13. Bölüm

13. BÖLÜM

Tuğçe Nur Avşar
poisonthis

"Dünyada kusursuz iki insan vardır. Biri ölmüştür, öteki ise doğmamıştır."

♟️♟️♟️

İnsanın ruhu, bedeninden ayrılmadan da ölebilir miydi?

Ruhu ateşler içinde yanarken, bedeni sapa sağlam kalabilir miydi?

Mümkün müdür böyle bir şey? Ruhumu içimde hissetmezken, bedenimin bu dünyada ne işi vardı? Acı çekmekten başka bir işe yaramazken, neden bu olanlara bir son veremiyordu?

İnsan, uyuduğu uykudan uyanamayıp bir kabusun içine sıkışıp kalabilir miydi?

"Ne olursa olsun, önce kendini düşün. Dünya fani, insanlar nankör. Söz konusu biz bile olsak her zaman kendini düşün," demişti annem. Doğum günü kutlamasından sonra uyku tutmamıştı ve gecenin bir saati mutfakta yaptığım pastayı yerken yanıma annem gelmişti. O pasta kuru kuru yenmez, diyerekten ballı süt kaynatıp zorla önüme koymuştu.

Hissetmişti.

"Anne, ben sizi kaybedemem. Söz konusu siz olursanız, bencillik yapacağımı nasıl olur da düşünürsünüz?"

Masada duran elimi sıkıca tuttuğunda, şefkatli bakışları buğulanmış ve yüzüne içten bir gülümseme konmuştu. "İşte sen bu yüzden yanımdasın, bu yüzden hâlâ benim kızımsın. Diğer üç evladım bana bunu bile reva görmezken, sen bana her gün, iyi ki doğurmuşum, dedirtiyorsun."

Derin bir iç çektiğimde, bundan pişman olarak hızla geri bırakmıştım nefesimi. O keskin koku boğazımı keserken, nefes almak bile işkence olmuştu benim için. "Bunları düşünme artık. Onlar kendi seçimini yaptılar ve artık içten içe bunları düşünerek kendine zarar verme."

Ellerimiz birbirine sıkıca kenetlenmiş, sokak lambasının içeri girebildiği kadar aydınlıkla birbirimizin yüzüne bakıyor ve en içten halimizle gülümsüyorduk. O gülümseme yavaş yavaş ağlamaya devrilince, içimde bir ağırlık hissettim. "Ölsem haberleri olmayacak. Sen de evlatsın, sen de onlar gibi aynı sütü emdin. Ben anlamıyorum, nasıl olur da bana karşı düşman kesilirler?"

Annem böyle konuştukça içimdeki fırtınayı dizginlemek benim için daha zor bir hâl alıyordu. İçinden geçenleri asla bize anlatmazdı fakat davranışından anlardık. Öyle ki, annem bu mevzuyu çok kafaya takardı. "Öyle düşünme," dedim yerimden kalkıp anneme sarılarak. "Ölsen mezarını kuru bırakmayacak bir evlada sahipsin. Ben sana yetmez miyim?"

Ağlamasının arasından kıkırdadığında, "Gözüm arkada kalmaz. Babana da kendine de çok iyi bakarsın bundan eminim," dedi.

Sahi, babam da yoktu artık. Söylesene anne, siz yokken kendime iyi baksam ne değişecekti? Siz geri gelecek miydiniz? Bir iyi bakmanın bedeli bütün hayatımın dengesini sarsarken, nasıl olur da yanınıza gelmek istemezdim?

"Üç gün geçti," dedi bir ses. Aralıklı kapının ardından geliyordu fakat ortam o kadar sessizdi ki, fısıldasa bile duyabiliyordum. "Ve tek lokma bile yemedi." Emre konuşuyordu, sesinden tanımıştım. Üç gün mü geçmişti?

Annem ve babam, o ateşlerin arasında cayır cayır yanışının arasından üç gün mü geçmişti?

"Serumlarla ayakta duruyor, tabii durmak denirse." Bu Emre değildi, Arkın mı gelmişti? Yavaş yavaş her şeyi hatırlamaya başlıyordum. Günlerdir insan yüzü görmemiştim, bakışlarım yatırdıkları sedyede koca bir boşluğa dalmıştı. O boşlukta gözlerimin önünden bir an bile olsun, annemin son kez gözlerime acılı bakış atması bir an bile olsa gitmemişti. Bilakis, bütün bedeni yanmasına rağmen yüzü hâlâ ay gibi parlayan babamın ölüm anı da bir an olsun gitmemişti bu karaya bürünmüş gözlerimin önünden.

İnsan kör olmak ister miydi? Ben istemiştim. O yangında gözlerim de yansın istemiştim.

"Delirmiş gibi. Üç gündür gözlerini o boşluktan ayırmadı, hiç uyumadı bile. Sadece oturup o koca boşluğa bakıyor. Aldığı ağrı kesiciler uykusunu getirir insanın, Tülin gözünü bile kırpmadı Tekin." Emre, acı çeker gibi konuşuyordu.

"Uykuya direnmesi halüsinasyon görmesini sağlar belli bir süreden sonra," dedi Arkın, cümlesi bittikten sonra derin bir iç çekmişti. Bu iç çekiş, acı çeken yüreği bedeninden kovmak ister gibiydi.

Bana üzülüyorlar mıydı?

"Cenazeleri gömmemiz lazım artık," dedi birisi. Bu sese çok aşina değildim fakat kim olduğunu anlamıştım, konuşan Tekin'di. Evet, Tekin. Mihriban nasıl ölmüştü? Tekin, Mihriban şehit düştüğünde nasıl hissetmişti? O da acı çekmiş miydi? Mihriban, çok canı yanmış mıydı şehit düşerken?

Ya da Emre; Dudu o otobüsün içinde patlama sonucu hayatını kaybettiğinde ve Emre bunu telefonla duyduğunda o da ölmek istemiş miydi? Emre de son kez sevdiğiyle konuşarak uğurlamıştı onu ölüme. Bir iyi bakmanın altında ezilmiştir, geriye kalan kızı için ezildiği yerden kalkmıştır.

Ben, ben kim için ezildiğim yerden kalkacaktım?

"Bir gelişme var mı?" Bir kadın sesi daldı sessizliğin arasına. Beyaz gelmişti, nefes nefese kalmış gibiydi. "Ne olur iyi deyin, ne olur tepki verdi deyin!" Sesi titriyordu, ağlıyor muydu benim için. "Allah'ım, nasıl dayanacak bu acıya?"

Evet, nasıl dayanacaktım ben bu acıya? Neden çıktım ki ben o evden? İlkay neden karşıma çıktı ki? Eğer beni evimden uzaklaştırmasaydı, hemen sıkılır eve dönerdim. Bu acıya maruz kalmak yerine, belki ben de aileme tutunur göçerdim bu dünyadan. Yaşadıklarım yetmemiş miydi? Annem ve babam yana yana ölmüşken, ömrümün sonuna kadar içimin yanmasına ben nasıl engel olacaktım?

Biri cevap versin artık, ben nasıl dayanacağım?!

Önce usulca yumdum ruhum gibi kara olan gözlerimi. Sızım sızım yandı yüreğimdeki acı gibi. Çok mu açık tutmuştum göz kapaklarımı? Neden bu kadar çok sızlamıştı? Sol kolumdaki serumu bir hışımla çekip çıkardım. Canım çok yanmıştı.

Sus, sus artık! Senin annen ve baban yana yana can verdi, bu acı senin canını yakamaz!

Önce ayaklarım sarktı yüksek yataktan. Yavaşça soğuk zeminle buluşunca, düşecek gibi oldum ama düşmedim. Sarsıldım ama hızla toparlandım. Mecalim bile yoktu. Bedenim zangır zangır titriyordu. Aralık olan kapıyı usulca sonuna kadar açtığımda, önce Beyaz ile buluştu gözlerim. Emre'nin sırtı kapıya dönük, sağ tarafında Arkın ve sol tarafında da Tekin vardı. Tam karşısında ise Beyaz bulunuyordu ve göz göze gelir gelmez hızla yanımda bitmesi bir oldu.

"Tülin," dedi boynuma kollarını dolayarak. "Şükürler olsun, kalkmışsın."

Buna kalkmak denir miydi? Ruhum annem ve babamın yanında gömülmeyi beklerken, bedenimin burada var olması iyi bir şey miydi?

Maalesef, bu lanet bedeni hissediyordum. Bütün bu olanlar kabus değildi. Bir rüyaya sıkışıp kalmamıştım, uyanmayı geç hiç uyumamıştım bile. Sahi, bu yaşadıklarımın kötü bir kabustan farkı neydi?

Önce Emre'ye baktım, ardından Arkın'a. O ne annesini ne de babasını tanımıştı bu dünyada. Bilmediği duygudan benim acımı anlayabilir miydi? Yalnızlığa doğar doğmaz mahkum olmuşken, benim ruhumun acısına ortak olabilir miydi?

