
"Ağaçta duran kuş dalın kırılmasından hiç korkmaz. Onun güveni ağaca değil, kendi kanatlarındadır."
♟️♟️♟️
İnsanın kaderi anne karnında mı belli olurdu yoksa insan kendi kaderini kendi mi belirlerdi hep merak etmişimdir. Verdiğimiz kararlar ve çizdiğimiz yollar sayesinde kaderimizin kendi ellerimizin arasında olduğunu düşünsem de, tanrı böyle düşünmemizi sağladığı içindir düşüncesi beni koca bir kargaşaya sokuyordu.
Bundan tam beş yıl önce, 2012 senesinde annem ikinci evliliğini yapmıştı. Öz babama beslediğim nefretin sebebi ondan çektiklerim yüzündendi ve yine onun yüzünden her bir erkeğe nefret beslerken, annemin evlenmesine hep karşı gelmiştim. Haldun Altun, hayatım boyunca her erkeğin aynı olamayacağını kanıtlayan ilk insandı. Her ne kadar bu evliliğe karşı gelsem de, zamanla onu canımdan çok sevecek hale gelmiştim.
Ona baba diyecek kadar çok seviyordum ve babalık duygusunun kanla değil bir hisle olduğunu bana kanıtlamıştı.
Babamın ilk evliliği olmasına rağmen ve annemle birliktelikleri boyunca bir bebek sahibi olamamalarına rağmen, sanki beni doğumumdan beri tanıyormuş gibi davranıyor ve sahipleniyordu.
Haldun Altun, içimde yıllardır diri tuttuğum cehennem fırtınasının dinmesini sağlayan şefkatli bir cennetten ibaretti.
Bir ablası vardı, Avusturya'da doğmuşlar ve belli bir süre orada yaşamlarını sürdürmüşlerdi. Dedem İsmail Altun, kendi fabrikasında yangın çıkması sonucu arkadaşını kurtarmak isterken vefat etmişti. Bu yüzden Altun ailesinde dostluğa fazlasıyla önem verilirdi.
İki çocukla ortada kalan babaannem Farya Altun, Türkiye'ye gelerek işlerini burada devam ettirmişti. Babam zamanla zeytinciliğe daha çok yoğunlaşmış ve tıpkı babası gibi bir fabrika kurmuştu. Aynı zamanda Avusturya'da yaşamaya devam eden halam Gül Altun, Bursa'dan gelen zeytinlerin ihracatıyla ilgileniyor ve Avusturya'da satışını gerçekleştiriyordu.
İki kardeş babalarının izinden yola devam ederken, 2011 senesinde ne yazık ki Farya Altun vefat etmişti. Onunla tanışmak nasip olmamıştı fakat babam ona çok benzediğimi söylerdi.
Keşke Haldun Altun'un öz kızı olsaydım ve ondan önceki hayatımı hiç yaşamamış olsaydım düşüncesi her zaman aklımın bir köşesine kazınmış vaziyetteydi. Fakat gerçekler, Sadık Yazgan'ın kızı olduğumu bana nefretle haykırıyordu. Onun kızı olmak, onun kanını taşıyor olmak adeta bir leke gibiydi.
Sadık Yazgan ile yirmi üç yıllık evliliği boyunca annemin çekmediği şey kalmamıştı. Küçük, bahçeli bir evde dışarıda deli gibi kar yağarken dünyaya gelmiştim. Soyları fazlasıyla geniş olan Yazgan ailesi ve annem de dahil olmak üzere herkes benim erkek doğmamı beklerken onları şaşırtmıştım. Doktorlar dokuz ay boyunca erkek olduğumu iddia ederken, bir kız çocuğu olarak dünyaya gelmiştim.
Tenimin rengini dışarıda yağan kardan, gözlerimi Yazgan ailesinin karalığından, gülüşümü ise ruhumun ve vicdanımın aklığından aldığımı söylerdi annem her seferinde. Her bebek dünyanın ilk kirli havasını ciğerleriyle buluşturduğunda ağlardı fakat ben ağlamak yerine gülümsemiştim. Doğduğum zaman bile baba kokusu alamamıştım, annemden başka kimsem yoktu ve bu yıllarca böyle devam etmişti.
Sadık Yazgan, onu dokuz yılda tanımama sebep olmuştu ve ne yazık ki kendini en kötü şekilde bir çocuğa tanıtmıştı; bu onun için çok daha kötüsüydü çünkü bir çocuğun unutmadıkları, yüreğinde filizlenen kin ve öfkeden başka hiçbir şey yaratmazdı.
Yazgan ailesi hayatım boyunca midemi bulandıran en büyük unsurlardan biriydi. Bu soyismi taşımak bile koca bir lekeden ibaretti. Hep hayalini kurardım, bir gün özgür olduğumda ilk işim soyismimi değişmekti. Bunu göğsümü gere gere yapacaktım, koca bir lekeden kurtulacaktım. Yazgan soyismi bütün kötü suçları ve işleri içinde barındırırken, bütün aklığım ile Yazgan'lıktan arınacaktım.
Dokuz yaşında kendimi sıcacık, araba kokusunun buram buram hissedildiği bir beyaz arabada bulmuştum. O an ne olduğunu anlayamamıştım fakat sonradan anladım ki, Yazgan'lıktan arınmak için koca bir adım atmıştım. İçimdeki kin ve öfkeyi yeterince yüreğime hapsetmiş ve o aileden kaçmıştım, her zamanki gibi annem vardı yanımda.
Belki de kader beni başka bir hayata sürüklerken, Yazgan'lardan kurtulmama sevinmem için belli bir süre vermişti sadece. Kaderin bize yazdığını ya da kendi seçimlerimizle yaşadığımız bu hayatta her an ne olacağını bilemesek de o an anlamıştım ki; her bir sevinmenin sonunda, bizi daha kötü felaketler beklerdi. Şükür mü etmeliydim bilmiyordum fakat Yazgan ailesinden kaçıp annemle birlikte dayımlara sığınmam ilk zamanlar ferahlamama neden olsa da, kader bana hiçbir zaman gülmediği gibi o an da gülmemişti.
Oysa ben dünyadaki ilk saniyelerimde hayata karşı kocaman bir gülümseme bahşetmiştim.
Bunun böyle olmasını kaderim mi belirlemişti bilmiyordum, hayatın benimle oynadığı gibi ben de kaderle oynamaya yemin etmiştim. Bir gülüşüme karşılık kaderime gözyaşı döken hayattan, içinde biriktirdiği kin ve öfke duygusunun hesabını bile soracaktım
Ben Tülin Altun, yıllardır kimliğimde Yazgan yazmasına rağmen inatla Altun soyismini kullandığım gibi, bana karşı gelen her şeye daha da fazlasıyla karşı geldiğim gibi kadere de karşı gelecektim. Kader güzellikler yazmıyorsa, elime kalemi alıp ben yazacaktım.
