14. Bölüm

14. BÖLÜM

Tuğçe Nur Avşar
poisonthis

"Doğru yolu bulmak için kaybolmak gerekir."

♟️♟️♟️

Günlerce avucumun içinde tutup, onu avucumun içinde yeni bir dünyaya hapsettiğim pembe tasma, parmaklarımın arasında yerini almıştı. Elim çenemin altındayken, tasmayı hafiften burnuma götürüp duruyordum. Sis kokusu bana o günü unutturmaksızın varlığını koruyordu adeta. Hoş; tabiri caizse, ben zaten unutamıyordum.

İnsan acısını unutabilir miydi zaten?

Kara'nın boynunda pembeliğinden eser kalmayan o tasma günlerdir avucumun içindeydi. Hoş, artık tasma demeye bin şahit gerekirdi. Hafif sallayınca zil gibi çınlayan o küçük topa baktım usulca. Tasmanın ucuna asılmıştı. Gözlerimi kapattım ve nazikçe bir kez daha salladım o tasmayı. Yine tiz ses kulaklarımı doldurdu.

"Anne! Kara yine boynunu kaşıyamıyor. Demiştim sana, takma şu tasmayı hayvana diye! Rahat edemiyor yavrucak." Bir kedi miyavlama sesi işitti kulaklarım. Gözlerimi açmadan o sese doğru çevirdim başımı. "Bak, miyavladı. Bana hak verdi oğluşum. Tasmayı takınca kendini rahat rahat kaşıyamıyor, yalayamıyor. Tasma ona zarar veriyor." Etrafı kuşların sesi doldururken yavaşça açtım gözlerimi. Beyaz, kahverengi ve gri renklerine bürünmüş bir kedi çitlere patisini dayayarak bana bakıyordu. Dikkati tamamiyle elimdeki tasmadaydı. "Olmaz," dedim başımı hızla sağa sola sallayarak. "Bunu sana veremem, bu Kara'ya ait." İki elimi bacaklarıma koyduğumda, tasmadan yine tiz ses çıkmıştı. O an çitlerin ardında olan kedi hızla üzerime doğru koşup patisiyle ellerime vurduğunda, hızla oturduğum sandalyeden kalkmış ve kediyi sertçe itmiştim. "Git buradan! Git! Bu tasma Kara'ya ait demedim mi ben sana?! Git, defol buradan!"

"Tülin," dedi bir ses arkamdan.

"Defol! İzin vermeyeceğim bunu almana. O Kara'ya ait, duydun mu beni?!"

Omuzlarımdan tutulmuş ve denize hapsedilmiştim. Hayır, bu hapsedildiğim deniz Arkın'ın kokusuydu. Hızla saçlarımı sevip beni sakinleştirmeye çalıştığında, sinirden nefes alış verişim şiddetlenmişti. Aptal kedi! Beni ne hâle getirmişti.

"Gel, bu kadar hava almak yeterli." Bahçeye açılan cam kapıdan içeri girdiğimizde, Arkın'ın kolları arasındaydım hâlâ. Salonda Emre ve Tekin vardı, ikisi de ayaklanmıştı. Meraklı gözler üzerimdeydi. Emre bakışlarını hızla başka yöne kaçırıp yerine oturduğunda, Tekin de aynı şeyi yaptı.

Arkın'ın kolları arasında koridora çıkmış ve ordan da merdivenleri tırmanmıştık. Yedinci basamakta durmamı sağlayan şey, artık fısıltı gibi gelen konuşmalardı. "Kafayı yiyeceğim," diyordu bir ses. O ses ağlamaklıydı, Emre'ye ait olduğunu anlamam pek uzun sürmemişti. "Gözlerimin önünde deliriyor, kafayı yiyeceğim!"

Arkın, omuzlarımdan ittirip merdiveni tamamlamamızı sağladığında odama geçmiş ve beni yatağıma oturtmuştu. "Ne zaman geldi onlar?" Arkın, omuzlarımdan aldığı şalı özenle askıya asıyordu.

"Hatırlamıyor musun?" Hızla başımı olumsuz anlamda salladım. "Bir haftadır görevdelerdi, bu sabah geldiler." Derin bir nefes alıp kendimi kalın yorganıma sardığımda, çoktan yatağın içine girmiştim. Arkın dizlerinin üzerine çöküp gözlerimin en derinine baktığında, elleri otomatikman perçemlerime gitti. Şifalı elleri soluk saçlarımı canlandırıyordu adeta. "Uyuyacak mısın?" Deniz gözlerine bakarak uyumayı isterdim. Sahilde kumlara yatıp dalgaları izliyormuşçasına etki yaratan o gözler, bana iyi gelen tek şeydi. Arkın, yine ve yeniden bunu anlamış olacak ki yere tamamen oturmuş ve kollarını yatağıma koyarak başını yaslamıştı. Gözleri gözlerimden bir an olsun ayrılmazken, kendimi derin bir uykuya bırakmıştım.

♟️♟️♟️

En son ruhum benliğimdeyken, bu şehirde çok yağmur yağardı. Kara bulanırdı, kuru rüzgarı içimi titretirdi. Ayazı hele, bir başkaydı. Ne zamandan beri uykumdan terleyerek uyanacak raddeye gelmiştim ben? Kendi benliğimi kaybedeli o kadar çok olmuştu ki, tarihlerden bile bihaber değildim artık. Oysa Tülin her günü ezberler, saatine kadar aklında tutar, o tarihi ömrü boyunca asla unutmazdı.

Ne olmuştu bana? Değil hangi tarihte olduğumuzu, hangi mevsimde olduğumuzu bile anlayamayacak kadar ne yaşatmışlardı bana?

Cayır cayır yaktılar ya canından çok sevdiğin aileni, unuttun mu?

Sahi, ben mevsim sıcaklığına bile dayanamazken ailem o ateşe nasıl dayandı?