Soruyorum size, kaç insan benim içimdeki acıyı söküp atabilirdi?

"Saat kaç?" Günler sonra konuşmamın etkisiyle sesim o kadar çatallı çıkmıştı ki, bu sesin bana ait olduğuna bile inanamıyor gibiydim. Bu beden, bu ruh bana ait değildi. Beni bana geri verin!

Herkes sorduğum ilk soruya şaşırırken, Tekin hızla kolundaki saate baktı. "Sabah oldu, altıya on var."

Gözlerim bu sefer Arkın'la buluştu. O mavi gözleri kan çanağına bürünmüş gibiydi. Ağlamış mıydı yoksa benim gibi uykusuz muydu? "Bugünün tarihi ne?"

"8 Nisan," dedi Arkın, gözleri dolmuştu ve sesi tıpkı benimki gibi çatallıydı.

İçim o yangının küllerine bürünmüş, ruhum isi gibi karaya hapsolmuşken nasıl ayakta durabiliyordum bilmiyorum. Fakat beni ayakta tutanın bedenim değil, acıyı en derinlerinde yaşayıp hâlâ ailesine bağlı kalan ruhumdu. Yaradanın vardır bir bildiği, kaderin vardır bir planı. Ben hayatta kaldıysam, ben o gün ölmediysem, ben o gün kılpayı ölmekten kurtulduysam; vardır bir nedeni, vardır bir hayrı.

Ölmedim, bedenim diriyken ruhum mezarlığa aitti. Ölmedim, çünkü o mezarlığa bugün annem ve babam gömülecekse devamını ben kendi ellerimle getirecektim.

Vardır bir sebebi, çünkü bu acı içime kor ateşleri yaktırdıysa beraberinde cehennem ateşini getireceğime bütün dünya şahit olacaktı.

Ben Tülin'dim, sadece Tülin. Soyadını kazazadeye mahkum eden biriyken, yaşadıklarının hesabını kor ateşlerden soracağımı herkes bilmeliydi.

"Hazırlıklara başlayın, herkes bilsin. Altun ailesinin cenazesi var."

♟️♟️♟️

Altmış üç saat, elli iki dakika, akıp giden saniyeler.

Bir rüya bu kadar uzun olabilir miydi? Akarak saniyelikten, dakikalığa terfi eden zaman nasıl olur da koca altmış üç saati içimde hâlâ kor ateşin yanmasını sürdürebilirdi? Sönmeliydi, bir ateş bu kadar uzun süre yanamazdı, fıtrata tersti.

Annem ve babam, altmış üç saat boyunca yanık bedenleriyle gömülmeyi mi beklemişti?

Evet, bu kesinlikle bir rüyaydı. Bu ben değildim. Yanarak acı çeken bedenlerini gömmemiş, altmış üç saat daha acı çekmelerine izin vermiştim. Bu kesinlikle ben değildim. Bedenim artık ruhumu tanımazken, ruhum bile kendi benliğini reddediyor gibiydi. Bu bir rüyaydı, yoksa çoktan delirirdim.

Söndürün şu ateşi, verin bana ailemi geri. Uyandırın beni bu rüyadan çünkü ben, ben olmaktan çıktım. Ruhum bedenime geri dönsün zira bedenim, aitliğini mezarlara hapsedecekti.

Kurtarın beni bu ızdıraptan, dayanamıyorum.

"Kalk bakalım ayağa," dedi Beyaz. Sesi o kadar buğulu geliyordu ki, dibimde olmasına rağmen çok uzaklardan işitiyor gibiydim. Elinden tutup ayağa kalkmak istediğimde, eline verdiğim ağırlığıma bileğim dayanamamış ve bükülmüştü. Düşecek gibi olduğumda, Beyaz hızla kollarımdan tutmuş ve tekrardan kaldırmıştı. "Tuttum, dik dur bakalım."

Ruhum bükük, bedenim kıldan ince kopmaya müsait. Söylesenize, dik durmak nasıl bir şeydi?

"Fermuarı da çektik mi, tamamdır." Üzerime giydirdiği siyah uzun eteğin fermuarını çektiğinde, ince örgülü siyah kazağın uçlarını da özenle düzeltti. Ardından günlerdir sadece oturmakla yetindiğim yatağın üzerinden ince siyah bir eşarbı aldığı an, tiz bir melodi sesi kulakları doldurdu. "Ben hemen geliyorum," dedi Beyaz. Telefonu çalmıştı ve önemli olsa gerek, hızla odadan çıkmıştı. Beyaz çıkar çıkmaz, yokluğunu Arkın doldurdu. Usulca yanıma gelmiş, bükük boynumu dikleştirmek ister gibi çenemden tutup hafifçe havaya kaldırmıştı.

"Güzelim," dedi kısık sesle. Gözleri maviliğini korurken, etrafındaki beyazlık kırmızıya bürünmüştü adeta. Kısa ve dağınık saçlarımı eliyle düzelttiğinde, belli bir süre sadece perçemlerimi sevdi. "Ah Tülin, ah canım ciğerim." Ellerimin arasından siyah eşarbı almış, özenle başıma geçirmiş ve iki ucunu çaprazlama omuzlarıma atmıştı. Başımda eşarbı bir kez daha düzeltip dışa taşan perçemlerimi düzelttiğinde, iki elinin arasını yanaklarım doldurdu. Belli bir süre sadece gözlerimin içine baktığında, kendisinin aksine sadece boşluk gören gözlerimde ruhumu arıyor gibiydi. Ellerini yanağımdan çekip önümde çömelince, yerde duran siyah uzun botlarımı usulca ayaklarıma giydirdi. Ardından ellerimden tutmuş, yavaşça beni ayağa kaldırmıştı. Bu sefer düşecek gibi olmadım, gücümü Arkın'dan alıyor gibi daha sağlam bastım yere adımımı. "Hadi gidelim," dediğinde, sol eliyle sol elimi tutuyor, sağ eli ise belimde yer alıyordu. Üzerime askılıktan siyah ceketi alıp geçirdiğinde, günlerimin geçtiği hastane odasından sonunda çıkmıştım.

Yavaş adımlarla bitirdik o uzun koridoru, asansöre binip başka bir kata indik Arkın'la birlikte. Birçok insan yüzü günler sonra gözlerimle buluşunca, her göz göze geldiğim insan yürüyen bir ölüymüşüm gibi baştan aşağı beni süzüyordu. Sensörlü kapı varlığımı algılamış, bana kapılarını açmıştı. Dışarıda gözlerim ilk Emre'yle buluşunca yavaş yavaş diğer tanıdık yüzleri de radarına aldı. Tekin, Şafak, Batın, Karan, Kenan ve Göktuğ. Kurt timi buradaydı. Öyle ki, Afra, Gökçe ve Yaren de gelmişti.

"Tülin," dedi Gökçe, hızla yanıma gelmiş ve kollarını boynuma dolamıştı. "Kardeşim, acını anlıyorum. Biz hep senin yanındayız." Doğru ya, Göktuğ ve Gökçe, çok yakın bir tarihte anne ve babasını kaybetmişti. Sahi, onların ailesi neden ölmüştü?

Farklı hayatlar, farklı acılar. Tek bir ortaklık vardı, ölümün getirdiği derin bir bağ. Hayatlar, yaşantılar, doğrular ve yanlışlar hepimize farklı yazılmıştı ve koca bir zıtlığın ortasında biz bir olmayı başarmıştık. Bizi biz yapan, farklılıklarımıza rağmen içimizdeki derin acılardı.

"Biricik kardeşim, güzel kızım benim." Afra dolu gözlerle, kendini ağlamamak için sıkarak yanıma geldiğinde başımı bağrına basmıştı. Alnımdan öpüyor, kokumu içine çeke çeke ferahlamaya çalışıyordu. "Ah güzel yüzlü Tülin'im, biz hep senin yanında olacağız."

Başım Afra'nın bağrındayken, Emre ile göz göze gelmiştik tekrardan. Öyle ki, bakışlarımız birbirini bulduğu an, Emre boynunu eğip başka bir yöne dönmüştü. "Gidelim mi artık," dedi biri. Tekin, bir eliyle arabaları gösteriyordu. Herkes birer arabaya geçerken, Arkın elimden tutmuş ve beni siyah arabanın arka yolcu koltuğuna bindirmişti. Kendisi de sürücü koltuğuna geçerken, yanına Beyaz oturdu ve benim yanıma da Yaren gelmişti.

"Tülin," dedi Yaren. Başımı yasladığım camdan ayırıp gözlerinin içine baktığımda, usulca ellerimden tuttu. "Bari burada yapma." Dediğine karşılık kaşlarım çatılırken, ne dediğini anlamadığımı anlamış olacak ki cümlesine kaldığı yerden devam etti. "Gücünü bu durumda ortaya koymak zorunda değilsin. Acını dibine kadar yaşamalısın ki geleceğine sürüklemeyesin. Sakın yanlış anlama bu dediğimi, bu acı sonsuza kadar içinde yaşayacak. Geçecek gibi değil bu sızı fakat en azından, bari şu an kendini, bari bize güçlü göstermeye çalışma."

