11. Bölüm

11. BÖLÜM

Tuğçe Nur Avşar
poisonthis

"Gizlice korktuğumuz şey, her zaman başımıza gelir."

️♟️♟️♟️

Bazen üzerine tükenmez kalem ile çizik attığın, ya da yüreğindeki enkaza canlı canlı defnettiğin acıların gün yüzüne çıkması; bu acıya alıştığın zaman tam karşına çıkması, hayatın oyunlarından biridir. Alıştığın an ya da en iyisi, unuttuğun an tekrardan karşına çıkıyor ve her şey en başa sarıyordu.

Küçükken artık annemin Sadık'tan boşandığını ve tamamen kurtulduğumuzu düşündüğüm anların birinde, okuldan eve dönerken yolda Sadık'a benzeyen bir adamı görmem bile her şeyi en başa sarmıştı. Günlerce değil evden, odadan bile çıkamamıştım. Korkudan bunu kimseye söyleyemiyordum, yavaş yavaş konuşmaya başlamışken tekrardan en başa dönmüştüm ve tek kelime edemez hale gelmiştim. Yine ve yeniden.

En ufak bi anın, en küçük bir hareketin ya da yaşanmışlığın bizi nasıl etkileyeceğini sadece hayat bilirdi. Çünkü hayat, kaderin yegâne kölesiydi.

İlkay'ın beni aramasının üzerinden iki gün geçmişti. O gece aramasına cevap vermemiştim çünkü ne yapacağımı bilemez hâldeydim. Emre görevde olduğu için Arkın'a emanettim ama o geceden sonra birbirimizi görsek bile tek kelime etmiyorduk.

O benden bir adım, bir hamle ve bir cevap bekliyordu. Ben ise korkularımı tam kabullendiğim esnada, o korkuların yersiz olmadığıyla yüzleştiğim için ondan kaçıyordum. Her zaman hayatımın merkezinde tek bir şey yazardı; bu satrancın başlama sebebi ben değilsem, zemindeki yöneteni ben olmak zorundayım. Şimdi de aynı mantıkta ilerlemem gerekirdi. Canım ne istiyorsa onu yapmam gerekirdi, tıpkı her zaman olduğu gibi. Ama ben ne canımın neyi istediğini biliyordum, ne de kontrolüm altında tutabiliyordum. Arkın haklıydı, her şey kusursuz olamazdı ya da mükemmel düzeyde ilerleyemezdi. Elbette ki işler kontrol dışında ilerlerdi ve Arkın'ın ne kadar haklı olduğuyla şu anki halim sayesinde bir kez daha yüzleşiyordum.

Son iki günde Emre ve diğerleri görevde olduğu için sadece spor yapıyor ve günün geri kalanında saatlerce ders çalışıyordum. Sporumu erkenden yapıp ders çalışmak için koşa koşa eve geliyordum, çünkü zihnimdeki düşüncelerden kaçmanın tek yolu buydu. İlkay'ın beni neden aradığının merakı içimi kemiriyordu sanki. O büyük yüzleşme sonrası tamamen bitişti benim için. Ama İlkay buna sadık kalamamıştı. Bu yüzdendir ki, o merak duygusu beraberinde birçok soruyu doğuruyordu. Nedenler ile başlıyordu önce, nasıllar ile devam ediyordu.

Kafamda devam edenlerin bir noktası yoktu.

"Tülin, burada mısın?" Yaren'in seslenişi beni düşüncelerimden ayırırken, o seslenişi elimdeki kalemi önümdeki deftere düşürmemi sağlamıştı. Bilgisayardan görüntülü konuşarak anlattığı edebiyat dersini dinliyordum. Daha doğrusu dinlemeye çalışıyordum. O bir anneydi ve bir bebeği varken onu rahatından edemezdim. Bu yüzden sürekli buluşarak değil, görüntülü konuşarak ders anlatmasını ben istemiştim.

"Buradayım," dedim sadece ve tabii ki Yaren bir şeyler olduğunu anlamıştı.

"Tülin, sen iyi misin?"

Biraz inandırıcı olmak için gülümsedim. "İyiyim, sadece şu sıralar derslere fazla yordum kendimi. Bugün kaç soru çözdüğümü bile sayamaz oldum."

Yaren de aynı şekilde gülümsedi. "Lütfen kendini yıpratma. Sınava daha bir yıl var, yavaş yavaş üstesinden geleceğine eminim."

Derin bir nefes aldığımda, zorla da olsa gülümsemeye çalıştım. "Bugünlük bu kadar yeter bence, öyle değil mi?"

Yaren hafifçe başını salladı. "Nasıl istersen. Görüşmek üzere."

Elimi kaldırıp salladım. "Adel'i benim yerime öp lütfen."

"Öperim."

Konuşmayı sonlandırdığımda, bilgisayarı da kapatıp masada bıraktım. Kendimi beyaz koltuklardan birine attığımda, elim direktmen eşofmanımın cebindeki telefonuma gitti. Babamla konuşmaya ihtiyacım vardı. Onu çok özlüyordum ama pek zaman ayıramıyordum. Davadan sonra babamla birkaç kez konuşsam da, annem için aynı şeyi söyleyemezdim. Aramalarım cevapsız kalıyordu, günlerdir sesini bile duymamıştım.

Babam genelde işten geç gelirdi ve o gelene kadar uyumamaya çalışırdım. Çünkü işten geldiğinde yorgun argın yemek hazırlasın istemezdim. İşten gelir, ikimiz için yemek hazırlar ve çizgi film eşliğinde afiyetle yerdik. Yaşayamadığım çocukluğumu babam zaman ayırarak bile yaşatmaya çalışıyordu, bu benim için dünyanın en güzel anısı oluyordu. Yaşayamadığım çocukluğuma koca bir şifa olurken, bendeki yerini tıpkı yaralarım gibi derinleştiriyordu.

Babam bu hayattaki en büyük şansımdı.

Telefonumdan aramalara girip babamı aradığımda, telefonun çalış sesi birkaç saniye kulaklarımı doldurdu. "Kızçem," diyerekten açtı telefonu babam, neşeli bir ifade ile. Bana her zaman olduğu gibi o bitmek bilmeyen enerjisi ile yaklaşmıştı.

"Babacığım." Özlem duygusu ağır bastı, yine ve yeniden. Gözlerim istemsizce dolarken, bunun neden olduğunu anlamış değildim.

İçimde berbat bir his vardı.

"Nasılsın kızım?"

Burnumu elimle sildiğimde, bakışlarım tavanı buldu. "Çok iyiyim, sen nasılsın? Annem nasıl?"

Babam derin bir iç çekti. "Ben iyiyim, her gün tarla başındayım. Annen de gayet iyi ama sana hâlâ çok kırgın."

Soluk bir gülümseme yer edindi dudağımda. "Kızgın mı yoksa gerçekten kırgın mı?"

"Kırgın, Tülin. Annen sana çok kırgın. Annenin siniri bir anlıktır, bilmez misin sen? Sana olan kırgınlığı, onun lafını dinlememenden kaynaklı." Birkaç saniye sessiz kaldı. "Ben gurur duyuyorum sen Altun olduğun için. Altun ailesi seni her zaman yegâne evladı olarak bildi ve yürekten Altun olduğuna inandı. Bunu resmiyete dökmen buradaki herkesi çok mutlu etti. Herkes seninle gurur duyuyor. Emin ol annen de gurur duyuyor, artık gerçek bir Altun ailesi olduğumuza inanıyor. Ama gel gör ki onun lafını dinlememen, burnunun dikine gitmen ve inat edip en sonunda dediğini yapman anneni çok kırgı. Bu kırgınlığı bile aslında seni düşündüğü için. En çok sana bir şey olmasından korkuyor."

Anneme asla kızamıyordum çünkü ne dese haklıydı. Sadık denen o heriften her şey beklenirdi ama biz yapacaklarına karşılık bütün önlemleri almıştık. Daha doğrusu biz değil, Emre almıştı önlemleri. Yıllardır o olmasa belki de çoktan bu savaş son bulmuş ve biz toprakla buluşmuş olurduk. Annem ne düşünse, ne dese haklıydı fakat artık olan olmuştu, ben artık Altun'dum ve bunu kimse değiştiremezdi. Bunun olmasına ben izin vermiştim ve bütün olacaklara razıydım. Artık çocuk değildim, hiç olmamıştım.

Mahkeme kararı ile Altun soyadına eriştikten sonra annemle hiç konuşmamıştık ve bu beni çok etkiliyordu. Fazla inatçı bir kadındı ve emindim ki bu iş telefondan olacak gibi değildi. En yakın zamanda onların yanına gitmem lazımdı. Annem gözlerimin içine baktığında küslüğe daha fazla dayanamazdı. Hoş, önce birkaç lafını sokardı ama en sonunda öpüşür barışırdık.

"Ne desen haklısın baba. Ben sadece şu hayatta zincirle boğazımı sıkan bu soyisimden kurtulmak istedim. Daha da kötüsü, o bir leke gibiydi. Resmi bir yerde soyadımı söylediğim zaman midem bulanıyor ve kendimden bile nefret ediyordum. Bu hayatı daha fazla Yazgan olarak yaşayamazdım, baba. Annem bıraksın da artık biraz kendim için yaşayayım."

Son cümlemin babamı fazlasıyla üzdüğüne emindim. Çünkü şu hayatta Yazgan'ların çilesini çektiğim gibi, Çolak ailesinin de çilesini çekmiştim. Öyle ki, babama şansım derken hep bunu kastetmiştim. O beni ve annemi bu çilelerden kurtarmıştı. Hoş, sonrasında annemle olan kavgalarımız gün yüzüne çıkmıştı ama o an bile her zaman babam yanımda durmuştu. Bir hatam olduğunda bile, benim kızım hata yaparak büyüyecek, diyerekten arkamda dağ gibi durduğunu hatırlıyordum.