Odamın kapısı usulca açılırken, başımı hızla o yöne çevirdim. Arkın, elinde bir bardak suyla yanıma gelmişti. "Yine uyanmışsın," dedi odama girip, ardından kapıyı kapatarak. Yattığım yerden doğrulup yastığımı yatak başlığına dayadığımda, sırtımı hızla yastığa dayamış ve derin bir nefes almıştım. Arkın elindeki suyu baş ucumdaki sehpaya koymuş ve hemen sol tarafımda bulunan pencereyi aralamıştı. Bardağı alıp birkaç yudum suyu, daha önce hiç su içmemişçesine mideme gönderirken yüreğimin rahatladığını hissediyordum. Arkın için yatakta biraz yer açtığımda, usulca ayak ucuma oturdu direktmen.

"Bugünün tarihi ne?"

Muzip gülümsemesi yine ve yeniden yüzüne yerleşti. "Haziran ayının ilk günündeyiz. Saat altı civarlarında olması gerek." Kaşlarımı kaldırıp boş bakışlarla yüzüne baktığımda, "O kadar oldu mu sahi," diyebildim sadece.

Arkın dediğime karşılık hızla kaşlarını çattı. "Anlamadım?"

Tıslarcasına bir gülme firar etti dudaklarımdan. "Elli yedi gün." Suyumdan bir yudum daha aldım. "Saati ve saliseyi hesaplayamayacak kadar aklım yerinde değil artık. Kendimi unutmaya başladım. Oysa en büyük korkum unutmaktı. En son ne zaman duş aldım onu bile hatırlamıyorum."

"Üç gün önce," dedi hızla ve devam etti. "Saat sabah dokuz buçukta. Yaklaşık yirmi dakika boyunca yıkandın. Ben yıkadım seni."

Hızla dudaklarım aralandı. "Çok ayıp, bedenimi nasıl olur da benden izinsiz görürsün? Birlikte duşa girmek de nedir?"

Arkın, yine mi dercesine güldü ve başını önüne eğdi. "Bedenine senden izinsiz asla bakmadım. Senden izinsiz asla bir şey yapmam. Duşunu ben almanı sağlıyorum, merak etme üzerinde iç çamaşırların varken yapıyorum bunu. Yemeğini ben hazırlıyorum, ben yediriyorum, her daim ben yanında oluyorum."

Arkın, anlamam için tane tane konuşurken beynimde bir ışık patlamış gibi hissettim aniden. "Doğru," diye fısıldadım. "Unutmuşum. Ben istemiştim senden."

Arkın hızla başını salladı. "Evet, sen istedin ve ben de sen ne istersen onu yaptım. Ama unutmadın. Sen hiçbir şeyi unutmazsın. Zehir gibi aklın vardır senin. Sadece anlık olarak anımsayamadın, o kadar."

Su bardağını tekrardan baş ucumdaki sehpaya koyduğumda, yastığımı düzeltip tekrardan uzandım geniş yatağıma. Arkın da her zamanki gibi tekrardan yere oturup gözlerini gözlerimle buluşturduğunda, o bakışlarda şefkat hissini almamak elde değildi. "Ne zaman geldik Ankara'ya?"

Derin bir nefes aldı. "12 Nisan'da."

"Neden geldik? Yuvam orası benim? Yuvamı istiyorum ben."

Arkın'ın bakışları buğulanmıştı. Öyle ki, yine ve yeniden o elleri perçemlerimle buluştu. "Sen istedin güzelim, kaçıp gitmek istedin."

Hızla kaşlarım çatıldığında, "Nasıl?" diyebildim sadece.

"Dağ evinde kalmak istemedin. Halanın evinde de kalmak istemedin. El mecbur buraya geldik. Burası da senin yuvan. Burada da seni aile yerine koyan insanlar var. Hepimizin evladı, kardeşi, arkadaşı, dostu, ablası oldun sen. Onların sana ihtiyacı var."

Dudaklarımı birbirine bastırdım zira ağlama isteği tam da burnumun ucunda gibiydi. "Benim de anneme ve babama ihtiyacım var, onu ne yapacağız?"

Arkın'ın perçemlerimde olan elleri, gözlerimden akan yaşları silmeye başladığında burnunu çekti konuşmadan önce. "Zamanı geldiğinde kavuşacağız onlara, merak etme."

Hafifçe kıkırdadım ve başımı hafif doğrultup avuç içime dayadım. "Kavuşacağız..."

Başını usulca salladığında, bir kez daha burnunu çekti. İçine ağlıyor gibiydi. Gözlerinin buğulu olmasını benden saklamak istercesine hızla kapatıp açtı göz kapaklarını. "Evet, kavuşacağız. Biz hep senin yanında olacağız. Her daim aile olacağız sana."

Arkın'ın kurmuş olduğu cümle beni geçmişte bir ana sürüklerken, bu an çok da eskide kalmış sayılmazdı. Benim biricik ailem, Kara da dahil olmak üzere dört kişilik bir aileydi. Emre'yle ilk tanıştığımız anda, bu ailede iki kişilik daha yer olduğunu söylemiştim.

Hoş, şimdi ortada bir aile bile kalmamıştı.

Ağlamam giderek artarken, tuttuğum nefesimi dışa akıtmak istiyordum fakat bunu yapamıyordum. İçime içime hıçkırıyordum sanki. Sessiz haykırışlarım kulağımı buğularken, yattığım yerden kaldırılmış ve odamdaki banyoya götürülmüştüm. Üzerimdeki bana oldukça bol gelen tişört ve eşofman bir çırpıda üzerimden sıyrılırken, iç çamaşırlarımla kalmıştım banyonun ortasında.

Duşakabinin içinde küçük bir tabure vardı. Arkın'ın yardımıyla o tabureye oturduğumda başımdan aşağı soğuk su boca edilmişti. Neye uğradığımı şaşırırken, tutmuş olduğum nefes hızla dışa akıtmıştı kendini. "Arkın," dedim hıçkırıklarımın arasından. O sırada Arkın, saçlarımı nazikçe şampuan ile yıkama derdindeydi.

"Efendim güzelim?"

Bir hıçkırık daha firar etti dudaklarımın arasından. "Arkın ben yaşamak istemiyorum."

Arkın'ın burnunu çektiğini işitti kulaklarım. Öyle ki, ağladığını anlamamak mümkün değildi. "Yaşayacaksın. Benim için, Emre için, Zuhal için, en çok da kendin için yaşayacaksın. Hedeflerine ulaşacaksın. Ne yapacaksan kendin için yapacaksın."

