
"Hayattaki en zor şey; geçeceğin köprülerle, yakacağın köprüleri ayırt etmektir."
♟️♟️♟️
İçimdeki ateşten geriye kalan şey koca bir sis kalabalığından ziyade, kendi benliğimden kaçma çabamdı. Bu kaçışın sebebi, varlığına kavuşursa neler olabileceğini asla kestiremeyen bir kararsızlığa mahkum edilmişti. Hâl böyle olunca, ortada ne benliğim kalmıştı ne de yüreğimi yakan ateş. Ortada koca bir sis, sonsuz bir hiçlikten başka bir şey yoktu.
Hayatım boyunca imalı bakışlara maruz kalmıştım. Yalancı, dik başlı, asi, kavgacı... Olumsuz sıfatlar o benliğimdeydi işte. Onu kimse kabul etmezken, tek bir kişi göğüs germişti.
Yalanların diline meze olan saflığım, beni bu hâle getirirken değişmeye çalıştım. Yıllarca, kendi benliğimden kurtulmaya çalıştıkça bana iyi gelenin daima bu olduğuna inandırdım kendimi. Kabul ettim benliğimi, bu şekilde. Giydim o zırhı, 'sen yalancısın Tülin', dedim kendime. Dik başlısın, inadınla her şeyi elde edersin. Asi birisin, göz dağı verirsin, kavgacısın... Hırsım bütün bunları körüklerken, meğer o sinsi yalanların ta kendisi ben olmuşum. Oysa tek amacım anlaşılmaktı, daima anlaşılmak.
Beni en başından beri sadece o anlamıştı.
O sis kalabalığının arkasında bütün gerçekleri, daha çok önüme serilen yalanların gerçekliğini arayıp durdum. Bana ima edilen yalanları, ben aradım o sis kalabalığının arkasında. İnanmak istemedim; benliğimle birlikte kara toprağın altına gömülen o yalanları, gerçekliğiyle kendime inandırmak istedim.
İlk defa ne ben yalancı olmuştum, ne de hayat.
Artık inanmam gereken tek bir şey vardı; benim annem ve babam ölmüştü.
Bazen boğuldum, bazen nefessiz kaldım, bazen koca bir kabusun içindeymişim gibi hissettim. Bir çıkış yolu aradıkça açılan kapılar gerçeklerden başka hiçbir şey olmamıştı. İnkar ettim, yalan olması için çok dua ettim. Uyanmaya çalıştım, kabus olduğuna inanmaya çalıştım.
Yapamadım.
Gerçekler ilk defa benliğime işlenirken, ben nasıl ayakta kalacağımı bilemiyordum. Hoş; öyle bir hâle gelmiştim ki, bedeni canlı kalan hayatsız bir insana dönüşmüştüm resmen.
Şimdi ise ilk defa hislerim gün yüzüne çıkarken, benliğim bundan zevk alıyor gibiydi. O hislerde mutluluk, en çok da şaşkınlık vardı.
Zira bu gözler, yıllar sonra karşısında Boran Yazgan'ı görmeyi asla beklemiyordu.
"Boran?" Gözlerime inanamıyor gibiydim.
"Allah için sil o göz yaşlarını, gelemem ben öyle salya sümük suratlara."
Dizlerimin üzerine çöktüğüm çimlerden destek alarak kalktığımda, çitleri umursamadan kendimi Boran'ın kollarına atmıştım. Kolları bedenimi sıkıca sardığında, kokumu genzinden ciğerleriyle buluşturacak kadar özlediğini anlamıştım.
Bedenini bedenimden ayırdığımda, ellerim ellerini tutuyordu. "Sensin," dedim hâlâ inanamıyormuş gibi. "Gerçekten sensin."
"Ağlamak seni kör etmiş," dediğinde koca bir kahkaha eşliğinde derin bir ağıt yankılanmıştı. Tekrardan Boran'a sarıldığımda, yine aynı içtenlikle karşılık verdi. "Bir insan hiç mi değişmez ya. Sümüklerini omuzuma sürme lütfen, bu gömlek senden pahalı." Kendimi tutamayıp yüzümdeki ıslaklığı omuzuna sürdüğümde, beni hızla havaya kaldırıp sallamaya başladı. "Ya özür dilersin ya da bana yeni bir gömlek alırsın." Hızla nefesini dışa akıttı. "Hâlâ inatsın, hâlâ!"
O an Arkın, evinin cam kapı eşiğinde durmuş öylece bizi izliyordu. Oraya yeni geldiği anlaşılıyordu. Öyle ki, kısık sesle 'ne oluyor lan' demesinden belliydi. Büyük adımlarla bize doğru yaklaşırken, Boran da onu fark etmiş olacak ki kollarının arasından beni yere indirmişti. "Hayırdır kardeş?" Dostane fakat sertliği tonundan anlaşılan bir giriş yapmıştı Arkın.
Boran hızla elini uzattı. "Merhaba. Tülin'in kuzeni ben, Boran." O an bütün Kurt Timi ve diğerleri bahçeye üşüşmüştü.
"Kardeş hayırdır?" Kenan çatık kaşlarıyla Arkın"ın hemen sağ tarafındaydı.
Boran, Arkın'a karşı havada kalan elini bu sefer Kenan'a uzattı. "Kuzeniyim ben, Boran." Eliyle beni işaret etmişti.
Küçük adımlarla Karan, Arkın'ın sol tarafında yerini aldı. Aynı çatık kaşlar onun da yüzüne yer edinmişti. "Sen hayırdır?" Sol elini kaldırıp hafif salladığında, tek kaşı havalandı direktmen
Boran, havada asılı kalan elini indirdiğinde tekrardan lafı devraldı. "Tülin'i görmek için geldim."
Göktuğ da Karan'ın hemen sol tarafındaydı "Hayırdır sen?" Göktuğ da aynı sertliği üniforma gibi üzerine geçirdiğinde, gözlerim Boran'la buluştu direktmen.
"Ya havle vela kuvvete illa billahil aliyyil azim."
"Beyler," dedi Şafak araya girerek. Hızla bizimkilerin önüne geçtiğinde, sol elini kaldırmış ve 'geri basın' der gibi bir duruş sergilemişti. "Hoş geldin, gel buyur. Ayakta konuşmaktansa içerde daha detaylı tanışırız."
Önce Yaren ve Afra, kapı eşiğinde beklemeyi bırakmış ve içeri geçmişlerdi. Batın, Şafak ve Emre de onları takip ederken, çitlerin ardında ben ve Boran, çitin ardında da Arkın, Karan, Kenan ve Göktuğ hâlâ sap gibi dikiliyorduk.
"Arkın!" Emre'nin imalı seslenişi hepimizi esir alırken, dönüp bakmadan edememiştik. Başıyla içeriyi işaret ettiğinde, Göktuğ ve Karan yavaş adımlarla ilerlemeye başladı. Sağ bacağımı çitin diğer tarafına, bahçeye doğru atarken bakışlarımı Arkın'dan bir an olsun ayırmıyordum. Boran peşimden geliyordu. Sürgülü cam kapıdan içeri girdiğimde, herkes yemek masasında yerini almıştı.
"Arkadaşın adı nedir?" Yaren, baş köşeye bir serfis daha açıyordu.
"Boran," dedi Boran, benden hızlı davranarak.
"Boran... Tülin ve senin için baş köşeyi ayırdım. Oturun bakayım, haydi yiyelim artık şu yemekleri. Soğuduğunda tadı kalmaz bunların." Baş köşenin sağ tarafına ben, sol tarafına da Boran oturduğunda Arkın hızla sağ yanımdaki sandalyeyi çekip oturmuştu. Yanında Karan, Kenan, Gökçe ve Göktuğ sırasıyla dizildiğinde; Boran'ın sol yanında da Yaren, Afra, Batın, Şafak ve Tekin yer almıştı. Emre tam karşımda, masanın bir diğer baş köşesindeydi.
"Afiyet olsun," dediğinde Emre, hepimiz yemeğimizi yemeye başlamıştık. Masada derin bir sessizlik vardı ve bu beni çok geriyordu. Arkın'a baktığımda, inatla yüzüme bakmamaya çalışıyordu. Birkaç kez Karan ile göz göze gelmiştik ve Arkın'ın bana bakmadığını anladığında diziyle dürtmüştü. Fakat ne fayda, haspam hiç istifini bozmuyordu.
"Boran," dedi Yaren. Sessizliği bozması çok iyi olmuştu.
"Buyrun?"
"Ben Yaren ablacığım. Şafak Beyin eşiyim. Bir kızımız var, Adel."
Boran, Yaren'in hemen ada tezgahta Zuhal ile yemek yiyen Adel'i göstermesi üzerine arkasını döndüğünde, Adel elini sallamıştı hızla. "Maşallah, rabbim sizlere bağışlasın. Çok memnun oldum Yaren abla." Bakışları Şafak'ı buldu. "Tabii sizinle de memnun oldum efendim."
Şafak, sadece başını sallamakla yetindi.
"Kaç yaşındasın? Tülin ile aranda pek bir fark yok gibi," dedi Yaren.
"On sekiz yaşındayım. Ekim ayında on dokuz olacağım."
Afra hızla öne atıldı. "Üniversiteye gidiyor musun?"
Boran başını salladı olumsuz yönde. "Lise terk benimkisi."
"Sevmez misin okulu?" Afra yine sorusunu sorarken, tekrardan lafa daldı. "Afra ben bu arada. Batın'ın eşiyim ben de," dediğinde bakışları Batın'ı buldu.
"Memnun oldum." Boran'ın bakışları Batın'a kaydı. "Sizinle de efendim." Batın da aynı Şafak gibi başını sallayarak karşılık verdiğinde, Boran derin bir nefes aldı. "Tülin sayesinde eminim ki hakimsinizdir konuya. Bizim ailede okullu, diplomalı insan sayısı çok azdır. Hele ki erkeklerimiz, okul nedir bilmezler. Aileden böyle aşındı bize, çocuk yaşta iş hayatına atıldık el mecbur."
Arkın; Boran'ın cümlesini bıçak gibi kesen o kahkahasını kulaklarımıza doldururken, bizi dumur edecek o cümleyi kurdu hızla. "Ne yapıyorsun mesela? Uyuşturucuların hangi bölgelere dağıtılacağına sen mi karar veriyorsun?"
Uzunca bir süre sessizlik kol gezerken bu masada, herkes yemeğini bırakmış ve Boran'ın cevabını beklemeye başlamıştı. Hoş, Arkın iştahla yemeğini yemeye devam ediyordu.