Ne diyordu? Anlamıyorlar mıydı beni? Ruhum bedenimde bile değildi, hiçbir şey hissedemiyordum. Ruhum hissetse bile, bedenime yansımıyordu çünkü ruhum bedenimde değildi. Ne güçlü göstermesinden bahsediyorlardı? Ben canlarımı kaybetmişken, artık nasıl güçlü durmayı becerebilecektim?

Başımı tekrardan cama çevirdiğimde, gökteki kara bulutlara kaydı gözlerim. Bütün bu olanların rüya olmasını isteyen yanım ve bütün gerçekliği yüzüme vuran koca bir hayat vardı. İkisi arasında derin bir savaş başlamıştı. Bu savaşın kazananı şimdiden belliydi, fakat ben kabul edemiyordum. Bütün bu olanların rüya olduğuna inanmak, evime gitmek, annemin bol tuzlu da olsa yemeklerinden yemek, babamla dertleşmek istiyordum.

Beni evime götürsünler, zira ben buraya ait değildim.

Gri gök ve yeni yeni canlı renge bürünen doğaya baktığımda, nisan ayının yağmuru çiselemeye başlamıştı hafiften. Camı sonuna kadar açıp başımı tamamen kapıya yasladığımda, yüzüme çarpan yağmur damlalarını olabildiğince en derinimden hissetmeye çalıştım. Bunun için bir çabaya girmeme bile gerek yoktu aslında, damlaların gelişinden bile anlayabiliyordum. Hissetmek şöyle dursun; yüzüme çarpan sadece yağmur damlaları değil, yaşananların rüya olmadığı gerçeğinin okkalı tokadıydı.

Yüzümden akıp giden yağmur damlaları göz yaşlarıma karıştığında, ağladığımı fark etmem bile çok zor olmuştu benim için. Yağmurun soğukluğunun aksine gözlerimden akan sıcak yaşlar, siyah ve beyaz gibi koca bir zıtlığa hapsedilmiş gibiydi yüzümde. Ilıman bir son yazıyorlar, yüzümde bir birliktelik oluşturuyorlardı.

İçimdeki beyaz siyaha bulandığında da böyle kalabilecek miydim? Ben, yaşadıklarımın acısıyla karaya hapsolduğumda beyazlığıma ihanet mi edecektim?

Bir el hissettim sağ omuzumda; başımı çevirip yanımda oturan Yaren'e baktığımda, acılı bir gülümseme ile karşılık verdi. Araba durmuştu, Arkın arabadan inip kapımı açtığında elini tutmam için uzatmıştı elini. "Gel," dedi fısıldar gibi. Güçlükle elimi kaldırıp elini tuttuğumda, bir diğer eli hızla belimi buldu. Neredeydik biz? Nereye getirmişlerdi beni? Etrafıma baktığımda koca çam ağaçları karşılamıştı beni.

Mezarlıktaydık.

Sene 2012'ydi, tarih ise 3 Kasım'ı gösteriyordu. Dedem İsmail Altun ve babaannem Farya Altun'un mezarına gelmiştik o gün. Altun ailesine bağlı birçok kişi bu mezarlığa gömülürdü. Annem ve babam o tarihte evlenmişti. En mutlu günlerinde, dedem ve babaannemi ziyaret etmek istemiştik.

İnsanoğlu unutmaya ne kadar da müsaitti. Günün sonunda varacakları yeri bilmelerine rağmen, o an hiç gelmeyecekmiş gibi yaşamaları ne kadar da ahmaklık ötesiydi. Ben ki ailemin günün birinde buraya geleceğini, buraya ait olacaklarını unutmuşken nasıl olur da kendi irademe ve gücüme karşı gelip bütün yaşananlara baş kaldırmıştım?

Hepsi benim yüzümdendi.

Altun olma yolunda bir askerin canı elden kayacakken, yine arlanmamış burnumun dikine gitmiştim. Aldığım karşılığın bedelinde sadece bir ot parçasını ateş altında bırakırken, bunun karşılığı iki canı bu mezarlığa uğurlamak olamazdı.

Ben çok güzel unutmuştum. İnsanoğlu acımasız, dünya fani, hayat ise koca bir adaletsizliğin kölesiydi. Hırsımı yüceltirken, ben çok güzel bir şekilde ayaklar altına alınmıştım.

Gücün konuştuğu bu köle hayatta, bir ot parçası gibi ateşin ortasına atılmıştı bu aciz yüreğim. Benim ailem cayır cayır yanarken, beni de sonsuza kadar yanmaya mahkum kılmışlardı.

Sen çok güzel unuttun, Tülin. Hırsının bedeli kurbanlarını buraya getirdi, sen ise acıya hapsoldun.

Bir yanımda Arkın elimden tutmuş beni bir yere sürüklüyordu, diğer yanımda ise Beyaz vardı. Olduğum yerde durup arkamı döndüğümde, bakışlarımın altında mahçup olan Emre'yi buldu direkt gözlerim. Yanında Tekin ve Şafak vardı. Öyle ki, Tekin'in gözlerinde bile hüzün yer edinmişti. Şafak, kısık gözleriyle bana bakıyordu. Onların arkasında ise Yaren, Gökçe ve Afra vardı. Afra sessiz sedasız ağlıyor, Gökçe göz yaşlarını göstermek istemez gibi hızla siliyor, Yaren ise dolu gözlerle bakışlarıma karşılık veriyordu. Batın, Karan, Kenan ve Göktuğ ise Arkın'ın sağ çarprazında kalıyordu. Göktuğ da tıpkı kardeşi gibi, dolu gözlerini saklamak ister gibi hızla başka yöne çevirdi bakışlarını. Batın şefkatle süzüyordu beni, içindeki acıyı gizlemek ister gibi. Kenan, ciddiyetinin arkasında acısını gizleyemez haldeydi. Karan ise beyaz teni ve ela gözleriyle ağladığını gizleyemeyecek kadar savunmasızdı. Arkın'a baktım sonrasında, mavi gözleri hâlâ kan çanağına hapsolmuş gibiydi. Soluma dönüp Beyaz'a baktım en son. Buğday teninde ilk defa makyaj yoktu, saçları dağılmış gibiydi. Çok ağlamıştı, yüzünden fazlasıyla okunuyordu.

"Anne," dedim bize doğru gelen anneme doğru. Daha net bakmak istediğimde, babamı da görmüştüm yanında. "Baba," diye çıktı sesim dudaklarımın arasından. Birkaç adım atıp onlara doğru yaklaşmak istediğimde, bir el koluma sarıldı. Umursamadım, kolumu o elden çekip adımlarımı hızlandırdım. El ele tutuşmuş, beyazlar içinde bana geliyorlardı. Gerçek değilmiş, hepsi rüyaymış. Geliyorlardı işte, bana geliyorlardı. Üstelik yüzlerinde güller aça aça, baharı içlerinde yaşıyor gibi geliyorlardı. "Çok kötü kabus gördüm anne, sizi kaybettim sandım!" Günler sonra konuşmamın, hatta bağırışımın anlaşılır olmaması sesimin oldukça çatallı çıkmasından kaynaklıydı. Hıçkırıklarımın arasından, "Söz veriyorum bir daha kafamın dikine gitmeyeceğim. Anne bu rüya çok kötüydü, baba sizi kaybettim sandım." dediğimde, bir el omuzum dokundu. O elin sahibine baktığımda, Emre yaşlı gözlerle tam yanımda duruyordu. "Emre bak, annem ve babam ölmemiş. Bak, bize doğru geliyorlar..." dedim elimle karşı yolu göstererek. Tam o an beyazlar içinde, el ele tutuşmuş, yüzlerinde koca bir gülümseme ile bana doğru gelen annem ve babam, yavaş yavaş gözlerimin önünden kaybolmuştu.

Bana doğru gelen tek şey, yeşil renkteki cenaze arabasıydı.

"Baba," dedim inkar etmek istercesine. O an günlerdir hissedemediğim ruhum aniden içime çekilmiş gibi hissettim. İşte o an, bedenim ruhuma kavuşurken ben kendi benliğime veda ediyor gibiydim. "Anne!" Dizlerim sert zemine öyle bir çakılmıştı ki, bunun acısını bile hissedemezken koca mezarlığı haykırışım kapladı. Avuç içlerimle yere vuruyor, avazım çıktığı kadar haykırıyordum. "Annem!" Bir kez daha yere vurup bağırdığımda, Emre kollarımdan tutup kaldırmaya çalıştı ölüden farksız bedenimi. "Bırak beni!" Hıçkırıklarımın ardı arkası kesilmezken, bir kadın sesi işitti kulaklarım. Ardından yanıma çökmüş ve beni kollarının arasına almıştı.

"Tülin'im. Halacığım." Başımı yerden kaldırıp yanımda duran kadına baktığımda, bu kişinin Gül halam olduğunu görmüştüm.