Hızla başımı salladım iki yana. "Yapamam."

Arkın, kollarımın altından tutup beni ayağa kaldırdı. Lifi eline almış ve bedenimin her yerine sürmeye başlamıştı. Tekrardan eline bir miktar şampuan döküp saçlarımı yıkadığında, onun da tıpkı benim gibi üzerinde sadece iç çamaşırı vardı.

"Yaparsın," dedi saçlarımdan köpüğü akıtırken. Sıcak su saç diplerime hücum ederken rahatladığımı hissediyordum. Bedenimden ve saçlarımdan iyice arındırdığında köpükleri, suyu kapatmış ve saçlarımdaki suyu sıkarak duşakabinin kapısını açmıştı. Önce ben çıktım ve arkam Arkın'a dönük bir şekilde beklemeye başladım. Belli bir süre sonra omuzlarıma bornoz atıldığında, iç çamaşırlarımı çıkarıp direkt üzerime geçirdim bornozu. Arkın da bornozunu giymiş ve yerden iç çamaşırlarımızı alarak kirli sepetine atmıştı. Koca aynadan kendime baktığımda, gözlerimin şişkinliği ve mor halkalar alışık olduğum görüntüsünden çok daha berbat hâle bürünmüştü adeta.

"Saçlarımızı kurulama vakti," dedi Arkın dolaptan fön makinasını çıkarırken.

Hızla yüzümü buruşturdum. "İstemiyorum."

Aynadan bana, etrafı kırmızıya çalınmış mavi gözleriyle bakarken başını usulca yana yatırdı. "Olmaz, hasta olursun sonra."

Ellerimi iki yana açıp kendimi gösterdim. "Hastayım zaten, baksana halime. Ölüden bir farkım yok resmen." Dudaklarım iki yana kıvrıldı. "Ruhum annemle babamın yanına gömülmüş, bi' bedenim kopamamış şu dünyadan. Halime bak Arkın, böyle insan mı olurmuş?"

Arkın fön makinasını çalıştırıp saçlarımı kurulamaya başladığında, soluk gözlerle aynadan öylece onu izliyordum. On beş dakikanın sonunda kısa saçlarım kurutulmuş ve taranmıştı. "Hâlâ çok güzelsin," dediğinde fön makinasını tekrardan dolaba yerleştiriyordu.

Banyodan çıkıp yatağıma oturduğumda, Arkın dolabımın karşısına geçmiş ve birkaç parça kıyafet ayıklıyordu. Tekrardan yanıma geldiğinde, iç çamaşırı ve pijama takımımı kucağıma bıraktı. "Giy bakalım," dediğinde hızla odamdan çıkmıştı. Üzerini giymek için çıkmıştı o da. Her zaman yaşanan şeylerdi bunlar, kolay kolay hatırlamazdım fakat şimdi anımsamıştım. Emre'nin odasına gitmişti. Orada giyecekti kıyafetlerini.

Beyaz renkte olan iç çamaşırlarımı, yüzümü buruşturarak ıslak bedenime giydiğimde direkt pijamalarımı da giymiştim. Bornozumu bir köşeye atıp hızla yatağıma geçtiğimde, kapım çalınmış ve usulca aralanmıştı. Arkın geri gelmişti. "Giyinmişsin," dedi bir köşeye attığım bornozu alarak. Kendi bornozu da elindeydi. Başımı salladığımda yastığımı düzeltmiş ve rahat bir pozisyona geçerek uzanmıştım.

"Uyuyacak mısın?" Bornozları kirli sepetine atıp tekrardan yanıma geldiğinde, usulca başımı salladım. "Yanında kalmamı ister misin?" Dizlerinin üzerine çökmüş ve her zamanki gibi elleri yine perçemlerimle buluşmuştu.

"Çok yük oluyorum sana, öyle değil mi?"

Arkın hızla başını salladı. "Asla," dedi yere tamamiyle otururken. "Asla olmuyorsun. Bana zevk veriyor her daim senin yanında olmak. Hem bak, karargahtan da ayrıldım, TUS sınavına gireceğim birkaç hafta sonra. Hep ders hep ders olmaz ki, vaktimi sana harcıyorum ben." Kaşları çatılmıştı. "Yoksa sen yanında olmamı istemiyor musun?"

Hızla yattığım yerden kalktım. "Hayır, istiyorum tabii."

Sol elimi tutup iki avucunun içinde sıkıştırdı. "Bir daha böyle şeyler düşünme o zaman. Hadi uzan, uyu tekrardan."

Dediğini yaptım. Uzandım yatağıma ve çektim yorganı göğsüme kadar. Derin uyku direkt bünyemi fethederken, son cümlelerim zorlukla çıkmıştı dudaklarımın arasından.

"Bana iyi gelen tek şey sensin."

♟️♟️♟️

Kuşların cıvıltısı beni derin uykumdan ayırmaya yemin etmiş gibiydi. Havalar iyice ısınmıştı. Yine terleyerek uyanmıştım uykumdan. Üzerimdeki kalın yorgan terletiyor olmalıydı, kolay kolay terleyen biri değildim çünkü. Pencerenin açık olması pek işe yaramamıştı. Zorla doğrulup ayaklarımı yataktan sarkıttığımda, aşağıda bir ses duyma umuduyla bekledim biraz. Hiçbir ses yoktu. Merakım beni ele geçirmişken, yataktan kalkıp banyoya ilerledim direkt. Elimi yüzümü yıkayıp üzerimi değiştirmeden odamdan çıktığımda, hâlâ ses seda yoktu koca evin içinde. Direkt Zuhal'in odasına gittim ve kapıyı çaldım. Ses gelmeyince kapıyı açtım fakat içerde kimse yoktu. Bu sefer Emre'nin kapısını çaldığımda, yine ses gelmemişti. Usulca kapıyı araladığımda, Emre'nin odası da boştu. Tam kapıyı kapatıp aşağı inecekken, geniş masanın üzerinde ince uzun bir anahtar çarptı gözüme. Kapıyı kapatmak yerine daha beter araladığımda, merakım beni o anahtarın yanına götürmüştü. İnce uzun yapısı, evin diğer anahtarlarına benzemediğini direkt gösteriyordu.