"Ben oldum olası uyuşturucu işine girmedim, girmem de. Mobilya şirketine bakarım, ailemden ve bu pis işlerden uzak durmaya çalışırım. Tülin çok şanslı, onun yerinde olmak için emin ol her şeyimi verirdim. O belki intikam ateşiyle yanıyordur ama benim elime böyle bir fırsat geçse, intikam umurumda bile olmazdı. Kurtulmuş bu aileden, yoluna bakmaya başlamış. Ben ise mahkumum ve mahkum olmaya devam eden daha nice insanlar var. Lafınız yerine ulaştı, merak etmeyin. Fakat bilmenizi isterim ki, hiçbir şey Tülin'e vermiş olduğum değerden daha önemli değil. O bir yana, dünya bir yana."
Cümlesi biter bitmez sessizlik devam ederken, en son Emre yemeğine kaldığı yerden devam etmeye başladığında diğerleri de önündeki yemeğe yönelmişti. O an, Arkın ile beş saniyeliğine göz göze geldiğimizde o beş saniyede nelerin konuşulduğunu ikimizden başka kimse bilmiyordu.
"Boran," dedi Batın hafif öne eğilerek. "Bak güzel kardeşim. Biz sana öncelikle Tülin güvendiği için güvenir, o sevip saydığı için biz de sevip sayarız. Başımızın gözümüzün üstünde yerin var." Boran, minnetle başını önüne eğdi. "Bu diyeceklerimi yanlış anlamazsan şayet şunu sormak isterim; biz kolay bir süreçten geçmiyoruz bildiğin üzere ve hâl böyle olunca da insan kuşkulanmadan edemiyor. Tülin'den farksız, biz sana nasıl güvenebiliriz? Ne malûm, Sadık Yazgan ile iş birliği yapmadığın? Biz ne bilelim Tülin'i kandırmadığını? O ihanete uğrarsa doğal olarak biz de ihanete uğramış oluruz ve emin ol, bize yapılan ihanet asla karşılıksız kalmaz. Bedeli en ağır şekilde ödenir." Batın ellerini iki yana açıp sırtını sandalyeye yasladı. "Göz dağı vermiyorum, yanlış anlama. Türk askerinin namını en iyi sizin gibiler bilir zaten."
Boran alayla gülümsediğinde hızla herkesin gözlerinin içine baktı. "Benim buraya gelmemin kendi seçimim olması gibi, sizin beni bu masaya davet etmeniz de sizin seçiminizdi. Ben Tülin'in yanına geldim, sizinle bu masada oturup yemek yemeye değil. Diyelim ki ben size ihanet edeceğim, ah pardon, Tülin'e ihanet edeceğim.... Batın bey, beni bu masaya sizler davet ettiniz. Kendi başınıza siz kendiniz iş açmış oldunuz. Bu benim yapmış olduğum bir şey olmaz ki, olamaz. Herkesin kendi kararı, yalnızca kendini etkiler. Fakat siz endişelenmeyin. Benim ne ihanete ne de hainliğe karnım aç. Ben değil Tülin'e, size bile bir yanlış yapmam. Bunu şu an anlamanızı bekleyemem, zaman bize hakikati gösterir elbet."
Batın kısa bir an dudaklarını buruşturup yemeğine yöneldiğinde tekrardan, o sessizlik yine hakimiyeti eline almıştı.
"Yarın piknik mi yapsak?" O kadar uzun süre sessiz kalmıştım ki, herkes bir an dönüp bana bakma ihtiyacı hissetmişti. "Canım mangal çekti, termusta çay içmeyi de özledim. Hem yaz ayındayız, zor bela izin gününüzdeyken yapalım bence. Son zamanlarda yüzünüzü gören cennetlik."
Herkes Emre ve Tekin'e bakarken, Emre ve Tekin de birbirine bakıyordu. "Uygundur, gidelim tabii." Emre gözlerimin içine bakmadan cevapladığında, Zuhal ve Adel'in başlatmış olduğu sevinç naralarına birkaç kişi de eşlik etti.
"Sen de gel delikanlı," dedi Tekin, bir parça ekmeği ağzına atarken. Muhattabı Boran'dı.
"Sağ olun, ben size yük olmayayı-." Cümlesinin yarıda kalmasının sebebi, Arkın da dahil olmak üzere herkesin sert bakışlarına maruz kalmasıydı. "E geleyim madem." Herkesin yüzü bir anda yumuşadığında, Adel, ada tezgahtan bize doğru seslendi.
"Köpüşler de gelebilir mi?"
"Evet! Baba, ne olur gelsinler! Ne olur!" Zuhal avuç içlerini birleştirip duygu dolu gözlerle babasına bakıyordu.
"Kızım köpeklerin biri Arkın abinin, diğeri de Gökçe ablanın ve Göktuğ abinin. Sence de onlardan izin alman gerekmez mi?
Zuhal hızla Arkın, Gökçe ve Göktuğ'a doğru çevirdi bakışlarını. "Gelsinler mi?" O kadar içli bakıyordu ki hayır demek imkansızdı.
"Lütfen," diye ekledi Adel.
"Ay gelsinler aşklarım. Gelsinler bal çöreklerim. Zaten köpekler çok sever öyle ortamları. Bol bol oynarsınız." Konuşan Gökçe'ydi
Adel ve Zuhal birbirine sarıldığında, herkes yemeğini yemeye devam etmişti. Herkes farklı konulardan konuşmaya devam ederken, sessiz kalmaya ve hatta sohbeti dinlememeye karar vermiştim. Yemekten sonra tatlı niyetine pastaneden alınmış yaş pasta servis edilirken, çatalın ucuyla pasta kekini hafif kaldırdım ve iç harcına bir göz attım. Aniden, "Iyyy," diye bağırdığımda herkes susmuş ve bana bakmıştı.
"Ay ne oldu? Bir şey mi var içinde?" Yaren endişeyle yanıma gelip pastayı incelemeye başlamıştı.
"Buldun mu? Şikayetçi olalım bu pastaneden, tazminat davası açalım, süründürelim?" Afra da gelip incelemeye başlamıştı pastayı.
"Ya," dedi Boran pastayı önümden alarak. "Yok onun derdi o değil. Davalık, mahkemelik bir şey görmedi yani rahat olun."
"Ayol ne gördün o zaman?" Gökçe merakla lafa atladığında, yine Boran cevap verdi.
"Muz. Muz gördü."
Birkaç kişi hep bir ağızdan "Muz mu?" dediğinde, kendimi tutamayıp gür bir kahkaha atmıştım. Boran da kendini tutamayıp kıkırdadığında, çoktan pastanın içindeki muzları ayıklamaya başlamıştı. "Nefret ederim muzdan. Kokusuna bile tahammülüm yok."
"Bilseydim başka alırdım," dedi Şafak.
"En çok çilek, ahududu ve böğürtleni sever. Yani orman meyveleri ile arası çok iyidir. Bunun meyve suyudur, tatlısıdır, dondurmasıdır... Bayılır Tülin." Emre suyundan bir yudum aldığında, kısa bir an gözlerimin içine baktı.
"Bundan sonra unutmayız. Evet arkadaşlar muz artık yasak, anlaşıldı mı?" Batın'ın cümlesine karşılık Karan, Kenan ve Göktuğ 'Anlaşıldı komutanım' dediğinde kendimi tutamayıp kıkırdadım tekrardan.
"Al bakalım," dedi Boran, içinden titizlikle muzları ayıklanmış yaş pastayı önüme koyarken. Çatalımı gömüp bir kısmını ağzıma attığımda, üzerine muz kokusu sinmiş pasta ağzımda büyümeye başlamıştı. Arkın; elimden çatalı ve önümden de yaş pastayı alıp masadan kalktığında, Boran ile birlikte neye uğradığımızı şaşırmıştıknresmen. Birkaç dakika sonra yeni yıkanmış çilek, ahududu, böğürtlen ve çay üzümü tabağını önüme koyduğunda, resmen mutluluktan gözerim açılmıştı.
"Buzdolabından sushi çıkar desem o da çıkar mı? Maşallah ne ara buldun bu meyveleri? Allah'tan konusu geçti, canımın çekmesine fırsat vermeden koyuverdin önüme."
Arkın gözlerime bakmadan kısa ve net cevap verdiğinde, o gözlerin buğulanmasıyla birlikte aslında bakmak için yanıp tutuştuğunu anlamamak mümkün değildi. "Belki canın çeker diye sürekli alıyorum."
"En sevdiğim meyvenin, orman meyveleri olduğunu nerden biliyorsun?"
"Emre sayesinde."
'Tabii ya', der gibi başımı salladığımda yine lafa daldım. "Benim canım hep çilek, ahududu, böğürtlen ve çay üzümü çeker. Neden daha önce dolabında benim için istiflediğini söylemedin?"
En sonunda gözlerimin en derinine baktığında, o bakışların beni dumur etmesi salise sürmüştü. "Sabah kahvaltısını, akşam yemeğini zar zor yiyorsun. Ara öğün olarak hep getirdim sana, hep yedirmeye çalıştım. Ancak görmedin bile."
Dumur oluşum şaşkınlığa evrilirken, lafa Karan daldı. "Son bir buçuk ayda aldığı bütün meyveler çöpe gitti, aldığı gibi zamanla çürüdü. Sen yemediğin hâlde Arkın hep yerini taze tuttu o meyvelerin. Değil kendi, bize bile yedirtmedi. Hayır gider marketten alır yeriz ama böyle bizim canımız Arkın'ın dolabından yemek istiyor."
Kendimi tutamayıp kıkırdadığımda, imayla Arkın'a baktım. Gözlerini içtenlikle yumduğunda, yerimden kalkıp mutfağa geçtim birkaç adımda. Buzdolabını açıp geriye kalan diğer meyveleri aldım ve hızla soğuk suda yıkadım. Geniş tabağa yerleştirdiğimde, masaya geçmiş ve tabağı Karan, Kenan ve Göktuğ'un önüne koymuştum.
"Ya sen cansın can, gadasını aldığım ya." Kenan hızla ahududunun birini ağzına attığında, sanki daha önce hiç orman meyvesi yememiş halleri yüzümün gülmesine yetmişti.
"Nerelisin sen?" Boran, Kenan'ın doğu şivesinden anlamıştı bizim topraklardan olduğunu.
"Şanlıurfa."
Boran kaşlarını kaldırıp başını salladığında, Arkın bana doğru eğildi yavaşça. "Sushi sever misin?" Oldukça kısık sesle konuşuyordu.
"Daha önce hiç yemedim ki," dediğimde kaşları çatıldı.
"Neler yemedin mesela?"
"İşte... Sushi, midye, çubuk patates, şırdan..."
"Şırdan?"
"He, şırdan. Bide bunun mumbarı da var tabii."
Arkın'ın sadece kaşları çatılmakla kalmamış, yüzü de buruşmuştu. "Tülin, ciddi misin?"