"Ne olursa olsun kendin için yaşamalısın. Ben hem annen için hem de senin için gerekirse canımı ortaya koyarım ama sen, bu hayatta sadece kendin için yaşamalısın. Bunu yaptığın zaman beni daha çok mutlu edersin."

Babam gerçekten de benim şu hayatta kazandığım en güzel şeydi. "İyi ki varsın, baba."

"Sen de kızçem," dedi ve aniden heyecanla cümlesine kaldığı yerden devam etti. "Sana bir sır vereyim mi?"

"Ver bakalım," dediğimde, içimdeki huzur sesime de yansımıştı.

"Benim seni telefonuma nasıl kaydettiğimi hatırlıyor musun?"

"Evet, canım kızım, diye kayıtlıyım."

"Ben onu değiştirdim." Olduğum herde sarsılmıştım. Nasıl olur da değişirdi?

"Ne?" Diyebildiğim tek şey buydu. Bozguna uğramıştım.

"Artık, canım kızım Tülin Altun, diye kayıtlısın. Böylesi daha güzel oldu. Her aradığında ezberlercesine okuyorum. Öyle mesut ediyor ki beni, bilemezsin."

İşte şimdi gözlerimdeki yaş dolmakla yetinmemiş, yanaklarıma doğru boşalmaya başlamıştı. Verdiğim bütün savaş, bu cümle ile son bulabilirdi benim için. Her şeye bu mutluluk için katlanmıştım ve sonunda, sefasını da sürebiliyorduk.

"Babacığım, seni çok seviyorum."

"Ben de seni, kızçem."

♟️♟️♟️

Kendimi övmeyi pek sevmezdim ama şu bir gerçektir ki, salçalı makarnayı çok iyi yapardım.

Herkes annemin salçalı makarnasına hayrandı ve tabii ben de öyle. Herkesin bildiği normal, sıradan salçalı makarna anneme göre öyle değildi. Annem sosuna her ne katıyorsa, o artık sıradan bir salçalı makarna olmaktan çıkıyordu.

Uzun uğraşlarım sonunda o tarifi annemden almıştım. Herkesin bildiği gibi makarnanın haşlandığı su bir bardak alınırdı. Hoş, asıl tadı bu vermezdi ama katkısı da yok sayılmazdı. Tencereye bir buçuk kepçe sıvı yağ döker ve çorba kaşığının çeyreğini yok sayacak kadar domates salçası koyardı. Biber salçasını da, domates salçasında yok saydığımız çeyrek kadar eklerdi. Salçaları kızgın yağda kavurunca içine pul biber, toz biber, nane ve köri eklerdi. Bu tarifi öğrendiğimde ben de nane ne alaka demiştim ama sonradan öğrendim ki çok alakaymış. Hissederek yediğin zaman bile o nanenin tadı ağzına geliyordu.

Asıl, ne alaka, olduğum kısım bu değildi. Annem makarna sosuna baharatları ekleyip karıştırdıktan sonra tavuk bulyon eklemişti. Ardından makarnanın haşlandığı bir bardak suyu yavaş yavaş sosa eklerken, o bulyon haşlanmış sıcak suda erirdi. İlk başta buna çok şaşırmıştım ama o sosa eklenen her şey bir bütün haline geldiğinde ortaya inanılmaz bir makarna çıkıyordu.

Tıpkı şu an olduğu gibi. Annemden öğrenerek yaptığım makarnanın altını kapatıp dinlenmeye bıraktığımda, üzerime bir hırka alarak bahçeye çıktım. Küçük çitleri aşarak Arkın'ın bahçesine giriş yaptım. Beyaz kapının tokmağını birkaç kez indirip kaldırdığımda, içeriden adım seslerini işitmiştim.

"Selam," dedim kapıyı açan Arkın'a karşı, istemsizce başımı hafifçe eğdim. Yüzümde sakin bir gülümseme vardı ve Arkın beş karış suratla kapıyı açarken, gülümsememe karşılık o etkileyici muzip gülümsemesini kondurmuştu yüzüne.

"Selam, gelsene içeri." Arkın, kenara çekilerek içeriyi işaret etti.

"Hayır, ben seni almaya geldim."

Gülümsemesinin ardında şaşkınlık gün yüzüne çıkmıştı. "O neden?"

Birkaç adımda kapının eşiğinde bitip omuzumu eşiğe yasladığımda, kollarımı birbirine kenetledim. "Yemek yaptım, belki birlikte yeriz diye düşündüm."

Arkın'ın şaşkınlığı daha beter arttı. Öyle ki, bakışları gözlerime kenetlenmişken, çenesinin kasıldığını ve bu yüzden ağzının açık kaldığı görülüyordu. "Yeriz tabii, hemen geliyorum."

Gözlerimi kırpıp gülümseyerek yanından ayrıldığımda, tekrardan çitleri aşarak bahçeye girmiş ve ordan da eve girip hemen masayı hazırlamaya koyulmuştum. Şarap ve şarap bardaklarını masaya yerleştirdim önce. Sonrasında bardakların yanına kaşık ve çatalları özenle yerleştirdim. Bol mısırlı bir salata yapmıştım ve onu da masada tam ortaya denk gelecek şekilde koyduğumda, kapı çalmıştı. Hızla koşup dış kapıyı açtığım an, o etkileyici gülümseme ile tekrardan karşılaştım.

"Tekrardan selam," dedi Arkın, üzerini değişmişti ve elinde küçük bir buketten oluşan güllerle gelmişti.

"Bunları ne ara buldun sen, çok güzeller." Elinden gülleri aldığımda, yapraklarını sevip o güzel kokusunu burnuma çektim.

"Karargahtan dönerken eve alışveriş yaptım. Dönüş yolunda trafikte çiçekçi gördüm, sen geldin aklıma. Çiçekleri sevdiğini hatırlayınca almak istedim. Pek de vermeye cesaretim yoktu oysa."

Masaya doğru ilerlerken, hâlâ güllerin yapraklarını seviyordum. "Neden cesaretin olmasın ki? Bak, şu an bu güller benim elimdeyse vermeye cesaretin varmış demek ki." Bütün odağım, kollarımın arasında olan güllere kaymıştı. "Ayrıca, çiçekleri severim ama dalında." Elimle masayı gösterdim. "Sen geç otur, ben şunları vazoya koyup geliyorum." Arkın masaya geçip oturduğunda, başa geçmek yerine sağ tarafa geçip oturmuştu. Baş köşeyi bana bırakmıştı. Gülleri hızla sarılı kağıttan kurtarıp vazoya koyduğumda, vazoya bir miktar su ekleyip tekrardan masaya döndüm. Masanın bir köşesine gülleri de eklediğimde, bir gül demetiyle bile mutlu olabildiğimi görmek biraz daha komiğime gitmişti. Tekrardan mutfağa geçip tabaklara yaptığım makarnayı doldurmuş ve masaya ilerlemiştim. Arkın'ın oturmam için bana ayırdığı en baş köşeye geçip oturdum ve şarap şişesini alarak bardaklara belli bir miktar doldurdum.

"Ellerine sağlık, her şey çok güzel görünüyor."

Kendimi tutamayıp kıkırdadım. "Her şey dediğin de bir makarna ve bir salata."

Arkın da gülmüştü. "Sana göre fazla büyük şeyler bunlar."

Şarabımdan bir yudum alırken hızla masaya bıraktım. "Sen bana üşengeç mi diyorsun? Daha zahmetli yemekleri yapamayacağımı mı ima ediyorsun? Oldu olacak beceriksize çıkar adımı da."

Arkın, anlık çıkışmam yüzünden neye uğradığını şaşırmıştı. Ağzında gevelediği makarnayı zor bela yutarken, şaraptan bir yudum alma gereği duydu. "Öyle demek istemedim, sen istesen elinden her iş gelir. Sadece, daha önce seni yemek yaparken görmedim ve ilk defa senin elinden bir şey yiyorum."

Salatadan bir kaşık aldım. "Haklısın, ben istediğim sürece taşı sıkar suyunu bile çıkarırım. Aynı şey yemek için de geçerli, daha önce yapmadığım zorlu bir yemeği canım istediği sürece o kadar güzel yaparım ki. Benim kanunumda yeter ki canım istesin."

Arkın, şarabından bir yudum alırken kaşları havalandı. "Var mı en sevdiğin bir yemek?"

Gözlerimi irice açıp başımı hafifçe arkaya yatırdım. "Olmaz mı. Tavuklu mantar sote severim ben. Mangalda kaşarı erimiş mantarı da severim. Ben kısacası mantarı severim."

Arkın, makarnayı çatalıyla alırken başını salladı. "Mantar güzeldir ama tehlikelidir de."

"Zehirli olsa marketlere neden getirsinler ki? Market mantarından başka yemem zaten, korkarım ben."

Birkaç saniye sadece yemeğimize odaklanmıştık. Arkın olabildiğince gözlerini benden kaçırıyordu, bunu neden yapıyordu bilmiyordum. Belli etmemeye çalışarak onu izlemek aslında işime geliyordu. Bu zamana kadar sadece gözleri ön plandaydı ve ben zamanla o gözlerde birkaç anlamla yüzleşmiştim. Cam mavisi renginden, denizin dalgalarına çevrilen ve hatta gökyüzü gibi sıcakken bir anda fırtına karasına bürünen o gözlerde birçok gerçek yatıyordu.