En büyük hayalim gökyüzünde bir asker olarak uçmaktı. Annemin yakın arkadaşı Yüzbaşı Emre Bozkurt, bu hayalimi gerçeğe dökmemi sağlayan en büyük kapıyı bana araladı. Emre, doğduğu esnada annesi vefat etmişti. Babası ise, tıpkı Emre gibi bir askerdi ve annesi Emre'ye hamileyken şehit olmuştu. Doğar doğmaz yetiştirme yurduna gönderilen ve orada dokuz yaşına kadar kalan Emre, bir Astsubay Kıdemli Üstçavuş tarafından evlatlık alınmıştı. Emre, Kuleli Askeri Lisesi'nde okumuş, ardından mezun olmuş ve Kara Harp Okulu'nu kazanarak bir teğmen olmuştu. Harp okulunu okuduğu esnada, onu evlatlık edinen annesini ve babasını hain bir saldırıda kaybetmiş ve tekrardan kimsesiz kalmıştı.
Hikayesinin bu kısmını Emre'den değil de annemden dinlemek verdiğim tepkileri gizlemememe neden olurken, içimdeki sızıyı daha beter yüreğimde tutamamıştım. Zor bir hayat ve buna rağmen asker olup zorluğunu ikiye katlaması tamamiyle kendi seçimiydi fakat taşıdığı yükün yarısını kaldırabileceğimi sanmıyordum.
Her insanın kaderi farklıydı ve kader herkeste farklı yazılmış olsa da, herkes seçimlerini kendi belirlerdi.
Hayatım boyunca Emre'nin adını hiç duymamıştım. Öyle ki, annemin böyle bir arkadaşı olduğunu bile bilmiyordum. Dün yıkık bir harabe şekilde eve geldiğimde, duyduklarımdan hiçbir şey anlamasam da annem oturmuş ve saatlerce her şeyi anlatmıştı. Bildiklerim bu kadarla sınırlı olsa da, şaşırdığım şey bu değildi. Asıl şaşırdığım kısım; ben neden asker olmak için bir asker ile görüşecektim?
Gözlerim bozuktu ve bu Hava Harp okulu için fazlasıyla sakıncalıydı. Bu durum yıllarca içimde öfkeye sebep olup aynı zamanda beni hayal kırıklığına sürüklediğinde, kader bana Emre'yi göndermişti. İçimde hâlâ bunun şokunu atlatamamışken, yaklaşık bir saat önce tanıdığım ve tam karşımda kek yiyen Emre Bozkurt, kafamda üşüşen soru işaretlerini bir köşeye yıkıp konuşmaya başladı.
"Eline sağlık, kek çok güzel olmuş. Ankara'ya gelince sık sık yapma, şimdiden uyarayım seni. İlerde oluşacak kasların ve benim kaslarım bu kek yüzünden bozulabilir." Emre, onun gelmesi şerefine yaptığım kakaolu ıslak keki silip süpürmüştü. Söylediklerine sadece derin bir gülümseme ile karşılık verirken, annem sessizliğini bozdu.
"Biz sizi yalnız bırakalım, eminim ki biraz özel olarak konuşmak istersiniz." Kaşlarımı ne olduğunu anlamadığım için çatarken, annem ve babam gülümseyerek salondan çıkmışlardı. Emre çayından son bir yudum alıp dik bir oturuşa geçerken, sessizliğimi bozmanın zamanı geldiğini anladım.
"Ben kendimi bildim bileli, annemin dizinin dibinden asla ayrılmadım. Öyle ki o bir anneden ziyade benim için yol arkadaşı oldu. Ne yaşandıysa birbirimizde buna her zaman şahit olduk. Sizi hiç görmedim, adınızı duymadım, varlığınızı bile bilmiyordum. Bunu bunca zaman benden neden sakladınız? Ya da direkt şöyle söyleyeyim; sizinle kendi yuvamdan ayrılıp Ankara'ya geleceğimden nasıl bu kadar eminsiniz?"
Derin bir iç çekip boğazını temizledi. Sorduğum iki sorunun birbirine uzaktan yakından benzerliği yoktu fakat Emre, her şeyi en başından en sonuna kadar anlatmasını istediğimi anlayacak kadar zeki bir adama benziyordu. "Çocukluğundan beri Hava Harp okulunu istiyorsun fakat gözlerin buna engel," dedi, Emre pür dikkat gözlerimin içine bakarak. Onaylar vaziyette kafamı sallarken devam etti. "Göz sorunu çözüldü bil. Onun dışında, annenin bana göndermiş olduğu check up sonuçlarını askeriyeye bağlı bütün doktorlara incelettim. Göz dışında birkaç sorunumuz var fakat bunlar çözülmeyecek şeyler değil. Kansızlığın var, çok zayıfsın. Ayrıca düzensiz besleniyorsun, uyku düzenin yok. Midendeki sürekli bulantı hissiyatı ve sızısı tamamiyle bunlardan ibaret. Ayrıca bazı anlarda derin nefes alamama sebebin tamamiyle psikolojik. En kısa zamanda Ankara'ya geldiğinde düzenli spor yapmaya başlayacaksın, her sabah erken kalkacaksın, düzenli bir beslenmen olacak. Gözünü korkutmak istemem ama birçok askerle tanışacaksın ve ben onların önüne seni bir yem gibi atacağım. Onlar seni eğitecek, yeri gelecek onlarla dövüşeceksin." Oturduğu yerden önüme biraz eğildiğinde gözlerimin içine daha dikkatli baktı. "Tülin, içindeki o hırsı görmediğimi sanma. Bu hırsın nasıl oluştu bilmiyorum fakat içindeki bu duygu seni zamanla bir canavara dönüştürecek. Kas kütlesi bir adamı yere serdiğinde içindeki o canavar daha da güçlenecek ve sen duygularını kaybedeceksin. Hırsından başka hiçbir şey hissedemeyeceksin."
Yaklaşık bir ay önce annemin beni zorla hastaneye götürüp birçok testten geçirmesini şimdi çok daha iyi anlıyordum. Hepsi çoktan planlanan şeylerdi.
"Benim sorduğum sorunun cevabı bu söyledikleriniz değil. Annemin zor bir yaşantısı oldu, aynı zamanda benim de. Sizin hakkınızda birkaç bilgiyi öğreneli daha bir gün bile olmadı. Annem size güvendi diye, ben de size güvenecek değilim. Benim asıl anlamadığım nokta şu: bunca zaman bütün bu olanları benden neden gizlediniz? Sizinle asker olmam için Ankara'ya geleceğimden neden bu kadar eminsiniz?"
Emre gözlerimin en derininde dolanırken, bu söylediklerimin içinde kendini direktmen geçmişe atmış gibiydi. "Belki şu an duyacağın birçok gerçek seni şaşırtabilir ve hatta bunca zaman neden öğrenemedim diye sinirlenebilirsin fakat, şimdiden söyleyeyim ki böyle olmasını tamamen ben istedim." Önündeki sehpayı biraz ileriye itti ve bütün odağını bana yönlendirerek ciddi bir vaziyette konuşmaya başladı. Karşısında dik bir vaziyette otururken kaşlarımı daha beter çatmıştım. Öğrenmem gereken bir gerçek, hatta birçok gerçek mi vardı?