"Hala," dedim fısıldarcasına.

"Kızım, halasının biriciği. Geçecek güzelim, geçecek canımın içi."

O kadar içten sarılıyordu ki, babamdan bir parça olması acımı biraz da olsa dizginler gibi yok ediyordu. "Her şey benim yüzümden oldu, hala. Her şey benim yüzümden, benim yüzümden!"

Gül halam hızla yüzümü iki avucunun arasına aldı. "Kendini neden suçluyorsun? Doğalgaz borusunda sızıntı olması nasıl olur da senin suçun olabilir, güzel kızım?" Hızla dönüp Emre'ye baktığımda, öylece bana bakıyordu. "Geçecek güzelim, inan bana geçecek. Ben hep senin yanında olacağım."

Halamın desteğiyle ayağa kalktığımda, cenaze arabası dibimize kadar gelmişti. Kurt timi annemin ve babamın tabutunu omuzlarına alırken, hıçkırıklarımı içime akıtıyordum. Onların yanında ağlamaya hakkım yokmuş gibi içime içime ağlıyordum, göz yaşlarıma hakim olamasam da. Önde hoca efendi, arkasında annem ve babam, onların arkasında da biz olacak şekilde ilerliyorduk. Dualar eşliğinde ilerlerken, tabuta bakmamaya çalışıyordum. Arkın belimden ittirerek bana destek olurken, bir an başımı göğe kaldırmak istedim. Gri tonunu daha koyuya hapsederken, gök gürültüsünün ışığı yayıldı etrafa. Ardından o derin sesi yüreklerde hissedilir gibi çaktı şimşeklerini.

"Arkın," dedim içimdeki hıçkırıkları bastırmaya çalışarak.

"Söyle, güzelim."

Hiçbir yöne bakmak istemiyordum. Yerden başımı kaldıramaz bir mahçupluğun içindeydim. Kafam yerden kalkarsa, gözlerim o iki tabutu hedef alırdı. O iki tabuta bakarsam, delirirdim. "Benim yüzümden," dedim ve bir hıçkırığı bırakıverdim dudaklarımın arasından. Arkın'ın sol kolu belimden yukarı kayıp daha sıkı sardı beni.

"Sakın kendini suçlama," dedi kulağıma fısıldar gibi. "Hiçbir şey senin yüzünden olmadı. Duydun halanı, bu bir doğalgaz patlamasıydı."

İnkar eder gibi başımı iki yana salladım. Değildi, bu bir doğalgaz patlaması değildi. O salkım ağacına asılı beyaz pankart ve üzerinde yazanlar her şeyi açık açık gösteriyordu.

Benim ailemi, Sadık Yazgan öldürmüştü.

Bir an, sadece bir an başımı kaldırmak istedim. İstemez olaydım, hemen bitişiğimde iki tane çukur kazılmıştı. İki avucumla yüzümü kapattığımda, içimden taşmak isteyen hıçkırıklarımı avucuma sığdırdım. Öyle ki, avucumdan da taşmak ister gibi şiddetini arttırıyordu.

Dünya, gözümden sakındığım ailemi iki çukura layık mı görmüştü şimdi?

"Arkın," dedim hıçkırıklarımın arasından.

"Ağla güzelim, ağla."

Arkın'ın kolları daha beter bedenimi sardı. Hıçkırıklarım, kürek seslerini bastırmak ister gibi daha gür çıkmaya başlamıştı dudaklarımın arasından. İşkence gibiydi; o kürekle toprağı aldıkları ses, hızla ailemin üzerine atmaları... Bu ses kulaklarımı kesmek istercesine geliyordu. Sonsuz azaba atılmış gibiydim, bitmek bilmedi o ses. Her duyduğumda bir kez daha ezildim. O toprak benim üzerime de atılmalıydı. Ne hakkım vardı yaşamaya?

"El Fatiha," diye bağırdı birisi. O an alnımı yavaşça Arkın'ın göğsünden ayırdım. Yavaşça soluma döndüm, iki yığın toprak bütününü gördüm. Benim ailem bu iki yığının altında mıydı şimdi? Bu kadar basit miydi her şey? Bir dua ile uğurlanacak mıydı yani? Artık yanımda olamayacaklar mıydı? Ben kiminle dertleşecektim? Her şeye rağmen kimin sevgisine muhtaç kalacaktım?

Ben yalnızlığın ezgisinde nasıl ayakta kalabilecektim?

"Baba," dedim iki mezarın tam ortasına doğru ilerleyerek. Sol tarafımdaki mezar, babama aitti. Her zaman olduğu gibi, annemi yine sol yanına ait görmüştü. "Annem." Dizlerimin üzerine çöküp iki elimi önümde birleştirdim. "Hadi uyandırın beni, çok sıkıldım bu rüyadan." Anneme ait olan toprak yığınını dürttüm iki kez. "Beni hiç öperek uyandırmadın, hadi bu sefer öperek uyandır. Anne lütfen, uyandır beni." Bu sefer babamın mezarına döndüm. "Baba," dedim ondan medet umar gibi. "Hadi uyandır beni, krep yap bana kendi ellerinle." Ses çıkmadı. Sağıma döndüm tekrardan, tahtada yazan o isme baktım.

Kardelen Altun

Soluma baktım.

Haldun Altun

Korka korka, titreye titreye o üzerinde annemin ismi yazan tahtaya dokundum. Dokunmaz olsaydım, varlığını hisseder hissetmez elimi çekmem bir oldu. Hızla dudaklarımı kapatmış, avucumu annemin toprağına vurup sıkıca sıkmıştım. "Anne! Anne ne yaptılar sana, anne?! Özür dilerim anne, annem ne olur kalk! Kalk gözünü seveyim kalk!" Bir kolum mezar tahtasına sarılıyor, bir kolum toprağına bulanıyordu. Yüzümü toprağına bastım. "Sen haklıydın anne. Ölümü getirirdi bütün bunlar, sen hissetmişsin annem. Ama ölümün asıl size geleceğini hissedememişsin. Özür dilerim anne, özür dilerim sizi koruyamadım. Özür dilerim sizi düşünemedim. Ne olur kalkın, ben sizsiz ne yapacağım?" Hızla babama döndüm, artık aşina olacağım mezarına sıkıca sarıldım. "Baba bari sen kalk, annem beni duymuyor galiba. Babacığım, annem tuzlu yemek yaparsa bundan sonra itiraz etmeden yiyelim tamam mı? Baba, ne olur kalk." Ağlamam daha beter şiddetlenince, yumruklarım daha sert yere çarpıyordu. "Kalkın, kalkın beni yalnız bırakmayın! Siz olmadan yapamam ben, yapamam asla yapamam! Kalkın artık çok sıkıldım, yeter dayanamıyorum!" Tekrardan anneme döndüm, daha derinden sarıldım mezarına. Kuru toprağını göz yaşlarımla ıslatıyordum.

Mezarının kuru kalmamasını sağlayan şey, göz yaşlarım mı olacaktı anne?

Yavaşça başımı kaldırdım, mezar tahtasına baktım son kez bakar gibi. O an adım sesleri işittim; önüme düşen eşarbımın altından adım seslerinin kime ait olduğunu gördüğümde, içimdeki acı sinire evrilmişti direktmen. Usul usul, yavaş yavaş bize doğru geliyorlardı. Toprağa avucumu bastırıp kalktım ayağa, gücümü topraktan değil annemden alıyor gibiydim. Kardelen Altun, kimin kızı olduğumu göstermemi istercesine gücünü içime hapsetmişti adeta.

İçimdeki sinirin bedenime yayılmasına izin verdim ama yüzümde esamesi bile okunmuyordu. Elimin tersiyle göz yaşlarımı sildim, bana doğru gelen o adımlara aynı şekilde karşılık verdim. Bir, iki, üç, dört ve beş derken; altıncı adımımın yarısında, sağ avucum Doğu'nun suratını sert bir şekilde boylamıştı. Kulakları dolduran tokat sesi herkesi şok etse de, benim içimdeki ateşe bir nebze de olsa su serpmişti.

"Nankör!" Bir tokat daha atmak isterken elim havada tutuldu, Arkın gelmişti. Kolumu çekiştirip daha beter Doğu'nun üzerine gitmek isterken, Emre de diğer yanıma gelmiş ve beni tutmaya başlamıştı. "Hangi yüzle gelirsiniz siz buraya? Nankörler! Bari mezarında rahat bırakın annemi, bari rahat rahat uyumasına izin verin! Çektirdikleriniz yetmedi mi?!"

Doğu, yüzüne okkalı bir tokat geçirmemin etkisiyle yüzü dönük bir şekilde hâlâ yere bakarken, Murat dayım devreye girdi. "Haddini bil, Tülin! Sen kim oluyorsun da kardeşimin cenazesine gelmeme engel oluyorsun?"