Fakat ben bu anahtarın hangi odaya ait olduğunu gayet iyi biliyordum.

Yanlıştı; bu yaptığım şey yanlıştı fakat ben o anahtarı alarak merdivenin hemen sağında kalan ince uzun koridora sapıp tam karşıdaki odanın önüne geldiğimde, kalbimin hızla atmasına engel olamamıştım. Avucumun içinde sıktığım o anahtarı anahtar deliğine soktuğumda, usulca çevirdim ve tek kilitte açılmasını sağladım.

Geriye tek bir adım kalmıştı, o kapı kulpunu çevirmek.

Kalbimin sesini duymamak imkansızdı. O kulpu tutmuş, hafifçe çevirmiş ve kendimi penceresi bile olmayan o odaya atmıştım. İçeri geçip kapıyı hızla arkamdan kapattığımda, arkamı dönmeye cesaretim bile yoktu.

Dönmek zorundaydım. Beni buraya merakım getirmişti.

Usulca döndü bacaklarım geriye doğru. Gördüklerim karşısında ağzım açık kalmışken, gözüme çarpan ilk şey bir çerçeve oldu. Geniş masanın köşesine koyulan o çerçeveyi elime aldığımda; Emre, Zuhal ve hamile bir kadının resmi karşılamıştı beni. Bu kadın Dudu'ydu. Karnı hafiften belirgindi. Emre'nin sağ tarafındaydı. Emrenin kucağında ise daha bebek olan Zuhal, kameraya el sallıyordu.

Çerçeveyi yerine bırakıp başka yere baktığımda, bir başka fotoğraf albümü gözüme çarptı. Odanın köşesinde sallanan sandalye vardı. Albümü alıp o sandalyeye oturduğumda, tek tek çevirdim sayfaları. Emre ve Dudu'nun kurmuş olduğu ailenin ne kadar mutlu ve huzurlu olduğunu anlatan bu albümde, Dudu'nun ailesini görmüş oldum bir yandan. Emre her şeyi anlatmıştı fakat Zuhal'in dedesini ve anneannesini hiç anlatmamıştı. Bu durum da merakımın bir köşesine yerleşirken, ağzımı dakikalarca açık bırakacak o fotoğrafı aldı ellerim parmaklarının arasına.

Annem, Dudu, Zuhal ve ben aynı fotoğraf karesindeydik. Burası Mersin'de bir hastanenin kantiniydi. Psikolog randevumun olduğu günlerinden biriydi. O günü çok iyi hatırlıyordum. Ben Zuhal bebekle saatlerce ilgilenirken, annem ve o kadın konuşup durmuşlardı. Ne konuştukları umrumda bile olmamıştı, tek odağım o bebekteydi.

Meğer o bebek Zuhal, annesi de Dudu'ymuş.

Annem ne kadar da zayıf bir kadındı o zamanlar. Kemikleri sayılacak haldeydi resmen. Yüzündeki o korku yansıması hâlâ vardı. Evlendikten sonra yüzünden bile okunur hâle gelmişti o huzuru.

Söylesene anne; o huzurlu yüzün şimdi nasıl toprağın altına gömüldü?

Albümü kapatıp dolu gözlerle etrafıma baktığımda, beyaz renkte bir beşik dikkatimi çekti direkt. O beşik Zuhal'in olmalıydı. Ve hatta bir zamanlar doğacak olan kardeşinin de olacaktı. Beşiğin hemen yanında dolap vardı. Emindim, o dolapta Dudu'nun kıyafetleri vardı.

Bu oda baştan aşağı anılarla donatılmıştı.

Ayağa kalktım ve dolaba doğru ilerledim. Kapağını açtığımda tam da tahmin ettiğim gibi, Dudu'nun kıyafetleri yerleştirilmişti. Birkaç tane erkek bebek kıyafeti de vardı. Dolabın çekmecesini araladığımda, kız bebek kıyafetleri sırayla dizilmişti. Kızının sadece bebekliğine şahit olan bir anne, geleceğinde var olamamıştı.

Söylesene anne; seninle çıktığım bu hayat yolunda şimdi sensiz ne yapacaktım ben?

Elimde sıkıca tuttuğum; annem, Dudu, Zuhal ve benim olduğum o fotoğrafla birlikte tekrardan oturdum sallanan sandalyeye. Tam o sırada birkaç adım sesi, hatta koşuşturma sesi duydum aşağıdan. Adımın seslenişini de duyuyordum fakat bu pek umrumda değildi.

Birkaç dakika sonra, gözyaşlarımla birlikte içine hapsolduğum o fotoğraftan bakışlarımı ayırmama sebep olan şey, kapının usulca aralanması olmuştu.

Tekin'le göz göze geldiğimizde, arkasına kısa bir bakış atmış ve sonrasında içeri girmişti. Küçük adımlarla yanıma gelip köşede bulunan sandalyeyi aldığında, yanıma yerleştirip oturmuştu. Birkaç dakika öylece sessiz kaldığımızda, bundan sıkılmış olacak ki elini uzattı. Elimdeki fotoğrafa bakmak istiyor gibiydi. Avucunun içine bıraktığım resme iki dakika boyunca baktığında, küçük bir gülümseme yerleşmişti dudaklarına. Tekrardan fotoğrafı elime tutuşturduğunda, ağlamam şiddetlenmiş gibiydi.

"Sen de Mihriban'ı özlüyorsun, öyle değil mi?'

Sorduğum soru karşısında Tekin neye uğradığını şaşırmışken, ben hâlâ ağlamaya devam ediyordum. Bu bilgiyi nereden bildiğimi sormak istiyordu fakat buna cesaret edemiyor gibiydi. Şu anki halim buna engel oluyordu. "Özlüyorum tabii," dedi çatallı sesiyle.

"Çok mu," çocuk gibi çıkmıştı sesim.

"Çok," dedi Tekin, hasretini sesine yansıtarak.

"Havacıymış."