"Hikayeye en başından başlamam lazım galiba." Boğazını temizlerken sabırsız bir şekilde ve bir o kadar da sinirle derin bir nefes alıp konuşmaya başladım.
"Emre," dedim, aradaki sizli bizli resmiyetini yıkmıştım. "Beni bilmediğim bir oyunun içine sokuyorsun ve sen bile daha nasıl anlatacağını bilmezken benim adıma birçok karar veriyorsun. Bana netlik ile gel. Öbür türlü annemin yakın arkadaşı olman umrunda olmaz, her koşulda restimi çekerim."
Şaşkınlıkla yüzüme bakarken, gözlerinde mahcubiyet vardı.
"Sen dokuz yaşındayken annenin her şeyi geride bırakıp seni alarak kaçtığı o günü hatırlıyor musun?" Tabii ki hatırlıyordum. O gün, bütün acılarımın bulunduğu duvarda en baş köşede asılıydı. "Annenin neler çektiğini az çok biliyorsundur. Sadık Yazgan ile yirmi üç yıllık birlikteliğinde vücudunda kırılmadık yer kalmadı. Böylesine servetli bir ailenin gelini küçük bir toprak evde yaşaması ve annenin varlık içinde yokluk çekmesi göz önünde olan bir şeydi."
Emre, sehpanın üzerinde bulunan sudan bir yudum alırken sessizliğimi bozdum "O günler benim için unutulması pek mümkün anılar değil. Fakat anlamıyorum, neden bana bunları söylüyorsun ve sen bütün bunları nereden biliyorsun? Annem mi söyledi sana?"
Emre başını olumlu anlamda sallarken, "Sayılır," dedi. "Bir dönem Gaziantep'te görev yaptım ve aslında annenle tesadüfen tanıştık. Bana yaşadıklarını anlattı ve tek isteğinin evladını alarak kaçıp kurtulmak olduğunu söyledi. Kaçtınız da, size ben yardım ettim. Yazgan ailesinden kaçtınız ve dayınlarla yaşamaya başladınız. Dayınlar benim varlığımdan asla haberdar olmadı fakat annen benimle irtibatını asla koparmadı, ki zaten koparsa bile benim bir elim her daim üzerinizde olacaktı."
Yüzümde asla bir tepki belirtisi olmadığına emindim fakat kaşlarımın gittikçe çatıldığını hissedebiliyordum. "Devam et, anlat her şeyi!" Sesim o kadar baskın çıkmıştı ki, Emre başını önüne eğerek konuşmaya devam etti.
"2007 yılında ben Dudu ile evlendim. Annen ve Dudu yakın arkadaştı. Bu sayede yardımcı oldum size, sizi ailemden biri olarak gördüm. Dayınlarla dört yıl birlikte yaşadınız, ardından annen ikinci evliliğini yaptı. Baban Haldun en başından beri her şeyi biliyordu ve aslında bütün bunları senin iyiliğin için sakladık." Baban, kelimesini o kadar baskın söylemişti ki beni en derinden anladığı aşikardı. "Tıpkı annen gibi bana güvenip güvenmemek tamamen senin elinde fakat emin ol her şey senin iyiliğin içindi. Tülin, o kaçıştan sonraki üç ay boyunca sen hiç konuşamadın, ağzını bıçak açmadın, tek kelime bile etmedin. Dile kolay, koca üç ay ağzından tek kelime çıkmadı ve sonrasında sadece ihtiyaçların için konuştun, o da zar zor. Gün içinde yirmiden fazla kelime ağzından çıkmazdı ve bunu sana o zaman söylemek çok yanlıştı. Senin içine Yazgan nefreti çoktan düşmüştü ve sen bu kaçışı yeni bir hayat olarak görsen de, bugüne kadar her konuda kendini geliştirmeye çalıştın bunun farkındayım."
Beni bu kadar iyi tanıması aslında ürpermeme sebep olmuştu. Annemle kaçtığımız o günden beri üç ay boyunca tek kelime dahi etmediğim doğruydu. Günlerim psikolog odalarında, doktor muayenelerinde geçiyordu ama beni anlayamıyorlardı. Sonrasında konuşsam bile günde Emre'nin de dediği gibi bazen yirmi kelimeyi bile geçemiyordum. Konuşmak bile denmezdi, korkudan kekeliyordum ve bu daha az konuşmama neden oluyordu. Zamanla bunu bile atlatmıştım fakat içimde asla önüne geçemediğim hırs ve öfke duygusu beraberinde intikamı doğurmuştu. Günü geldiğinde bütün acımın, acılarımızın sanatçısını yüreğimdeki ateşin daha beterine atacaktım.
Emre haklıydı, her bakımdan kendi duygularımla oynuyordum. Zayıf olduğum yönlerime daha beter hücum edip o duyguyu hapsediyordum. Eğer zafere giden adımda yoluma taş çıksın istemiyorsam, bütün duygulardan uzak olmam gerekirdi. Adı vicdansızlık mıydı bilmiyordum fakat gerekirse vicdansız bile olacaktım. Vicdanım bir kelime bile ederse o an bu savaşta yenileceğimi biliyordum ve bu yüzden beni hiçbir duygumla tehtid etmemeleri için kendimi taşa çevirmem gerekiyordu.
"Dudu'yla evlendikten tam bir yıl sonra, sizin kaçtığınız o gece benim bir kızım oldu. 12 Aralık 2008." Gözlerim irice açılırken dik duruşumdan eser kalmamıştı. Dirseklerimi diz kapağıma dayayıp öylece Emre'yi dinlemeye devam ettim. "Sizi bir felaketten kurtarırken aslında bana bir hediye bahşedilmişti o gün. Adı Zuhal."
"Bunu bilmiyordum." Hafifçe doğrulurken sanki Emre bunu bekliyormuş gibi direkt lafa atladı.
"Söylemedim, annen de birçok şeyi söylemedi çünkü bütün her şeyi toplayıp en doğru zamanda sana aktarmayı seçtim. Bir gerçeği öğrensen, diğer bir gerçeğin kapısı açılacaktı ve sen bunu farketseydin illa ki peşinden koşardın." İşaret parmağını beni göstererek salladığında küçük bir gülümseme ile karşılık verdim. "Zuhal bir yaşındayken, Dudu tekrardan hamile kaldı. Zuhal'in doğum gününde Dudu, bebeğin cinsiyetini öğrenmek için hastaneye gitti. Normalde daha erken öğrenilir fakat bebek inatçı çıktı, altı ayda göstermedi bir türlü cinsiyetini." Gözleri dolu bir şekilde güldüğünde küçük bir tebessümle karşılık vermiştim. "Hastane sonrası Dudu beni aradı, o zamanlar Hakkari'de görev yapıyordum. Dudu nereye gitsem asla peşimi bırakmazdı, inat edip oraya da gelmişti. Telefonunu açtığımda bebeğimizin erkek olduğunu söyledi. O an dünyalar benim oldu, Tülin. Dudu benim bütün yaşadıklarımın telafisi, Allah'ın bir lütfuydu ama rabbim bu mutluluğumu çok gördü herhalde." Gözünden bir damla yaş aktığında hızla yanağından sildi. Mesleğine ve erkekliğine yakıştıramamıştı belki de ağlamayı, bu yüzden hırsla silmişti o göz yaşını. "Kulaklarım Dudu'nun kahkahasını işitirken bir anda bir patlama sesi eşlik etti. Karımın ve oğlumun, aynı zamanda birçok vatandaşın da bulunduğu o otobüsü hainler havaya uçurdu. Tülin ben, karımın kopan vücut parçalarını tanıya tanıya yerden topladım ve çöpe atar gibi o torbanın içine attım."
