenceliydi.

Çektiğim fotoğrafı Arkın'a atmak istemiştim fakat Zuhal'i seven sadece Arkın değildi. Bu anı diğerlerinin de görmesini istiyordum.

Arkın, Kenan, Karan ve Göktuğ'un da olduğu bir grup kurmuştum ve gruba direkt Zuhal'in fotoğrafını attığımda, herkes birden çevrim içi olmuştu.

Göktuğ: Allah'ım, kara Fatma'm. Nasıl da özledim!

Arkın: Daha kaç kere söylemem gerekiyor sana, şu kıza kara Fatma deme diye?

Göktuğ: Bizim anlaşma stilimiz böyle. O da bana sarı pipi diyor.

Şok olmuş bir şekilde gözlerimi kocaman açıp Zuhal'e baktığımda, hâlâ pastayı süsleme derdindeydi.

Kenan: Kimin prensesi, kime ne diyeceğini gayet iyi bilir.

Arkın: Şu kıza öğretmeyin şöyle şeyler.

Karan: Kim kurdu lan bu grubu?

Karan: Ha, Tülin'miş.

Karan: Naber Tülin ya?

Kenan: Atılan fotoğraftanda mı anlamadın?

Karan: Ne fotoğrafı?

Kenan: Geri zekalı bu adam yemin ederim.

Karan: He, Zuhal'in fotoğrafı. Doğru, Zuhal de Bursa'daydı.

Karan'ın, naber, diye sorduğu mesaja cevap verdim.

Tülin: İyilik, sizden naber?

Karan, attığım mesaja karşılık olarak fotoğraf atmıştı. Bir masada oturuyordu ve karşısında bir kadın vardı, muhtemelen annesi olmalıydı. Önlerinde ise bamya vardı.

Karan: Bamya temizlemekten ellerim kaşınıyor amına koyayım.

Kenan: Şahnur anama selamlar.

Kenan, yazdığı mesajdan sonra bir arabanın sağ koltuğunda otururken fotoğraf atmıştı. Yanında bir kadın vardı ve kadının sadece kolu ve saçları gözüküyordu. Sarışın biriydi ve oldukça genç olmalıydı.

Kenan: Evleneceğim kadını buldum.

Grupta ben de dahil olmak üzere herkes gülme emojisi atarken, Arkın sadece elini yüzüne vurmuş adam emojisi atmıştı.

Göktuğ: Ankara'da kız bırakmadı şerefsiz.

Göktuğ'un dediğine de gülerken, o da bir fotoğraf attı. Gökçe ile birlikte, yanlarında golden cinsi bir köpekle çekilmiş bir fotoğraftı. Gökçe ile aramızda pek bir yaş farkı yoktu fakat onun güzelliği ile her karşı karşıya geldiğimde, Zuhal gibi ben de kendime sıradan gözüyle bakmadan edemiyordum. Göktuğ gibi sarıya yakın saç rengi vardı ve aralarında tek fark, gözlerinin mavi olmasıydı.

Tülin: Gökçe'ye selamlar. Bir köpeğiniz olduğunu bilmiyordum.

Göktuğ: Köpek demeyelim lütfen, onun adı Ahsen.

Tülin: Arkın'ın senden köpek bakım eğitimi alması gerekecek. Kendisi de artık bir köpek sahibi.

Göktuğ: Ve bunu biz şimdi öğreniyoruz?!

Kenan: Yazıklar olsun, bunu da mı yapacaktın bize?

Karan: Kendimi aldatılmış gibi hissediyorum amına koyayım.

Arkın: Konu ne ara bana geldi amına koyayım?

Göktuğ: SEN BİZDEN BİR ŞEY SAKLAMANIN HESABINI VER ÖNCE AMINA KOYAYIM!

Tülin: Bi' susun artık amına koyayım.

Kenan: Bi' koyalım da rahatlayalım artık.

Arkın: Kendisi bizim Kıvanç'ın kliniğinde ve hatta şu an onun yanındayım. İki buçuk aylık bir oğlum var.

Göktuğ: Geçen Ahsen'in aşısı için yanına gittim Kıvanç'ın, hiçbir şey söylemedi bana.

Arkın, Boz ile gruba bir fotoğraf atmıştı. Boz ayaktaydı ve Arkın yüzünü Boz'un boynuna gömmüştü. Boz'un gür tüyleri yüzünden Arkın'ın yüzü neredeyse tamamen kapanmış gibiydi. Boz'un mavi ve kara gözleri, öncekine nazaran daha canlıydı. Yavaş yavaş iyileşiyordu ve bu fotoğraftan bile gayet iyi anlaşılıyordu.

Karan: Oha, mükemmel bir şey bu!

Göktuğ: Aşırı güzel bu, nereden satın aldın?

Arkın: Satın almadım, bizim dağ yolunda buldum. Ölmek üzereydi, onu öylece orada bırakamazdım.

Kenan: Adını ne koydun yeni kurdumuzun?

Arkın: Adı, Boz. Tülin bu adı verdi.

Göktuğ: Adı da aşırı asil. Şimdiden Ahsen ile tanıştıralım, alışsınlar birbirlerine.

Karan, grubun adını "Kankiler" olarak değiştirdi.

Kenan, grubun adını "Aşkolar" olarak değiştirdi.

Göktuğ, grubun adını "Pampalar olarak değiştirdi.

Arkın, grubun adını "Durun Artık" olarak değiştirdi.

Tülin, grubun adını "Kurtlar" olarak değiştirdi.

Kenan: Adam bu kız, adam.

Karan: Hele şükür biri adam gibi isim buldu.

Göktuğ: Hepsi Arkın'ın işiydi.