Sinirim küçük bir kahkaha ile dışa yansıdı. "Kardeş mi?" Murat dayımın dediklerine inanamıyor gibiydim. "Bir kardeşin olduğu şimdi mi aklına geldi?! Yıllarca karınla, oğlunla bir olup annemle bana azap çektirirken; annem evlenmesine rağmen gene bir olup, ellerinizi bizim üzerimizden çekmediğiniz yetmedi mi? Öyle ki siz, sizin bize yaptıklarınıza susmamıza rağmen bize nankörlükle karşılık verdiniz. Senin bir kardeşin olduğu şimdi mi aklına geldi, Murat efendi?!"

Emre, uyarıcı bir tonlamayla fısıldadı. "Tülin, sakin ol."

Bu sefer hızla, içimdeki hırsı boşaltmak ister gibi Emre'ye döndüm. "Ne sakini Emre, ne sakini?! O dört yılda bunlarla aynı evin içinde yaşarken annemle biz dayak da yedik, üzerimize iftiralar da atıldı, günlerce aç kaldığım da oldu. Ne diye sakin olacakmışım ya ben?!" Bu sefer Murat dayıma döndüm. "Annem evlendi, kurtuldum sizden derken gene bitmediniz. En sonunda ne oldu peki? O çok sevdiğin karın, benim elime muhtaç kaldı, benim!" Elimi yumruk yapıp bağrıma vuruyordum. "Allah'ıma bin şükür, siz Yazgan'ların köpeği olurken benim annem alnı ak bir şekilde kimseye muhtaç kalmayarak öldü. Artık ne sizi bilirim ne sözde olan emeğinizi."

Doğu, yavaş yavaş yüzünü yerden kaldırmış, keskin bakışlarını gözlerime kenetlemişti. Esmer teni sinirden kızarırken, sinirli bakışları bana sökmezdi. "O benim de annem," dedi dişlerinin arasından.

"Bana bak şerefsizin dölü," dediğimde Doğu'ya bir adım yaklaşıp işaret parmağımı tehtidkar bir imajla kaldırmıştım. "Sen Sadık'ın gücüne aşık olup annemi bir kalemle sildiğin gün, benim annem için de bittin sen. Sen ve diğer iki nankör. O benim annem, duydun mu benim annem! Sizin değil, benim annem! Eğer bir daha bu mezara gelirsen, diğerleri de gelme cürretinde bulunursa andım olsun gebertirim sizi. Duydun mu beni?! Yemin ederim, cesedinizi de ibret olsun diye Yazgan'ların diğer köpeklerinin önüne atarım! İnan, yaparım bunu!" Doğu, bunu yapmaktan asla çekinmeyeceğimi gözlerimde görmüş olacak ki bir an geri çekilir gibi oldu. Fakat esmer tenine rağmen yüzündeki sinire ait kızarıklık daha beter artıyordu. Yüzünde damarlar belirirken, keskin bakışlarını üzerimden çekip hızla arkasını döndü ve buradan uzaklaştı. Murat dayım ise iğrenir gibi bir bakış atmış ve Doğu'nun peşinden gitmişti.

Başım dönüyordu, gözlerimin önü kararırken tutunacak bir dal aradım. Düşecek gibi olduğumda, Arkın hızla düşmeme engel olmuştu. Beni kucağına aldığını hissediyordum ama gözlerimi açmaya mecalim bile yoktu. Sesler duyuyordum fakat kim ne diyor onu bile ayırt edemez haldeydim. Bir yere oturtulmuştum. Zorla gözlerimi araladığımda, bir arabanın ön koltuğundaydım. "Arkın," dediğimde, sesimi ben bile zor duymuştum.

"Buradayım," dedi Arkın, avucuna pet şişeden su döküp yüzüme çarptı.

"Götür beni buradan," dediğimde yine kendimi tutamamıştım. Göz yaşlarım, yüzüme çarpan su ile karışırken ağlamam daha beter şiddetlenmişti. O an Gül halam yanımıza geldi, direktmen bana sarılırken ağlamama eşlik ediyordu. Başımdan kayıp omuzuma serilen eşarptan kısa saçlarımı tamamen kurtarıp sevmeye başladı. Şevkatli bir tavırla, dakikalarca saçlarımı okşadı.

"Benim evde akrabalar var. Yemektir, dua okunmadır derken rahat edemezsin. İstersen gel ama, bence biraz yalnız kalmalısın güzel kızım." Benden ayrılıp cebinden bir anahtar çıkardı. "Ben Avusturya'dan gelir gelmez senin için dağ evini temizlettirdim. Oraya gidin, senin için hazırlandı orası." Anahtarı Arkın'a uzattı. "Kızımı oraya götür, sana emanet bundan sonra. Numaramı sana vereyim, dağ evinin konumunu atarım sana. Ayrıca bir şey olursa direkt bana ulaşabilesin."

Arkın, Gül halamdan anahtarı alıp cebine koyduğunda aynı cebinden bir kart çıkarmıştı. "Numaram burada var," dedi ve o kartı Gül halama uzattı.

Gül halam karta kısa bir bakış atıp, "Doktor olduğunu bilmiyordum. Şimdi içim rahat, kızıma bir şey olursa güvenli ellerde."

Arabada biraz öne eğilip dışarı baktığımda, herkesin yanımıza geldiğini gördüm. Gözlerim Emre ile buluşunca, ikimizde de birçok anlam ifade eden bakışlar karşılıyordu bizi. "Gidelim artık," diyebildim sadece, bakışlarımı Emre'den ayırmadan. Gül halam son kez yanağımdan öptü ve Arkın kapımı kapatarak yanımdaki sürücü koltuğuna yerleşti. Beyaz, elini öpüp bana doğru salladığında gülümsemek istemiştim ama bunu yapamadım. Afra, Gökçe ve Yaren de ellerini salladığında sadece elimi kaldırarak karşılık verebildim. Şafak, Batın, Karan, Kenan ve Göktuğ da el salladığında, Tekin Ve Emre öylece duruyordu. Yüzleri tepkisiz ama birçok duyguyu yaşar gibiydiler.

Eminim, Emre ile konuşmamız çok daha farklı bir boyutta olacaktı. Ve yine eminim, bundan sonra hiçbir şey eskisi gibi olmayacaktı.

♟️♟️♟️

En son ne zaman geldiğimi dün gibi hatırladığım, kokusuna kadar bildiğim o dağ evinin yoluna sapmıştık. Uyanmamı sağlayan şey, buram buram burnuma çalınan çam ağacı kokusuydu. Burası gerçek Bursa'ydı, teleferiğin çok daha yukarısında bulunan dağ evi bana asıl huzuru yaşatan tek yerdi.

Yola çıkar çıkmaz uyuya kalmıştım. Kaç gün, kaç saat, kaç dakika uykusuz kaldığımı artık sayamayacak kadar yorgun hissediyordum kendimi. Uyudum, uyandım. Gerçekmiş, şimdi anladım.

"Uyandın mı?" Başımı çevirip Arkın'a baktığımda, bir bana bir de yola bakmaya çalışıyordu. Başımı sallayıp oturduğum yerden hafif doğrulduğumda, camı aralayıp çam kokusunu daha derinden almaya başladım. Havanın soğuk olması umrumda değildi, yaz mevsiminde bile burası çok soğuk olurdu. Bu soğuk bana işlemezken, içimin günler sonra ferahladığını hissediyordum. "Az kaldı, birkaç dakika sonra evdeyiz." Camı kapatıp dışarıyı izlemeye başladım. "Ne yemek yapayım sana? Gerçi evde neler var onu da bilmiyorum. Özel bir şey istersen, bir şekilde yapmaya çalışırım." Sessizdim, bakışlarım camdan ayrılmazken Arkın'ın dediklerine sessizlikle karşılık veriyordum. "Salçalı makarna mı yesek?" Gözlerimden bir damla yaş firar ettiğinde, yanağımdan silme çabasına bile girmedim.

"O salçalı makarnanın güzel olmasının sebebi, annemin gizli tarifiydi." Kısık sesle kurduğum cümleye bu sefer Arkın sessizliğiyle karşılıyordu. Öyle ki bu sessizlik dakikalarca sürmüş, biz dağ evine gelene kadar devam etmişti. Dağ evine gelir gelmez evin etrafını saran çitler karşılıyordu bizi. Tamamen ahşaptan ve sobalı olan bu ev, en son geldiğim hali gibiydi.

"Bu ev, öyle değil mi?" Arkın arabayı park edip usulca kemerini çıkardığında, dediğine karşılıklı başımı salladım. Kapımı açıp arabadan indiğimde, yine düşecek gibi olmuştum fakat Arkın hızla yanıma gelip beni kollarının arasına almıştı. Beni sıkıca sarıp dağ evine doğru götürürken, cebinden anahtarı çıkardı. Yedi basamaktan oluşan merdivenleri çıktıktan sonra kapının önüne geldiğimizde, Arkın anahtarı anahter deliğine sokup kapıyı açtı. Kapı sonuna kadar aralandığında, burnuma temiz ev kokusu gelmişti direktmen. Gül halam, temiz koku takıntımı biliyordu. Günler önce akıl edip burayı hazırlatması iyi olmuştu. Bir adım attım önce, sonra iki, üç, dört derken, beşinci adımda durdum. Salonun ortasında duran koca sobaya ve yanında duran odun parçalarına baktığımda, o an üşüdüğümü anlamış olmalıyım ki kollarımı ovuşturdum. "Burası tahmin ettiğimden de soğuk. Sen geç şöyle, ben hemen sobayı yakıyorum." Yerimden bir milim bile kımıldamadım. Arkın sobanın başına geçip odun parçalarını içine atmaya başladığında, kağıt parçalarını da ateşe vermeye başlamıştı.