Kanımın donduğunu hissediyordum. Emre'nin bu kadarını bilmediğim acısını aslında yarısını bile kaldıramayacağımdan o an emin olmuştum. Karşısında ağlamak istemiyordum fakat durduramamıştım kendimi. Oturduğumuz koltukta biraz yaklaşıp sol elinin üzerine elimi koyduğumda, sağ elini de elimin üzerine koyarak karşılık vermişti.
"Seni hayatta tutan şey, Zuhal oldu öyle değil mi?" Hızla başını onaylar şekilde salladı.
"Tülin, emin ol Zuhal olmasaydı bir saniye bile yaşayamazdım. İyi ki o otobüsün içinde Zuhal yoktu. Beni nasıl ki hayatta tuttuysa bir o kadar da öfkemin önüne geçemedi. Bunu yapanları buldum, karımı ve oğlumu benden alanları işkenceyle günlerce sürecek şekilde öldürdüm. Bunu yapan kişiyi ararken yeri geldi hainler tarafından rehin alındım ve işkenceye bile maruz kaldım. Ancak içimdeki o öfke hiçbir acı hissetmememi sağladı. Bunu yapan bedelini canıyla ödedi fakat içim hala soğumuş değil. Eğer şu an hayattaysam Zuhal için hayattayım. Eğer şu an hayattaysam bunu fırsata çevirip içimdeki öfke sayesinde birçok düşmanım yok oluyor. Kaç kez evim ve arabam kurşunlandı sayamadım, Zuhal korumasız asla dolaşamaz. Hâl bu şekildeyken siz de korumasız gezmeyeceksiniz." Ellerimden daha sıkı kavrayıp ikna edici bir hâle bürünmüştü. "Tülin, eğer sen de içinde o önüne geçemediğin duyguları yok etmek istiyorsan önce kendi canını düşüneceksin. Korumasız dışarı çıkmayacaksın. Merak etme seni rahatsız etmeden ve hatta kim olduklarını bile anlamadan hayatına devam edeceksin ama her şekilde korunacağını bileceksin sadece."
Şu an bir koruma mevzusunun üzerinde duracak gibi hissetmiyordum, çünkü duyduklarım yüreğimi parçalamıştı. Belki bu içimdeki yıkımı yüzüme yansıtamıyordum fakat içimde çok derin bir şekilde Emre ile empati kurmuştum. Hayatta belki de ilk öğrendiğim şey, içimde ne yaşanırsa yaşansın asla dışa yansıtmayacağımdı. Yansıtmak istesem bile yapamayacak hale gelmiştim. Şu an boş gözlerle Emre'ye bakarken aslında içten içe ne hissettiğimi benden başka kimse bilemezdi. Belki de şokta olduğumu düşünebilirdi ve ben bu tepkisizliği, bile isteye yapmıyordum.
Acı çektiğimi belki de gösteremediğim için bir kez daha acı çekmiştim.
Yaşadıkları çok zordu. Önce öz annesini kendi doğumunda kaybetmiş, öz babasını hiç tanıyamamış ve ardından yetimhanede yaşamaya başlamıştı. Bir asker onu evlatlık almasaydı belki de çok daha farklı hayatı olabilirdi. Dokuz yaşından beri ailesi yerine koyduğu, anne ve baba dediği o iki insanı hain bir saldırıda kaybetmişti. Sonrasında evlenmiş, bir kızı olmuş ve hatta bir oğlu bile olacakken eşini ve daha doğmamış olan bir bebeği öldürmüşlerdi.
Canice, bedenleri bir bütün olamayacak halde bir patlama ile öldürmüşlerdi.
Bir adam karısının kopan kolunu, bacağını, kafasını bir çöp gibi toplamıştı.
"Ne kadar da ortak yönümüz var aslında. Ben dokuz yıl boyunca onca acıyı çocuk bedenimle çekerken sen de başka bir acıyı tatmışsın. Sonra tam kurtuldum derken daha beter bir acıyla karşılaşmışsın, tıpkı benim gibi. O acıyı da atlatıp kendi aileni kurmuşken hayat seni o aileden de mahrum bırakmış." Acıyla gülümsediğimde, iki elini daha da sıkı tuttum. " Maalesef bu acına eşlik edemem, benim mahrum kalmadığım bir ailem var ve bu ailede iki kişilik yer olduğuna eminim. Sen ve Zuhal için."
Emre içtenlikle karşılık verdiğinde derin bir nefes alıp kendini toparlamaya çalıştı. "Beni şu sıralar sık sık aniden göreve çağırıyorlar. Zuhal şu an helikopterle buraya geliyor, aynı helikopterle sen ve ben Ankara'ya döneceğiz. Bugün burada son günün, Tülin." Diz kapağına elleriyle ağırlığını yükleyip ayağa kalktığında ben de ona eşlik ettim.
"En başından beri aramıza çektiğin o resmiyetin farkındayım fakat şartlar ne olursa olsun, sen benim kaybettiğim evladımın bir lütfu gibisin. Sen benim kaybettiğim evladımsın, bu bakış açısını sen de dahil olmak üzere kimse değiştiremez. Biliyorum, öncesinde hiç tanımadığın birine güvenmek ve ona hayatını teslim etmek sana göre tuhaf gelebilir. Ancak sen benim gözümde hâlâ o küçük Tülin'sin."
Ellerini omuzlarıma yerleştirmişti güven vermek için. Hiçbir şey düşünemiyor ve hissedemiyordum şu an. Algım tamamen durmuş gibiydi. Bildiğim tek şey, içimde bir yıkım olmuştu ve ben o koca yıkımı tek başıma toplamaya çalışıyordum.
"Gözünde böyle bir değerimin olması bana gurur verir ancak iş dışında olmasını yeğlerim. İş esnasında bana o gözle bakma çünkü ben ayrıcalık istemiyorum. Senden tek ricam gözlerimin çaresi bulunması ve sadece birlikte birkaç ders almak. Kabul ediyorum, Ankara'ya geleceğim fakat şartlarım bu. Onun dışında hiçbir ayrıcalık istemiyorum çünkü tırnaklarımın arasına kazınacak emek kirinden gurur duymak istiyorum."
Emre'nin bakışlarında gurur hissetmiştim. Bu bakış bana derinden bir güç vermişti adeta, öyle ki bütün bu benzerliğimiz bizi birbirimizi daha çok anlamamıza itiyordu. Gururdan başka duygular da yer edinmişti, gülümseyerek başını salladı. Bir konuda benden emin olmuştu fakat konunun ne olduğunu bilmiyordum, bakışlarından bunu anladığımı sanıyordum.