Bana cam mavisi gözlerle baktığında, ilk karşılaştığımız an aklıma gelirdi. Ukala bir bakış, o bakışla karşısındakini ezmeye çalışan bir adam. Tanımadığım bir adamın ruhsuz bakışlarının adı cam rengiydi. Cam rengini bir daha görmek istemezdim, en azından bana karşı olmasaydı. Belki de en sevdiğim, deniz dalgasına büründüğü andı. O maviler koyu halkalarıyla tam tamına denizi anımsatıyordu. Öyle ki; bana şefkatli bakışı o denizin huzurunu sunduğu gibi, bazen de dalgalarıyla boğabiliyordu. Arkın'da hem şefkati hem de bozgunluğu seviyordum, beni bazen kendime getiriyordu.

Ve bazen gökyüzünü de anımsatırdı, öyle ki bunu sadece mutlu olduğu anlarda görebiliyordum. Arkın kapalı kutu gibiydi ama onu gözlerinden anlayabilecek kadar tanıyacak hâle gelmiştim. Mavinin en açık tonu, onun için mutluluk demekti.

Ve tabii bunun koyusu da vardı. O koyuluğu sinirlendiğinde görürdüm. Özellikle Kemal ile karşı karşıya geldiği o gecede bu koyuluğu çok net görmüştüm. Öyle ki, o bakışın her saniyesinde biraz daha koyulaşıyor gibiydi o gözler.

O gözler, o mavilikler her tonun içindeki aynasıydı. Arkın'ın gözleri ayna görevi de görüyordu.

Ben bu gözlere bakarak kafayı yemiş olabilir miydim?

"Hiç aşık oldun mu?" Aniden sorduğum soru Arkın'ın bana bakmasını sağlarken, ben çatalıma makarnayı batırıyordum.

"O nereden çıktı şimdi?"

"Seni tanımaya çalışıyorum. Ayrıca bu sorunun aynısını sen de bana sormuştun, ben sormazsam olmazdı."

Arkın gözlerime birkaç saniye bakmakla yetindi. "Bilmem, olmadım galiba."

İstemsizce kaşlarım çatıldı. "Ne demek bilmem? İnsan aşık olduğunu anlamaz mı?"

"Eğer aşık olsaydım, aşık olduğum kişiye hâlâ aşık oluyor olurdum."

Şarabımdan bir yudum aldığımda, kendi içimde cümlesini düşünmeye başlamıştım. "Sana göre aşk, aşkı sürdürebilmek mi?"

Gülerek başını olumsuz anlamda salladı. "Eğer aşık olsaydım hâlâ onu seviyor, onu özlüyor olurdum."

Kaşlarımı kaldırdığımda hafifçe dudaklarımı da büzmüştüm. Arkın'ın verdiği cevap çoğu kişiye göre fazla sıradandı ama olması gerektiği gibiydi.

"Sen peki, hiç aşık oldun mu?" Arkın bu soruyu sorar sormaz başımı önüme eğip kıkırdamaya başlamıştım.

"İkinci soruşun bu," dediğimde, olabilir, bakışı ile karşılık verdi. "Ben aşkın ne olduğunu bilmiyorum. Ben sadece sevmek nedir onu biliyorum. Birini çok severim ve bir o kadar da kolay vazgeçerim. Vazgeçmem için de, en ufak bir yanlışını görmem bana yeterli. Çünkü çok fazla sevdiğim bir insanın bana yanlış yapması, sevgim kadar kin kapmama neden oluyor. Bunun hayatım boyunca böyle sürmesini isterim, ben sadece sevmek isterim. Eğer aşık olursam değil sevgim kadar, toz tanesi kadar bile kin besleyemem. Hem benim aşık olduğumu anlamam için, o kişinin önünde ölüme karşı siper olmam gerekir. Henüz o kadar delirmedim."

Gülümsüyorduk, neden gülümsüyorduk bilmiyordum ama gülümsemeye hâlâ devam ediyorduk ve bunun bir nedeni olmalıydı. Belki bir gün bu ettiğim lafları kendime yedirecektim ya da hiçbir zaman aşkı yaşamadan göçüp gidecektim bu hayattan. Ama şu an, öğrenmek istediğim tek şey Arkın'ın düşünceleriydi.

"Meğer aşkına bile leke gibi bulanmış içindeki kin duygusu." Bakışlarıyla önce gözlerime, ardından dudaklarımı ve en sonunda gömleğimin arasından kendini gösteren göğüs dekolteme bakmıştı. Kasıldığımı hissediyordum. "Son sekiz yılda nasıl da yaşamışsın bu lekenin ağırlığıyla. Söylesene, hiç mi yorulmadın?"

Yemeklerimizin bitmesine az kalmıştı ama biz onları yarım bırakıp sadece şarap bardağına yönelmiştik. Arkın biten şarabını tazelerken, son yudumları kafama dikip benim bardağıma da doldurması için ona uzattım. "Yaşadıklarının sadece yaşadıklarında değil, arkadaşlığında, samimi olmadığın birine karşı ve hatta aşkına bile leke savurduğunu öğrendiğimde kaç yaşındaydım bilmiyorum. Ama bildiğim tek bir şey varsa, bu leke beni bu hâle getirmeseydi belki karakterim daha kırılgan olur ve hatta çok daha fazla üzülürdüm." Şarap bardağımı tiz bir ses çıkaracak şekilde Arkın'ın bardağına vurduğumda, mimik bile oynamamıştı yüzünde. "Bir şey oluyorsa, bu sebepsizce değildir. Vardır bir hayrı, gizlidir içinde şerri."

Koca bir yudumda ikinci bardağın tanelerini mideme gönderirken, Arkın'ın bakışları hâlâ üzerimdeydi. Bir şeyler düşünüyor gibiydi.

"Her ne olursa olsun, yaşadığın bu karanlık hayatta aşkını da karaya hapsetme. Emin ol, sen hapsetsen bile eğer o gerçek bir aşksa, hapsettiğin karanlığa aşkın rengini yaymaya devam eder. Gerçek aşk her zaman içinde parıldamayı hissettiren duygudur."

Dudağımı o kadar yapmacık bir şekilde büzmüştüm ki, suratımda, bak bak laflara bak, imajı yer almıştı. "Bunu diyen de daha önce aşık olmamış birisi. Nereden buluyorsunuz bu lafları, Arkın Bey? Nereden biliyorsunuz bu duyguları?"

Sağ elini şakağına dayayıp gözlerimin içine baktı. "Bir duyguyu anlamak için, illa o duyguyu tatmak gerekmez. İnsan, hangi duygunun kendinde nasıl bir etki bırakacağını bilir." Elini şakağından çekip sırtını geriye doğru yasladığında, kollarını birbirine kenetledi. Birkaç saniye öylece birbirimize bakarken, ummadığım bir şekilde kendimi açıklarcasına konuşmaya başladım.

"Bir duyguyu anlamak için, illa o duyguyu tatmak gerekmez, haklısın. Ancak o duygunun sendeki etkisi güç kazandıracaksa, o duygunun içinde boğulman gerekir. Boğulursun ki, bir daha dibini hesap edemediğin denize girip boğulmaya çalışmayasın." Köşede duran sigara paketini alıp içinden bir dal çıkardığımda, gözlerim Arkın'ı buldu. Onaylarcasına gözlerini yumduğunda, ilk dalı ona uzattım. Sigaranın ilk nefesini ciğerlerimizde dans ettirirken, söze kaldığım yerden devam ettim. "Aşkın nasıl bir duygu olduğunu bilmiyorum, çünkü değil aşk sevginin bile var olmadığı bir çevrede büyüdüm. Zamanla ben büyüdüm ve büyürken birini nasıl sevmem gerektiğini kendime öğrettim. Bunu, büyürken görmediğim sevginin zıttına giderek yaptım. Kendime anne, kendime baba, kendime dost ve kendime arkadaş olmakla yetindim." Sigaramın külünü usulca serptim. "İlk sevgim suistimal edildi. Onun bir aşk olduğunu sanırdım ama hayır, aşk içinde ihaneti barındırmaz. O ilişki benim çocukluğumu, ergenliğimi ve hatta gençlik yıllarıma uzanacak kadar benimleydi. O saf seygiye ihanet lekesi bulaştığında, yerini koca bir olgunluk kapladı."

Birkaç saniye sessizliğin ardından Arkın usulca sorusunu sordu. "Bu senin için bir deneyim miydi?"

Acılı bir gülümseme ile başımı olumsuz anlamda salladım. "Hayır, ona asla bir deneyim demem. O benim saflığımdı, sonrasını koca bir bilgeliğe bıraktı. Kaderimde, o kişi ve ilişki tarafından deneyim almak da varmış. Böyle olacağını hiç düşünemezdim ama kaderime şükür ediyorum, beni başka türlü olgunlaştıramazdı." Kısık sesle kıkırdayıp yaslandığım sandalyeden masaya doğru hafifçe dikeldim. "Belki bu söylediğime inanmazsın ama içimdeki kin ve öfke duygusu o kişiye karşı artık hiç yok. Önceden vardı ama artık yok. Çünkü biz, birbirimize şifa ile gelirdik. Neyim eksikse birçok yanımı o tamamlardı, aynı şekilde ben de öyle. Ve eminim beni aldatarak sonrasında pişman olsa da, bu pişmanlık bile ona ayrı bir olgunluk katmıştır. Biz, birbirimize zarar verirken bile aslında o bir zarar değil, şifaydı." Derin bir iç çekip tekrardan sandalyeme yaslandım. "Yani anlayacağın, bir bütün olarak nefret dolu ve kinci bir insan değilim. Benim bu karakterim tamamiyle Sadık'a karşı. Öbür türlü yaşadığım acılardan ders çıkarıp, aynı şekilde karşı tarafa da o dersin olduğu doğru yolu göstererek sessizce çıkarım insanın hayatından. Çünkü bilirim; nefret insanı yorar, içini küfe boğar."