Tekin usulca başını salladı. "Öyleydi. Üsteğmen Mihriban Kartal Acar."

Elimin tersiyle burnumu sildiğimde, soyadının asilliği içimi gururla kaplamıştı. "Şehit düşmüş." Usulca gözlerini yummuş ve başını sallamıştı. "Nasıl oldu peki?"

O kadar uzun süre sessiz kalmıştı ki, etrafı sadece benim iç çekişlerimin sesi dolduruyordu. Tekin'in bakışları bir an bile olsun daldığı boşluktan ayrılmazken, dişlerini ve ellerini sıkması fark edilmeyecek gibi değildi. "Görevdeydi," diye girdi lafa. "Emre ve ben Şırnak'ta görev yapıyorduk, Mihriban ise Ankara'da Akıncı Üssü'nde." Derin bir nefes aldı. "Üç yıl önce, o zamanlar Kurt Timi daha kurulmamıştı. Dudu'ya ve birçok vatandaşa bunları yapanların peşindeydik. Ben o zamanlar Kıdemli değildim, Emre de Yüzbaşı değildi. Ben Üsteğmen, o da Kıdemli Üsteğmendi." Her şeyi anlamam için en ayrıntılı bilgiyi verircesine açıklıyordu. Sessiz adam diye nitelendirdiğim o adam, Tekin acar. Rahatlıkla konuşmanın vermiş olduğu acıyla kendini bana açıyordu. "Emre ne yaptı etti, buldu o otobüsü patlatanları. Çetenin başındaki adama kadar buldu. Gizli görev çıktı, ikimiz gittik sadece. O kadar gizli bir görev ki, tim bile gidemedi fazlalık olmamak adına."

Hafifçe öne eğildim. "O zamanlar birbirinizi ne kadar süredir tanıyordunuz? Emre ve sen yani," diye sorduğumda direkt lafa atladı.

"Kuleliden beri," dediğinde şaşkınlığım direkt yüzüme yer edinmişti. "O gizli görevde sızdık çetenin içine. Yaklaşık iki ay kaldık fakat daha sonrasında bizim asker olduğumuzu anladılar. Bizden haber alınmayınca, bölgenin belli bir kısmı havadan imha edilsin diye Mihriban'ı görevlendirdiler. Fakat işler yaver gitmedi. Kullandığı jet uçağını vurdular." Şaşkınlıkla öne eğilirken, içindeki kor ateş hacmini arttırıyordu adeta. "Paraşütü erken açıp kurtuldu fakat buna kurtuluş denirse. Hainlerin bölgesinin tam ortasına iniş yapmış. Bir gün boyunca kaçmayı başarmış fakat bir günün sonunda onu da yakaladılar." Küçük bir kıkırdama firar etti dudaklarından. "O da senin gibiydi, ağzına geleni söylerdi. Dilinin kemiği yoktu, çatır çatır konuşurdu. Hatta o kadar ağır konuştu ki, bizim bile ilk defa gördüğümiz çete lideri dikildi karşımıza." Dedi ve sustu. Bu susuş tamamiyle öfkeyi dindirme direnciydi. "Haşmet... Haşmet Çakıcı." Tamamiyle kel olacak raddeye getirecek şekilde kestirdiği saçlarını kaşıdı sertçe. "Önce dövdü, iyice halsiz bıraktı. Bağırmam, çırpınışlarım hiç fayda etmedi. Sonra..." Gözleri dolmuştu. Hıçkırığı boğazına dayandığında, sertçe yutkunma ihtiyacı hissetmişti. Ağlamayı kendine yakıştıramıyor gibiydi. "Sonra benim namusumu elimden aldı. Benim gözlerimin içine baka baka yaptı bunu. Bizim Emre'yle elimiz kolumuz bağlı, tavandan ellerimiz bağlı çekilde sallanıyoruz." İki elini kaldırıp avuçlarını göğe açtı. "Çaresizdim," dediğinde az önce tutmaya çalıştığı hıçkırığı firar etti dudaklarından. Göz yaşlarım çenemde damlalar haline gelmişti resmen. Ağlamamak elde değildi. "Çaresizdim. Elimden hiçbir şey gelmedi. Kurtaramadım onu." Dirseklerini diz kapağına dayayıp iki avucuyla yüzünü kapattı. "Hamileydi lan, hamileydi." Hıçkırıklarımız odayı doldururken, ağzımı ellerimle kapatıp kendimi durdurmaya çalışıyordum. "Bebeğimi koruyamadım, sevdiğimi koruyamadım."

Her ne kadar silmeye çalışsam da göz yaşlarımın ardı arkası kesilmiyordu. "Tekin," diyebildim sadece. Hızla cümlemi yarıda kesti.

"Ama geberttim o iti." Yüzündeki yaşları silmeye çalışırken hırsı tekrardan yüzünde okunur cinstendi. "Geberttim. Sonra da oğlunun önüne attım leşini."

Merakla kaşlarım çatıldı. "Oğlu kim?"

İntikam dolu gözler gözlerimle buluştuğunda, ortada yeni kin doğuracak o cevap gelmişti.

"Azat Çakıcı, Nam-ı değer Çakı."

Ağzım açık bir şekilde verdiği cevaba karşılık içimdeki nefretin büyümesine engel olamazken, merakım daha fazlasını duymak ister gibiydi.

"Babasından daha dişli çıktı, daha kurnaz, daha akıllı çıktı şerefsiz. Öyle ki, Türkiye'deki iş adamlarını hedef aldı, dünyaya açıldı, ticareti genişletti. Durdurulamaz bir hâl aldı."

İçimdeki nefreti şimdilik dindirmek istercesine bağrıma bastığımda, sağ elim usulca Tekin'in omuzuna yerleşmişti. "Kurt Tim'i bu yüzden kurulmadı mı? Sizler bordo bereli askerlersiniz. Dünyanın en iyisisiniz. İmkansızı başaranlarsınız. "Tekin'in gururlu bakışları değdi derin nefrete bürünüp karaya hapsolan bakışlarıma. "Kimse sizin karşınızda duramaz. Kimse Türk'ün gücüne karşı koyamaz."

Derin bir nefes aldığımda, benliğim içime işliyor gibi hissettim.