Hızla başımı salladım. "He, ne oldu ki?"
"Midye, sushi, çubuk patates... Hadi bunları anlarım da. Bence diğerlerini yeme."
Hızla omuzlarımı kaldırdım. "Ama merak ediyorum, ne yapayım? Şırdan ve mumbar bana da tuhaf geliyor ama deneyeceğim bir gün."
Arkın'ın tuhaf bakışları odağımdan ayrılırken, koca kaseyi kucağıma alıp sırtımı oturduğum sandalyeye yasladım. Sessizce, tek tek herkesi izlerken hepsinin kendi arasında eğlendiğini ve oldukça huzurlu bir ortamda olmanın vermiş olduğu rahatlığı hissetmemek zor değildi. Bakışlarım usulca Boran'a kaydığında, yüzünde tebessümle o da diğerlerini izliyordu. Çileği sapından tutup ısırdığımda, Emre'nin duygu dolu bakışlarıyla karşılaşmaya hazır değildim. Öyle ki, sigara paketini alıp hızla yerinden kalktığında, Tekin peşinden bahçeye çıkmıştı.
Değil konuşmak, göz göze gelmek bile ciğerini aşina olduğumuz o ateşe atıyordu resmen. Öyle ki o bakışlardan bunu anlamak benim için hiç de zor değildi. Derin bir nefes aldığımda, Arkın'ın bakışlarını üzerimde hissetmiştim. O deniz gözlere baktığımda şefkat dolu deniz dalgaları, karaya tutsak olmuş gözlerimdeki acıyı anlayacak kadar tanıyordu beni artık.
Hoş, denizin karası bir bütün olmuşken duygu durağı bizim için artık bakışmak olmuştu.
♟️♟️♟️
Gecenin sonunda sadece Emre, Tekin, Arkın, Boran ve ben masada kaldığımızda, Emre Zuhal'i uyutmak için eve geçmişti. Emre, uzun süre gelmeyince Tekin de yanımızdan ayrılmıştı. Her ne kadar Boran'a bizimle kalması için ısrar etsem de, kalacağı oteli ayarladığını söyleyerek yanımızdan ayrılmıştı. Arkın ile baş başa kalmıştık ve nedeni bilinmez, aramızda gereksiz bir mesafe vardı. Sessiz sedasız yemek masasını toplamaya başladığında, yardım teklifimi bile geri çevirmişti. Usulca L koltuğun köşesine geçip uzanır pozisyonda oturmaya başladığımda, içimdeki derin boşluğun yerini uykuya bırakacağını o an anlamıştım.
Arkın'ın, belki bir umut yanıma gelir ve belki üzerimi örter düşüncesiyle gözlerim kapalı uykuya direniyordum resmen. Masadaki her şeyi toplamış, bulaşık makinasını çalıştırmış ve geriye kalan bulaşıkları da elinde yıkamaya başlamıştı.
İçimden, 'ne bitmek bilmez işmiş', diye geçirirken su sesi kapanmış ve etrafı sessizlik hakimiyeti altına almıştı. Tam gözlerimi açacağım esnada yün battaniyenin üzerime serildiğini hissettim. Ardından o, zaman zaman sertliğini keskin bıçak gibi kullanan gözleriyle eş değer olan ses tonu kulaklarımı doldurdu. "Uyumadığını biliyorum."
Usulca uykulu hâle bürünmüş gözlerimi araladığımda, yine ve yeniden deniz mavisi gözlerle karşılaşmak bir nebze de olsa gülümsememe yetmişti. Yere oturmuştu. "Gözlerim ağrıdı ışıktan, uyumuyordum. Gözlerimi dinlendiriyordum sadece."
Arkın, arkasını dönüp orta masadaki kumandayı eline aldığında tek tuşla yoğun ışıkları söndürmüş ve koca evi loş ortama hapseden ışıkları açmıştı. Derin bir nefes alıp başımı salladığımda, derin gülümsemesiyle karşılık verdi. Birkaç dakika öylece susup birbirimize baktığımızda, içindeki kurtlar yerinde durmuyordu. "Boran'dan hoşlanmadın, öyle değil mi?"
Arkın birkaç saniye sadece sessiz kalmayı seçti. Beni kırmadan ve bir o kadar da gerçek düşüncelerini filtreleyerek konuşmak istiyordu. Ne tür cevap vereceğini kendi de bilemiyor gibiydi. "O çocuğa karşı bazı şeyler içimde tam yerine oturabilmiş değil."
Onu gayet iyi anlıyordum. Böyle düşünmesinin doğallığı kadar normal gelen bir şey olamazdı. "Sana bunu düşündüren nedir tam olarak?" Cevabı bal gibi de biliyordum. Fakat bazı şeyleri net olarak Arkın'dan duymak bir nebze de olsun yüzeyselliğini koruyordu içimdeki gerçeklerin.
"Mesela, Emre'nin ev adresini nereden buldu? Neden bizimle değil de otelde kalmayı tercih etti? Altındaki araba onun mu değil mi o bile belli değil. Mesela nereden bileceğiz, gerçekten gizli saklı geldiğini? Ya bir açık verdiyse? Ya Boran yanına geldi diye sana bir zarar verirlerse? Ben bunları düşünmeden duramıyorum, Tülin." Nazikçe sağ elimi iki avucumun arasına aldı. "Ona ne kadar değer verdiğini, ne kadar çok sevdiğini tabii ki gözlerinde görebiliyorum. Seni anlayabiliyorum. Senin içinde yaşadığın her şey benim de cehennemim oluyor. Ne olur sen de beni anla. Değil ben, bir daha sana yönelik bir acıyı kimse kaldıramaz. Bunu bile bile senin yaşaman en büyük korkum, korkumuz. Anlıyorsun beni, öyle değil mi?"
Usulca başımı salladım. "Anlıyorum. Benim kaybedecek bir şeyim kalmadı deyip duruyorum, annemi ve babamı kaybettiğimden beri. Fakat aslında öyle değil, sizleri de kaybetmekten korkuyorum artık. Sizler benim ailem oldunuz ve ben ailemin yamacına bir kötülük yaklaştırmam. Bunu yapmam. İçin ferah olsun, Boran bana ve etrafımda değer verdiğim insanlara zarar verecek birisi değil." Gözlerinin en derinine odaklandım. "Eğer içindeki soruların cevabını ben verdiğimde rahatlayacaksan, sana her şeyi söyleyebilirim. Fakat bunu biliyorum, benim söylememle ya da benim yönlendirmem ile bir sonuca varamazsın. Yarın, Boran'a bu içinde tilki gibi dönüp dolaşan soruları sor ve cevapları asıl kişiden al. Böylesi seni daha da rahatlatacaktır."
Derin bir nefes alıp kollarını birleştirdi ve başını da üzerine koydu. "Sen nasıl istersen," dediğinde bir nebze de olsa içinin rahatladığını hissedebiliyordum.
"Meyveler çok güzeldi. Bütün yaz boyunca daha yemesem olur aslında. O derece doyurdu beni." İkimiz birlikte kıkırdadığımızda, ayak ucumda bir hareketlilik hissettim. Boz, usulca L koltuğa çıkmış ve ayağımın ucunda öylece durmuştu.
"Senden izin istiyor, yanında uyumak için."
L koltuk oldukça genişti ve olabildiğince kendimi köşeye yaslayıp yer açtığımda, Boz heyecanla kollarımın arasına gelip hızla yerini almıştı. Gece gibi karanlık gözü loş ortamda gizliliğini korurken, buz mavisi olan gözü ise karanlığa inat parlamaya devam ediyordu. Gri tüylerini sevip başına bir öpücük kondurduğumda, onun kolumu yastık niyetine kullandığı gibi ben de boyun kısmına gömmüştüm kafamı.
Bu sefer uykuya direnmek yerine kendimi rahat bir pozisyona aldığımda, birkaç dakika sonra hareketlilik hissetmiştim etrafımda. Tam uykuya dalacağım esnada zorla gözlerimi açıp etrafıma baktığımda, Arkın kendine yastık ve pattaniye getirmiş ve L koltuğun diğer uzun kısmında, baş ucumda uyumaya başlamıştı. Olduğum yerde biraz daha yayılıp kendimi uykuya teslim ettiğimde, içimdeki huzurun bulunduğum ortamdan kaynaklı olduğunu anlamam hiç de zor olmamıştı.
♟️♟️♟️
Sabahın neredeyse yeni aymaya başladığı saatlerde, Boz'un yüzümü yalamasıyla açtım gözlerimi. Uykumu almış gibi hissediyordum fakat sol kolum uyuşmuş gibiydi, Boz'un sol kolumun üzerine yatmasından olmuş olmalıydı. Yattığım yerde hafif gerneşip koltuğun diğer tarafına baktığımda, Arkın yüz üstü yatmıştı ve üzeri çıplaktı. Haziran ayının sıcaklığına dayanamamış olmalıydı. Uyku sersemiyle doğru gördüğüme kendimi ikna ettiğim ve şaşırdığım şey Arkın'ın üstsüz çıplak uyuması değildi. Sırt bölgesinde, sol hizzada kalan bir kurt dövmesinin olduğunu yeni görmek şaşırtmıştı beni. 'Ömrü hayatında kaç kere gördün Arkın'ı çıplak bir şekilde?' İç sesim kendini tutamayıp araya daldığında, kendime cevabı yine ve yeniden kendim vermiştim aslında.
Kendimi tutamayıp dövmesine dokunduğumda, neredeyse burun buruna gelmiştim Arkın'la. Parmaklarım dövmeye değer değmez, Arkın'ın gözleri açılmıştı ve o an aniden göz göze gelmek istemsizce heyecanlanmamı sağlamıştı.
"Günaydın," dedi fısıldarcasına.
"Günaydın," diyerekten cevap verdim. Sesim zar zor çıkmıştı boğazımdan.
"Ne yapıyorsun, Tülin?"
Yutkunma ihtiyacı hissettim. "Dövmene bakıyorum."
Yattığı yerden hafif doğruluğunda, ben de kendimi geri çekmiştim doğal olarak. "İlk defa mı görüyorsun?"
Usulca başımı salladım, evet, dercesine. "Spor yaptığımızda, barfiks çekerken bile görmedim."
Arkın usulca başını salladı. "Spor, ders... Bayağı aksadı."
Omuzlarımı silktim. "Biliyorum." Sırtımı yasladığımda, Boz koltuktan inip bahçeye doğru ilerledi. "Hiçbir şey eskisi gibi değil." Arkın usulca oturduğu yerden kalkıp merdivenin altında kalan lavaboya girdiğinde, sessizlik her zaman olduğu gibi en yakın arkadaşım olmuştu. Arkın çıkar çıkmaz ben de lavaboya girdiğimde, hızla işimi görüp çıkmam bir olmuştu. Arkın, yemek masasına oturmuş usulca sigarasını içiyordu. Yanına geçip soluna oturduğumda, sırtıma esen rüzgar içimi titretmişti.