Arkın, duydukları karşısında şaşkın bir ifade ile yüzüme bakarken, diyecek birçok şeyi varmış da diline gönderemiyormuş gibiydi. "Bu huyun neden Sadık'a karşı değil? Kendine temiz bir yol çizebilir ve hatta onları dahil etmeden bu hayatta huzur bulabilirsin."

Alaycı gülümsemem ister istemez yüzüme kondu. "O işler öyle olmuyor pek. Olgunluk kazandığın yolda, acıyı tatmanın sebebi sevgi yetersizliği olunca, bu sevgiyi sana mahrum kılan her bir yolu ateşe vermek ister insan." Bardağımda son demleri olan şarabı bir dikişte bitirdiğimde, gözlerimde biriken yaşları dizginlemeye çalıştım. "O ateş beni de yaksa pek umurumda olmaz, çünkü onlar yüzünden mahrum kaldığım her yoldan darbe almaktansa yanmayı tercih ederim."

Arkın, bakışları derinden gözlerime hücum ediyor gibiydi. Bu bakışı çok farklıydı. İçime, en derinime inmek ister gibi kendini o karanlığıma hapsetmek istiyor gibiydi. Bunun adı anlamaya çalışmaktı.

"Sen peki," diye bozdu sessizliği. "Sen istesen de istemesen de o ihanet lekesinin lideri olmadın mı?" Yüzüne öyle bir bakmıştım ki, donuk bir ifadeden ne anlardı bilemiyordum. İlkay'ın beni zorla öpmesi ve istemeyerek de olsa Umut'u aldatmamdan bahsediyordu.

"Ben," diyebildim önce. Bakışlarım istemsizce her noktaya değiyordu. "Ben sadece huzur istemiştim."

Arkın, gözlerini öyle bir yummuştu ki bunun içinde şefkatle karışık alaycı ifade de vardı. "Olay nedir bilmem, bilmek de istemem. Ancak sana sadece şunu söyleyebilirim," dedi ve hafifçe bana doğru yaklaştı. "Sen nefretle yüzleşmeye o kadar alışmışsın ki, en ufak patlamanda yanlışlar kapına hücum eder olmuş."

Doğru söze ne denirdi, ne tepki verilirdi? "Bundan kurtulmayı hep istedim ama vazgeçmek de istemedim. Arkın, benim hayatım insanı böyle olmaya zorlar. Benim hayatımda saf beyaz kalmazsın çünkü siyah seni içine hapsettiğinde bile siyaha en yakın olan gri olursun. Siyah belki içine beyazı hapsedip, ondan geriye bir iz bile bırakmazdı fakat aynı şey beyaz için geçerli değil. O siyaha karışırsan artık eskisi gibi olamazsın." Elimin tersiyle daha fazla dayanamayaraktan akan göz yaşını sildim. "Bu öyle bir hayat ki, en beyaz olduğun zamanı, çocukluğuna siyahı boca edip seni kara olmaya zorlayan bir hayat. Bu böyle bir hayat ve bunu yaşamadan inan kimse kimseyi anlayamaz." Beş saniye sessizlik kulaklarımızı doldurdu. "Bak halime; yıllarca hiçbir irtibatım bile olmamasına rağmen, küçüklüğümden kalan siyah akıntılar yüzünden geleceğim griye hapsolmuş durumda. Özür diliyorum kendimden, hiçbir şeyi geri plana atamadığım için. Özür dilerim kendimden, her şeyi ve değer verdiğim herkesi kendimden çok umursadığım için."

Arkın, sandalyemi kendine doğru çekip direkt başımı göğsüne yasladı. Bu yaptığına yabancı kalmak yerine daha fazla sığındım, o deniz kokusu genzimi açmıştı. Ağlamamı dizginlemeye çalışsam da, son bir aydır yaşadıklarım yüzünden ve dışarıdan göründüğüm gibi olmadığımı en sonunda, en doğru kişiye anlatmanın yükü buna izin vermiyordu.

"Seni biriyle tanıştırmamı ister misin?" Başımı göğsünden kaldırıp mavi gözlerine baktığımda, bütün bu konuşulanları içine hapsetmiş ve iyi olmam için konuyu değiştiriyor gibi duruyordu.

"Kimle?" Soruma karşılık önce saçlarımı geriye atıp sonrasında perçemlerimi kulağımın arkasına sıkıştırdığında, olabildiğince bütün göz yaşlarımı tek tek özenle silmişti.

"Aşkımla," diye cevap verdiğinde, direkt kaşlarım ciddi bir şekilde çatılmıştı. Direkt ayağa kalkmış, kalkarken beni de kaldırmış ve girişe doğru yönlendirmişti. Evin anahtarını alıp kendi cebine koyarken, ışıkları tek seferde kapatıp dış kapıyı açarak geçmem için yol verdi. Evden çıkıp arabasına bindiğimizde, beynim hâlâ şaşkınlık ve soru işaretleriyle kaplıydı. Ne bir şey diyebiliyordum, ne de yapabiliyordum. Arkın'a güvenmekten başka hiçbir şey yapmıyordum ve öylece kendimi gidişata teslim etmiştim. Yol boyunca sadece dışarıyı seyrederken, on beş dakikalık yolun sonunda araba bir veteriner kliniğinin önünde durmuştu.

"Neden buraya geldik?" Koca sessizliği bozan sorduğum soru olmuştu. Arkın, buna sessiz kalıp direkt arabadan indiğinde, ben de inmiş ve direktmen Arkın'ı takip ederek kliniğe girmiştik.

"Hoş geldiniz, Arkın Bey." Sarışın bir kadın direkt ayağa kalkıp bizi karşılarken, Arkın başıyla selam verip hemen sağ tarafa doğru döndü ve ordan da koridorun sonunda olan kapıya doğru ilerledi. Koridorun sonundaki kapıya ulaşınca önce kapıyı tıklattı, ardından bir adamın girmemiz için onay verdiğini duyunca kapıyı aralamıştı.

"Kardeşim, hoş geldin." Yaklaşık benden birkaç santim uzun, esmer ve koyu kahve gözlere sahip olan adam, bizi sevecen bir şekilde karşıladı. Bakışları önce Arkın'ı bulurken, sonrasında Arkın'ın peşinden içeri giren bana bakmıştı.

"Hoş buldum Kıvanç, nasılsın?" Arkın, direktmen adının Kıvanç olduğunu öğrendiğim adama sarılırken, aralarında bir samimiyet olduğunu anlamıştım.

"İyiyim kardeşim, sen nasılsın?" Arkın, başıyla iyi olduğunu ima eder bir hareket yaptığında, arkasını dönmüş ve Kıvanç ile karşı karşıya gelmemi sağlamıştı.

"Tülin," dedi sadece, eliyle beni göstererek. Kıvanç, kaşlarını kaldırıp hızla elini uzattı ve karşılık vermemi bekledi.

"Siz de hoş geldiniz. Kıvanç ben memnun oldum."

Hızla elini sıktığımda, "Ben de," dedim.

"Nerede benimki?" Arkın'ın, Kıvanç'a yönelttiği soru karşısında Kıvanç hızla odanın içerisinde başka bir odaya açıldığını tahmin ettiğim kapıya doğru yöneldi. Bize açtığı kapıdan içeri girdiğimizde, küçük bir oda bizi karşılamıştı ve sonrasında radarıma o girmişti. Ağzım açık bir şekilde karşımdaki sibirya kurduna bakarken, hayran kalışım yüzümden okunur cinstendi.

"Sen," dedim karşımdaki mükemmelliğe karşı. "Çok güzelsin."

"Dağ yolunun kenarında ölmek üzereyken buldum, yaklaşık bir ay önce. Kendisi şu an üç aylık. Büyüyünce koca adam olacak." Patisine sarılı seruma baktım, ardından önce o patisini okşadım. Usulca diğer elim başına giderken, sağ gözü mavi ve sol gözü olabildiğince kara olan bakışlarını şefkatle gözlerime dikti. Avucumun içinde başını hareket ettirirken, sevgiye muhtaç gibiydi.

"Adı ne?" Bakışlarımı Arkın'a çevirip sorduğum soruya cevap vermesini beklediğimde, hızla olumsuz anlamda başını salladı.

"Adı yok, hiç düşünmedim. Belki sen bir isim bulmak istersin." Işıltılı gözlerle her ikisine de bakıyordum. Gri tüylere bürünmüştü, eşsiz bir güzelliğe sahipti. Öyle ki, bir gözünün mavi olup diğerinin oldukça kara olması bile beni kendine bağlamıştı.

"İsterim," dediğimde gri tüylerini nazikçe sevdim. "Boz, adı Boz olsun."

Boz; gri olan, siyah ve beyazı içinde barındıran.

Boz...

🐺🐺🐺

Emre Bozkurt

Şırnak-Hobur

Irak Sınır Bölgesi

Kurtlar alamadığı kokunun izini sürmezdi.

Kurtla oyun, kanla biterdi.

Derin soğuğun içinde sinsice ilerleyen yangın gibiydik. Avucum gibi bildiğim dağların birindeydik ve bu gizli görevin, gizliliğini ciddiye almış olacağız ki tek bir silah sesi bizi ateşe atacağının farkında gibiydik.