♟️♟️♟️

Hep merak etmişimdir, psikologlar anlatılan onca şeye nasıl tepkisiz kalabiliyor diye. Bir kişi gelir, anlatır da anlatır, en sonunda eline iki ilaç tutuşturulur ve gönderilir. Öyle mi olurdu? Fayda eder miydi böylesine bir acıya karşılık küçük ilaçlar?

Korktuğum yerdeydim.

Yıllar sonra...

"Haftaya yine bekliyorum seni," dedi Miran Sancak. İsimlikte böyle yazıyordu.

Psikolog Miran Sancak.

"Hiçbir işe yaramıyor," dedim fısıldarcasına. Miran, önündeki deftere birkaç bir şey daha yazdı.

"Sana bunu düşündüren nedir?"

Avucumu açıp kendimi gösterdim. "Zırhımı giymiştim ben. Her ne olursa olsun söz vermiştim kendime, bu zırhı kimse aşamayacaktı. O zırhı giyen kişiliğim şu an düştüğü yerden kalkıp hırsını diri tutması gerektiğini, acıya karşılık acı yaşatması gerektiğini bilirdi. Kısasa kısas yani." Derin bir nefes aldım. "Ama o zırhım üzerimden çekip çıkarılmış gibi hissediyorum. Öyle olunca da, çocuk gibi kaldım ortada. Duşumu Arkın sayesinde alıyorum. Yemeğimi onunla birlikte yiyorum. Onunla birlikte uyuyup, onunla birlikte kalkıyorum. Bir çocuğun annesine bağımlılığı gibi. Fakat benim annem yok." Gözlerim dolmuştu, sesim titremişti. Hızla burnumu çektim. "Annem olmayınca, babamı aradım. Hoş, babam hiç olmamıştı ama bana bu duyguyu yaşatan o adamı aradım ben." Acı dolu bir gülümseye firar etti dudaklarımdan. "O da yok, gitti. Aldılar benden onu." Dudaklarımı birbirine bastırdım, artık ağlamak istemiyordum fakat göz yaşlarım bunu umursamıyor gibiydi. "Meğer benim zırhım ailemmiş. Gücüm onlarmış."

Miran birkaç yaprak peçete uzattığında, direkt aldım ve burnumu sildim. "Pencereyi açmamı ister misin?" Hızla başımı salladım. Nefes almaya ihtiyacım vardı. "Kedilerden nefret etmeye başladım mesela. Bana Kara'yı hatırlatıyorlar. Her şey bana ailemi hatırlatıyor. Aldığım nefes bana o gazı hatırlatıyor. Uyarmıştım, inanmadılar bana. Evde bir koku var dedim, dinlemediler. Zuhal bile o gaz yüzünden hasta olmuş. Aldığım nefes bana harammış gibi hissediyorum. Yaz ayındayız artık. Yani, dün Arkın artık haziran ayında olduğumuzu söyledi. Güneş tepede, hava sıcak. Ancak ben renkler yokmuş gibi hissediyorum. Etraf gri sanki."

Miran derin bir nefes aldı. "Ruhunun karalığı etrafa yayılmış gibi mi hissediyorsun?"

Başımı salladım. "Ruhum annem ve babamın yanında, onların yanına gömülü. Bedenim sadece bu dünyada. Yaşamak istemiyorum ben. Ruhsuz bir beden nasıl yaşar söylesenize?"

O deftere birkaç bir şey daha yazıldı. "Sen böyle hissediyor olabilirsin. Çektiğin acı seni buna inandırmış fakat inan bana, ruhun hâlâ bu bedene ait. Sana ait. Emin ol, zamanla ruhunun farkına varacaksın."

Gülümseyerek olumsuz yönde başımı salladım. "Anlamıyorsunuz. Anlayamazsınız. Ben aylar önce psikolog görüşmelerinin bile fazlalık olduğunu düşünürdüm. Emre ısrar ederdi. Belki bir derdim tasam olur, yoğun tempo beni yorar diye halihazırda bir psikoloğun beni beklediğini söylerdi. Şu halime bakın; ben artık beni kimse yıkamaz diye düşünürken şu geldiğim hâle bakın." Avuç içimi göğsüme vurdum. "Ruhumu çürüttüler benim. Canımdan can gitti, siz bunu anlayamazsınız." Elimin tersiyle akan burnumu sildim. "Hiçbir işe yaramıyor. O ilaçları kullanmam bi' sikime yaramıyor. İyi gelmiyor bana, ölü gibi uyutuyor beni. Daha beter kötü geliyor bana."

Miran dudaklarını birbirine bastırarak hafifçe öne doğru eğildi. "Bünyen bu ilaçlara karşı pek direnemiyor, o yüzden sürekli uyuyorsun. Hâl böyle olunca da, işe yaramadığını düşünmen gayet normal." Hızla sağ elini kaldırarak beni gösterdi. "Artık bazı şeyleri hatırlamaya başladın. Bu da iyi bir gelişme. Hepsi ilaçlar sayesinde."

Miran'ın oldukça koyu olan yeşil gözleri şefkatle kara gözlerime bakarken, ayağa kalkmış ve tam yanıma oturmuştu. "Yük oluyorum herkese. En çok da Arkın'a." Gözlerinin tam içine baktım. "Her şey benim yüzümden oldu, benim yüzümden yaşandı bütün bu olanlar. Ailem benim yüzümden o toprağın altında."

Miran iki avucunun içinde, onun ellerine nazaran oldukça küçük gelen ellerimi sıkıştırdığında odağını tamamen bana çevirdi. "Bir başkasının içinde barındırdığı kötülük sana suçluluk duygusu yaşatmasın. O kötülük zehir gibidir, bütün bedene yayılır ve daha sonrasında kendi sonuna doğru yol alır. Durum bu şekildeyken, kendini suçlamanın bir anlamı yok Tülin."

Önce soyadımı değişmek için dava açmıştım. Daha sonrasında buna karşılık olarak Emre'nin evi kurşuna dizilmişti. Bu Emre'ye karşı değil, tamamiyle bana karşı bir hamleydi. Evi kimin kurşuna dizdiği benden sır gibi gizlenirken, asla yerimde durmamış ve bunu yapan o adama karşılığını vermiştim. Adını anmak istemezken, anımsamak bile midemi bulandırıyordu.