"Daha havalar tam anlamıyla ısınmış değil. Üstelik Ankara'nın ayazı varken, sabahın beş buçuğunda... Olacak iş değil." Yerinden kalkıp yün battaniyeyi eline aldığında, yanıma gelmiş ve usulca omuzlarıma örtmüştü.
"Sen de olmasan kim üstümü örter acaba?"
Küçük bir kıkırdama firar etti dudaklarından. "Kimse,"
Dudaklarımı buruşturup gözlerinin en derinine baktım. "Neden kimse?"
Sigarasından derin bir nefes aldı. "Ben olduğum sürece benden başka kimse örtemez."
Usulca sigara paketinden bir dal aldım. "Ya sen de olmazsan? O zaman ne olacak?"
Hızla başını salladı, "İmkansız," dedi kabul etmek istemezcesine. "Yanında olurum, her daim. Sen farkında olmasan bile olurum." Buğulu gözlerle gözlerimin içine, denizi karaya çarparcasına baktı usulca. "Diğerleri de olur, oluruz yani. Biz daima yanında oluruz."
İçtenlikle gülümsediğimde, içimdeki o direndiğim savaş kendini hatırlatırcasına kalbimin hızla atmasını sağlamıştı. Arkın bunu anlamış olacak ki, başını omuzuna doğru yatırmış ve his aktarırcasına bakmaya başlamıştı. Elim sol cebime gittiğinde, olduğum yerde donmuş ve hızla ayağa kalkmıştım.
"Yok," dedim fısıldarcasına. "Çakmak yok! Yok!"
"Dur," dedi Arkın, kollarımdan tutarak."
"Yok! Yok!"
Arkın bedenimi sert olmayacak şekilde sarsmak zorunda kalmıştı. "Bende, güzelim. Çakmak bende. Kurbanın olayım sakin ol."
Yüzüm dumur olmuşçasına, inanmak istercesine yüzüne baktığımda, Arkın hızla üst kata çıkmış ve birkaç saniye sonra tekrardan yanıma gelmişti. Siyah, üzerinde ALTUN yazan, işlemesi gold ve parlak olan o çakmağın bir diğer tarafında yine gold işlemelerle yapılmış kardelen çiçeğini görmeyi beklediğim söylenemezdi. Boynu bükük o kardelen çiçeği, içimdeki yangını bana hatırlatırken kendimi tutamayıp hızla Arkın'ın boynuna attım. Göz yaşlarım elimde olmadan yanaklarımla buluştuğunda, içimde Arkın'a karşı büyümesinden korktuğum o duygu yine ve yeniden kendini hatırlatmaya başlıyordu.
"İyi ki varsın," dediğimde sesimin titremesine engel olamamıştım.
"Sen de," dediğinde kolları bedenimi sarıp sarmalamıştı. Bir bütün gibiydik. Sarılmamızın yarıda kalmasının sebebi, Arkın'ın telefon çalma sesi olmuştu. "Alo," dedi bedenini benden ayırıp telefonu açtığında. "Uyandık. Tamam hallederiz, gelin bakalım." Telefonu kapatıp masaya koydu.
"Kim geliyor?"
"Herkes," dedi ensesini okşarken.
"Herkes?"
"Evet. Dün pikniğe gitmek istedin ya, geliyorlar şimdi. Hazırlanalım yavaştan."
'Tabii ya', der gibi yüzümü buruşturduğumda Arkın mutfağa geçmişti. "Ben eve geçeyim, üzerimi değişip gelirim yardıma." Başını salladığında çoktan ayakkabılarımı giymiş ve kendimi bahçeye atmıştım. Boz, bahçedeki kulübesinde oturuyordu. Çitleri aşıp Emre'nin bahçesine geçtiğimde, evin kapısı usulca açıldı. Emre de uyanmıştı.
"Günaydın," dedim bir elimi kaldırarak.
"Günaydın," dedi başını öne eğerek. Hiçbir şey demeden eve girdiğimde, Zuhal doğruca mutfaktan çıkıp yanıma koştu hızla.
"Günoşlaaarrrr!"
Kendimi tutamayıp güldüğümde, Zuhal gibi "Günoşlaarr," dedim ve yanağından bir makas aldım.
"Pikniğe gidelim dedik de sabahın köründe uyanalım demedik. Neden bu saatte uyandık ki? Tatilde değil miyiz biz? Neden okula gider gibi erkenden uyanıyoruz?"
Emre'yle birbirimize bakıp güldüğümüzde, dizlerimin üzerine çöküp ellerini tuttum Zuhal'in. "Erkenden kalkılır çünkü piknik alanında hızla yer kapılır. Orada yiyeceğimiz yemekleri pişirmek öyle hemen bir çırpıda olmaz. Daha ateş yakılacak, malzemeler hazırlanacak falan fistan. Çok işimiz var anlayacağın. Haydi sen babanla piknik sepetini hazırla, ben de üzerimi değiştirip hemen geliyorum."
Zuhal başını sallayıp tekrardan mutfağa ilerlediğinde, ayağa kalkmış ve öylece Emre'ye bakmaya başlamıştım. Hiçbir tepki vermeden salona girdiğinde, salonun mutfağa açılan girişinden ilerlemişti. Yanımdan geçmek bile istememişti resmen. Derin bir nefes alıp merdivenleri çıktığımda, odama geçmiş ve bir çırpıda üzerimdeki kıyafetleri çıkarmıştım. Siyah bir eşofman, beyaz bir sişört giymiştim ve siyah bir hırka yanıma alarak çıktım odamdan.
Zor ve bir o kadar da eğlenceli geçeceğini anladığım bu piknik gününde, 'işte başladık', dedirten şey bahçeden gelen, Urfalıyam Ezelden, şarkısı olmuştu.
Allah da gazabımızı mübarek eylesindi...
♟️♟️♟️
"De haydi! Araba çalışmaktan helak oldu! On saattir kapıdayız ahali!"
Yaklaşık yirmi dakikadır kapıda bekliyorlardı.
"Ya gözünüzü seveyim hızlı olun. Ağaç olduk, bir pikniğe gitme hazırlığı on saat sürer mi yahu?!"
Şafak'ın isyanına Batın da eşlik etmişti.
"O frizbi midir firizi midir nedir, alır onu sana montelerim Göktuğ! Ulan hızlı diyoruz hâlâ gırgır derdindesiniz!"
Bi' Tekin eksikti.
"Kenan! Kapat o müziği millete rezil olduk sabah sabah, geri zekalı!"
Son yirmi dakikadır Kenan sayesinde bozuk plak gibi Urfalıyam Ezelden şarkısını dinleyip duruyorduk. Urfanın ezelinden tiksinmiştim şu yirmi dakikada.
"Kızım koy o topu bagaja! Zuhal, al Adel'i de geçin yerinize kuzum."
Bi' Yaren'in sabrı taşmamıştı, o da oldu.
"Bakın, sanığın zaten haksız olduğu bir davada siz neden sabahın yedisinde, 'Avukat hanım hapse girmekten korkuyorum davayı kazanırız değil mi?' diye arıyorsunuz ki beni? Benim bir davayı kaybettiğim nerede görülmüş?"
Afra koca salonda müvekkili ile bağıra çağıra konuşuyordu.
"Tülin, sarı kula koydun mu çantaya?"
"Evet Karan. Her şey tam takır, bir o eksikti zaten."
"Göktuğ, benim özel salata sosumu koydun mu çantaya? Bak ben o sos olmadan hiçbir şey yiyemiyorum." Göktuğ aniden yerinde durduğunda, hepimiz o sosu unuttuğunu tabii ki anlamıştık. "Allah'tan tek bir şey istedim, tek bir şey! Onu da beceremedin, aferin sana abi!"
Kenan, şarjlı soğutucu çantasını bagaja koymak için çıkacağı esnada, "Alırız yolda canım, ne var ki bunda?" dedi ve tam o esnada benimle göz göze gelmesi bir oldu. Bu göz göze geliş, Kenan'a karşı, 'her şeyin farkındayım', imajını veren tek bakıştı. Hızla gözlerini benden kaçırıp bahçeye çıktığında, Arkın iki çantayı alıp Kenan'ın peşinden çıkmıştı bahçeye. Göktuğ'un eline de birkaç poşet verdiğimde, hepimiz teker teker çıkıyorduk evden.
"Her şey tamam mı?" Seslenen Emre'ydi. Başımı olumlu bir şekilde salladığımda, ben evin kapısını Arkın da sürgülü cam kapıyı kilitliyordu.
Kapıyı kilitledikten sonra arkamı dönüp o şahane manzaraya baktığımda, Arkın merakla bana bakıyordu. Gülmemek için kendini zor tutuyordu resmen. "Oğlum bu ne?" dediğimde Arkın'ın kahkahası doldurdu kulaklarımı.
"Bilmem, sevgili kuzenine sor onu."
Hızla Boran'a baktım. "Bununla mı pikniğe gideceğiz?"
Boran neye uğradığını şaşırmıştı. "Valla bizim Antep'te bununla gidilir."
Sinirle derin bir nefes aldım. "Boran ben de Antep'liyim, biliyorum tabii ki."
Boran sigarasından son bir nefes aldığında, "Sen Antep'li olmayı unutmuşsun bacım. Pikniğe esas bununla gidilir." dedi ve kendi son model esas arabasına binmek için yol aldı.
"Dur orda, dur!" Boran olduğu yerde durdu. "Biz bu kamyonetle arkada koyun gibi gideceğiz, sen lüks aracınla paşalar gibi mi geleceksin? Yok öyle iş, geç bakayım kamyonete." İşaret parmağımla kamyoneti gösterirken, Boran el mecbur kamyonetin arkasına doğru yol aldı.
"E Boran'ın arabasını kim kullanacak?" Bunu soran Kenan'dı.
Neredeyse omuzumu aşan saçlarımı geriye doğru savurdum, "Ben tabii ki."
Herkesten kahkaha ve isyankar dolu ses çıktığında, hızla sürücü koltuğuna oturdum. Bir kez kornaya bastığımda, bu kornanın kime ithafen olduğunu o kişi tabii ki anlamıştı. Arkın mesajı almış ve direkt arka kapıyı açarak, Ahsen ve Boz'u arka yolcu koltuğuna çıkmalarını sağlamıştı. Ön yolcu koltuğuna da kendisi oturduğunda, arabayı çalıştırdım ve öndeki kamyoneti yol boyunca takip etmeye gayret gösterdim.