Arkın: Allah'ım sen bana peygamber sabrından ihsan eyle ey kurban olduğum.

♟️♟️♟️

"İyi ki doğdun, kara melek! İyi ki doğdun, sarı melek!" Zuhal, özenle yaptığımız pastayı dikkatli bir şekilde tutarken, her ihtimale karşı arkasından ben de tutarak destek olmaya çalışıyordum. Annem ve babam mutfak masasında yan yana otururken, Emre de ayakta alkış tutuyordu. Pastayı dikkatli bir şekilde masaya koyarken, Zuhal ve ben de alkışlamaya başlamıştık.

"Çocuklar, ne gerek vardı?"

Babam, mahçup bir şekilde yüzümüze bakarken hızla yanına gittim. İçten bir şekilde yanağından öptüm ve sıkıca sarıldım. "İyi ki doğdun, babacığım." Babam kollarımı sıkarak karşılık verdiğinde, arkasından geçip anneme de sarıldım. "İyi ki doğdun anne," dedim ve annem de babam gibi kollarımı sıkarken tekrardan yerime geçtim.

"İyi ki doğdunuz," dedi Zuhal, annem ve babamın ortasındaydı ve ikisine birden sarılıyordu. "Bu pastayı ben yaptım ve tabii Tülin ile birlikte." Kendimi tutamayıp güldüğümde, diğerleri de Zuhal'in bu halini komik bulmuş gibiydi.

"Hadi dilek tutun ve yeni yaşınızın mumlarını üfleyin," dedi Emre pastayı göstererek. Annem ve babam, tıpkı evlenirken birbirlerine sonsuza kadar evet dedikleri o an gibi yine ve yeniden birbirlerinin gözlerinin içine bakıp içten dileklerini tutmuşlardı. O dileği tahmin etmek zor değildi fakat asıl iç ısıtan şey, birbirlerine hâlâ aşkla bakıyor olmalarıydı. Hızla üfleyip her bir mumu söndürürken, hepimiz bir olup onları alkışlamaya başlamıştık.

"Hediye vakti!" Zuhal hızla elimden tutup beni mutfağın köşesinde bulunan küçük dolaba doğru sürüklerken, dün birlikte aldığımız hediyeleri oradan almak için beni sürüklediğini anlamıştım.

"Bak şimdi, hediye bile almışlar." Arkamdan annemin dediklerini duyarken, dolaptan pakete sarılmış altı hediyeyi alıp masaya geri dönmüştük. Mavi ve kırmızı pakete sarılı olan iki hediyeyi Emre'ye verirken, Emre de kırmızı paketi anneme ve mavi paketi de direkt babama uzatmıştı. Emre, dün Zuhal ile çarşıda işlerimiz bittikten sonra bizi almıştı ve eve dönmeden önce bir alışveriş merkezinde hediyeleri almıştık.

"Bunlar benim hediyem, umarım beğenirsiniz." Annem, ne gerek vardı, der gibi Emre'ye bakarken babam da mutlu ve aynı zamanda mahçup olmuş gibiydi. Emre, babama lacivert renkli kordonu olan bir kol saati almıştı. Aynı saatin kadın versiyonu da vardı ve Emre, onu da anneme alarak eş kombinasyonu yapmıştı aklınca. Saatler fazlasıyla güzeldi.

"Emre, çok teşekkür ederiz. Çok güzel bir hediye," dedi annem, Emre'ye dostane bir şekilde sarılarak. Babam da aynı şekilde elini sıkıp tokalaşırken teşekkür etmeyi ihmal etmemişti.

"Sıra bende," dedi Zuhal, elindeki sarı paketi babama uzatarak. "Bu senin, Haldun amca. Ve bu da senin, Kardelen abla." Anneme de siyah bir paketi uzatırken, içinden ne çıkacağını biliyor gibiydim. Hep birlikte alışveriş yapmış olabilirdik fakat üçümüz birbirimizden neler aldığımızı gizlemiştik. Sarı paketin içinden erkek parfümü, siyah paketin içinden de kadın parfümü çıkmıştı.

"Kurban olurum sana, ablasının bir tanesi. Teşekkür ederim, meleğim." Annem Zuhal'in her iki yanağından öpüp sıkıca sarılırken, babam da teşekkür edip başını okşamıştı.

"Beğendiniz mi?"

Annem, kendine alınan parfümün kapağını açıp koklarken, "Aynı senin gibi, cennet misali kokuyor. Kullandıkça aklıma sen geleceksin," dedi ve bir kez daha Zuhal'i doyuncana öptü.

"Gerçekten çok teşekkür ederiz." Babam her zamanki gibi alışık olmadığı bir durumla karşı karşıyaydı.

"Yeni yaşınızda umarım huzurunuz hiç eksik olmaz," dedi Emre. Hep bir ağızdan amin derken, annem babama biraz daha sırnaşmıştı.

"Bu da benim hediyem," dedim, elimdeki karton kağıt ile sarılmış olan hediyeyi onlara doğru uzatarak. Biraz büyük bir hediyeydi, annem ve babam aynı anda elimden alma gereği duymuştu. Hoş, bu hediye her ikisine de aitti. Bir süre etrafı sadece yırtılan karton kağıdın sesi kaplarken, gözlerim sadece babamın üzerindeydi. Bu hediyeye verilen tepkide sadece onun duygularını merak ediyordum. Öyle ki, tamamen ortaya çıkan tabloyu görür görmez gözleri dolmuştu. Annem de tıpkı babam gibi kendini ağlamamak için tutarken, fazlasıyla şok olmuş bir hali de vardı. Emre ve Zuhal merakla tabloda ne olduğunu görmek isterken, babam yanıma gelmiş ve sıkıca boynuma sarılmıştı.