Burası benim evimdi, bana aitti, annemin ve babamın izini taşıyan yerlerden biriydi. Ben, onlardan bana kalan her şeye böyle yabancılık mı çekecektim? Bütün bunları esas kılan şey, onların varlığı mıydı?

Sol tarafımda bulunan mutfağa baktım, amerikan mutfak tarzındaydı. Tezgahın üzerine, dolaplara, tezgah üzerindeki eşyalara. Annemin bıraktığı gibiydi. Tam karşımda duran sobaya ve başında duran Arkın'a baktım. O odunları en son babam kendi elleriyle kırmıştı. Bir daha ki gelişimizde, hazır bulunması için. Sahi baba, böyle bir sonu tahmin edebilir miydin? Kendi ellerinle kırdığın odunlar, içimdeki ateşe karşı direnebilir miydi?

"İyice hararetlendi, birazdan ateş gibi olur burası." Elindeki ince demir sopayla, sobanın içindeki odunları karıştırırken aniden durmuştu Arkın. Ne dediğini şimdi idrak etmiş olmalıydı. Usulca arkasını dönüp gözlerimin içine baktığında, aslında Arkın'ı en derinden anlayan bendim. Ailemle yaşadığım güzel anıları ona anlattığımda, onun da canı böyle en derinden yanıyor olmalıydı.

Muzipçe gülümseyip, "Şimdi anlıyorum seni," dediğimde hızla yanıma gelip gözlerimden firar eden yaşları sildi. Avucunun içi yanaklarımı sarınca, yüzümün hizzasına göre eğildi.

"Aynı şey değil," dedi başını sallayarak. "Aynı şey değil güzelim, aynı şey değil. Aynı şey değil, özür dilerim. Yemin ederim ki aynı şey değil." Kolları bedenimi sıkıca sardı, başım bağrına basılıydı. "Özür dilerim, özür dilerim. Allah benim belamı versin, özür dilerim."

"Arkın," dedim kollarının arasındayken.

"Efendim," dedi fısıldarcasına.

"Uykum geldi."

Kolları gevşeyip üstten yüzüme bakmaya çalıştı. "Yemek yemen lazım," dediğinde hızla başımı salladım.

"Aç değilim."

"Peki," dedi derin bir nefesi dışa akıtarak. Arkın'ın dediği gibi, içerisi yavaş yavaş ısınmaya başlamıştı. Üzerimdeki ceketi alıp sobanın yanında bulunan mindere bıraktığında, üst kata çıkan merdivene baktı. Elimden tutup oraya doğru yöneldiğinde, birkaç basamak sonrası bizi çift kişilik yatak karşılamıştı sadece.

Bu dağ evini ben seçmiştim, bana özelmiş gibi hissetmiştim nedensizce. Üst katında sadece bir yatak, çatı katı misali. Alt katında ise salon, banyo ve mutfak vardı. Kutu gibiydi, böyle küçük evleri severdim. Babamla bu evi aldığımız o günü anımsadım, annem daha büyüğünü neden almadığımız için sitem ederken bu benim umrumda bile olmamıştı. Büyüyordum ve evden uzaklaşıp birkaç gün kafa dinleyebileceğim bir alanım olsun istemiştim.

Söylesenize, böylesini kim tahmin edebilirdi?

Burası artık tamamen mi benimdi şimdi? Artık bir evim yoktu, burayı mı evim diye bağrıma basacaktım? Annemin kendi elleriyle diktiği nevresimler yatağa serilmişken, onlar soğuk toprağın altında yatarken ben mi burada sıcaklar içinde yatacaktım?

Bir hıçkırık firar etti dudaklarımın arasından. Yatağa oturduğumda, Arkın önümde diz çöküp ayağımdaki botları çıkarmaya başlamıştı. Ayağa kalkıp yorganı araladığında, hızla kendimi yastıkla buluşturdum. Uyumak için gözlerimi kapattığımda, hâlâ ağlamaya devam ediyordum. Bu benim elimde olan bir şey değildi, alışkanlık haline gelmiş gibiydi sanki ağlamak. Üzerime kalın yorganın çekildiğini hissettiğimde, büyük bir elin avucundaki sıcaklık yanaklarımla buluştu yine ve yeniden.

Hıçkırıklar yavaş yavaş dinmiş, yaşlar akmayı bırakmış, akanlar ise öylece kuruyup kalmıştı suratımda. Nemli hissiyat, günlerdir uyumamamın vermiş olduğu yorgunlukla kavuşmuş ve beni derin bir uykunun kollarına bırakmıştı.

♟️♟️♟️

Güneşin keskin ışınları yüzüme öyle bir vuruyordu ki, bunun yanı sıra içimi yumuşacık yapan şeyle gözlerimi açmıştım güne karşı. Mevsim baharı karşılarcasına neşeyi barındırıyor, Kara da bundan nasibini alıp öylece kollarımın arasında uyuyordu. Tamamen beyaz tüylerle kaplı göbeğini sevdim onu uyandırmamaya çalışarak; bu hoşuna gitmiş olacak ki, yatakta daha fazla yayıldı. Ardından en sevdiği yeri çenesini, dudağının tam altını kaşıdım. Biraz daha kaşı, der gibi tamamen başını arkaya attığında kendimi tutamayıp koca bir öpücük kondurdum boynuna. "Sevgi pıtırcığım," dedim Kara'yı öperken. Canı istediği zaman kendini o kadar güzel sevdiriyordu ki, normalde burnundan kıl aldırmayan Kara ile şimdiki Kara aynı mı diye sorgulatırdı insana kendini .

"Kara! Neredesin oğluşum? Gel en sevdiğin yaş mamadan aldık sana." Annemin alt kattan seslenişi o kadar naif bir şekilde ulaşıyordu ki kulaklarıma, Kara gibi ben de yayıldım geniş yatağımda. Kara, yaş mama lafını duyar duymaz hızla kalkıp kendini alt kata atarken, normalde hiç haz etmediğim güneşe inatla bakmaya başladım. Nevresimlerim beyaz renkte, yeni yıkanmış gibiydi. Havanın tatlı esintisini iliklerime kadar hissetme isteği doğdu içime. Mis kokulu yorganımı üzerimden atmış, hızla yataktan kalkıp Kara gibi ben de kendimi aşağı atmıştım.

"Uyandın sonunda," dedi babam gülümseyerek. Mutfağa girer girmez masada babamın tam karşısına oturdum. Annem tezgahın başında, Kara için aldığı yaş mamayı kaseye boşaltıyordu.

"Dün gece uyuyamadım, öyle ki berbat bir kabus gördüm. Çok kötüydü, hatırlayınca hâlâ tüylerim diken diken oluyor." Derin bir nefes alma ihtiyacı hissettim, rüyayı tekrar tekrar hatırlamak iyi gelmiyordu. "Okuyup editlemem ve bugün teslim etmem gereken bir kitap vardı, o yüzden geç uyudum." Masanın üzerindeki çilek dolu kaseyi önüme çekip yemeye başladım. "Bugün beni siz bırakır mısınız? Baba, bırakırsınız, öyle değil mi? Otobüse binmek istemiyorum, henüz ehliyetim de yok, ayrıca ehliyetsiz araba kullanmamı da istemiyorsunuz. Bırakın hadi, ne olur? Hem bugün hava çok güzel, sahilde yürür müyüz birlikte?"

Babam iki eliyle yanaklarımı tuttu. Avuç içiyle yanaklarımı severken, gözleri hüzünle bakıyordu. "Tülin, unuttun mu?"

Hızla kaşlarım çatılırken, "Neyi?" diye sordum. Endişeyle anneme baktığımda, yüzündeki gülümseme yavaş yavaş soluyordu.

"Biz artık senin yanında değiliz," dedi babam ve bunu derken, önce yanaklarımdaki elleri çürümeye başlamıştı. Ardından o çürükler bütün bedenine yayılırken, aslında bunun bir çürük değil bir yanık olduğunu anlamıştım. Yüzü hâlâ nur gibi aydınlıktı.