Saklandığım kayanın dibinden, birkaç metre ileride olan ve tıpkı benim gibi saklandığı kayadan ilerideki iki teröriste bakan Tekin'e işaret yaptım. İkisinin işini sessizce halletmemiz gerekiyordu. Tekin, komut bekler gibi başını salladığında, elimle üçten geriye doğru saydım. Aynı anda saklandığımız kayadan çıkmış, aynı anda adımlar atarak iki şerefsizin dibinde bitmiş ve sol kolumuzu boyunlarını sıkmak için kullanırken, sağ elimimizle tek bir hamlede boyunlarını kırmıştık. Bunu yaparken geri geri ilerlemiş ve tekrardan saklandığımız kayaya gelmiştik. Çırpınarak geberen teröristleri kayanın dibine saklarken, telsizle Karan'a seslendim.

"Kurt bir, kurt beş."

"Kurt beş dinlemede," dedi Karan, hızla cevap vererek. İndiğimiz dağdan yaklaşık elli metre gerimizde olan Karan, elli metre ilerimizde olan depoyu gözlemliyordu. Ela gözleri şahin niteliğindeydi.

Karan ne miydi?

O bir keskin nişancıydı.

"Ne görüyorsun?"

Birkaç saniye sessizlikten sonra, Karan konuşmaya başladı. "Üç ev, üçünün de önünde toplam otuz yedi it bulunmakta. İçeride sayısını çıkaramayacağım kadarı da var."

Hızla Tekin'e baktığımda, yedi kişiye karşı otuzdan fazla adamın onu yıldıramayacağını direktmen gözlerime aktarmıştı. "Kurt bir; kurt üç, kurt dört. Durum nedir?" Şafak ve Batın, giymiş oldukları kamuflaj ile bizden çok daha yakındı depoya, onları görmeleri imkansızdı.

"Kurt üç, kurt bir. Yakınız, henüz bir hareketlilik yok."

"Kurt dört, kurt bir. İçeriyi net olarak görüyorum her bir evde üç kişi bulunmakta, üzeri örtülü mallar mevcut."

Güzel, der gibi başımı salladım. "Kurt bir; kurt altı, kurt yedi. Durum nedir." Kenan ve Göktuğ ise, bizim aksimize deponun ters yönündeydi ve komut verildiği an, önümüzde olan Şafak ve Batın ile birlikte ateş açmaya başlayacaklardı. İtler, Şafak ve Batın'ı göremeyip direkt deponun arka tarafına, yani Kenan ve Göktuğ'ya karşı siper aldıklarında bu sefer devreye ben ve Tekin girecektik. Arkamızda kalacak olan Şafak ve Batın da ateş açarken, Karan olduğu yerden olabildiğince keskin nişancı tüfeği ile önümüzü açacaktı.

"Kurt altı, kurt bir." Konuşan Kenan'dı. "Durum stabil, hazırım."

"Kurt yedi, kurt bir." Lafı Göktuğ devralmıştı. "Hazırım."

Dürbün ile depoya karşı son bir bakış attığımda, oldukça baskın bir ses tonu ile, "İndirin," dediğim andan itibaren kurşun sesleri kulaklara hücum etti. Tam da tahmin ettiğim gibi, Kenan ve Göktuğ silahları ile dağı inketirken, Şafak ve Batın da göze batmayaraktan indirebildikleri kadar adamı indiriyorlardı. Hızla Tekin'e bakmış ve başımla komut vermiştim. Temkinli bir şekilde bir önümüzdeki kayaya siper alırken, hız kaybetmeden diğer kayaya geçiyorduk ve iki dakikanın sonunda depoya olabildiğince yaklaşmıştık. Bulunduğum kayadan depoya doğru siper aldığımda, direkt olarak it sürüsünü indirmeye başladım.

"Düğüne hoş geldiniz hanımlar!" Kenan'ın bağırışı silahların arasından bir fısıltı gibi duyulurken, yaptığım planın işe yaraması ile it sürüsü kapana kısılmış gibiydi.

Kulaklarım, yıllarca Zuhal'imin annesini isteyerek ağlamasıyla dolup taşmıştı ve zihnimin bana oynadığı oyun burada da gün yüzüne çıkıyordu. O ağlayışını anımsadım, bir itin beynini patlattım. Dudu'nun heyecanla bir oğlumuzun olacağını söylediği anı anımsadım, bir it daha cehennemi boyladı.

"Asıl siz hoş geldiniz lan soysuzlar! Ölmelere mi doyamadınız?!"

Bir şerefsizin, hangisi olduğunu bile anlayamadığımız kansızın cevap verişi sinirimi hoplatırken Göktuğ'nun sesi duyuldu bu sefer. "Sizi sikmelere doyamıyoruz biz. Çok açtık arayı, özlettiniz kendinizi."

Tam o sırada buna karşılık olarak, Şafak ve Batın yattıkları yerden kamuflajlarını omuzlarından atmış ve ayağa kalkarak depoyu taramaya başlamışlardı. Öyle ki, aynı şeyi saklandıkları kayadan çıkıp son sürat depoya tarayarak ilerleyen Kenan ve Göktuğ'u görmüştüm. Dördü de depoya köşeli olarak ilerlerken, Tekin ve ben de olduğumuz yerden ayrılmış ve tam karşıt şekilde depoya doğru ilerliyorduk. Taramaların sesi kulakları tırmalarken, otuzdan fazla itin yedi kurda karşı etkisiz hale gelişi sadece birkaç dakika içinde olmuştu.

"Bu da sonuncuydu," dedi telsizden gelen ses, bu ses Karan'a aitti. Temkinli bir şekilde ikili olarak üç depoya girdiğimizde benim girdiğim depo bir toplantı alanı gibiydi. Birçok silah duvara asılı, birçoğu ise yerdeydi ve bomba kutuları da mevcuttu.

"Burası temiz," dedim telsize doğru. Aynı şeyi Şafak da telsizden söylerken, Kenan ve Göktuğ'dan ses çıkmıyordu.

"Kenan, depo ne durumda?"

Yine sessizlik sardı etrafı, en sonunda cevap geldiğinde bunu hiç duymamayı isterdim. "Komutanım, buraya gelmeniz gerek." Hızla bulunduğum depodan çıkıp en sonda kalan depoya doğru koştuğumda, ortadaki depodan Şafak ve Batın da çıkmıştı.

"Komutanım, gelmemi ister misiniz?" Konuşan Karan'dı.

"Sen kal orada, etrafı gözetle."

Kenan ve Göktuğ'nun bulunduğu depoya girdiğimde, peşimden diğerleri de girmişti. Yerin belli bir kısmı samanlarla doluydu, benim girdiğim depoda bulunan birçok silah ve bomba burada da vardı. Hatta birkaç tane füze de yer alıyordu.

Aynı zamanda tam karşımızda, duvarın köşesine sinmiş bir vaziyette oturan genç kız bizi karşılamıştı. "Sen kimsin?" Sorduğum soru cevapsız kalırken, bizimkilerin bakışı üzerimizdeydi. Terörist olamayacak kadar fazlasıyla gençti. Korkuyla duvarın köşesine sindiği de göz önündeydi ve ona bir şey yapacağımızdan korkuyor gibiydi. Ona doğru bir adım attığımda, kürtçe birkaç bir şey söylemişti ve ağlamaya başlamıştı. Hızla Kenan'a baktığımda, kürtçe bilmesinden ötürü kızın ne söylediğini bize tercüme etti.

"Ona yaklaşmamanızı söyledi," dediğinde bakışlarım tekrardan genç kızı buldu.

"Neden?" Sorum genç kıza karşıydı ve beni anlamıyor olacak ki, Kenan bu söylediğimi kıza çevirmişti.

"Bizden korkuyor. Burada ölenlerin ona yaptığının aynısını, bizim de ona yapacağından korkuyor. Yaklaşırsa bizi patlatacağını söylüyor." Şaşkınlıkla Kenan'a bakarken, tekrardan genç kızı buldu gözlerim. Bedenini giymiş olduğu ve birkaç tarafı yırtık olan elbise ile örtmeye çalışıyordu. Elinde bir bomba olduğunu hepimiz yeni fark etmiştik.

"Allahım," dedim, fısıldamıştım. "Allahım, ne olur düşündüğüm şey olmasın." Yüzümü iki avucumun arasına aldığımda, sıkıntılı nefesler veriyordum. "Ne yapmışlar ona?" Kenan, dizlerinin önüne çöktü ve silahını yere bıraktı. Kürtçe bir şeyler söylerken, hepimiz merakla bekliyorduk. Kenan'ın cümlesi biter bitmez, genç kızın ağlaması şiddetlenmişti. "Ona asla zarar vermeyeceğimizi söyle. Biz Türk askeriyiz, bize zarar vermeyene biz hiç vermeyiz." Bu dediklerimi de Kenan çevirir çevirmez, o ağlama yavaş yavaş dizginlemeye başlamıştı. Zor bela sakinleşirken, içli içli ağlayarak konuşmaya başladı.

"Şırnak'ta bir köyde yaşıyormuş. Onu kaçırmışlar ve buraya getirmişler, üç aydır buradaymış." Şerefsizler, çocuk ya da genç dinlemeden kaçırıyor ve beyinlerini yıkıyorlardı. Genelde erkek çocuklarını hedef alırlardı çünkü Türk askeri ile çatışacak adam lazımdı onlara.

Kız çocuklarını ise kaçırma sebepleri farklıydı.