Sadece ona karşı değil, bütün gerçekler benden gizlendiği için bana yararı olan o insanlara karşı bile hedef tutmuştum adeta. Oysa onların amacı, şerefli bir asker olmamdı. Ben bu meselemde bile en zararsızları ezip geçmeye ant içmiş gibiydim.

Karşılığım zarara uğratmak olmuştu. Ben her zaman zarar ziyan mıydım herkese? Kendimi bildim bileli aşinaydım bu cümleye.

"Zarar ziyansın Tülin, zarar ziyansın..."

Bu koca bir adaletsizlikti. Adaletsizliğin kıyısında masumlar cesedi boy gösterirken, bedene yayılan zehir benim boynuma urgandı sanki.

Zehirlemişlerdi. Koca bir hayatı zehre bulandırırken, boynuma atılan urganın vicdanımdan geçtiğini yeni anlayacak kadar aptaldım ben.

Ben Tülin'dim, sadece Tülin. Çaresizliğin ortasında bir çocuk misaliyken, kıyıda sessizliğimle durmak zorundaydım. Zarar ziyan olmamak adına, bundan sonra anı kollamak zorundaydım.

♟️♟️♟️

"Nasıl geçti?"

Arkın'ın sorusuna karşılık omuzlarımı kaldırdığımda, merdivenin son basamağını iniyordum. Psikolog Miran, Arkın'ın bir tanıdığıydı. Herhangi bir kayıt oluşturmadan görüşüyorduk kendisiyle. Reçeteli ilaçları ise Arkın bir şekilde alıyordu.

Bu halimle bile beni asker olmaya hazırlıyorlardı.

"Her zamanki gibi," diyebildim sadece. Küçük otoparka doğru birkaç adım attığımda, Arkın'ın siyah arabasını aradı gözlerim. "Araba nerede?"

Arkın, ellerini pantolonunun cebine soktuğunda başıyla ana caddeyi işaret etmişti. "Yürüyelim mi biraz?"

Hiçbir tepki vermeden öylece sessiz sedasız yürümeye başladığımızda, yaklaşık on dakikayı geride bırakmıştık. Güneş batmaya hazırlanırken, son yakıcı sıcağını üzerimize atmaya devam ediyordu. Beraberinde mayhoş esintiyi getirirken kendimi bir banka bıraktım direktmen. Arkın yine sessiz kalarak yanıma oturduğunda, cebinden bir paket sigarayı çıkardı. "En son ne zaman içtiğimi hatırlamıyorum."

Cebinden çıkardığı çakmakla birlikte bir dal uzatırken, tereddütle aldım o sigarayı. "Nasıl içileceğini de unutmadın herhalde?" Gülmeye mecalim yoktu fakat gülümsemeden edememiştim. En son ne zaman içtiğimi bilmeyerekten, dumana hasret kalan ciğerlerim bayram havasına bürünmüştü adeta. Rahatladığımı hissediyordum. "En son ne zaman içtiğini ben de hatırlayamıyorum."

Gökte turuncu halelerini bırakan güneşe baktım. "Çok sıkıldım her şeyi unutmaktan."

Arkın derin bir nefes aldı. "Merak etme, her şey geçecek."

Hızla başımı salladım. Yüzümde acı dolu bir ifade vardı. "Geçmeyecek, geçmeyecek Arkın."

Arkın yaktığı sigarasını bitirmeden yanındaki çöp kovasına atar atmaz direkt bana doğru döndü ve iki eliyle ellerimi tuttu. "Yaşadıkların hiç kolay şeyler değil. Ömrün boyunca yüreğinde ağırlık olacak bir şey bu. Ama hayata devam etmek zorundasın. Sen hedeflerine eskisi gibi bağlı kalmalısın. Bunu kendin için yapmalısın. Geçmek zorunda, anlıyor musun beni? Geçmek zorunda, Tülin. Bizim yüreğimizde sana karşı bir boşluk var. O eski neşeni, saman alevi öfkeni, hepimize kafa tutuşunu, ailemizin deli dolusu olmanı, bu hallerini biz çok özlüyoruz." İki elimi avuçlarının arasında birleştirip dudaklarına götürdü. "Yalvarırım yaşarken öldürme kendini."

Ben yaşıyor muyum ya da yaşamaya çalışan bir ölü müyüm bilmiyorum. Artık bir önemi yoktu benim için. İçimde acıya karışmış burukluk varken, bir zamanlar o acıyı ateşe çevirir herkesi yakardım. Şimdi ise acım sadece beni yakmakla mükellefti.

Her şeyin farkındaydım. Kendim için çabalamaya çalıştığım şu günlerde, ne zaman ardıma baksam bir adım bile atamadığımla yüzleşiyordum her seferinde. Zırhımı tekrardan kuşanmak isterken, varlığı bile can yakmaktan başka hiçbir işe yaramıyordu.

Düşüncelerimden, en çok da kendimden kaçmaya çalıştıkça duvara toslamışım. Kaçmak hiçbir zaman gerçekleri yok saymak değilmiş, ilerlemek her daim gerçeklerle yüzleşmekmiş.

Yaşarken ölmek, benliğimi hissedememek eş değer hâle gelmişken ben artık nasıl yaşanılması gerektiğini bile bilmiyordum. Öyle ki, artık bir sebebim bile kalmamıştı. Hoş; ölümün kıyısında kendimi yaşamsız hissederken bile, yaşama sırt dönmüş umutsuzluğum bile bana bahşedilen bir duyguydu.

Bu bile yaşamdan gelen bir sinyalken, bir yalvarışın içimde yarattığı sızı yüreğimi dağlamaya yetmişti.

♟️♟️♟️

Beş ayda neredeyse kocaman olan ve sağlığına kavuşan o eşsiz güzellik, Boz.