"Ben seni hak edecek ne yaptım?" Babamın dediğine karşılık daha sıkı sarılırken, içimdeki ağlama isteği daha fazla kendini tutamayacak gibi hissediyordum.

"Asıl ben seni hak edecek ne yaptım. Sen, dünyanın en iyi babasısın ve bu dünyadaki her şeyin en iyisini hak ediyorsun. Ben senin kızınım, bu sonsuza kadar böyle bilinecek. Öyle ki, sen benim çocukluğumda bile her zaman yanımdaymışsın gibi hissettirdin. Kimse bilmese bile bu benim için öyle, sen benim babamsın."

Annem de yanımıza gelip ikimizin sırtını sıvazlarken, babam diğer koluyla anneme de sarılıyordu. "İkiniz de benim en kıymetlimsiniz. Sizden başka kimsemin olmaması benim için bir kayıp değil, kazandığım en güzel ödül." Babamdan ayrılıp anneme baktığında, dediklerinin kalpten olduğunu hissetmiştim. Annem, hediye tabloyu alıp girişe doğru ilerlediğinde ben de peşinden ilerliyordum. Keza diğerlerinin de peşimden geldiğine emindim.

"Bence bu hediyenin ait olduğu yer burası." Girişte bulunan büyük tabloyu yerinden kaldırıp, benim aldığım tabloyu oraya asmıştı. Annem haklıydı, burada çok daha güzel gözüküyordu.

Annem on sekiz yıllık yolculuğumun her anında yanımdayken, babamı on iki yaşında tanımıştım. Emre'nin benim için hazırladığı Ankara'daki odamda bebeklik fotoğraflarımı gördüğümde, neden babamın öz babam olmadığı konusunda büyük bir isyan etmiştim.

Ben Tülin Altun'dum, imkansız görünen her şeyi kendi imkanlarım ile yaşanılır hâle getirirdim. Bebekliğime ait annem ile fotoğrafımı tabloya resmetmiş ve babamı da yanına eklettirmiştim. Ankara'dayken çizim stüdyosuna ulaşmış ve bir ayda el emeği ile çizilen bu tabloyu aileme hediye etmiştim.

Sanki annem ve babam en başından beri evli ve ben de onların çocuğuymuşum gibi resmedilen bu tablo, yuvamızın en güzel köşesi haline gelmişti.

♟️♟️♟️

4 Nisan 2018

İçimdeki bu huzursuz his, bugün evimden asla çıkmak istemiyordu. Her köşesini özlediğimi, insanın kendi evi gibi olmadığını bir kez daha anlamıştım. Ankara'da her istediğim önüme geliyordu, Emre ile yaşantımız çok iyiydi fakat her zaman insanın kendi evi başka oluyordu.

Öğle saatine kadar uyumuş, bizimkiler beni beklemeden kahvaltı yaptığı için geç saatte bir şeyler yemiş ve sonrasında Zuhal'i de yanıma alarak animasyon filmi izlemeye başlamıştık. Havalar burada iyice ısınmaya başlamıştı ve fırsattan istifade babam ve Emre tarlaya gitmişti. İzlediğimiz filme fazlasıyla odaklanmışken, telefonumun titreşimini hissettim eşofmanımın cebinde. Telefonu elime alıp gelen bildirime baktığımda, dün kurduğum Kurtlar grubuna bir mesaj geldiğini görmüştüm. Karan bir fotoğraf atmıştı ve fotoğrafta Kenan da vardı. Kenan uyuyordu ve Karan da bu anı selfie yaparak gruba atmıştı.

Karan: Ağzına hıyar mı sokayım yoksa limon mu sıkayım?

Göktuğ: Limon sık.

Arkın: Limonu zihnimde kirletmeyin, hıyar en iyisi.

Karan: Limon ile nasıl bir anın olabilir amına koyayım?

Göktuğ: Limon sık.

Arkın: Ben limonu seviyorum kardeşim, kötü işlerinize alet etmeyin.

Göktuğ: Limon sık.

Tülin: Limon sık.

Karan: Limon sıkayım.

Arkın: Limonunuz batsın.

Gruptan başka mesaj gelmeyince, hızla oturduğum yerden kalkıp mutfağa doğru ilerledim. Öyle ki, mutfağa girer girmez burna kırık bir koku geliyordu, burnumu buruşturmadan edemedim. Çok ince bir kokuydu. Ocağa tencereyi yerleştirip altını yaktığımda, bu koku gittikçe artmaya başlıyordu.

"Anne, bu mutfaktaki koku da ne?!" Merdivenin başına geçip üst kattaki anneme doğru seslendiğimde, tekrardan mutfağa dönmüş ve mısırları patlatmaya başlamıştım. Birkaç saniye sonra annem mutfağa geldiğinde, ilk önce etrafı koklamaya çakılmış ve ardından hiçbir koku almadığını ima eden bir ifade ile yüzüme bakmıştı. "Yapma allah aşkına, mutfağa girer girmez aldım kokuyu. Ocağı açınca daha beter yayıldı ortalığa."

"Ay Tülin, ne olabilir allah aşkına? Mutfak burası, binbir çeşit yemek pişiyor. Onca yiyecek var, çöp kovası var. İlla ki kokar."

Neyse, der gibi omuzumu sirkeleyip kokuyu boş verdiğimde bana inat daha beter burnuma geliyor gibiydi. Patlayan mısırları iki ayrı kaseye boşaltıp, mutfağın havalanması için pencereleri sonuna kadar araladım. Tekrardan salona döndüğümde, Zuhal masumca uzanmış hâlâ filmi izliyordu.