Fakat altımda son model bir BMW varken bu imkansızdı.
"Gideceğimiz piknik alanını biliyor musun?"
Arkın başını salladı. "Yarım saat boyunca dümdüz gideceğiz, sonrasında ana yolun sağında kalıyor piknik alanı."
Başımı, 'güzel', dercesine salladığımda sağ şeritten sinyal bile vermeden direkt sol şerite geçmiş ve olabildiğince gaza yüklenmiştim. Arkın anlık olarak besmele çekse de, bu yavaşlamam için engel değildi.
"Manyak mısın sen?" Cevap vermedim. "Tülin yavaşla!" Umurumda bile olmadı. Birkaç saniye sonra Arkın'ın telefonu çaldı. "Efendim?"
"O Tülin'e söyle yavaş sürsün arabayı." Arayan Emre'ydi. Arkın telefonu hoparlöre almıştı.
"Yavaşlamıyor, uyardım ama dinlemiyor."
"Deli cesareti var bu kızda, yemin ederim delirtecek beni."
Hızla Arkın'ın telefonunu elime aldım. "Özür dilerim aylarca konuşacak cesaretsizliğin yanında, 190 kilometre hızla gittiğim için. On dakika sonra piknik alanındayız. Yeri kapar, bulunduğumuz konumu söylemek için ararız sizi." Cümlem biter bitmez telefonu Emre'nin suratına kapattım. Hızımı biraz düşürdüğümde, Arkın oturduğu yerde biraz rahatladı.
"Hiç konuşmadınız diye biliyorum," dedi Arkın sessizliği bozarak.
"Bekledim ama hep kaçıyor benden. İnat ettim, kendi gelip konuşuncaya kadar ben de konuşmayacağım. Hayır neden konuşmuyor onu da anlamış değilim. Annemle babam öldüğünden beri yüzüme bile bakmıyor, kaçıyor benden, konuşmuyor. En çok onun desteğine ihtiyacım olacak şu dönemde o bunları yapmayı tercih ediyor. Çok kızgınım ona, çok."
Arkın başını önüne eğdiğinde, nereden bulduğunu anlayamadığım bir kağıtla oynamaya başladı. Katlayıp duruyordu, sonra geri açıyordu katladığı alanları. "Evinizin önünde, Emre'ye söylediklerini hatırlıyor musun?"
O anı, evimizin yandığını, annemle babamın yanmış bedenini anımsamak bir kez daha kötü yapmıştı beni. Hızımı biraz daha düşürdüğümde, sinyal vererek sağ şerite geçtim. "Hatırlamıyorum," diyebildim sadece.
"Kurtar, yaşat onları... Hani koruyacaktın, koruyamadın... Yaşat onları, kurtar."
Arkın'ın söyledikleri karnıma sert bir cisimle vurulmuş gibi hissettirirken, bende jetonlar yeni yeni düşüyordu. "Kendini suçluyor," diyebildim sadece.
"Evet. Değil seninle konuşmak, sana bakmak bile kahrediyor onu. 'Ailemi koruyamadım', deyip duruyor sadece . Acı çekiyor."
Hızımı yavaşlatıp piknik alanına saptığımda, sessiz kalmayı tercih ettim. Yapay bir göl oluşturulmuş bu ortamda, en güzel alanı seçmek için uğraşırken gölün sonuna gelmiştik. Eminim ki, bu koca alanda en güzel yer gölün sonuydu. Çok daha geniş ve etrafı ağaçlarda dolu olan bu alana arabayı park ettiğimde, derin bir nefes almadan edemedim. "Gölün sonuna gelmeleri gerektiğini söyler misin?" Arkın başını sallayıp arabadan indiğinde, aynı şekilde ben de usulca kapımı açtım ve çıktım arabadan. Ahsen ve Boz da çıkmak için can atarken, arka kapıyı açtım ve ben açar açmaz kendilerini geniş alana atıp oynamaya başlamaları bir oldu.
Yaklaşık on beş dakika sonra diğerleri geldiğinde; Şafak'ın kamyoneti sürdüğünü, Yaren ve Afranın ön koltukta oturduğunu, Zuhal ve Adel'in yanlarında oturduğunu, diğerlerinin de kamyonetin arkasına oturduğunu görür görmez kahkaha atmaya başlamıştım. Arkın kahkahasını gizlemeye çalışırken, ben herkese inat gülmeye devam ediyordum.
"Ay yemin ederim kendimi keçi gibi hissediyorum," dedi Gökçe. Aniden role girerek, "Çekmeyin, çekmeyin ben binmem bu arabaya." Dediğinde bu sefer gülmekten karnımdaki ağrı şiddetlenerek artmaya başlamıştı. Gökçe, Yaprak Dökümü dizisindeki Nejla karakterinin bir sahnesini canlandırmıştı.
"Bunu bizim dağa atsak bir saniye bile yapamaz," dedi Göktuğ. Kardeşiyle uğraşmayı sevdiği gayet ortadaydı.
"Seni ayı niyetine alacaklarına asker diye almışlar o dağa." Gökçe altta kalmamıştı.
"Ayı bunun yanında halt etmiş be Gökçe," dedi Kenan. Gülümsemeden edememiştim.
"Haydi, çok konuşmayın da masayı kurun! Önce güzel bir kahvaltı yapalım."
Kamyonetten, oldukça uzun ve geniş masayı indirdiğimizde, çantadan kahvaltılık yiyecekleri çıkarmaya başlamıştım. Arkın ve Karan Ateşi yakarken, Gökçe patatesleri dilimliyor, Afra yumurtaları çırpıyor, Yaren sucukları yumurtalar için hazırlarken diğer yandan salam da kesiyordu. Ben de masayı bir güzel silmiş, sofrayı sermiş ve kahvaltılıkları yerleştirmeye başlamıştım. Zeytin, peynir, domates, salatalık, tahin pekmez, bal, reçel derken hepsi masada yerini almıştı. Plastik tabakları ve çatal bıçak takımını dizme görevini de, Ahsen ve Zuhal'e vermiştim. Getirdiğimiz küçük tüpte önce patatesler kızartılmış, ardından salamlar da kızarır kızarmaz sucuklu yumurta yapılmıştı. Ateşi tiz halinde bırakıp kendi kendine hararetlenmesi için bıraktıklarında, herkes yavaştan kahvaltı masasına yerleşmeye başlamıştı.
"Otelde kalmak yerine keşke bizde kalsaydın," dedi Emre. Her zaman olduğu gibi yine masanın baş köşesindeydi. Sağında Tekin, Solunda Arkın, Arkın'ın yanında ben ve benim yanımda da Zuhal oturuyordu. Adel, Zuhal ile yan yana oturmayı tercih ettiğinde, yanına annesi Yaren, Yaren'in yanına da Afra geçmişti. Tekin'in yanında da Şafak, Batın, Karan, Kenan, Göktuğ ve Gökçe sırasıyla dizildiğinde bir diğer baş köşe Boran'a ayrılmıştı.
"Çok sağ olun. Fakat otelde kalmam daha iyi olur. Hem daha rahat ederim hem de size yük olmamış olurum."
Emre hızla başını salladı. Bu baş sallayışta derin bir ima vardı. "Estağfurullah, olmazsın."
Herkes gündemden, haberlerden, yaşantıdan konuşurken; Arkın ve ben, yine ve yeniden olduğu gibi sessiz kalarak dinlemeyi tercih etmiştik. Ateşte demlenen çayı kahvaltıda içmek istemesem de, kahvaltım biter bitmez kendime doldurmuş ve içmeye başlamıştım. Arkın'ın muzip gülümsemesi, andan oldukça memnun olduğumu anlamış olduğunu gösteriyordu.
Kahvaltı sonrası masa toplanmış, yere oldukça büyük piknik halısı serilmiş ve boş olan katlanabilir sandalyeler katlanarak kamyonetin arkasına yerleştirilmişti. Çocuklar köpeklerle birlikte oynuyor, birkaç kişi voleybol oynamaya başlamış, Şafak ve Tekin de satranç oynuyordu. Kenan, Karan ve Göktuğ; Yaren, Afra ve Gökçe'yle birlikte voleybol oynarken bir gözüm satranç oyununa da kayıyordu.
"Sana bir şey getirdim," dedi Boran, masada hemen yanımda oturuyordu.
"Nedir?"
Başıyla arabasını gösterdiğinde, istemsizce kaşlarım çatıldı. Ne olduğunu merak eden iç güdülerim oldukça haklıyken, aynı şekilde bize merakla bakan Arkın'la göz göze gelmiştim. Arabanın yanına geldiğimizde bagajı açtı ve içinden geniş siyah renkte çantayı alarak bagajı geri kapattı. Çantayı bagaj kapağının üzerine koyduğunda, çantayı benim açmamı istediğini anlamıştım.
Usulca fermuarı araladığımda, içinde Emre'nin aradığı fakat bulamadığı o şeylerle karşılaşmayı asla beklemiyordum. Aklımın ucundan bile geçmezdi, yıllar sonra kupa ve madalyalarımı karşımda göreceğim. Fakat hayat, her zaman olduğu gibi yine şaşırtmaya devam ediyordu. "Sen almışsın," dedim fısıldarcasına.
"Sizin, Kardelen yengem ile birlikte kaçtığınızın haberi bütün memlekette duyulunca direkt size geldim. Kapıyı çaldım, seslendim, açan olmayınca anladım o zaman gerçekten de gittiğinizi. Fakat olur ya; hazmedemezsin kendine, yediremezsin. O an öyleydim. Atladım bahçe duvarından, ordan da demirlere tutuna tutuna senin odanın balkonuna çıktım. İçimde bir umut, açacağım o kapıyı ve göreceğim seni. Uyumuşsunuz, o yüzden açamamışsınız bana kapıyı, o yüzden duyamamışsınız diye umut ettim." Derin bir nefes aldı. "Eve girdiğimde sessizlik kol geziyordu. İlk aklıma gelen şey madalyalarını almak oldu. Çok değer verirdin, bende kalsınlar istedim. O zaman bu zaman derken gözüm gibi sakladım bunları."
Kendimi tutamayıp ağlamaya başladığımda, usulca kollarımı Boran'ın boynuna doladım. Ne diyeceğimi ya da ne yapacağımı bilmiyordum. Sadece sarılmanın ve ağlamanın iyi geleceğine inandırmıştım kendimi sanki. Artık hiçbir önemi kalmayan bu madalyalar, bir zamanlar bunu kazanmak için canını dişine takan bir kızın ruhuna işlemişti adeta. Hoş, ne her şey eskisi gibiydi ne de eskiler ben gibiydi. Şimdi renkler solmaya başlamış, canlı kalan son haleleriyle direnmeye çalışır gibiydi.