Arkın ile biraz yürüdükten sonra direktmen eve gelmiştik. Kapıda Boz tarafından karşılanırken, Kurt Timi bizi Arkın'ın evinde bekliyordu. Göktuğ'un kardeşi Gökçe ve köpekleri Ahsen de gelmişti. Boz'a yeni arkadaş çıkmıştı ve hâlinden çok memnun gibiydi. Bahçede ikisi oynarken, Şafak'ın kızı Adel ve Zuhal köpeklerin etrafında dört dönüyordu. Gökçe ve Kenan yanlarındaydı.

"Hoş geldiniz," dedi Kenan. Aynı şekilde Gökçe de bizi karşılarken, Ahsen'ı zor tutuyordu adeta.

"Hoş bulduk," dedik Arkın'la aynı anda. Boz direktmen patilerini Arkın'ın dizlerine koyduğunda, Arkın dizlerinin üzerine çöküp sevmeye başlamıştı.

"Nasılsın Tülin?" Soru Gökçe'den gelmişti. Her halinden belliydi halimi merak ettiği.

"Gayet iyiyim, sen nasılsın?"

"O iyi yahu. Mezun oldu da haspam." Göktuğ yanımıza gelip kız kardeşinin kafasını kollarının arasına aldığında, saçlarını karıştırmaya başlamıştı. Ahsen ise, havlayarak ikisini ayırmaya çalışıyordu.

"Ya bıraksana kafamı! Hayvan herif!"

Herkes hep bir ağızdan Gökçe ve Göktuğ'un bu hallerine gülerken, cam kapıdan Yaren çıkmıştı. "Baylar ve bayanlar, haydi yemek hazır."

Önde Gökçe ve Göktuğ ilerlerken, hemen arkasında Kenan ve Arkın girmişti içeri. Derin bir nefes alıp adım atacağım esnada, bir el durdurmuştu beni. Zuhal, gözlerimin içine öylece bakarken dizlerimin üzerine oturdum direktmen. Adel ise, annesinin elinden tutarak içeri girmişti. Bahçede Zuhal ile ikimiz yalnız kalmıştık.

"İyi misin?" Artık alışık olduğum soru, Zuhal'in de ağzına yapışmış gibiydi.

"İyiyim güzelim. Ne oldu? Bir şey mi oldu?"

Bir çocuğun sessiz kalmaması gerektiğini çok erken yaşta öğrenmiştim. Zuhal, bunca zaman sessiz kalmayı seçmişti fakat bu sessizliğe daha fazla dayanamamış gibiydi. "Hiç. Seni çok özledim sadece." Arkasında sakladığı elini gün yüzüne çıkardığında, bir avuç papatyayı bana doğru uzattı. "Dün rüyamda Kardelen ablayı gördüm. Annemle birlikteydi. Çok mutlularmış. Bana dedi ki, 'Tülin ablana papatya topla ver, benim gönderdiğimi söyle. O anlayacak.' dedi. Ben de bugün sana papatya topladım. Annen veriyor sana bunları ama, öyle dedi ya hani. Çaktırma..."

Ellerinin arasından o zarif papatyaları aldığımda, farkında olmadan gözlerim dolmuştu ve bir damla göz yaşı firar etmişti gözlerimden. "Teşekkür ederim," diyebildim sadece. "Annemin en sevdiği çiçekler papatyadır. Belki de o yüzden senin toplamanı istedi." Burnumu çekip hızla yanağımdan akan göz yaşını sildim. "Teşekkir ederim, güzelim."

Zuhal, hafif eğilip yanağıma bir buse kondurduğunda o küçük elleriyle gözümdeki yaşı sildi usulca. "Ağlamak sana hiç yakışmıyor. Babam bana hep der ki; eğer ağlarsan annen bunu görür ve üzülür, o yüzden ağlama. Eğer ağlamaya devam edersem de, ağlayınca çok çirkin oluyorsun der bana."

Küçük bir kahkaha çıktı dudaklarımdan. "Çirkin miyim ben?"

Zuhal hızla başını salladı sağa sola doğru. "Hayır, çok güzelsin sen."

Sıkıca kollarımın arasına alıp sarıldığımda, mis kokusu genzimi açmıştı adeta. "Haydi koş, herkes seni bekliyor yemeğe. Ben de birazdan geleceğim."

Zuhal, başını sallayıp koşarcasına cam kapıdan içeri girdiğinde, elimdeki papatyalarla öylece kalmıştım bahçenin ortasında. Dizlerimin üzerine çöküşüm ilk değildi fakat ilk defa sırtımda koca bir yük varmış gibi hissediyordum. Papatyaları burnuma doğru götürüp derin bir nefes aldığımda, nefesimi kesecek o ses kulaklarımdan dolup taşmıştı resmen. Hızla arkamı döndüğümde, aşina olduğum o gözlere hasret bakışlarım değmişti. Karşılığında da aynı hasreti hissetmemek elde değilken, yıllar sonra sesini duymak bile içimi dolup taşırmıştı.

"Çocuk haklı. Sana ağlamak hiç yakışmıyor, Tülin Altun."

♟️♟️♟️

Selam, selam, selam... Tülin'in sürekli baş kaldırıcı, asi, dik kafalı hallerine isyan ederken aslında bu bölümü yazarken o hallerini özlediğimi fark ettim. Umarım yalnız değilimdir bu düşüncemde. Çünkü biraz daha bu hallerini yazarsam aniden o eski Tülin'i yazmaya başlayacağım. 😁

Şaka bir yana, Tülin bu hallere düşecek kız değildi gerçekten. O yüzden bize tuhaf geliyor olabilir.

Bir sonraki bölümde görüşmek üzere. Işıkla kalın. ♟️🤍

1-) Tülin'in acısını siz de hissettiniz mi?

2-) Arkın'ın her daim Tülin'in yanında olmasına karşı düşünceleriniz neler?

3-) Tekin'in bir kısmını öğrenmiş olduğumuz geçmişi hakkında ne düşünüyorsunuz?

4-) Emre ve Tülin'in aralarındaki buzu hissettiniz mi? Sizce ne zaman erir o buzlar?

5-) Son sahnede gelen kişi kimdi sizce?

Bölüm : 17.10.2025 16:12 tarihinde eklendi
Okur Yorumları Yorum Ekle
Hikayeyi Paylaş
Loading...