Ben Tülin Altun. Annemden başka kimsemin olmadığı bu dünyada herkes tarafından birçok darbeye maruz kaldım. Bu darbeler bana ilk başta zarar verse de, zamanla bundan zevk almaya başladım. Çünkü her bir darbe, yara aldığım duygumu yok etmem için bir fırsat tanıyordu bana. O darbeleri alırken içimde çok yıkım yaşıyordum fakat bu yıkımlarımın altında kalan yine kendi duygularım oluyordu ve ben bundan zevk alıyordum.
Eminim ki annemin her bir feryadının acısı ve benim bir çocuk gibi yaşayamamamın acısı, zamanı geldiğinde sanatçının hakkından gelecekti. Öyle ki bir gün karşısına dikildiğimde beni duygularımla, vicdanımla vuramayacaktı. Vicdanımın sesi olmayacaktı, çünkü ben bu hale gelmek için çok çabalamıştım.
Şimdi ise savaşın ilk naralarını atmaya başlamıştım. Ruhum ve bedenim güçlenecek, kendimin en iyisi olabilmek için her şeyi yapacaktım. Öyle ki normal bir insanın önünde engel olan birçok şeyi, şerefli bir asker olarak o engelin benim önüme konmamasını sağlayacaktım.
Günü geldiğinde intikam duygusunu da koca bir yıkımın altında bırakacaktım ve o yıkımın arasından kendime çiçek bahçesi yaratacaktım. Çektiğim bütün acının son bulması şerefine derin bir nefes almak için şimdiden gün saymaya başladım.
Ben Tülin Altun. Kendi adını kendi yazan, hayatını kendi belirleyen ve kadere karşı koyan birisi olarak, içinde bulunduğum satrancın sonunda kendi yarattığım zemini yok edecektim.
♟️♟️♟️
Yılbaşı gecelerini her zaman gereksiz bulmuşumdur. Yeni yıla girildiği vakit hiçbir şeyin değişmeyeceğini düşünürdüm. Anlık bir heyecan ve kutlama yapmak için bir bahane olduğunu düşündüğüm günlerden biriydi. Yeni yıla kısa bir süre önce girmemize rağmen bana şu an önceki yıla nazaran nelerin değiştiğini sorsalar, listem bayağı kabarık olurdu. Birçok değişimin başındaydık ancak şu an birçok şey değişmese bile, aslında değişmiş gibiydi.
Yılbaşı gecesi bir daha asla yapmam dediğim şeyi yapmış, kendimi içkiye vurmuştum. O gece içimde Umut'a karşı olan sevgi ve ondan daha büyük olan yarım kalmışlık hissi yine büyük bir savaş halindeydi. Tek başıma rakının dibini görürken, aslında yine hatırlamak istemediğim anları hatırlamıştım. Yaşadığım her bir anı unutmak için alkol bağımlısı olduğum o dönemi anımsadım ister istemez. Bu benim canımı yakmamıştı ancak derinlerde bir sızı hissettiysem, içimdeki sızı yıllar sonra alkolü bu savaşı unutmak uğruna içiyor olmamdı.
Alkol benim en büyük düşmanımdı.
On sekiz yaşına daha yeni girmiştim. Çok erken yaşta yaşadıklarımın ağırlığı altında ezilirken aslında bir o kadar da o ağırlıkları kendi gücüm belliyordum. Sanki kendi gücümün altında eziliyordum fakat bundan kurtulamıyordum.
Dokuz yaşına girdiğim o gün, haz etmediğim akrabalarım bizde toplanmıştı. Hep beraber oturmuş, yılbaşı için plan yapıyorlardı. Oysa o gün benim doğum günümdü, benimle ilgilenmeleri gerekirdi ama bunu yapmamışlardı.
O gün, her zaman olduğu gibi benimle ilgilenen tek kişi Boran olmuştu.
Halam olacak kadının baştan savarak yaptığı muzlu pastadan bir çatal bile yememiştim. Çünkü muzdan nefret ederdim. Doğum günüm başlı başına berbat geçiyordu ve Boran bir şekilde kurtarıcım olmaya çalışıyordu. En özel günümde sevmediğim şeylerin üstüme gelmesiyle, odamda ağlamaya başlamıştım. Boran elinde bir tabakla odama geldiğinde yere, yanıma oturmuş ve pastanın içinden muzları ayırarak bana yedirmeye başlamıştı.
Küçücük elleriyle bana o pastayı yedirmişti.
Muzun kokusu pastanın her yerine sinmişti, yerken midem bulanıyordu. Ancak sırf Boran üzülmesin diye o tabağı bitirdim. Bitirdikten sonra bana kocaman sarılıp alnımdan öptü.
"Dört gün sonra hafta sonu, bize gel olur mu? Ben sana kendi ellerimle yapacağım pasta, çok beğeneceksin."
"Çilekli mi yapacaksın?"
"Çilekli yapacağım, Tülin. Bol çilekli bir pasta yapacağım ve onu sadece sen yiyeceksin."
"Söz mü?"
"Sen geleceğine dair söz verirsen, ben de söz veririm?"
"Söz, Boran. O gün ne olursa olsun geleceğim."
Gidememiştim, o gün benim felaketim olmuştu ama ben o felaketten kurtulup gidememiştim. En güzel kıyafetlerimi giyinip annemle apar topar hazırlandığımda, Boran'ın yanına gidiyoruz sanmıştım.
O gün saatlerini artık saymaya yorulduğum bir yolculuk yapmıştık. Arabada annemden başka bir adam daha vardı. Olabildiğince benden yüzünü gizliyordu fakat şimdi farketmiştim, o kişi Emre'ydi.
Mersin'e dayımların yanına geldiğimizde sanki benim varlığımı saymıyorlarmış gibi benim yanımda bütün her şeyi konuşuyorlardı. Annem sürekli bayılıyor, serumlarla ayakta kalmaya çalışıyordu ve bunu benim görmeme izin veriyorlardı.
Kimsenin umurunda bile değildim.
O günden sonra kimseyle bir kelime bile konuşamadım. Yıllar sonra öğrendim ki, Yazgan'lar Türkiye'nin dört bir yanında bizi ararken bütün adamlara öldürün emri bile verilmişti. Hayatım boyunca beni ve annemi öldürecek kadar Sadık Yazgan'ı bu raddeye ne getirdi diye hep merak ettim. Bir sonuca ulaşamamak şöyle dursun, aklımın bir köşesinde her zaman 'zaten o sizi hiç sevmedi, kaçmanız ölmeniz için bir bahane' düşüncesi vardı. Belki de on yıldır kendimi bu şekilde avutuyordum fakat avutmaktan ziyade buna inanmak istiyor gibiydim.
Yıllarca halam olacak kadının o lanet doğum günümde yaptığı pastanın kek halini ve özellikle içinde muz olmayan tarifini, tadını hatırlamaya çalışarak yapardım. İçinde muza dair herhangi bir şey asla koymazdım fakat o kekten her yediğimde tadında tıpkı o pasta gibi muz hissederdim.