"Artık bir önemi yok benim için; hiçbir şeyin eskisi gibi olmaması, bütün güzel anılarımı da söküp attı beynimden. Değil kötü anılar, güzel anılar bile acı veriyor artık."
Bedenimi kollarının arasına aldı. "Bugün anladım ki, geçmişin ne kadar kirlenirse kirlensin geleceğini aydınlatan insanları almışsın hayatına." Kiminin satranç oynadığı, kiminin voleybol oynadığı, köpekleri sevdiği ve sadece oturduğu o insanlara baktığında derin bir iç çekti. "Bu ailenin sana ne kadar değer verdiğini görmemek imkansız. Kıymetini bil, Tülin. Asker ol ya da olma, intikam peşinde koşmak yerine mutluluğun peşinden koş. Yazgan olarak doğdun, Yazgan'ların içinden temelli çıkan ilk insansın sen. Kardelen yengem bir imkansızı başardı resmen. Sen bu aile ile uğraşmaya devam edersen, kaybettiğin sadece ailen olarak kalmaz. İster asker ol, ister dünyanın en güçlü insanı... Yazgan'lar kara delik gibi çeker insanı içine, inan farkına bile varmazsın."
Derin bir nefes çektim ciğerlerime. Söylediklerinde oldukça haklıydı fakat atladığı bir konu vardı. İçimdeki ateşe barutla yaklaşıldığı müddetçe, sonsuz bir döngüde kaybolup gidecektik. Bu savaşı başlatan ben değildim fakat sonlandıran ben olabilirdim.
"Emre komutan, kızı gibi görüyor seni resmen. Adamın bana her bakışında 'ayağını denk al' mesajını görmemek imkansız." Cebinden sigara paketini çıkardığında, kalçasını açık bagaja yaslayıp yarı oturur pozisyona geçti. Aynı şeyi ben de yaptığımda, bir dal uzatıp sigarayı içip içmeyeceğimi yokladı. "Hele Arkın... Öldürecek gibi bakıyor resmen. Bir açığımı arıyor sanki. Bana karşı bu kadar keskin bakışlar atabiliyorken, o bakışlar sana yöneldiğinde nasıl aşka dönebiliyor anlamış değilim."
Ciğerime çektiğim sigara dumanı aniden nefesimi kestiğinde, derin öksürükler karşılamıştı beni. "Yok öyle bir şey!" Öksürüklerimin ardı arkası kesilmezken, söylenenleri yalanlama çabam yersiz kalmıştı.
"Aşık bir adamın bakışlarını anlamamak mümkün değildir, Tülin. Sana ne kadar değer verdiği, el üstünde tuttuğu, üzerinde titrediği dünyanın başka bir ucunda bile hissedilebilecekken sen nasıl olur da hissedemezsin?"
Hızla başımı salladım. "Bana değer verdiğini anlayabiliyorum. Diğerleri gibi o da bana en büyük desteği sağlayanlardan biri. Fakat buna aşk denmez, denmemeli!"
Boran alay edercesine gülümsedi. "Korkuyorsun," dedi, kendi kendine konuşuyor gibiydi sanki. "Korkuyorsun lan, resmen korkuyorsun."
Sigarayı sinirle yere fırlattım. "Ortada olmayan bir şeyden neden korkayım? Neden korkutsun beni?"
Boran başıyla beni gösterdi. "Canın yanmış da ondan... Oğlum ben tanımaz mıyım malımı. Kendini benden gizlemeye çalışma sakın. Boşuna ikiz demezlerdi bize."
Arkın ve Karan hızla yanımıza geldiğinde, kolumla dürtmüştüm Boran'ı. Bu yaptığımla, mevzu burada kapanmıştır imajı sergilemeye çalışmıştım kendimce.
"Bir gittiniz geri gelmek bilmediniz." İlk konuşan Karan olmuştu.
"Boran bana, çocukken kazandığım madalyaları ve kupaları getirmiş." Elimle siyah çantayı işaret ettiğimde, içimde en ufak bir heyecanın olmadığını bir kez daha anlamıştım. Arkın yanıma gelip usulca madalyalara baktığında, hızla kaşları havalandı.
"Afra abla meyve tabağı hazırladı herkese. Sizi çağırmamızı istedi."
Karan'a karşı başımı salladığımda, Arkın ile göz göze gelmiştik. "Afra'nın yanına gitmeden önce, bence aklımızda soru işareti olarak kalan her şeyi çözüme kavuşturalım." Dediğime karşılık Karan ve Boran ne olduğunu anlamazken, Arkın sıkıntılı bir nefes vermişti.
"Ne konuda?" Bunu soran Karan olmuştu.
"Boran," dedim tüm odağımı Boran'a çevirerek. Göz göze geldiğimizde direkt lafa girdim. "Emre'nin ev adresini nereden buldun? Yani, beni tam olarak nasıl buldun?"
Boran, oturduğu yerden dikleşerek, "Sen bana zaten bir yüzbaşı tarafından eğitim aldığını, ayrıntılı bir şekilde anlatmıştın. E Yazgan ailesini de sana anlatmama gerek yok... Güvendiğim adamlara emrettim ve onlar da evinin adresini buldu." Derin bir nefes aldı. "Kardelen yengem ve eşinin ölüm haberini duyar duymaz seni aradım fakat telefonun kapalıydı, kafayı yedim şu son bir buçuk ayda. En son dayanamadım, bütün hazırlığı tamamlayıp geldim yanına. Kısaca dediğim gibi, güvendiğim adamlar sayesinde buldum Emre abinin adresini."
Hızla başımı salladığımda, Arkın'a bakmadan edemedim. "Peki biz nereden bileceğiz, Sadık Yazgan ile iş birliği içinde olmadığını? Belki bana kumpas kuracaksın, belki bir planın içine dahil edeceksin? Olamaz mı?"
Cümlem biter bitmez Boran gür bir kahkaha atmıştı. "Tülin, ne saçmalıyorsun Allah aşkına? Sadık Yazgan'a karşı benim de nefretim var. Bu ailede kardeşler bile birbirine kalleş. Babama yaptıklarını herkes unutsa, ben unutmam. İşim gücüm yok bir de iş birliği mi yapacağım o adamla?"
Arkın hızla lafa atladı. "O zaman neden ortak iş yapıyorsunuz? Madem bu ailede kalleşlikler kol geziyor, neden hâlâ aynı çatı altındasınız?"
Derin bir nefes alıp başımı önüme eğdiğinde, Boran'a baktım usulca. İkimiz de bunun cevabını çok iyi biliyorduk. "Bu ailede hayatının kazığını bile yesen, aynı çatı altında kalmaya devam etmek zorundasındır. Birimiz ayrı gayrı mantığı maalesef ki işlemez bu aileye. Yazgan olduysan, bir daha çıkış yoktur o aileden. Biz boşuna mı, Kardelen yengem ve Tülin imkansızı başardı diyoruz? Asırlık aile kuralını ilk çiğneyen insanlar, yengem ve Tülin oldu. Sadık boşuna mı Tülin ile uğraşıyor sanıyorsun? Hepsi intikam için, hepsi içindeki öfkeyi atamadığı için, hırsına yenik düştüğü için." Acıyla gözlerimin en derinine baktı. "Belki bu söylediklerim Tülin'i çok sinirlendirecek ama söyleyeyim; Tülin farkında değil ama annesine değil, Sadık'a benziyor. İkisinin içinde aynı hırs, aynı ihtiras bulunuyor ve ikisinin de gözlerine baktığımda aynı ateşi görüyorum. Yıllar sonra gördüğüm kardeşimin gözlerinde masumluk değil, intikam naraları atıyor artık."
Kanım donmuş gibi hissettim. Boran böyle diyorsa, belki bir bildiği vardır fakat Sadık Yazgan'a benzediğim düşüncesi midemi bulandırmaya başlamıştı. "Babamın buraya geldiğimden haberi var. Ankara'da Yazgan'ların en büyüğü, Zafer Yazgan yaşıyor. Otelde kalıyorum dedim size fakat hayır, Zafer Yazgan'ın evinde ağırlanıyorum. Herkes, otel için yeni mobilyalar ayarladığımı sanıyor. Bunun için buraya geldiğimi sanıyorlar. Tabii gerçeği babam, ben ve birkaç güvendiğim adamlarımdan başka kimse bilmiyor."
Boran'ın cümlesi biter bitmez bizi derin bir sessizlik karşılamıştı. Karan, Arkın ve ben birbirimize bakarken, Boran başını yerden kaldırmıyordu. "Yanıldığın bir konu var," diyerekten bozdu sessizliğini Arkın. "Dediklerine inanıyorum. Tülin için sana güvenmeyi seçiyorum. Fakat yanıldığın konu şu; Tülin gözlerinde hiçbir zaman intikamı ve hırsı barındırmadı. Hepimiz öyle sandık, buna ben de dahil. Fakat daha derine inince, içinde anlaşılmayı bekleyen bir çocuğun olduğunu görmek işimize gelmedi belli ki. Tek derdi anlaşılmak, sesini duyurmak, adaleti sağlamak... Sen sanıyor musun ki, Tülin'in tek derdi bütün Yazgan ailesini öldürmek? Bir asker bunu nasıl yapabilir görevi dışında? Asker olmak isteyen bir insan, görevini böyle saçma sapan bir şey için riske atmaz. Tülin'in tek derdi hepsinin adalet ipinden geçmesi, geçmeden önce kendi adaletini tattırmak istiyor sadece." Hızla işaret parmağını havaya kaldırdı. "Tülin cani, acımasız, katil bir adamla kıyaslanamayacak ve ona benzetilemeyecek kadar kusursuz bir insan. Şu hayatta tanıdığım en naif ve en kusursuz insanın bu denli benzetmeye uğraması, sineye çekeceğim bir konu değil. Öyle ki; benim nezlimde, benim yanımdaysa, hiçbir dil ona uzanamaz."
Dolmuş gözlerle pür dikkat Arkın'a bakarken, içimdeki o küçük çocuğun hareketlendiğini hissettim. Sanki eline bir tebeşir almış, önündeki tahtaya büyük harflerle, 'ARTIK BENİ ANLAYAN TEK İNSAN ARKIN YAZGI TEKİNOĞLU'DUR' yazmıştı. Çünkü o çocuk, kendini bildi bileli anlaşıldığı tek kapının Boran Yazgan olduğunu düşünürken, hayat bir kez daha yanıltmıştı.
Meğer içimdeki çocuğu görebilen tek kişi, deli gibi kaçıp da sürekli ona tosladığım Arkın Yazgı Tekinoğlu'ymuş.