"Şehrinde gayet mutluymuş, savaşa rağmen mutluymuş çünkü şehrinin insanını seviyormuş. Herkes bu şerefsizlerden korkuyormuş, köylerde her gün erzak çalmaya gelirlermiş. Erzak vermeyeni öldürürlermiş." Şakaklarımı sıktığımda, daha fazlasını duymak ister gibi bir halim hiç yoktu. Genç kız, bizi bilgilendirir gibi değil de daha beter Allah'a isyan eder gibi anlatıyordu bütün bu olanları. "Ailesi erzak veremediği için, sırf güzel olduğu için ailesini öldürmek yerine onu kaçırmışlar." Oflayarak arkamı döndüğümde, bakışlarım diğerlerini buldu. Hepsinin gözleri bütün bu duyduklarına karşılık olarak ateş halindeydi. "Genç kızlığını ellerinden almışlar," dedi Kenan. İşte bu hepimizi yıkan bir cümleydi.

"Orospu çocukları! Kanlarında boğacağım hepsini." Dişlerinin arasından Şafak öyle bir konuşmuştu ki, hepimizin iç sesi gibiydi. "Ulan benim de bir kızım var, allahsız herifler."

"Her gün, acımadan çocukluğunu yok etmişler." Kızın konuşması bitmiş ve yerini feryada bırakmıştı. Arkamı dönemiyordum, o gözlere bakarsam mahçubiyetimin altında ezilirdim.

Kenan da olduğu yerden kalkıp göz yaşlarını sildiğinde kendini dışarı atmıştı. Tam o anda Tekin'in korkulu bakışları genç kızı buldu. "Yapma," diye bağırdı önce. Sonra hızla arkamı döndüm. İçeri Kenan girdiği anda, eline yerdeki tabancalardan birini alıp şakağına dayayan genç kız konuşmaya başladı. Ayağa kalkınca, yırtık elbisesinin zorla bedeninde durduğu gözle görülüyordu. Bedeninde asla bakmamamız gereken birçok bölge gözler önündeydi, bizim odağımız eline aldığı ve şakağına dayadığı silahtaydı. Ancak istemeyerek de olsa baktığımız bir bölge vardı. Bacak arasından akan ve kurumuş olan kan izleri hepimizin görüp de midesini bulandıran tek şeydi. Önce kürtçe birkaç bir şey söyledi, Kenan'ın cevap olarak söylediği tek bir cümle vardı. Hepimiz o cümlenin, yapma, olduğunu anlayabilmiştik. Sonrasında acılı gözler hepimizi tek tek gezdi, son cümlesini söyledi ve o tetiğe bastı.

İşte o an, değil mahçupluğun, koca bir utancın altında eziliyordum. Başından akan kan, ayaklarımın ucuna kadar gelirken, Kenan zor bela ve son kez genç kızın söylediklerini bize tercüme etti.

"Özür dilerim, bu leke ile yaşayamazdım. Bana geç kaldınız, yalvarırım diğer genç kızlara geç kalmayın."

♟️♟️♟️

Tülin Altun

Bütün olanakların da olumsuzluğa mahkum edildiği bir an vardı; zaaflar.

Bugün içime cehennem ateşi düşmüş gibiydi, öyle ki bu ateş yakmakla kalmıyor adamı yalvartacak hâle getiriyordu. Bu hissi ilk defa yaşarken, sanki bu cehennem ateşinden kurtulmak ister gibi Ankara'nın mart soğuğunda normale göre biraz daha ince giyinmiş ve karargaha doğru koşuyordum.

Koştukça, daha beter yanıyordum. Ecelime gider gibiydim.

Helikopter sesi doldurdu etrafı, içimde bahane ederek helikopteri izlemeye başladım, sanki soluklanmaya hiç niyetim yokmuş gibi.

Bu sefer daha sert, daha gür sesiyle yaklaşıyordu karargaha.

Hava kasvetli, ortam sert ve yürekler ateş altındaydı.

Pusu hissini hissetmemek elde değildi.

Olduğundan daha hızlı koşarken, bizimkilerin geldiğini umut ederek birkaç dakika içinde karargaha giriş yaptım. Koca helikopter pistinde az önce gördüğüm helikopter duruyordu ve benim gelmemle birlikte geniş kapıları açılmıştı. Önce Tekin indi o helikopterden, ardından Emre. Beraberinde Şafak ve Batın da inerken, siyah ceset torbasının ucundan tutarak helikopterden indirdiler.

Şehidimiz mi vardı?

Sırtımdaki çantayı yere atmamla birlikte, helikoptere doğru koşmam bir oldu. Emre beni fark ettiğinde, eliyle dur işareti yapsa da umursamadım. Sonrasında bir kol sardı belimi, o kol devamında bütün vücudumu esiri altına aldı. Arkamı dönmeden anlamıştım; aldığım kokudan belliydi, beni tutan Arkın'dı.

"Şehidimiz var," dedim Arkın'ın beni duyacağı boyutta konuşarak. Sanki Arkın, bu karargaha bir ölü geldiğinin farkında değilmiş gibi, bilgi verir gibi konuşuyordum. "Kim, kim o?" Bu sefer arkama döndüğümde, Arkın'ın gözlerinde karanlık hakimiyetini çoktan kurmuştu.

"Bir şehidimiz var, bu doğru." Kollarımı tutup daha beter benimsedi bedenimi. "Timden biri değil, ancak ülkemizin bir vatandaşı."

Zaten kara olan gözlerim, ruhumun yarattığı ateşe sarılınca çok daha fazla karalığın lideri olmuştu buna emindim. Çünkü bakışlarım yumuşak değildi, duyduklarım karşısında sertliğe tutsak olmuştu.

"Kurtlar; bir Türk'ün kanına, bir menemeni yakan liderin kanından." Derin bir nefes alıp gri gökyüzüne baktım. "Bu saatten sonra ne Çakı kalır ne soysuzları. Kurtlar intikam sonsuzluğunu çizmeye başladı."

♟️♟️♟️

Dünyada masumlar her zaman ikiye ayrılırdı, bebekler ve ölüler. Biri bir sonun başlangıcı, diğeri ise bir başlangıcın sonuydu.

Bir beyaz olarak açılırdı hayat, bebeklerin kaderine. Resmetmek ise, onun kendi elindeydi. Ne kadar karalarsa, beyazlığa o kadar çok yaklaşırdı. Çünkü hepimiz biliriz ki, beyaz ölüm demekti.

Beyaz içinde karalığı barındırırken, o resmettiği karanlığın eşiği ateşlere sarılıydı.

Önce fedakarlığın simgeleri indi o helikopterden, sonra da bir ceset torbası. Karaya bürünmüş o ceset torbası, beyaz kefenine doğru yola çıktı ve tekrardan kara toprağına gün saydı.

Hayat, beyaz ve siyahın eşiğinde birbirini kovalayan gri haleler gibiydi.

"Bu sizin suçunuz değildi," diye başladım lafa. Tim görevden dönmüştü ve gün içinde aklım olanlarda kaldığı için ne adam akıllı spor yapabilmiştim ne de ders çalışabilmiştim. Uzun ısrarlarım sonucunda yemeğe çıkma teklifimi herkes kabul ederken, bugün ortak bir noktada buluştuğumuz aşikardı.

O noktanın adı, burukluktu.

"Bu sizin suçunuz değildi çünkü geç kalmanız da, erken gitmeniz de hiçbir şeyi değiştirmezdi. O kız aylarca o acıyı çektiyse, eninde sonunda ben de ölmek isterdim. Ölmüş ile olana çare yok fakat bu saatten sonra olacakları konuşmak en mantıklısı." Gururla çenemi havaya kaldırdım. "Sizin adınız, Kurt. İntikam sizin doğanızda var. Gidin ve o intikam sonsuzluğunda o soysuzların canını alın."

Emre ve Şafak birbirine öyle bir bakış atmıştı ki, Emre'nin hırs dolu gözlerine zıt olarak Şafak'ın gözlerinde haklı olduğumu doğrular bakışlar kol geziyordu.

"Can almak Allah'a mahsustur, Asena." Konuşan Tekin'di. "Biz çürük etleri arındırmakla mükellefiz."

Tekin ile sık sık diyaloğumuz yoktu, neredeyse hiç denecek kadardı. Ancak ikidir bana asena demesi gözümden kaçmayan tek şeydi. Ela gözlerini gözlerimden ayırıp ocak başında tiz ateş eşliğinde pişen ciğerleri kontrol etti.

"İyi ki orada değildim," dedi Karan, derin bir iç çekti. "Amına koyduklarım, zafer bile yaşattırmıyorlar adama." Ettiği küfür anlıktı ve hızla Emre'ye bakarken, oturduğu yerde istemsizce büküldü.

"Ha sen olan bitene şahit olmadığın için kendini şanslı hissediyorsun yani, öyle mi?" Bugün sinir seviyesi herkeste arştaydı. Öyle ki Karan'ın söylediklerini, Kenan direkt yanlış anlamıştı.

"Asker olun ya da olmayın, hepiniz insansınız. Taştan bir kalbiniz yok ve böyle bir olayın yaşanması hepinize dokunur. Dokunmalı da; çünkü asker dediğin kalleşe korku, dosta şefkat barındırmalı. Kimse böyle bir ânı görmek istemezdi. Görmeme gibi bir şansınız olsaydı, hepinizin bu teklifi seçeceğine eminim." Arkın'ın söylediklerimi doğrular niteliğinde başını salladığını anladığımda, derin bakışlarını istemsizce üzerimde hissettim. Tam yanımda oturuyordu.