Emre, Zuhal gelir gelmez aynı helikopter ile Ankara'ya gideceğimizi söylemişti fakat buna hazırlıksız olduğum için yarın sabah gitme şansımızın olup olmayacağını sormuştum. Son bir gece burada kalmamızda bir sakınca görmezken, artık bazı müsait olacağım anlarda geleceğim evimin mutfağında usul usul kendi ellerimle yaptığım o kekten yiyordum. Emre ve annem salonda sohbet ediyor, babam ve ben mutfakta sessizce oturuyorduk. Zuhal Bursa'ya gelmiş ve evimize doğru yola çıkmıştı.
"Kekini bile özleyeceğim." Babam dolu gözlerle kek yiyişimi izlerken, bakışlarının arkasında koca bir hüzün vardı. Benim aksime yaptığım bu keki babam çok severdi. "Kızım büyümüş de asker olma adımları atıyor." Ağlamamak için burnunu çekiştirdiğinde bakışlarını tavanda gezdirdi. Babam şu hayatta en hassas noktamdı ve ona dair her şey beni fazlasıyla duygulandırırdı. Oturduğum yerden kalkıp ona sıkıca sarıldığımda artık ben de ağlıyordum. Bu ağlayışımın ardında aileme hasret kalacağım gerçeğiyle yüzleştiğim anı yaşıyordum.
"Baba, böyle konuşma lütfen. Ben sık sık geleceğim, belki hafta sonları. Sizden asla ayrı kalamam." Kıvırcık sarı saçlarını sevdiğimde, diğer elimle göz yaşlarını sildim. Ağlayınca ela gözleri daha beter ortaya çıkıyordu. "Ben, siz olmadan yaşayamam bir kere. Size hiçbir zaman hasret kalamam. Mutlaka her hafta sonu yanınızda olmaya çalışacağım." Babamla birbirimize sarılıp ağlarken, mutfağa annem ve Emre girdi.
"Duygusal babanın duygusal kızı, ayrı kalacaklar birbirlerinden. Şimdiden ağlamalar başlamış." Annem gülerek bize doğru gelirken, gözlerim Emre'nin gözleriyle buluştu.
"Askerliğin en büyük düşmanı duygusallıktır." Emre bir sigara yakıp balkon kapısının önünde durduğunda, alaylı bir ifade ile yüzüne baktım.
"Ben daha asker değilim."
Göz yaşlarımı silip babamdan ayrıldığımda hızla mutfağı toplamaya başladım. O sırada kulağım Emre ve annemdeydi.
"Tülin için özel bir doktor ayarlandı. Her ay muayene edilecek. Ayrıca, belki ihtiyacı olur diye bir psikolog bile ayarlandı." Son tabağı bulaşık makinasına yerleştirirken bakışlarım hızla Emre'yi buldu.
"Sence de çok abartmıyor musun?" İçtiği sigarayı kül tablasında söndürürken, bir sandalye çekip oturdu.
"Abartmıyorum, en iyisi olmak istiyorsan hem bedenin hem de psikolojin buna hazır olmak zorunda." Ellerimi yıkayıp havlu ile kurularken tam karşısında durdum. "Gözlerimin çizdirilmesi ve sağlık mükatında sorun çıkarmaması bana yeterli, gerisini ben hallederim. Senden başka hiçbir şey istemedim, spor eğitimini kabul edebilirim ve hatta farkındaysan askerlerin tarafından dövüş eğitimleri almayı bile kabul ettim. Ancak her ay muayene ve psikoloğa hiç gerek yok, eminim ki bununla da sınırlı kalmayacaksın." Son cümlemde ki imayı bir tek Emre anlamıştı. Silah kullanım konusunda bile eğitim almam gerektiğini söylemişti.
"Sen ne istersen, nasıl rahat hissedeceksen tabii ki öyle olacak. Benimkisi sadece bir öneri ama sürekli teklif etmekten kaçınmam Tülin, bunu bil." Sıkıntılı bir nefes verip usulca başımı salladığım esnada kapı çalmıştı. İstemsizce heyecanlanmıştım, Zuhal gelmişti. Annem kapıya yöneldiğinde peşinden Emre ve babam da gitmişti. Usulca onları takip ederken kapıyı annem açtı. Yüzümde istemsizce bir gülümseme oluştu.
"Prensesim!" Emre kollarını açtığında Zuhal koşarak babasına sarıldı. Omuzlarına kadar uzanan kıvırcık saçları vardı. Kömür karası gözleri çekikti. Dudakları kalın ve gülüşü iç açıcıydı. Buğday teni bu soğuk havada kızarmış gibiydi. Babasının kucağında bile gözlerini benim üzerimden ayırmıyordu.
"Mavi kedi sen misin?" Sorduğu soru karşısında gözlerim Emre'yi bulduğunda, gülerek karşılık verdi. "Beyaz kedi," dedi annemi işaret ederek, annemin karşılığı, Zuhal'e öpücük atmak oldu. "Sarı kedi," bu sefer parmağının ucu babamı gösteriyordu. "Kara kedi," babasını gösterdiğinde, Emre parmağının ucundan öpmüştü. "Sen de mavi kedi." Emre, Zuhal'i kucağından indirdiğinde direkt dizlerimin üzerine çöktüm ve Zuhal'i daha yakından inceledim. "Neden mavi kedi?" Zuhal, yavaş yavaş gülümsediğinde, "Sen de babam gibi asker olacakmışsın ama farklı bir asker. Uçak kullanan askerlerden. Onların üniforması mavi, bu yüzden sen de mavi kedisin," dedi ve babasına baktı. "Öyle değil mi baba? Uçakçı askerler mavi giyer."
"Evet kızım," dedi Emre başını sallayarak. Zuhal'in ellerinden tuttuğumda çenemle onu gösterdim. "Peki sen ne oluyorsun?" Zuhal sıkıntılı bir şekilde iç çektiğinde gülümsemesinin arkasında artık burukluk vardı. "Melek kediyim ben, annemin meleği, onun kedisi."
Bakışlarım, Zuhal'in bakışlarında donduğunda, kendimi toplamaya çalıştım. Varlığımı her daim hissetmesi için ellerini sıktım, yüzüme kocaman ve bir o kadar da sıcak bir gülümseme ekledim. Çocuk sahibi olmak istemezdim ve hatta çocuklarla pek iyi anlaştığım da söylenemezdi. Fakat içten içe çocuklara kanım kaynar ve onlarla gayet iyi anlaştığım anlar da olurdu. Onlara olan sevgim içimde hissedilirdi fakat bunu asla dışa yansıtamazdım. Zuhal içimi ele geçirmişti sanki, şimdiden sevgim hissedilir cinstendi.
"Evine hoş geldin, Zuhal."