"Yahu," dedi bir ses. Hepimiz odağımızı arkamızdan gelen sese çevirmiştik. "Siz seviyorsunuz galiba lafı ikiletmeyi. Gelsenize hadi. Meyveler sıcakta haşat oldu siz gelene kadar." Afra'nın uyarısı üzerine Karan ve Boran usulca peşinden giderken, Arkın da bir adım attığı esnada kolundan tutmuştum direktmen. Meraklı bakışları yüzümün her bir noktasında gezinirken, buğulu gözleri yine ve yeniden içimi titretmişti.
"Teşekkür ederim," dedim sadece.
Muzip gülümsemesi yine ve yeniden yüzüne konduğunda, derin gamzesi gözler önüne serildi hızla. "Ne için?"
Omuzlarımı indirip kaldırdım. "Hiç, öylesine."
Usulca bedenimi kendine çekip sıkıca sarıldığında, gözleri gibi kokusunun da deniz gibi olması yine ve yeniden genzimi açmıştı. Gözlerimi kapatıp kendimi ana bıraktığımda, bu günlerin belki de yıllar sonra çok aranacağını düşündüren şey bir nevi korkum olmuştu.
Annem ve babam rahat olsun, emin ellerde olduğuma artık ben bile inanıyordum.
"Az önce Beyaz ile konuştum," dedi aniden. Kollarının arasından hızla çektim kendimi.
"Nasıl?"
Usulca başını salladı. "Her zaman iletişim halindeyiz. Telefonun kapalı, odandaki masanın üzerinde öylece duruyor. Kimse ulaşamıyor sana. Halan, Gül hanım... O da arar sık sık, haberini mutlaka alır. Beyaz kesintisiz her gün arar."
Acıyla gülümsedim ister istemez. "Başka kimsem yok ki zaten. Sizler de yanımdasınız."
Küçük adımlarla diğerlerinin yanına yürüyorduk. "Geçenlerde bir numara aradı, seni sordu. Kim olduğunu sorduğumda da, 'Can'ıma iyi bak', dedi ve suratıma kapattı. Numarayı tekrardan aradığımda ise, numara etkisiz hâle getirilmişti."
Hızla kaşlarım çatıldı ister istemez. "Kim ki bu?"
Arkın omuzlarını kaldırdı. "Bilmiyorum ki. Ancak şu da var, telefonun alan kodu +7'ydi. Arayan kişi Rusya hattı kullanıyordu anlayacağın."
Dudaklarımı büzüp başımı salladım. "Garip, aklıma da kimse gelmedi şu an? İyice kurt düştü içime. Rusya ne alaka ayrıca? Kim olabilir ki orada?"
Arkın dediklerime tepkisiz kaldığında, hızla masaya geçip meyvelerimizi yemeye başlamıştık. Herkes kendi hâlinde derin bir sohbetin içindeyken, içimdeki huzurun tarifi yoktu. Gökyüzüne bakıp derin bir nefes aldığımda, annem ve babama her zaman olduğu gibi acı dolu gülümsememi bahşetmiştim.
Hoş; ben göremesem de, onların da bana gülümseyip Kara'nın da miyavladığını işitebiliyordum.
♟️♟️♟️
Boz ve Ahsen'in yerinde olmayı çok isterdim. Zira kendilerinin tek derdi toprakta, ağaç diplerinde deli gibi debelenmekti ve benim de esas görevim tüylerini temizlemekti. Arkın ve Karan ateşin başında etleri pişiriyor, Emre ve Tekin ise ciğerleri şişlere dizip sırasıyla sosluyordu. Afra mezeleri hazırlarken, Gökçe de mevsim salatası yapmaya başlamıştı. Kenan ve Göktuğ ise ara ara, Karan ve Arkın'dan işi devralıp etleri pişirmeye yardım ediyordu. Tabii Yaren ile birlikte bizim de mezelere yardım ettiğimiz oluyordu.
"Tülin, sepette yoğurt olacaktı, onu bana verir misin sana zahmet?"
Başımı sallayıp yerimden kalktığımda, Ahsen ve Boz bunu fırsat bilip hızla yanımdan koşarak ayrılmıştı. Pembe piknik sepetinin içini kurcalamaya başladığımda, yoğurdun yanında mantarların olması anlık şok geçirmeme sebep olmuştu.
"Kim aldı bunu?" Elimdeki mantarı hafif havaya kaldırıp seslendiğimde, herkes göz ucuyla bana bakmıştı. Kimseden ses çıkmadığında, gözlerim usulca Arkın'a baktı. Elindeki etleri mangal teline yerleştirip direkt yanıma geldi.
"Ben aldım," dediğinde yüzümde merak rüzgarı esmişti.
"Ne yapacağız ki mantarla? Sote yapılmaz, çok uzun sürer."
Arkın, pembe piknik sepetine doğru eğilip bir şeyler aramaya başladı. Birkaç saniye sonra rendelenmiş kaşar peynirini çıkardığında, pür dikkat ne yaptığını izliyordum. Ne yaptığını anlamış değildim.
"Gel otur şöyle," dediğinde kendisi sandalyeye oturmuş, başıyla da yanındaki sandalyeye oturmamı işaret ediyordu. Sözünü ikiletmeden oturduğumda, önüme birkaç adet mantarı yerleştirdi. "Şimdi ben ne yaparsam aynısını yapacaksın, tamam mı?" Usulca başımı salladım. Arkın, önceden özenle temizlediği belli olan mantarların oyuk kısmına rendelenmiş kaşar peynirini yerleştirdiğinde, direkt aynısını yapmaya başladım. Hepsini dakikalarca içinde bol kaşar peyniri olacak şekilde doldurduğumuzda, Arkın mangal teline özenle yerleştirip ateşin yanına geçti. Ne yaptığını oturduğum yerden izlerken, tıpkı etlerde olduğu gibi değil de direktmen mantarları ateşin içinde olacak şekilde pişirmeye başladı. Çok kısa sürede teli geri çekip yanıma geldiğinde, mantarlar nar gibi kızarmış ve kaşarlar içinde erimişti. Kokusu iştahımı kabartırken, Arkın özenle mantarları tabağa diziyordu.
"On parmağında on marifet gerçekten," dediğimde Arkın muzip bir şekilde gülümsemişti.
"Yapıyoruz işte bir şeyler."
Elimi çenemin altına yerleştirdim. "Nereden öğrendin bu kadar güzel yemek yapmayı?"
Arkın derin bir iç çekti. "Yetimhane müdürümüz sayesinde," dediğinde kaşlarım istemsizce çatıldı. Tam lafa gireceğim esnada Emre yanımıza gelmişti.
"Ayten hanım... Nurlar içinde yatsın."
Merakım gittikçe artıyordu. "Ne zaman öldü? Yaşlı mıydı?"
Arkın hızla başını salladı. "Yaşasaydı elli beş yaşında olacaktı. Fakat beş yıl önce öldü."
Bu sefer Emre'ye çevirdim bakışlarımı. "Genç yaşta neden öldü? Hasta mıydı bu kadar genç yaşta?"
"Aksine, çok sağlıklıydı. Evinde ölü bulundu. Yüksek doz uyuşturucudan." Emre'nin söylediklerine karşılık gözlerim irice açılırken, lafa Arkın devam etti.
"Ben ömrüm boyunca o kadın kadar hayatı seven birini görmedim. Asla inanmıyorum, hiçbir zaman da inanmayacağım. Ayten hanım uyuşturucu kullanacak bir insan değildi. İnanıyorum, bunun altında yatan çok daha farklı şeyler var."
Emre sıkıntılı bir nefes verdi. "Oğlum benim de inanasım gelmiyor. Ayten hanım pırıl pırıl bir insandı. Uyuşturucu ve Ayten hanım... Olacak iş değildi. Fakat kadının bütün raporlarında zaten ilk defa kullandığı ortaya çıktı. Bir nevi intihar gibi bir şey bu. Altında bir şey aramaya gerek yok, kasten cinayet yok ortada ya da buna benzer herhangi bir şey. Ayten hanım ve eşi o zamanlar berbat durumdaydı. Hem maddi hem manevi olarak yıkılmışlardı anlayacağın. Belli ki gerçekten ölmek istedi. Aylarca araştırıldı bu dosya, kadın resmen intihar etmiş anlayacağın."
Arkın derin bir nefes aldı. "Kendimi bildim bileli yanımda olan, bana Arkın ismini veren ve her zaman bana, 'hayat ne olursa olsun yaşamaya değer' diyen o kadının intihar ettiğine hiçbir zaman inanmayacağım." Usulca başını salladı. "Çok geç yaşta annelik duygusunu tattı. Öldüğünde kızı on yaşındaydı, şimdi ise on beş yaşında. Kızının değil çocukluğuna, ergenliğine bile leke olarak kaldı bu mevzu. Hangi anne evladını geride bırakacak kadar canidir?" Son cümle Arkın için anlık kurulan bir cümleyi fakat içinde hissetmiş olduğu ağırlığı kendi yüreğimde hissetmemem elde değildi. Canım yanmıştı. Odağı tamamiyle masayı hazırlamaktaydı fakat gözlerinin kırık halelere büründüğünü görmek, içimdeki ağırlığı koca bir mezara çeviriyordu adeta. Ben böyle hissederken, onu düşünmek beni resmen öldürüyordu.
Arkın, sadece dokuz ay boyunca hissedebildiği annesinin onu çöp konteynerine bırakmasını hiçbir zaman unutamayacaktı.
"Haydi bakalım," dedi Batın, kestaneleri ateşin üzerine atmış olduğu telli demirin üzerine koyuyordu. "Geçelim yavaştan sofraya."
Emre zaten baş köşede otururken, ayakta olan Arkın, Emre'nin soluna benim de sağıma olacak şekilde oturmuştu. Karan, Kenan, Göktuğ ve Şafak ellerinde tabaklarla masaya doğru gelirken, Tekin az ilerdeki çeşmede elini yıkıyordu. Gökçe ve Afra mezeleri masaya yerleştirirken, Yaren rakı şişesini koymuştu masanın en orta yerine.
"Bu gece, öyle bir gece diyorsunuz yani?" Soru Gökçe'den gelmişti.
"Bizde böyle," dedi Batın, rakı bardaklarına rakıyı eklerken. Sonrasında üzerini su ile tamamlamış ve herkese tek tek uzatmıştı.
Boran yanıma oturmak için geldiğinde, hızla kolundan tuttum oturmaması için. "Arabanda görmüştüm, küçük bir ses sistemi var. Onu getirsene, belki şarkı dinleriz." Boran hızla başını sallayıp arabasına doğru yol aldı.