"Tülin söylediklerinde haklı." Emre, en sonunda o koca sessizliğini bozmuştu. "Acı kıyaslayacak değilim ancak çok daha beter durumlar da yaşadık, yaşamaya da devam edeceğiz. Biz askeriz, biz kurtlarız. Olanlar bize ibret olmalı. Evet, bazılarımızın kızı bazılarımızın kardeşi ve bazılarımızın da annesi olduğu için bu durumdan etkilenmiş olabiliriz. Ancak unutmayın, onlar için güçlü olmalı ve onlar için yaşatmalıyız." Cümlesi biter bitmez herkesin yüzüne bakıp söylediklerini gözleriyle de anlatmıştı. Öyle ki bu durumun, Emre'ye çok daha fazla dokunduğu göz önündeydi. Gözleri en son Tekin'i bulduğunda, Tekin acı ve bir o kadar da hırs dolu gözlerle karşılık vermişti. Masaya oturduğumuzdan beri ettiği tek laf, az önce söylediklerime karşılık cevabı olmuştu. Onun dışında normalden de olabildiğince farklı bir şekilde sessizdi. İçine kapanmış ve içinde çok daha farklı duygular yaşıyor gibiydi. Emre'nin gözleri bu sefer bana kaydığında, güven ve destek verir gibi gülümsedim.

"O zaman," dedim ve elime rakı bardağımı alarak havaya kaldırdım. "Yaşatmaya ve yaşamaya." Herkes teker teker bardağını kaldırırken, aynı anda masaya vurup bardağımızda ne kadar rakı varsa hepsini midemize göndermiştik. "Emmi oğlu," diye seslendi Kenan, büyük ocak başında etlerle ilgilenen genç çocuğa karşı. Genç çocuk yanımıza geldiğinde, lafa direkt ben dalmıştım. "Hele türkü mürkü bir şeyler aç."

"Acı damardan olsun ha gardaş, durum vahim." Bu sefer konuşan Karan'dı

Genç çocuk hızla başını sallayıp arka tarafa doğru yöneldiğinde, birkaç saniye sonra herkesin bildiği ve içinde farklı duyguları barındırdığı o şarkı kulaklarımızı doldurdu.

Müslüm Gürses - Affet

Bu şarkı bana çok farklı bir ânı, çok farklı bir acıyı ve evreni anımsatıyordu. Öyle ki o hissettiğim evrenin içinde olsaydım ve kendimi her duyguyu damarlarımda akan kana kadar tattıracak bir aşk yaşasaydım, bu şarkıyı o aşka armağan ederdim.

Bu şarkı, kalbe bağlı olan damarlardan hayat bağımızı tetikleyen bir imkansızlığa doğru uzanırken, aslında o evrenin bir parçası olduğumu istemeden düşünmem elimde değildi.

"Tülin geleli tam bir ay oldu," dedi Arkın, hafifçe ocağa eğilip bir elini tiz ateşte ısıtmaya başladı. "Ayrıca hep birlikte ikinci denk gelişimiz bu, bir ayda onca olay başımıza üşüştü. Güzel şeylerden konuşalım."

Onaylarcasına başımı salladığımda ben de Arkın gibi ellerimi ısıtıyordum. "Aynen öyle. İlk karşılaştığımız anda, kahvaltı gününden bahsediyorum, sadece adınızı ve rütbelerinizi öğrendim. Bence birbirimizi daha ayrıntılı bir şekilde tanıtmalıyız birbirimize."

Şafak'ın imalı ve bir o kadar da dalga geçici bakışı söze atlamasına sebep olmuştu. "Bunu yaparsak ilerde bize racon kesmeyi bırakacak mısın?" Herkes bir ağızdan kahkaha atarken, tek seferde gergin ortamın dağılmasına sevinmiştim.

"Bu sizin elinizde olan bir şey, o gün söylediklerime kulak vermenizi öneririm." Sadık'ın uyuşturucu deposunu yaktığımı ve buna karşılık onlara da ders vermemi ima etmişti. Haksız da sayılır bir yanı pek yoktu.

"O zaman ben başlayayım," dedi Batın. "Ben, Batın Kozan. Otuz bir yaşındayım ve evliyim. Karımı çok seviyorum. Ankara'da doğup büyüdüm ancak ailem Gümüşhane'li. Söyleyeceklerim bu kadar."

Kendime ciğer dürüm yapmışken ve bir ısırık almışken, hızla işaret parmağımı sallayıp ağzım doluyken, hayır, demeye çalışmıştım. "Burcun ne? Herkesin burcunu merak ediyorum."

Herkesten isyankar bir mırıldama çıkarken, bunu yapmalarının zorunlu olduğunun bir bakışını atmam herkesin susmasına yetmişti. "Burcum başak, 14 Eylül doğumluyum."

Güzel, der gibi başımı salladığımda Batın geriye yaslanmıştı ve bu sefer yerini Şafak almıştı. "Ben Şafak, Şafak Sönmez. Otuz bir yaşındayım. Evliyim, bir kızım var. Ailem benim her şeyimdir. Ailecek Ankara'lıyız." Derin bir iç çekip gözümün tam içine baktığında, bakışlarında alaycı ifade yine yer edinmişti. "Burcum Koç. 18 Nisan doğumluyum."

Olumlu bir şekilde başımı salladım ve sıradaki kişiyi bakışlarımla seçtim. Karan, hafif öne eğilip kendini tanıtmaya başladı. "Ben Karan, Karan Karaman. Yirmi dokuz yaşındayım ve bekarım. Ailenin tek çocuğuyum, babam sizlere ömür, annemden başka kimsem de yok. Aslen Giresun'luyuz." Derin bir nefes aldı. "Burcum balık, 2 Mart doğumluyum."

Hızla öne doğru eğildim. " Ne yani, geçenlerde senin doğum günün müydü?" Karan başını salladığında lafa kaldığım yerden devam ettim. "Neden söylemedin? Neden kutlamadık?"

Arkın devreye girdi. "Normalde kolay kolay unutmam böyle günleri fakat kötü günlerden geçtiğimiz göz önündeydi." Dedi ve hızla ayağa kalktı. "İyi ki doğdun kardeşim, kusura bakma unuttuğumuz için." Karan, teşekkür edip Arkın'la birbirlerine sarıldığında Kenan da ayağa kalkmıştı.

"İyi ki doğdun dostum. Umarım yeni yaşın dilediğin gibi olur."

İçten ve samimi, özellikle de kardeşten öte olan birbirlerine yaklaşımı içimde sıcak duygular yaratırken, o derin bağlarında benim de bir yerim olduğunu artık yavaş yavaş anlıyor gibiydim. Öyle ki usulca ben de yerimden kalkmış ve bakışlarımla Karan'dan izin alıyordum. O bakışlarıma göz yumularak karşılık verdiğinde kendimi Karan'ın sıcak kolları arasında buldum.

"İyi ki doğdun," dediğimde Karan'ın içten sarılışı baskınlaştı. Birbirimizden ayrıldığımızda, "Senin gibi mükemmel bir abiyle tanışmak mükemmel bir duygu," dedim ve şakak bölgemdeki yeni oluşan yara izini gösterdim. "Sana hediyem bundan daha sızılı olacak." Herkes hep bir ağızdan güldüğünde, usulca yerime geçmiştim ve arkamdan Göktuğ da yerinden kalkarak Karan'a sarılmıştı. Daha sonrasında diğerleri de sözlü bir şekilde iyi dileklerini söylediğinde, herkes yerine geçmişti. Karan'ın hemen sol yanında, masanın bir diğer başında oturan Tekin, Karan'ın sırtına iki kere vurup sıvazlamıştı.

Göktuğ, "Sıra bende, nerede kalmıştık?" diye Kafa girmişti ancak Kenan ile aralarında direktmen bir kargaşa yaşandı.

"Dur oğlum, sıranı bekle." Göktuğ dikeldiği yerden geri sandalyesine yaslanırken, Kenan hafif öksürerek boğazını temizledi ve konuşmaya devam etti. "Ben Kenan, Kenan Laleli. Yirmi sekiz yaşındayım. Ailem çok şükür sağ, aslen Şanlıurfa'lıyız. Bekar kalmayı yüce rabbim nasip etsin inşallah. Burcum yengeç. 15 Temmuz doğumluyum."

Arkın'a, sen haklıymışsın, bakışı attığımda usulca başını sallayarak karşılık verdi. "Senin hayatında kız değil, kızlar varmış. Doğru mu bu?"

Herkes kıkırdarken, Kenan hafif utanmış gibiydi. "Öyle değil de, kadınlara hayranlığım çok fazla diyelim biz ona."

Göktuğ, Kenan'ın omuzuna hafifçe vurup onu geriye yaslarken konuşma sırası ondaydı. "Ben Göktuğ, Göktuğ Arslanca. Yirmi yedi yaşındayım. Annem ve babam sizlere ömür." Son cümlesinde herkes ciddileşip baş sağlığı dilerken, Göktuğ başını sallamakla yetindi. "Kız kardeşim Gökçe'den başka kimsem yok. Bekarım anlayacağınız. Aslen Hatay'lıyız. Burcum boğa, 9 Mayıs doğumluyum."

Gözlerimi Göktuğ'dan ayırıp Arkın'a baktığımda, sıra sende, bakışı atıyordum. En merak ettiğim ana gelmiştik.

"Ben Arkın, Arkın Yazgı Tekinoğlu. Yirmi beş yaşındayım. Kimsem yok, nereli olduğumu bilmiyorum. Bekarım. Burcum aslan ve 21 Ağustos doğumluyum."