"Al bakalım," dedim, bir kaseyi Zuhal'e doğru uzatarak. Hemen yanına oturup ayaklarımı öndeki orta sehpaya doğru uzattığımda, telefonumu elime alıp mesaj gelmiş mi diye kontrol ettim. Gruba birkaç mesaj atılmıştı. İlk atılan mesaj Karan'a aitti, bir video atmıştı. Videoyu açıp izlediğimde, Karan Kenan'ın yanına gidiyordu ve elindeki limonu ağzı açık vaziyette uyuyan Kenan'ın ağzına doğru sıkıyordu. Kenan belli bir süre uyumaya devam ettiğinde, uykunun da vermiş olduğu sersemlik ile yüzünü buruşturarak uyanmıştı. Kendimi tutamayıp gür bir kahkaha attığımda, Zuhal gülmemden irkmiş gibi olduğu yerde sıçramıştı.

Göktuğ: Cidden yaptın mı bunu lan? Aşırı iyi koz geçti elimize hahahah.

Arkın: Ya allah kahretmesin sizi, hahahahah.

Bir video daha atılmıştı ve bu video da yine Karan'dan gelmişti.

"Amına koydum senin, pezevengin işsiz dölü." Kenan'ın videoda bağırışı daha beter kahkaha attırıyordu insana. "Oğlum anan seni başıma bela diye mi doğurdu? Götün lalesi, sik fesleğeni seni." Evin içinde Karan koşuyor, Kenan ise onu kovalıyordu ve Karan bunu bile videoya çekiyordu. Karan'ın kahkahası, Kenan'ın eşsiz küfürlerinin arasında fon müziği gibi yankılanıyordu.

Kenan: Evimden siktir olup gider misin?

Karan: Hayır.

Göktuğ: Gurur deyince de sen, aşko.

Tülin: Kenan, mükemmel küfürlerini günlük doz olarak dinlememiz için her sabah buraya ses kaydı atar mısın? Meditasyon niyetine hakiki şifayı bulur, ruhumuzu sakinleştiririz.

Kenan: Sen daha hiçbir şey duymadın, beybisi.

Karan: Götüne hıyarı sokarsam onu da duyar.

Kenan: Sen hâlâ konuşuyor musun lan, orospu çocuğu.

Arkın: Şşh, abartma.

Son mesajı Arkın atmıştı ve sonrasında hiçbir şey konuşulmamıştı. Filmi izlemeye devam ederken, saatlerimiz televizyon başında akıp gitmişti. Gün boyu evdeyken, uykuya doyamıyor gibi erkenden yatağa geçmiş ve kendimi uykuya teslim etmiştim.

♟️♟️♟️

5 Nisan 2018

Günlerdir üzerinde durmamak için başımdan savdığım, hatırlamamak için kendimi meşgul ettiğim o his tekrardan gün yüzüne çıkmıştı.

Günlerdir baharın gelişi olan cıvıltıyı yaşıyorduk. Bugün ise aniden hava karanlığa bürünmüş gibiydi. İçim gibi, hava da derin bir boğuculuğa sahipti. Gri gölgeleri içimdeki düşünceleri anımsatırken, beynim uyuşmuş gibi hissediyordum. Ellerimin içi terliyordu, boynum kaşındıkça kaşınıyordu.

Mutfaktan gelen ince koku sadece bana ulaşmak ister gibi, hâlâ beni rahatsız etmeye devam ediyordu.

Nefes almaya ihtiyacım vardı.

Odamdan ince bir hırka alıp çıktığımda, aşağıdan sesler geliyordu. Hızla merdivenlerden indiğimde, Emre ve Zuhal evden çıkmak için hazırlanıyorlardı.

"Nereye?" Sorduğum soruya karşılık herkes bana bakarken, Emre konuşmaya başladı.

"Zuhal'in ateşi çıktı. Durduk yere fenalaştı, hastaneye gidiyoruz." Elimin tersiyle Zuhal'in alnına dokunduğumda, çocuğun cayır cayır yandığını hissetmiştim. Gereğinden fazla ateşler içindeydi.

O ateşi ben de içimde hissediyordum.

"Bebeğim, iyi misin?" Soruma karşılık Zuhal başını olumsuz bir şekilde saklarken, usulca yanağını sevdim. "Ben de geliyorum, belki bir yardımım dokunur." Elimde tutmuş olduğum hırkayı hızla giyinirken, Emre lafa atladı.

"Tülin, hastane daha kötüdür şimdi. Senin de hasta olmanı istemem. Sen kal burada. Zuhal'in sadece ateşi var. Bi' doktor bakar, ardından hemen geliriz."

Pekâlâ, der gibi boynumu büktüğümde annem Zuhal'in ceketinin fermuarını sonuna kadar kapatıyordu. "Geldiğinde tatlı yemek ister misin? Ne yapayım güzelime?"

"Puding!" Kısık sesiyle konuşmuştu ama bir o kadar da neşesinden vazgeçmiyordu.

"Anlaştık. Geldiğinde pudinglerin hazır olacak." Annem Zuhal'in kıvırcık saçlarını düzeltip geriye çekildiğinde, o kıvırcık saçlar babamın avucuyla buluştu.

"Bir şeyin yoktur inşallah. Aksi bir durum olduğunda mutlaka arayın, hemen yanınıza geliriz."

Emre sadece başını sallamakla yetinirken, dış kapıyı açıp evden çıkmışlardı. Hava çok soğuk değildi, sıcak da değildi. İçimdeki his daha beter beynimin içini uyuştururken, daha fazla evde kalmak istemiyordum. Havayı değerlendirmek adına biraz çıkıp yürüsem fena olmazdı.

"Ben biraz yürüyeceğim, Emre ve Zuhal geldiğinde beni ararsınız." Girişteki berjere oturmuş ayakkabılarımı giyiniyordum.