♟️♟️♟️
Büyüdüğüm zaman hayattan tek istediğim şeyin huzur olmasını isterdim. Sakinliğin olduğu, hayatı hissedebildiğim bir huzurdan başka hiçbir şey istemezdim. Bu duygu bana ne kadar uzaktı bilmiyordum fakat verdiğim her bir kararın huzura ermesini istiyordum. Yarın sabah belki de başka bir hayata adım atacaktım ve kendimi yeni bir düzene sokacaktım. Ailemi sık sık göremeyecektim, farklı bir düzenim olacaktı ve beni en iyi halime getirmek için eğiteceklerdi. Önce gözlerim çizilecek, ardından sınav için özel dersler alacaktım. Düzenli spor yapacak, güç kazanacak ve ilerde tıpkı Emre'nin de dediği gibi koca bir adamı yere serebilecek hâle gelecektim. Odamdaki boy aynasına baktığımda bunun neredeyse imkansız olduğunu düşündüm, istemsizce halime güldüm. Nasıl koca bir adamı yere serebilecek hâle gelecektim aklım almıyordu. Bu bile beni heyecanlandırıyordu.
Emre şimdiden silah kullanmam için eğitim almamı istiyordu. Bunu istemesinin sebebi aslında benim bu konuda iyi olup olmamam değildi, istersem yapardım ve hatta okul sürecinde eğitimini aldığımda da işi kapacağımı biliyordu. Asıl mesele, aslında tamamen kendi can güvenliğimdi. Şu andan itibaren evimiz birçok koruma tarafından korunuyordu, ilerleyen günlerde annem, babam ve ben de dahil olmak üzere hiç birimiz korumasız gezemeyecektik. Sürekli Emre'nin yanında olacaktım ve bu fazla göze batacaktı. Sırf bu yüzden, kendimi korumam için silah eğitimini en erken zamanda almamı istiyordu. Bunu isterken bile birçok kez özür dilemişti, normal şartlarda eğitim almadığım için ve hatta bunları aslında kendim için yapmak zorunda kaldığım için birçok kez özür dilemişti. Hayatı oldukça zordu ve bana bahşedilen bu yükü kaldıramayacak değildim. Emre'ye güvenmek istiyordum, en azından annemin güvendiği birinden zarar gelmez diyerekten içimi ferah tutmaya çalışıyordum. Ne isterse, ne teklif ederse hepsini kabul etmiştim.
Kendi yatağımı Emre ve Zuhal için hazırlıyordum. Aralıklı olan kapı usulca açıldığında, Emre'nin kucağında Zuhal uyuyordu.
"Gelelim mi?" Hızla başımı sallayıp yorganı açtığımda Emre, Zuhal'i yavaşça yatağa yatırdı ve ben de yorganı nazikçe üzerine örttüm.
"Gece bir şey olursa hiç çekinmeden hareket edebilir ve herhangi bir durum olursa beni uyandırabilirsiniz," dedim, Emre gözlerimin içine bakarken.
"Teşekkür ederiz. Uykusuz kalma sen de, bugün seni yeterince yorduk. Yarın yeni hayatının ilk günü, uyu ve dinç uyan." Son cümlesini güç vermek ister gibi baskın bir ifadeyle dile getirmişti.
"İyi geceler," dedim gülümseyerek ve odadan çıktım. Direkt oturma odasına geçtiğimde, kedim Kara kendim için hazırladığım yatağa çoktan uzanmıştı.
"Senden önce kurulmuş baş köşeye." Arkamı döndüğümde annem kollarını birbirine bağlamış ve öylece bizi izliyordu. Kolunun arasında kahverengi bir defter vardı.
"Uyumadın mı sen?" İçeriye girdi ve oturma odasının kapısını örterek kendim için hazırladığım yatağa oturdu. Karanın başını severken, Kara biraz daha şımarmıştı.
"Biraz konuşmak istedim seninle." Sadece Kara'yı sevmeye odaklanmıştı. Yanına oturduğumda yüzüme bile bakmıyordu. Hoş, bakana kadar sesimi bile çıkarmamıştım. Kara uykuya daldığında annem odağını tamamen bana yöneltmişti. Gözlerinde buruk bir ifade vardı. Bu bakışları biliyordum, içini dökmek ve rahatlamak istiyordu.
"Dört evladım var fakat yanımdan bir an bile olsun ayrılmayan tek sen oldun. Ne yaşadıysam buna şahit oldun, ne yaşadıysan seni erkenden büyüttü. Erken yaşta büyüdün, hep ağır başlı bir çocuktun ama sonradan daha da ağırlığın oldu. Belki de hiç mutlu olamadın, içinde bile çocuk hissedemedin." Ellerimi ellerinin arasına alıp sıkıca tuttu. Haklıydı, Sadık Yazgan öyle bir adamdı ki evlatlarını annesine karşı doldurup onları düşman edecek kadar aşağılık bir adamdı. Annemin yanından hiç ayrılmayan ve asıl evlatlık görevini tek başıma sırtlanan hep ben olmuştum. O lanet günde, Yazgan'lardan kaçtıktan sonra bile kendimi düşünmezken annemi düşünür olmuştum. Oysa bir çocuğun ağlaması gerekirken ben acımı içime gömüp sadece annemi düşünürdüm.
Ben hiçbir zaman çocuk gibi hissedememiştim.
"Vücudumda kırılmadık yer bırakmadı o adam, yeri geldi beni boğmaya kalktı, kafama silah dayadığı da oldu, kaç kez ölümden döndüm ve sen bunların her birine şahit oldun. Özür dilerim, Tülin. Senin bunları görmeni, yaşamanı engelleyemediğim için." Annemin esmer yüzünde bir damla yaş süzülürken, tek kelime bile edemedim. "Dayınlarda yaşadığımız o dört yılda, dayının karısından ve oğlundan seni koruyamadığım için özür dilerim. Kendi psikolojim dağınıkken bir evladım olduğunu unutup seninle ilgilenemediğim için özür dilerim. Bir kere gelip sana 'nasılsın' diye sormadığım için özür dilerim kızım." Ağlaması gittikçe şiddetleniyordu. "Ben evlendikten sonra bile dayınların sürekli seninle uğraşmasına engel olmadığım için, onların dolduruşuna gelip seninle kötü olduğum için, asıl ben canını yaktığım için özür dilerim. Eskisi gibi seni göğsümde bağrıma basıp seni uyutamadım için, saçlarını sevmediğim için ve hatta her şeyin çok geç farkına vardığım için özür dilerim kızım."
Elindeki defteri kenara itip yüzünü avuçlarının arasına alarak daha hiddetli bir şekilde ağlamaya başladığında, daraldığımı hissetmiştim. Sıkıntıyla bir nefes aldığımda, ellerini yüzünden çekip tuttuğumda bana bakması için onu sertçe kendime çektim. Koyu kahve gözleri gözlerimin en derinine baktığında hiçbir şey hissedememiştim. Ne acıma duygusu, ne sevgi, ne de şefkat. Annemle beni bu hâle getirdiği için de bir kez daha nefret ettim o adamdan. En büyük korkum annemden uzaklaşmakken, benim ruhumu annemden uzak tuttuğu için bile hesabım çok ayrı sorulacaktı.