"Baba," diye çığlık attım. Dokunmaya çalıştım ama korktum, yapamadım. "Anne, anne babam!" Hızla anneme dönüp onu babamın yanına getirmek isterken, annem de tıpkı babam gibi yanmış bir bedenle karşımda duruyordu. Annemden de korkup hızla kendimi geri çektiğimde, parmaklarım hızla dudaklarımı kapattı. Yüzünün yarısından çoğu tıpkı bedeni gibi yanmıştı, sol gözü hüzünle bakıyordu. Acı çeker gibi, dolu gözle gözlerimin en derine nüfus ediyordu. "Anne," diye çığlık attım bu sefer. "Yapamam! Ben siz olmadan yapamam! Yapamam. Ne oluyor, Allah'ım?! Anne, anne bana öyle bakma, ne olur bakma! Anne, çok mu acı çektin? Hepsi benim yüzümden. Allah beni kahretsin, hepsi benim yüzümden!"

"Tülin," dedi annem, sesi de çürümüş gibiydi. Çok ürkütücüydü. "Gözüme bak." Emreder gibiydi. Gözlerime bak değil, gözüme bak demişti. Diğer gözünün kül olduğunun o da farkındaydı. Korkarcasına gözüne baktım annemin, acı bakışlar korkulu bakışlarımla buluştu. "Kara'yı unuttun. Onu al, onu unutma. Onun da bizimle gelmesi gerek. Duydun mu, ay parçam?" Yapma, der gibi baktım acı gözüne. Annem bana, tenimin beyazlığından esinlenerek kendimi bildim bileli ay parçam derdi. Hıçkırıklarım evimizin duvarlarında yankılanırken, artık cennet diye nitelendiren evim cehennemin külleriyle kaplıydı.

Yattığım yataktan hızla sıçrayıp hafif doğrulduğumda, bedenimin sırılsıklam olması fazlasıyla hissedilir cinstendi. Birkaç kez gözlerimi sıkıca yumup açtım, etraf loş bir aydınlığa sahipti. Sobanın ateşi kutu gibi olan evi aydınlatıyordu. Üzerimdeki yorganı kenara itip yavaşça yataktan kalktığımda, gözlerim Arkın'ı aradı ister istemez. Korkuluklara tutunup alt kata baktığımda, gri kanepede kollarını birbirine kenetlemiş vaziyette uyuyordu. Yavaş adımlarla merdivenlerden indim, yukarı kata nazaran burası daha aydınlıktı. Koca salonu sobanın ateşi aydınlatırken, o ateş beni kendine çekiyor gibiydi.

Nasıl olurdu bu ateş? Nasıl yakardı bir bedeni? Annem ve babam bunların arasında mı yanmıştı? Sıcaklığı nasıldı? Canları çok yanmış mıdır acaba? Bir bedeni küle çevirecek kadar mı tehlikeliydi?

Bir adım attım sobaya doğru, sonra iki, üç, dört, beş derken sobanın başında buldum kendimi. Tam dibindeydim, sıcaklığı yüzüme hücum ediyordu adeta. Dizlerimin üzerine çöktüm, sessizce kapağını açtım. Kalın camı ve demir çerçeveye sahip kapağını açarken bile elim fazlasıyla yanmıştı. Bu bana koyar mıydı? Asla, içimdeki ateş kadar güçlü değildi. Günlerdir bu ateş içimi yakarken, böylesi bana işlemezdi.

Önce sağ elimi uzattım ateşe doğru. Çok canım yanıyordu, hem de çok. Çığlık atmak istedim, bas bas bağırıp acımı haykırmak istedim, elimi çekip soğuk suya banmak istedim. Yapamadım. Sağ elimi çekip sol elimi de ateşin ortasına tuttum, gözlerimden oluk oluk yaşlar akarken bir hıçkırık firar etti dudaklarımdan. Çok canım yanıyordu. Annemin de canı böyle yanmış mıdır? Babam da haykırmış mıdır acısını, yüreği yırtılırcasına?

"Tülin," dedi bir ses, bağırmıştı ama sesi çok uzaklardan geliyor gibiydi. Bir el sol elimi hızla ateşin arasından aldı. "Tülin, ne yaptın sen? Ne yapıyorsun sen kendine? Delirdin mi sen?" Kendimi tutamayıp gülmeye başladığımda, dolu gözlerle Arkın'a bakıyordum. "Ne yaptın sen? Ne yaptın?" Aynı soruyu sürekli tekrarlayıp duruyordu. Hızla kollarımın altından tutup beni ayağa kaldırdığında, birkaç adımda amerikan mutfağa getirmişti beni. Hâlâ gülmeye devam ederken, gülmemi bozan şey ellerime temas eden soğuk su olmuştu. Delicesine gülerken, bir anda avazım çıkana kadar bağırmıştım. Arkın sol eliyle her iki bileğimden tutup ellerimi suyun altında tutarken, sağ eli belimin tamamını sarmış gibiydi. Acıdan başımı geriye atıp Arkın'ın omuzuna yaslanırken, alnıma bir sıcaklık baskı yaptı. Arkın, sanki acımı içimden almak ister gibi içtenlikle alnımdan öpüyordu. "Neden yaptın? Hiç mi düşünmüyorsun kendini?"

Hızla başımı salladım. "Benim canlarım ölmüş, kendimi nasıl düşüneyim? Artık nasıl düşünebilirim kendimi? Üstelik canlarım benim yüzümden ölmüşken." Derin bir nefes alıp tekrardan kelimelerimi döktüm feryadıma karşı. "Öldüler, Arkın! Öldüler, benim ailem öldü ailem. Benim bir ailem yok artık. Yok, yok kimsem yok!"

Arkın'ın belime sarılı olan kolu hızla yukarı kayıp bağrımdan beni bağrına bastırdı. "Ben varım. Ben varım güzelim. Emre var, Boz var, diğerleri var. Biz oluruz sana aile. Ben olurum sana aile."

İçimdekileri dışa akıtmaktan yorulmuş gibi dudaklarımı birbirine bastırdım. "Çok kötü yere düştüm Arkın. Çok kötü hem de. Nasıl ayağa kalkacağım ben?"

Dudakları kulak hizzamdan boynumu buldu. "Düştüysen ben de yanına uzanırım. Kalkamazsak düştüğümüz yeri cennetimiz yaparız." Suyu kapatıp tekrardan salona geçtiğimizde, gri kanepeye oturttu beni. "İlk yardım çantası var mı?" Ağlamaktan cevap veremezken, halimi anlamış olacak ki kendi aramaya başladı. Evin girişindeki küçük dolabın içine baktığında, orada bulmuş olacak ki direkt yanıma geldi. Ardından çantayı yanıma bırakıp üst kata çıktığında, oradaki dolapları kurcalamaya başlamıştı. Birkaç saniye sonra geri yanıma geldiğinde, dizlerimin üzerine yünlü bir havlu serdi. "Ellerini bunun üzerine koy. Ellerini durulayacağım, biraz canın yanacak. Sonra muayene edip ellerini saracağım. Anlaştık mı?" İstemeden de olsa başımı salladığımda, ellerimi direkt yün havlunun üzerine koymuştum. Sızım sızım sızlarken, havlunun iki ucundan tutup durulamaya başladı Arkın. Dediği gibi canım fazlasıyla yanarken, yine gıkım çıkmıyordu. Sadece ağlıyordum, kendime sadece bunu reva görüyordum. Acı çekmeye, canımın yanmasına bir gram hakkım yokmuş gibi hissediyordum.

Durulama işleminden sonra ellerimi kaldırdığımda, Arkın ilk yardım çantasından birkaç krem alıp içeriğini okumaya başladı. "Bu şimdilik işimize yarar," dedi bir kremi göstererek. "Ellerimi yıkayıp geliyorum." Hızla mutfağa geçip ellerini yıkamaya başladığında, etrafı benim içli içli hıçkırıklarımın sesi dolduruyordu. Ardından Arkın tekrardan yanıma gelmiş, kremden eline bolca sıkıp bileklerimden başlayarak sürmeye başlamıştı. Canım çok daha fazla yanarken, sadece gözlerimi yummakla yetinmiştim.

"Arkın," dedim gözlerimi açmazken.

"Söyle güzelim."

"Benim Kara'nın yanına gitmek lazım," dediğimde ağlamam tekrardan şiddetlenmişti.

"Kara?" Gözlerimi açıp yüzüne baktığımda, kaşlarını çatmıştı. Kara'nın kim olduğunu ima eder gibiydi.

"Kedim, kedimi bulmam lazım."

Hızla başını salladı. "Buluruz canım, buluruz."

"Ama hemen," dedim lafını keser gibi. Arkın her iki elime de kremi sürmüş, bandajla sarmaya başlamıştı.

"Kara evinizin içinde miydi?"

Hızla başımı salladım. "Evet, evimiz bahçeli olmasına rağmen Kara asla dışarı çıkmazdı. Korkardı, evden hiç çıkmazdı." Burnumu çekiştirdim. "Annem ve babamı gömdüm toprağa, Kara'yı unuttum. Allah'ım nasıl akıl edemedim ben? Allah bilir nerededir, ne haldedir. Öldü mü kaldı mı bilmiyorum." Derin bir nefes aldım. "İnşallah kaçmıştır yangından. Ne olur kaçmış olsun. Allahım, ne olur bir yolunu bulup kaçmış olsun."