Herkes yavaştan tabaklarını doldurup yemekleri yemeye başladığında, Arkın benden önce davranıp tabağıma kaşarlı kızarmış mantarı koydu. "Bakalım beğenecek misin?"
Küçük bir ısırık aldım önce. Fakat o ısırıktan sonra büyük ısırıkların gelmesi, merakla beni izleyen Arkın'ı oldukça tatmin etmişti. "Sen bir şahesersin, inanılmazsın, harikasın." Arkın küçük bir kahkaha attı.
"Anlaşıldı, bol bol yaparız artık."
Tabaktan kendime bir tane daha mantar aldığımda, Boran masaya oturur oturmaz onun da önüne koymuştum bir tane. "Yesene şundan, efsane bir şey." Boran başını sallamakla yetindi sadece.
Tabağıma birkaç kaşık karışık meze eklediğimde, ciğerleri de yanına eklemiştim. "Ayten hanım sana yemek yapmayı öğreterek çok doğru bir karar almış. O olmasaydı vay halimize." Herkes derin bir sohbete dalmışken, Arkın'a karşı sessizce konuşuyordum.
"Yetimhanede yemekleri aşçı abla ile birlikte yapardı. Kendisi bir müdürden çok daha fazlasıydı." Birkaç saniye sessiz kaldığında, yüzünde acılı hâl kol gezmeye başlamıştı. Bunu görmek zor değildi. "Ben on yaşıma geldiğimde müdür oldu kendisi, öncesinde müdür yardımcısıydı."
"Önceki müdürü sevmez miydin?" Yüzündeki hoşnut olmayan ifadesinden yola çıkarak sormuştum bu soruyu. Usulca olumlu bir şekilde başını salladığında, bütün odağım şu an tamamen Arkın'daydı. "Neden?"
"Güzel anılar bırakmadı bana, çocukluğuma dair pek güzel şeyleri hatırlamam."
Usulca omuzuna dokundum. "Ne gibi şeyleri hatırlarsın?"
Arkın'ın yüzünde bu sefer bunu bana söylemeye çalışırkenki zorluğunu görüyordum. Kolay şeyler olmadığı her şekilde okunuyordu. "Geceleri altıma kaçırdığımda, bir hafta boyunca beni fareli depo odasında cezalandırırdı."
Kanım donmuş gibi hissettiğimde, direktmen Arkın ile birlikte bardaki konuşma anımıza ışınlanmıştım. Alkolün vermiş olduğu saçmalıkla daha önce altına işleyip işemediğini sorduğumda, şu an olduğu gibi o zaman da yüzü aniden acıya bürünmüştü.
Şimdi çok daha iyi anlıyordum.
"Yaşadığın ne kadar kötü anı varsa, hepsi geride kaldı." Derin bir nefes aldığımda, Arkın'ı teselli edecek cümleleri düşünmeye çalışıyordum. "Ben olsam seni öyle yerlerde barındırmazdım bir kere. Yakışıklı beylerin ne işi olurmuş ki orada? Galiba ben daha önce küçüklük fotoğraflarını görmedim. Evet evet, görmedim. Güzel bir anı olarak hatırlayacağımız o fotoğraflarını göster bana en yakın zamanda, tamam mı?"
Arkın muzip gülümsemesi yüzünde, pür dikkat beni dinlerken, derin bakışları bir an dudaklarıma kaydığında nefesim kesilmiş gibi hissettim.
Bu hissi derhal içimden, aklımdan, kalbime doğru hızla yol alan damarlarımdan atmam lazımdı.
"Neye içiyoruz?" Şafak hafiften bardağını havaya kaldırdığında, herkeste derin bir sessizlik olmuştu. Arkın ile bakışlarımız birbirinden ayrılır ayrılmaz etrafımıza baktığımızda, Emre ile göz göze gelmiştim direkt. Bakışlarında oldukça derin, bir o kadar da derinliğinin altında benim anlayacağım türden mesajlar iletiyordu benliğime. O sessizliği bozan şey, Emre'nin bakışlarını üzerimden ayırıp bardağını havaya kaldırmasıyla son buldu.
"Kaybettiklerimize..."
Herkes bardağının ucunu tokuştururken, içimdeki burukluk gün yüzüne çıkmış ve acıyla bardağımı havaya kaldırmıştım.
Tam o an, Boran telefonunu ses sistemine bağlayıp Ebru Gündeş'in Kaçak şarkısını açtığında, kendimi bu yemek masasında tam da ait olduğum yerde huzurun kollarına bırakmıştım. İçimdeki ateş dinmez, söndürmeye mecalim kalmazken kendimi sonsuz bir çabanın içine atmıştım sanki. Sonsuza kadar o ateşin sönmesi için çabalayacak ve belki de hiçbir zaman söndüremeyecektim.
Ancak şimdi, şu an olduğu gibi köşeme çekiliyor, dinleniyor ve öylece ateşi izliyordum. Hoş; gelecek olan felaketler kendini yangınlarla belli etmişken, sinsice içimde yayılan ateşin kendini güce çevirmesine izin veriyordum.
♟️♟️♟️
Saat geç olmadan direkt eve gelmiş, herkes evin önüne sırayla park edilmiş aracına binip evlerine dağılmıştı. Emre, Zuhal'in duş almasına yardım ederken, ben de Arkın ile birlikte piknik sepetindeki eşyaları çıkarmakla meşguldüm. Kirli bulaşıklar bulaşık makinasına, malzemeler ise buzdolabına sırasıyla dizilirken daha fazla dayanamayıp eve geçmiştim. Kendi odama çıkar çıkmaz ilk işim, aylar sonra cep telefonumu elime almak oldu. Tuşuna basıp açtığımda, Beyaz'dan onlarca mesaj, Kemal'den birkaç tane mesaj ve arama, Halamdan ise birkaç tane aramanın arasında gözüme sadece kayıtlı olmayan fakat ezberimde olan o numara çarpmıştı.
İlkay Sezer, sadece bir kere aramıştı.
Hiçbir mesaja ve geriye kalan diğer aramalara bakmadan, aramalar kısmına girmiş ve direkt Gül halamı aramıştım. Saat geceye doğru yol alırken, Avusturya'da saat gece yarısındaydı fakat bu umrumda bile değildi. Sesini duymaya ihtiyacım vardı.
Telefon çalmış ve hemen açılmıştı.
"Hala," dedim titrek bir ses tonuyla.
"Halasının bir tanesi, Tülin'im." Direkt ağlamaya başlamıştı.
"Ağlama lütfen, ağlaman için aramadım seni."
"Çok ihtiyacım var sana güzel kızım." Ağlaması şiddetlenmişti. "Bunu sana nasıl söyleyeceğim bilmiyorum. Ah, benim bahtsız kızım."
Oturduğum yerden hızla ayağa kalktım. "Hala, ne oldu? Söyler misin ne oldu?"
"Ölüyorum bir tanem, ölüyorum güzel kızım."
Omuzlarım düşmüş, gözümden bir damla yaş firar etmiş, içimdeki o ateş bile neye uğradığını şaşırmıştı resmen. Keza elinde bir fincan ballı sütle kapımı açan Arkın, önce aniden bu hâle gelmeme şaşırsa da sonradan bakışları her şeyi bildiğini açıkça ortaya sermişti.
"Nasıl?" Sesim fısıldarcasına çıkmıştı dudaklarımın arasından.
"Akciğer kanseriymişim. Dördüncü seviyede, terminal durumda." Hıçkırıklarının arasında zor bela konuşuyordu. "Ben de gidiyorum yavrum, özür dilerim. Çok özür dilerim seni kimsesiz bıraktığım için."
Tülin Altun; ailesi için çıktığı bu yolda, artık gerçekten de kimsesiz kalmıştı.
♟️♟️♟️
Selam, selam, selam... Uzun zaman oldu sizlerden ayrıyız, gayrıyız. Instagramda ve WhatsApp kanalımızda gerekli açıklamayı yapmıştım fakat burdan da söyleyeyim; beş aylık kedim Duman, son zamanlarda yaygın olan ve gençlik hastalığı denebilecek bir virüsün esiri oldu ve hayatını kaybetti.
Siz bu bölümü okuduğunuzda, yani 22 Kasım 2025 tarihinde, Duman bir ay öncesine kadar son iki gününü yaşıyordu.
Bebeğimin acısı 24 Ekim'den itibaren hayatımızın sonuna kadar ailecek içimizde barınmaya ant içmişken, acımıza bir acı daha eklendi. Bu sefer de en büyük kedim, ilk göz ağrım Gece de o nalet virüse yakalandı. Rabbime şükürler olsun ki Gece bu virüsü bir hafta içinde yendi, fakat Duman'ımı artık toprağın altında seviyoruz.
Biriciğim daima yanımda olacak...

Gece 3 yıl 6 ay kadar süredir yaşıyor. Bu virüs orta yaşta olan kedileri direkt olarak öldüren bir virüs. Fakat şükürler olsun ki Gece bunu atlatabildi. 5 aylık bebeğim atlatamasa da ona olan sevgimiz baki. İki numara olan bir diğer kedim Bulut'ta ise hiçbir belirti olmadı, o gayet sağlıklı. Ekim ayında 1 yaşına girdi kendisi. Duman hastalanmadan beş gün önce bir yavru kedi sahiplenmiştik. Belki virüsü taşımıştır, taşıyıcı olarak bulaştırmıştır diye düşünsek de veterinerimiz buna ihtimal vermedi. Artık dört kedim var, biri gökyüzünde.
Şimdi bölüme dönelim, özleştik yahu!!!
Artık benden duymaya aşina olduğunuz o sözü yine ve yeniden söylüyorum, bu bölümün de kıymetini bilin.. Rabbim size acısın, çünkü Tuğçe Nur Avşar acımayacak.
Bu bölümden sonra hiçbir şey eskisi gibi olmayacak. Bakın şaka yapmıyorum, GERÇEKTEN HİÇBİR ŞEY!
Ek olarak da şunu söylemeliyim ki, birinci kitabın finaline çok az kaldı. Dokunmayın çok duygusalım. Şaka gibi, çok az kaldı.
Gelecek bölüm kemerlerinizi bağlayın çünkü uçuyoruz. Gerçekten uçuyoruz he ona göre.
Bir sonraki bölümde görüşmek üzere. Işıkla kalın. ♟️✨
1-) Gelenin Boran olduğunu tahmin etmiş miydiniz?
2-) Arkın'ın Boran için endişesi yersiz mi yoksa oldukça haklı mı?
3-) Tülin, Kenan ile göz göze geldiğinde neyi anlamış olabilir sizce?
4-) "Can'ıma iyi bak." Diyen kimdi sizce?
5-) Gül Altun'un durumuna karşı düşünceleriniz nelerdir?
| Okur Yorumları | Yorum Ekle |