"Geç kalma, Tülin." Annem mutfağa doğru ilerlerken seslenmişti.

"Dikkat et kızçem, bir şey olursa ara." Kapıyı açıp evden çıkarken, babamın dediklerine sadece öpücük atmakla yetinmiştim. Bir an gözlerim duvarda asılı olan tabloya kayınca, nedense birkaç saniye bakışlarım orada takılı kalmıştı. Bakışlarımı tablodan ayırmamı sağlayan şey, kedim Kara'nın bacaklarıma sürtünmesi oldu. Kucağıma alıp en sinir olduğu şekilde burnundan öperken, bundan hiç rahatsız olmamış gibi daha beter kucağıma sırnaştı. Öyle ki daha beter her yerini öptüğümde, sesi bile çıkmamıştı. Kucağımdan indirip eve bıraktığımda, kapının önünde öylece durmuş ve gidişimi usulca izlemişti.

Öncekilere nazaran, evin kapısını daha sakin bir şekilde örttüm peşimden.

Ellerimi hırkamın cebine yerleştirip etrafı zeytinlik olan yolda ilerlerken, saatin yavaş yavaş akşama kavuştuğunu anlayabiliyordum. Gri bulutların dans ettiği lacivert gökyüzünde, rüzgar ahengini ortaya koymaya başlamıştı. Üzerimdeki hırkaya daha beter sarılırken, havayı daha çok hissetmeye çalıştım.

Etrafıma baktım, her bir noktasına. Rüzgarı en derinimde hissetmeye çalıştım, üşümem umrumda bile olmadan. Her şey yerli yerinde, olması gerektiği gibiydi. Ancak bana göre şu an sanki ilahi bir güç zamanı büküyor, ilerlememesi için elinden geleni yapıyordu. Çok tuhaftı, hayatım boyunca hiç böyle hissetmemiştim. Öyle ki bu his bedenime yansıyor, beni en dibimden titretiyor ve kalbimi yerinden çıkaracak şekilde atmasını sağlıyordu.

Zihnimin derinliklerinde kendime bu hissin bir yanılgı olduğunu haykırmaya çalışsam da, sesim bir kuyunun dibinden geliyor gibiydi. Sesim boş duvarlara çarpıyor ve kendini yükümsüz kılıyordu. Gözlerim buğulanıyor, soğuk soğuk terliyor ve yolun ortasında sallana sallana ilerliyordum.

Öyle ki, yolun ortasında tam da üzerime doğru gelen arabayı fark etmeyecek kadar kör olmuş gibiydim. Fakat bana çarpmamak için ani fren yapan o arabayı gayet iyi tanıyacak kadar gözlerim çok net görüyordu. Kalbimin atışı daha beter bedenimde hissedilirken, bir çift kehribar göz buğulu bakışlarımla buluşmuştu.

İlkay Sezer, en derin bakışlarıyla gözlerimin içine bakarken o da bu anı beklemiyor gibiydi.

Olduğum yerde çakılmış gibiydim. Bir şey beni buraya çivilemişti ve bu şeyin ne olduğunu anlamamak zor değildi. Şoku yaşamam yüzümden okunmasa da, bedenimin hareket etmemesinden gayet iyi anlaşılıyordu. Yüzümde bir yaprak bile oynamazken, bedenim deli gibi titriyordu. Dumur olmuştum, ne yapacağımı bilmiyordum.

İlkay usulca arabadan indiğinde, bakışlarımız bir an bile olsun birbirinden ayrılmıyordu. O kehribar gözleri en son gördüğüm anı anımsadığımda, bedenim o günleri hatırlamanın etkisiyle daha beter titremeye başlamıştı. Günlerdir, haftalardır ve hatta iki ay olacaktı ki o anı hatırlamamaya çalışıyordum ve bunun için kendime işkence çektirdiğim anlar bile olmuştu. O laflar temelimi yıkmış, yeni bir zırhı üzerime geçirmiş ve beni olmadığım bir hâle hapsetmişti. O zırh kendini, kendi zihninde bile düşürmemek için kendine zarar verirken bile, en büyük kötülüğü bu şekilde yaptığının farkına bile çok sonradan varmıştı.

Hâl böyle olunca, farkına vardığım gerçekler bedenimi sarar sarmaz İlkay Sezer tekrardan karşıma çıkmıştı.

"Merhaba," dedi sakin bir tonlama ile. Bakışları düz olsa da sesinde çekingen bir yaklaşım vardı. Yerimden bir milim bile kımıldamayıp kafamı olduğu yöne bile çevirmezken, bakışlarım bir an bile olsun gözlerinden asla ayrılmıyordu. "Nasılsın?" Gözlerinin içine bakmaya devam ediyor, sorduğu soruya dayanarak bakışlarında bir merak arıyordum. Yine ve yeniden, kapalı kutu gibiydi. Hiçbir şey göremiyor, hissedemiyordum.

Ama anlayabiliyordum.

Anladıklarım iç sesime göre yalandan farksız olsa da, en azından anlayabiliyordum.

"İyiyim," demekle yetindim sadece. Bakışlarımdaki düzlük bir an bile olsun bozulmamıştı.

"Aradım... Açmadın."