Arkın endişeli gözlerle yüzüme baktı. "Tülin, sen bu haldeyken ben seni o yere asla götürmem." Kısa ve fazlasıyla net konuşması, içindeki endişeyi saklayamaz haldeydi.

"Gitmem lazım, annem uyardı. Git dedi, Kara'yı oradan al dedi. Arkın, gitmem lazım."

Kaşları çatılırlen, ellerimi bandajla sarmayı bitirmişti. "Nasıl yani?"

"Annem ve babamı rüyamda gördüm. Annem diyordu işte, Kara'yı almam gerektiğini söylüyordu."

Arkın, birkaç dakika öylece sessiz kalırken bir an bile gözlerini gözlerimle buluşturmadı. En sonunda derin bir nefes alıp usulca ayağa kalktığında, önüne düşen birkaç tutam saçı geriye attı. "Pekâlâ, gidelim." Hızla ayağa kalktığımda, beni tehtidkar işaret parmağı karşıladı. "Ama, olur da bir an bile kötü olduğunu hissedersem seni alır ve bir daha oraya dönmemek üzere uzaklaştırırım."

Başımı sol omuzuma yatırdım. "Peki," demekle yetindim sadece. Başımdan tutup beni kendine çektiğinde, burnu boynumda, kolları bedenimde; ben ise ellerimi kullanamaz vaziyette sarılmasına karşılık veriyordum.

Nedeni bilinmez, burnuma gelen deniz kokusu bir kez daha içimi huzurla kaplamıştı. Öyle ki, denizin şehrinde denizden uzakken bile varlığını hissettiren cinstendi.

♟️♟️♟️

Tam da İlkay ile karşılaştığım, beni evimden uzaklaştırmak için ısrar ettiği o yoldaydım.

Kalbim sıkışmıştı.

Sağ elim her zaman olduğu gibi yine stresi vücudumda hisseder hissetmez direkt kalbimin üzerinden köprücük kemiğime doğru mekik dokumaya başladığında, yavaş ilerleyen arabanın camından sağ tarafa bakmaya korkuyordum. Sağ tarafta benim evim vardı.

Söylesenize, benim evimden artık bir eser kalmış mıydı?

"Tülin, iyi misin?" Arkın arabayı durdurmuş ve hatta yolun köşesine park etmişti. Arkın'a söz vermiştim, kötü olmamam lazımdı. En azından bunu dışa yansıtmamam lazımdı.

"İyiyim," dedim zoraki yüzüme kondurduğum iyi rolüne kendimi de inandırarak. "İnelim."

Başımı yerden kaldıramıyor, arabadan inmeme rağmen ezbere bildiğim yolu başım eğik tamamlıyordum. Önce bahçemizin olmazsa olmazı çimler karşıladı beni. Baharı karşılarcasına yeşilliğiyle öylece dururken, adımlarım ilerlerken artık o yeşillikten de eser kalmamaya başlamıştı.

Korka korka ama bir o kadar da cesaretle başımı kaldırdım. Altı yılımı verdiğim, her noktasında anılar biriktirdiğim evim baştan aşağı kül olmuş gibiydi.

Bir yer hariç

Sadece sağ tarafı, alt katı depo üst katı da benim odam olan kısmı pek yanmamış gibi görünüyordu. Sol gözümden bir damla yaş akarken bunu hızla silip bir adım daha attım artık bana ait olamayan evime doğru. Sol taraftan, camları patlayan salonunun bahçe kapısından girdim içeri. Annemin özenle seçtiği mobilyalar karaya bürünmüştü adeta.

Söylesenize, her şey yanıp kül olması için miydi?

Burnumun direği sızlamaya başlamıştı resmen, yanık kokusu iliklerime kadar işliyordu yavaş yavaş. Salondan çıkıp düz ilerlemeye başladım. Soluma baktığımda, annem ve babam için doğum günlerinde aldığım tablo yere düşmüştü. Yere doğru eğilip almak istediğimde, Arkın benden önce davranıp kaldırdı tabloyu. O da tamamen kül olmuştu. "Doğum günleri için, tablo yaptırmıştım aileme." Bir damla daha aktı yanağıma doğru. "Tablolarda bile çocukluğumda yeri yokmuş, bizim kaderimiz böyleymiş."

Birkaç adım daha atıp mutfağa girdiğimde, o yanık kokusu çok daha fazla yoğunlaşmış ve gözlerim koca bir dehşete düşmüş gibi hissettim. Etraf fazlasıyla dağılmıştı, buzdolabı bile yan devrilmiş vaziyetteydi. "Arkın," dedim sesim titreye titreye.

"Buradayım," diye karşılık verdi Arkın, o da etrafın bu denli dağılmış olmasına şaşırmış gibiydi. "Patlama yüzünden olmuş olmalı."

Kaşlarımı çatıp Arkın'a baktığımda, ne dediğinin farkında değil gibiydi. "Ne?"

Arkın yutkunma gereği duydu. "Yangın, doğalgaz sızıntısı nedeniyle oluştu. Herhalde patlamanın etkisiyle bu denli dağınık burası."

Tekrardan etrafıma bakma gereği hissettim. "Uyarmıştım," dedim fısıldayarak. Ağlamamak için kendimi fazlasıyla sıkıyordum. "Bir koku var, kafamda kurmuyorum alıyorum ben o kokuyu demiştim. Kimse bana inanmadı Arkın, kimse bile." Birkaç adım daha attım, tam mutfağın ortasında durduğumda gözlerim istemsizce Kara'nın her zaman yemek yediği alana kaydı.

Oradaydı.

Kendimi tutamayıp çömeldiğimde, sırtımda bir el hissettim. Sarılı ellerim yüzümü buldu direktmen, ağlamama artık engel olamıyordum. Kara, tüyleri tamamen yanmış ve tıpkı adı gibi Kara bir halde öylece mama alanının orada duruyordu. Rüyamda da oradaydı. "Özür dilerim," dedim ağlamamın arasından. "Özür dilerim, seni de koruyamadım." Hızla ayağa kalkıp yanına gittim. Dokunmaya çalıştım, yapamadım. Tamamen yanmış gibiydi. Ağlamam şiddetlenirken, Arkın kollarımdan tutup beni direkt ayağa kaldırdı. Önümü göremez halde ağlıyordum ve en sonunda kendimi bahçede buldum. Direkt çimlere, dizimin üzerine düştüm. Ağlamam koca bir feryada dönüşmüşken, avuç içlerimin yanmasına aldırmadan dizime vuruyordum.

O an, salkım ağacında hâlâ asılı pankartı gördü gözlerim. Öyle ki, içimdeki ateş sinirden hararetlenirken ağlamam son bulmuş gibiydi.

Ben ki, artık kendim için yaşayacağım bu dünyada, kaybedecek hiçbir şeyi kalmayanların mertebesinde adım adım güçlenecektim. Yemin ederim ki, içimdeki acıyı fırsat bilip hesap soracağım anı iple çekecektim. Ben yapacaktım, ben bir daha asla kaybetmeyecektim. Üç canın uyuşturucuyla eş değer görülmesini, bir kaybedişin koca bir enkaz yaratmasına kimse şaşırmayacaktı.

Ucunda kendi canım dahi olsa, acımın içinde ceset deresine en son kendimi atmaya bile hazır hâle bürünmüştüm.

♟️♟️♟️

Selam, selam, selam... İçim acıyor ahali, yüreğim kanıyor, azap çekiyorum. Dokunmayın bana çok fenayım...

12. Bölümü yazarken aslında kendimi buna hazırlamam gerektiğini birçok kez hatırlattım kendime. Fakat öyle ki, o acıyı yaşarcasına yazmak benim için çok farklı bir durumdu. Her paragrafta, 'Allah'ım sen bu acıyı kimseye yaşatma' diye dualar etmekten, ağlamaktan birkaç günde anca bitirebildim bölümü.

Sizler bundan sonra olacakları okurken Allah size acısın, zira ben acımayacağım. 😁

Gelecek bölüm görüşmek üzere. Işıkla kalın! 🤍♟️

1-) Tülün'in günlerce aç susuz bir halde, ağrı kesicilere inat asla uyuyamamasının acısını sizler de hissedebildiniz mi?

2-) Mezarlıkta halüsinasyon gördüğü sahnede neler hissettiniz?

3-) Sizce Emre ve Tülin'in konuşacakları an, bizi neler bekliyor olabilir?

4-) Tülin'in gördüğü kabusu bir an gerçek sanıp, 'Bu yaşananlar rüya mıydı?" dediğiniz an oldu mu?

5-) Tülin'in delirmişçesine ellerini yakması ve çektiği acı kadar ellerinin acımaması size göre nasıl tarif edilebilirdi?

Bölüm : 11.10.2025 21:25 tarihinde eklendi
Okur Yorumları Yorum Ekle
Hikayeyi Paylaş
Loading...