Pek de beklememliymişim. İçim acımıştı tekrardan. O kimsem yok, nereli olduğumu bilmiyorum lafı çok ağır bir yüktü. "Damarlarında Türk kanı akıyor, daha ne istiyorsun?" Herkes hep bir ağızdan dediğimi onaylarken, direk Emre'ye baktım. Sıranın ona geldiğini anlamıştı.

"Ben Emre. Emre Bozkurt. Otuz sekiz yaşındayım. Biricik kızımdan başka kimsem yok. Ankara'da doğdum ve Ankara'lıyım. Burcum akrep, 8 Kasım doğumluyum."

Herkes beni kırmayıp kendini tanıtmışken, tek bir kişi hariç sessizce duruyordu. İster istemez Tekin'i buldu gözlerim. Emre ile göz göze geldiklerinde, Emre boş bakışlarıyla karşılık veriyordu. Masada derin bir sessizlik oluşurken, herkes Tekin'i izliyor ve konuşmasını bekliyordu.

"Ben Tekin, Tekin Acar." Diyerekten girdi lafa, öyle ki lafa girişi bile herkesi hizzaya dikecek cinstendi. "Otuz beş yaşındayım. Mardin'liyim. 18 Ocak doğumluyum, burcumu bilmiyorum."

Evli mi ya da bekar mı olduğunu söylememişti ve hatta bir ailesi olup olmadığını bile. İçimdeki kurt yine ve yeniden rahat durmamıştı. "Evli misin yoksa bekar mı?" Derin bir sessizlik ortamı kaplarken kimseden çıt çıkmaması dikkatimi çekti. Söz konusu Tekin'in konuşması olduğu an herkes sessizleşiyordu, herkesten farksız ona olan saygıları çok daha farklıydı.

"Allah katında evliyim, hâlâ." Derin bir nefes aldı ve sandalyesini geri çekip ayağa kalktı. Lavabo koridoruna saptığında, yokluğunda bile kimse tek kelime bile edememişti.

Tekin kapalı kutu gibiydi. Onu anlamak, çözmek çok zordu. O istediği zaman ona erişebiliyor ve anlayabiliyordun.

Bu özellikler istemeden de olsa bana birini hatırlatmıştı.

Birkaç dakika sonra Tekin tekrardan masaya geldiğinde, herkes ortamın enerjisini değiştirmek için konudan konuya atılıyordu. Fakat geçen dakikalarda Emre, Tekin ve ben üçlüsünün bakışları sürekli kesişiyor ve o bakışlardan bir anlam çıkarmaya çalışıyorduk.

Her sessizliğin, her bir derinliğin asıl sebebi içte gezen acılardan geçiyordu. İnsanı lal eden, derinliği hissiz kılan tek şey o acıdan ibaretti. Öyle ki bu masada en sessizimizden en konuşkanına kadar bir zincir oluştuğunda bile, en çok acısı olandan en az acısı olana kadar sıralanmıyorduk. En çok acısını gizleyenden, en çok unutmaya çalışanına göreydi.

Bu zincirde tam olarak neredeydim bilmiyorum. Acı kavramı sessizliği kendine yükümsüz kılmışken, bir o kadar da patlama noktasına itebiliyordu ve bu iki şey çok ince bir çizgi farktan oluşuyordu.

Aradaki bu zincir birbirine uzak sayılmazdı; öyle ki adamı en sessiz haline büründüren acı, günü geldiğinde bir adımla gürültüyle boğacak kadar güçlü bir duyguydu.

♟️♟️♟️

Ses sistemi olduğunu yeni öğrendiğim o evde, o evin mutfağında yaptığım pastayı buzdolabında dinlenmeye bırakmıştım. Arkın üst kata çıkıp üzerini değiştşrmek istediğinde, hazırlamış olduğum sürprize kendimizi hazırlarken ben de etrafı topluyordum. Arkın, belli bir süre sonra üst kattan inmişti. Siyah keten pantolon ve siyah polo yaka tişörtü kusursuzluğunu ikiye katlamıştı. Saçlarında ıslak bir görünüm vardı ve tıraş olmuş gibiydi. Cildi parlıyordu.

"Hazır mısın?" Başımı hızla olumlu manada salladığımda, Arkın montunu giyiyordu. Pastayı dolaptan çıkarıp koruma kabına yerleştirdiğimde, Arkın kutuyu almıştı. Siyah dar kesim keten pantolon ve siyah gömlek ile üzerime giymiş olduğum kaşe mont bir bütün halindeyken, son kez aynadan baktım kendime. Daha sonrasında kısa saçlarımı geriye doğru atıp kapıyı araladığımda Arkın bahçeye çıkmıştı. Peşinden çıkıp anahtarı alarak kapıyı örttüm ve kapıyı kilitleyerek hızla arabaya doğru yürümeye başladık. "Arabanın anahtarı sol cebimde," dediğinde hızla montunun cebinden araba anahtarını aldığımda, açma tuşuna basmış ve Arkın için sürücü koltuğunu aralamıştım. Daha sonrasında ben de sağ yolcu koltuğuna geçip kemerimi takar takmaz pastayı Arkın'dan devraldım.

Yaklaşık beş dakikalık bir yolculuktan sonra karargaha varmış ve hızla benim dil dersi aldığım odaya doğru ilerlemiştik. Odanın kapısını açar açmaz, Göktuğ oturduğu sıradan hızla ayağa kalktı. "Hah, geldiler sonunda." Odada sadece Kurt Timi değil, aynı zamanda daha önce gördüğüm fakat hiç tanışmadığım birçok asker de buradaydı.

"Karan'ı çağırabilir miyiz şimdi." Emrenin sorusuna hızla başımı sallayarak cevap verdiğimde, Arkın ile montlarımızı bir köşeye bırakıyorduk. Emre telefonda birkaç bir şey yapıp daha sonrasında telefonu hoparlöre aldığında, Karan'ı aradığını anlamıştım.

"Buyurun komutanım," dedi telefonun ucundaki Karan.

"Neredesin lan sen?"

"Karargah bahçesindeyim komutanım."

"Çabuk D1 odasına gel. Acil görev emri verildi, baskın yapmamız gerek. Seninle de sonra görüşeceğiz." Cümlesinden sonra hemen telefonu kapattığında pastayı ellerime almış, Arkın ise yirmi dokuz tane mumu teker teker yakmıştı. Ortada ben, solumda Arkın ve tek sıra halinde duran diğer kişiler ile sessizce Karan'ın gelmesini bekliyorduk. Göktuğ ise kamerası ile etrafı çekmeye başlamıştı.

"Odaya girer girmez, sürpriz, diye bağıracağız tamam mı?"

Dediklerime karşılık bir askerin, "Hanım abla sen bizim forsumuzu mu çizdireceksin yaa?" Demişti ve hep bir ağızdan kıkırdadığımızda, kapı hızla açılmış ve Karan kan ter içinde içeri girmişti. Kenan, hızla içeri giren Karan'ın yüzüne doğru konfeti patlattığında, Karan konfetinin etkisinden olsa gerek hızla yere düşüp kapıya doğru sürünmeye başlamıştı.

"Baskın var! Yetişin, baskın var!"

Karan'ın çaresizce seslenişine cevap veren tek şey sessizlik olduğunda, hızla arkasını dönmüş ve sonunda bizi fark etmişti. Hep bir ağızdan, sürpriz, diye bağırdığımızda Karan neye uğradığını şaşırmıştı. Kenan, Karan'ı yerden kaldırıp bize doğru getirdiğinde, pastayı ona doğru tutuyordum.

"İyi ki doğdun Karan," dedim ve beraberinde birçok asker dediğimi tekrarladı. "Umarım yeni yaşın dilediğin gibi olur." Bu söylemlerim de hep bir ağızdan tekrarlandığında, kulakları Arkın'ın fısıldayarak konuşması doldurdu.

"Koroda mıyız amına koyayım?"

Göktuğ ve ben, Arkın'ın dediklerine karşı kıkırdadığımızda hızla araya girdim. "Yirmi dokuz tane mum var burada ve eğer biraz daha beklemeye devam edersen üzerine erimiş mumlu pasta yiyeceğiz."

Karan önce gözlerini yummuş, derin bir nefes almış ve tek nefeste, yirmi dokuz tane mumu tek seferde söndürmüştü. "Hey yavrum be, sura üfledi sanki mübarek." Göktuğ'un dediğine karşılık gür bir kahkaha atıldığında herkes alkışlamaya başlamıştı.

Herkesin yüzünde koca bir gülümseme varken, buraya gelerek en doğru kararı verdiğimi bir kez daha anladım. Öyle ki; burası bana bir ailenin temelini kan bağı değil, maneviyatın doldurduğunu bir kez daha hatırlatmıştı.

♟️♟️♟️

Selam, selam, selam... Sakin ve acısız bölüm yazacağım dedikten sonra bu bölüm için bana kızmazsınız, öyle değil mi?

Ben galiba acı ve kaostan zevk alıyor olabilirim.

Gelecek bölüm görüşmek üzere. Işıkla kalın. 🤍♟️

1-) Arkın ve Tülin'in derin sohbetleri size ne hissettiriyor?

2-) Şehit düşen kızımız hakkında ne hissediyorsunuz?

3-) Tekin'in içinde yaşadığı ve onu sessizliğe hapseden acısı sizce ne olabilir?

4-) Çakı, bu baskın üzerine Kurt Timi'ne karşı hamle yapabilir mi?

5-) Daha çok çatışma sahnesi olmalı mı?

Bölüm : 01.10.2025 08:43 tarihinde eklendi
Okur Yorumları Yorum Ekle
Hikayeyi Paylaş
Loading...