Sadece birkaç saniye o düz bakışlarımı atmaya devam ederken, kendimi tutamayıp gülmeye başlamıştım. İlkay'ın ne olduğunu anlamaz bakışları üzerimdeyken, bunu bana belli etmek istemez gibi gizlemeye çalışıyordu. "Son kez dedin," gülmeyi bir kenara bırakıp o sert halime dönerken, konuşmaya başlamıştım. "Son kez bazı şeyleri anlaman için seni çağırdım buraya, dedin. Son kez buluştuk, son kez konuştuk ve evet, bitti. Biten bir şeyi devam ettirmenin ne gereği var? Beni aramanın ne gereği var?" Hızla arkamı döndüğümde, avuçlarımın içi yüzümle buluştu. "Dur ben tahmin edeyim," dedim hızla arkamı dönerek. "Yaraladığın insan hâlâ olay yerinde mi, ölmüş mü kalmış mı diye merak ettin sen."

İlkay hızla başını salladı. "Öyle düşünme," dedi ve bir adım yaklaştı. Tam bir adım daha atacakken, onu durduran şey hızla elimi kaldırışım oldu.

"Ne bekliyordun sen? Senin yüzünden ben bir masumu üzdüm. Günün sonunda seninle yüzleştim ve sen sonrasında ağlayıp vahlanmamı mı görmek istiyordun? Sen aradığında hemen telefonunu açıp seninle konuşacağımı mı sanıyordun?" Usulca başımı salladım. "Çok yazık; kendi dediklerinin arkasında duramayan asıl iradesiz senmişsin meğer." Gözlerimin içine öyle bir bakıyordu ki, bu bakışlar çok düzdü ama bir şeyler söylüyor gibiydi.

"Yolun ortasında konuşmayalım, gel daha sakin bir yere gidelim."

Gülerek başımı salladım. "Onca şeyden sonra bir de hâlâ konuşmak mı istiyorsun? Nasıl olur da bunu isteyebilirsin? Anlasana; bana, bu son diye diye neler söyledin sen. Son muymuş cidden? Neden dediklerinin arkasında durmuyorsun?"

İlkay bakışlarını bir an başka yöne çevirip hızla gökyüzüne baktığında, derin bir nefes aldı ve tekrardan gözlerimin içine daldı. "Gel, daha sakin bir yere geçelim. O zaman sorularının cevabını veririm."

İçimde deli gibi gitme isteği vardı ve ben bu isteği bastırmak için elimden geleni yapıyordum. Aklım gitme, kalbim git diye hakırıyordu ve ben merakıma ve kalbime yenik düşerek usulca o arabaya binmiştim. Yaptığım şey yanlış mıydı ya da doğru muydu bilmiyordum fakat sadece içimdeki o sese inanmayı tercih ediyordum. Bu zamana kadar o ses susmamıştı ve zihnim sürekli o sesi suçlarken, yine ve yeniden içimde koca bir savaşı başlatmıştı. Beş dakika sonra daha sakin bir yere gelir gelmez, kendimi direkt arabadan atmış ve derin bir nefesi ciğerlerime aktarmıştım. Arabaya yaslanarak karşımdaki manzarayı izlerken, İlkay da yanıma gelmişti ve öylece birkaç saniye sessiz kalmıştık.

"Söyle ne söyleyeceksen," dedim bakışlarımı manzaradan ayırmadan. Olabildiğince göz göze gelmek istemiyordum.

"Pek söyleyecek bir şeyim yok aslında. Ben o an, sadece aramak istedim ve aradım. Sesini duymak istedim."

Küçük bir kıkırdama dudaklarımdan firar etti. "Tabii, sen canın ne isterse onu yaparsın. Kimseye de hesap vermezsin, öyle değil mi?" Sessizlik. Birkaç saniye sadece doğanın sesi kulaklarımızla buluşmuştu. "Neden böylesin sen? Neden kendi söylediklerinin bile arkasında duramıyorsun. Beni sevmedin, hatalar yapmama sebep oldun, içini döktün ve tamam, bitti artık. Daha ne diye beni buraya getiriyorsun? Amacın ne senin?"

Nedenini bilmediğim bir şekilde, bazı şeylerden kaçmak ister gibi sessiz kalıyor ve kendi içinde cevaplarını tartıyor gibi hissediyordum. "Bilmiyorum," dedi en sonunda. "Gerçekten bilmiyorum, Tülin."

Kısa saçlarımı geriye doğru atıp kollarımı birbirine kenetlediğimde, birkaç adım ilerleyip tepenin ucunda daha derinden hissetmeye çalıştım rüzgarı. "Neden duygularından kaçıyorsun? Gerçeklerden, hislerinden... Kaçtıkça neden bana çıkıyor yolların?"

Adım sesleri ilişti önce kulaklarıma, ardından sol yanımda hissettim bedenini. Elleri cebinde öylece manzarayı izlerken konuşmaya başladı. "Yapamıyorum, Tülin. Sevemiyorum, bağlanamıyorum. Lügatımda sevmek olsa bile bunu doğru bir şekilde yapamıyorum." Rüzgarın şiddeti gittikçe artarken, birkaç dakika sadece sessiz kaldık. "Ben seni istiyorum ama biz birlikteyken de birbirine zarar veren iki insanız. Uyuşmuyoruz, anlaşamıyoruz ve hâl böyle olunca da yanlış yapmaya sürükleniyoruz." Haklıydı. Ancak bir o kadar da haksızdı. Dili her ne kadar bunları söylese de, bakışları aksini bas bas bağırıyordu. Öğrenilmesi gereken gerçekler, anlaşılmayı beklenen duygular vardı. Öyle ki kapalı kutuya saklanan bu hisler çıkmak için can atarken, binlerce kilidi vuran sebepler vardı. Eminim, günün birinde o kapalı kutu bize öyle bir yüzleşme sağlayacaktı ki, bunun benim safımdan olacağı apaçık ortada gibiydi.

"Biz birbirimize zarar ziyanız," dedim uzunca bir sessizliğin ardından. "Öyle ki başkaları bile kıvılcımlarımızdan zarar görüyor." Keskin olan bakışlarım kehribar gözlerle buluştuğunda, aynı duygu dolu ama bir o kadar da boş olan bakışları karşılamıştı beni. "Biz birbirini sevebilecekken, bunu beceremeyen iki insanız. Yaşamamız gereken her şeyi yaşadık ve sonlandırmamız gerekiyorsa sonlandırmalıyız. Anlayacağımızı anladık, almamız gereken dersi aldık. Yolumuza bakmaktan başka hiçbir şey yapamayız." Acı dolu bir gülümseme yer edindi dudaklarıma. "Bizden bu kadarmış. Fazlası da yine zarar, yine ziyan."

Tekrardan arabaya bindiğimde, İlkay da gelmişti ve arabayı çalıştırıp yola koyulmuştu. Bir şey söylemek ister gibi bir hali vardı. "Doğru yolda olduğunu anlayabiliyorum. Haklısın, bu doğru yolun yanlışı benim. Fakat elimde değil, Tülin, yapamıyorum. Biz yanlış ve doğru gibi kesişen ama asla bir olamayan yollardayız."

Söylediklerimizin arasında belli bir süre sessiz kalıyorduk. Bunu neden yapıyorduk, yapıyordum bilmiyordum ama içimde bana verilen her cevaba karşı sorularım nasibini alıyordu. Beynim kendini parçalarken, yüreğim alevler içinde yanıyordu. "Ben ki, imkansızları kendi nezlimde yaşanılır hâle getirirken, bunu yapabiliyorken senin kolaya kaçman korkaklık. Öyle ki, farkında olduğun her şeyden korkuyor, kendi doğrularında kalarak yanlışı yaşamaya devam ediyorsun." Derin bir nefes alıp küçük bir kahkaha attım. "Sen busun ve senin korkaklığın ile baş edecek kişi ben değilim. Ben iradesizsem, sen de bir o kadar korkaksın, İlkay Sezer."

İçimdeki ateş katlanarak artarken, dirseğimi cama yaslayıp alnımı ovuşturdum. "Özür dilerim," dedi sadece. Bu özür hiçbir yaşanılan anıyı saramazdı. İnsan en çok kendinden özür dilemeliydi, en çok yanlışı kendine yaptığı için ya da en doğrusunu kendinden uzaklaştırdığı için. Biz buyduk; ben doğruydum ve İlkay kendini benden uzaklaştırıyordu. İlkay yanlıştı ve ben zamanında ona yaklaşabildiğim kadar yaklaşmıştım. İlkay yanlış kalarak kendine zarar veriyor, beni ise o yanlış yola girdiğim için kendime acımıyordum.

Biz başlı başına hataydık fakat kader bu hatayı görmezden gelip bizi bir araya getirmeye devam ediyordu.

Derin bir nefes aldığımda, evime yaklaştığımızı anlamıştım. Camı açar açmaz burnuma, evimin mutfağında olan o keskin kokunun aynısı gelmeye başlamıştı. Fakat bu daha ağırıydı. Tamamen karanlığa bürünen göğe baktığımda ise, gri dumanlar etrafı sarmış vaziyetteydi.

"Neler oluyor?" İlkay'ın sorusu benim de içimde bir cevap ararken, köşeyi dönmüş ve döner dönmez gözlerimin önünü kaplayan cehennem ateşiyle karşılaşmıştım. İnsanlar toplanmış, itfaiye aracı sokağa giriş yapmış ve koca yangına müdahale etmeye koyulmuştu. Buğulu gözlerim görmek istemez gibi bakışlarını sürekli başka yöne çevirirken, beynim her seferinde gördüklerimi inkâr etmek ister gibiydi.

En sonunda daha net bakmaya çalıştım o yangına, içimde bir patlamaya sebep olacak o gerçeği attım içime.

Cayır cayır yanan şey, benim güzeller güzeli evimdi.

"Anne," dedim fısıldar gibi. "Anne!" Arabanın kapısını açıp hızla evime doğru koşarken, her adımımda yangının çok daha büyük olmasıyla yüzleşiyordum. "Baba!" Bağırışlarım bütün sokağı inletirken, bir kol belime sarılıp beni durdurdu. "Bırak beni! Annem nerede?! Babam nerede?!"

"Tülin, sakin ol güzelim. Sakin ol kızım." Emre'nin sesi kulaklarıma ulaşıyor ama duymak istemiyor gibiydi. Bir köşede yere çömelmiş ağlayan Zuhal'i gördü bir an gözlerim. O an daha çok emin oldum, cayır cayır yanan yer benim evimdi.

Zuhal'in cennet diye nitelendirdiği evim, cehennemden farksız bir şekilde alevler içinde yanıyordu.

Anneler hisseder, babalar anlardı. Evlatları ise, kendini koca bir ateşe atarken beraberinde sevdiklerini de sürüklerdi. Öyle ki bu manzara bana çok tanıdık gelirken, hissettiğim acıya fazlasıyla yabancıydım. İçimde bağırarak atamadığım bir acı vardı. Annem yoktu, babam yoktu, Kara yoktu. Ailem yoktu. Ailemi istiyordum ama yoktu.

"Anne!" Bir kez daha bağırdım. Kendimi yere atmış, Emre'nin kolları arasından kurtulmaya çalışıyordum. "Bırak beni, bırak aileme gideyim." Bir anlık gafletle Emre'nin kolları arasından kurtulduğumda hızla ayağa kalkmıştım fakat Emre'nin elleri hemen bileğimi tutup beni kendine doğru çekmişti. "Yaşat onları. Duydun mu beni? Yaşatacaksın onları, Emre." Emre de karşımda çocuk gibi ağlarken, içimdeki acıyı nereye haykıracağımı bilemez gibiydim. En sert şekilde Emre'nin göğsüne vuruyor, avazım çıktığı kadar bağırıyordum. "Yaşatacaksınız onları! Kurtaracaksınız ailemi! Duydunuz mu beni? Ben onlar olmadan yapamam!" Sokağa bir ambulans girmişti. Siren sesi kulaklarımı tırmalarken, bir adamın evimden kucağında birini taşıyarak çıktığını gördüm. O kişi babamdı.

"Baba! Baba aç gözünü ne olur. Babamı kurtarın! Ne duruyorsunuz gitsenize!" Yeni gelen ambulansa doğru bağırdığımda, hızla babama doğru koşmaya başlamışlardı. Boş sedye yanımdan geçerken, hâlâ Emre'nin beni bırakması için çırpınıyordum. O an bir itfaiye çalışanı da evden çıkarken, annem kucağındaydı ve hızla annemi yere bırakarak hemşirelerin yanına gelmesini bekledi. "Annem astım hastası. Annem dayanamaz bu dumanlara o astım hastası. Kurtarın onları, ne olur kurtarın." Zuhal'in de ağlaması gittikçe şiddetleniyordu. Öylece köşeye çökmüş ve kulaklarını kapatarak ağlıyordu.

Az önce yanımdan geçen sedyeye babamı yatırmışlardı ve bir kez daha yanı başımdan geçmişlerdi. "Baba, duyuyor musun beni? Ne olur aç gözlerini! Baba ne olur beni sensiz bırakma." Üzerindeki kıyafetlerin her bir noktası neredeyse yanmıştı ve hatta derisi bile. Ancak sarı saçları ve beyaz yüzü hâlâ tertemizdi. Ambulansa geçtiğimizde, babama müdahale etmeye başlamışlardı ve direkt oksijen tüpü takmışlardı. Birkaç alete bağlarken, kulakları kanatan o tiz ses karşılamıştı bizi.

"Kalbi durmuş, hemen kalp masajı yapın." Duyduklarım karşısında sadece birkaç saniye sessiz kalabilmiştim. O birkaç saniyenin sonunda dizlerim sert bir şekilde zeminle buluşmuş, ardından yüreğimden fışkıran volkan ateşi gibi haykırmaya başlamıştım. Öyle bir, baba, diye bağırmıştım ki bunu ne ben unutabilirdim ne de bir başkası. "Haldun Altun, ex. Ölüm saati, 21.08"

Hızla Emre'ye döndüğümde, aniden yakasından tutup sarsmaya başladım. "Bir şey yap," dedim, sesim içime kaçmış gibiydi. "Onca korumaların vardı. Gücün paha biçilmezdi. Bir şey yap, Emre. Kurtarsana babamı." Yavaş yavaş sakin düzeyde konuşmam, bir anda bağırıp Emre'ye vurmamla son bulmuştu. Son gücümle göğsüne vuruyor, olanların bir rüya olduğunu ve sanki kendimi uyandırmak ister gibi haykırıyordum. Evet, bu bir rüyaydı. Haykırmam uyanmamı sağlamıyordu, kendime vurmaya başlamıştım. Kafamı tokatlıyor, alnımı en sert şekilde ambulansın kapısına vuruyordum. Emre beni durdurmaya çalışıyordu.

"Annem, annemi kurtarın! Kurtarın annemi!" Ambulansın arkasından ayrılıp tekrardan evin önüne ilerlediğimde, annemi de sedyeye yatırmış başka bir ambulansa doğru götüyorlardı. O an annemle göz göze gelmiştik. Bedeninin her bir noktası yanmıştı, yüzü bile. O bakışlar yavaş yavaş solmuş, sol kolu sedyeden düşmüştü.

Annem de ölmüştü.

O an yine ve yeniden kendimi tutamayıp kendimi yere bıraktığımda, evimizin bahçesinde bulunan sarkım ağacına asılmış beyaz şey dikkatimi çekmişti. Yerde sürünerek o beyaz şeyin üzerinde yazan yazıyı okumaya çalıştığımda, yazının arapça dilinde olduğunu anlamıştım.

 

أولئك الذين يعارضونني محكوم عليهم بدفع الثمن لأسبابهم الحقيقية.

"Bana karşı çıkanlar, bedelini asıl sebepleriyle ödemeye mahkumdurlar."

Kısa saçlarım önüme düşmüş, gözyaşlarım yüzümün her bir yanına yayılmış bir vaziyette nasıl görünüyordum, bilmiyordum. Fakat bildiğim tek bir şey varsa, bu tarih asla unutulmayacaktı. Düştüğüm bu yerden öyle bir kalkacaktım ki, içimdeki acıyı zehir yapıp akıtmadan bana huzur tanınmayacaktı.

O da böyle hissetmiş miydi?

Hayır, bu eş değer bir acı değildi.

Bu, ateşin halelerinden akan kanın bir ders vermeye bedel olmayışının adaletsizliğiydi.

Bugün benim kaybedişimdi.

Sadık Yazgan, unutamayacağım bir tarih daha kazımıştı beynime. Ve tarih, ilk defa benim kaybedişimi yazmıştı.

Ben, Tülin Altun. Artık kimsesizler uçurumunda, bütün mirasını kaybedenler klübündeydim. Ben, bu acıyı ruhum bedenimden ayrılsa bile asla unutmayacaktım.

Unutmayın bu tarihi, unutmayın bu adaletsizliği! Tülin Altun, Altun olmanın kazazedesi oldu.

♟️♟️♟️

Özür dilerim...

Bölüm : 03.10.2025 15:16 tarihinde eklendi
Okur Yorumları Yorum Ekle
Hikayeyi Paylaş
Loading...