"Ne yaşadıysan, ne yaşadıysak hepsinin hesabını soracağım. Yalnız başıma onlardan hesabımı almamı istemedin, soyismimi bile değişmemi istemedin, sırf ailemize zarar verirler diye. Ama bak, kızın asker olma yolunda ilerliyor. Ben kimseye sırtımı dayamam ama sırf sen güveniyorsun diye Emre'ye kendimi emanet ediyorum ben. En kısa zamanda o davayı açacağım, kimliğimde artık Yazgan değil Altun yazacak. Gerçek bir Altun olduktan sonra önce asker olacağım, sonra ise bize bunları yaşattığı için o adamdan alacağım hesabımı. Evet, pişmansın Kardelen Altun. Bunun farkındayım fakat zaman pişman olma zamanı değil. Bu saatten sonra benim arkamda durduğun müddetçe ben kendimi çok daha güçlü hissedeceğim ve o şekilde darbeler vuracağım. Sen yeter ki arkamda ol, bana varlığını hissettir."
Gözlerinde gurur vardı, gözlerinde şaşkınlık vardı, gözlerinde korku vardı. Dudaklarını araladığında, "Büyümüşsün," dedi. İçine sanki cam parçaları batıyormuş gibi derin bir nefes çektiğinde gözlerini gözlerimden ayırmadı. "Ben büyüdüğünü geç farkedecek kadar büyümüşsün, Tülin."
Büyümek, artık huzura ermek değildi. Büyümek, her şeyin şimdi başladığının habercisiydi. Bizim oyunumuz çoktan başlamıştı fakat yıllar beni büyütürken daha da güçlü hale getirmişti, daha güçlü hamleler yapmam için.
"Bu nedir?" Elime kahverengi defteri alırken göz ucuyla incelemiştim. Annem defteri elimden alıp birkaç sayfayı çevirdiğinde, ağlaması dinmiş ve yerine koca bir tebessüm yerleşmişti. "Bu benim günlüğüm, on sekiz yaşından beri sadece önemli olan anları kısa kısa yazdığım bir günlük." Defterin siyah kapağını açıp birkaç sayfayı hızla çevirdi. "Bu sayfa da senin doğduğun o ana ait." Defteri kucağıma koyduğunda şaşkınlıkla ve bir o kadar da heyecanla elime alıp okumaya başladı
8 Aralık 1998
Canım kızım, Tülin. Bugün senin ilk günün, bugün doğum günün. Bize çok büyük bir şok yaşattın. Sana hamileyken kaç tane doktor gezdim sayamadım fakat bütün hepsi senin erkek olduğunu söylemişti. Hâlâ şaşkınım, sana bazen dalgınlıkla oğlum diyorum. Bana kızma, dokuz ay boyunca seninle karnımda oğlum diye hitap ederek konuştum; ağız alışkanlığı oldu işte, idare et.
Dışarıda lapa lapa kar yağıyor. O kadar beyazsın ki, karın içine atsam bir bütün olacaksın sanki yağan karla. Hayatımda ilk defa doğar doğmaz gözlerini açan ve saatlerce etrafı izleyen bir bebek görüyorum, inanılır gibi değilsin Tülin. Hiç ağlamadın, acaba ne zaman ağlayacaksın merak ediyorum.
Gözlerin kömür karası, gözü kara bir kız olarak doğdun. O kadar güzelsin ki sana bakmaya doyamıyorum, kokun gül gibi, içime çektikçe çekesim geliyor.
Baban maalesef yanımızda değil ama merak etme en kısa sürece o da burada, bizimle birlikte olur. Tevfik amcan da babanla birlikte. Eğer erkek doğsaydın ismin çoktan hazırdı, amcanın adını alacaktın, Tevfik. Amcan kız olduğunu öğrenince yıkılmış, üzülmüş ama yine de adını o verdi sana. "Adı gibi ayın halesi olsun, güzelliği ile etrafı aydınlatsın ve halesi ile cesareti etrafındaki herkesi buz kristaline çevirsin." Böyle demiş amcan. Adın gibi yaşa, Tülin. Ay gibi aydınlık bir yüreğin olsun, yüreğinin sesiyle şefkate ışık tut her zaman. Bir o kadar da kimse karşında duramasın, hâlen onları kristale çevirsin. Gücün senin dayanağın olsun.
Seni çok seviyorum ay parçam, sabırsızlıkla büyümeni bekliyorum.
Sevgilerle, annen.
Gözlerim öyle bir dolmuştu ki dayanamayıp sıkıca anneme sarıldım. Yaşlar gözlerimden boşalırken devamının gelmemesi için direndim ancak nafileydi. "Ben de seni çok seviyorum, anne."
Daha sıkı sarıldığımda onu bağrıma basmak istedim. Ancak sarılırken defterin diğer sayfalarını da okuma isteğimle hemen annemden ayrıldım. Tam diğer sayfaya geçecekken, annem defterin kapağını sertçe kapattı ve gözlerimin içine baktı. Ne olduğunu anlamazken ellerim annemin avucunun içini buldu.
"Bana söz vereceksin, ne olursa olsun bu defteri açıp okumayacaksın. Yeri ve zamanı var bütün sayfaları okuman için. O zaman geldiğinde sen anlayacaksın doğru zaman olduğunu, ancak şimdi değil. Şimdi olmaz, Tülin."
Cevap bile vermedim, sesimi çıkarmadan kafamı annemin göğsüne koyduğumda o defterde yazılanları şimdi okumama neden engel olduğunu anlayabiliyordum. Sadık Yazgan tarafından neler çektiğini tek tek yazarak anlatmıştı, her şey o defterin içinde gizliydi. Bildiğim ya da bilmediğim bütün gerçekler o defterin içindeydi. Bilmediklerimi okursam yolumdan sapmamdan korkuyordu ve bunu şimdi yapmamı istemiyordu.
İstediği zamanı nasıl anlayacaktım, okumak için en doğru zamanın ne zaman olduğunu nasıl bilecektim bilmiyordum fakat o defterin içinde yazılanlar benim için büyük bir kozdu. Bana şimdiden güç vermişti ve annem ilerde içinde yazan her şeyi Yazgan'lara karşı kullanmamı istiyordu. Asıl zaman, o zamandı.
Bu zaman ne zaman gelecekti bilmiyordum fakat bildiğim tek bir şey vardı; önümde koca bir yol vardı ve ben bu yolu ay gibi aydınlatırken, önüme çıkan bütün engelleri kristale çevirecektim. Bütün gücüm o defterin içindeydi ve ben sanki güçlenmek için ilk adımı atmış gibiydim.
Ben Tülin Altun. Eğer ben kendimi tanıyorsam, eğer ben içimde koca bir enkazı altüst edip kıyameti fırsata çeviriyorsam, bu davamdan asla vazgeçmeyecektim.
Kıyamet öncesi sessizliğin tadını çıkaracaktım, cehennem emrimde olana dek.
♟️♟️♟️
Selam, selam, selam... Eminim birçok sorularınız cevaba ermiştir ve eminim ki devamında birçok soru da beraberinde gelmiştir. Biliyorum, kafanızda birçok soru var ve bunları yaratmak aslında hoşuma gidiyor. Birazcık sabır, her şey gün yüzüne zamanla çıkacak. Bizi çok uzun bir serüven bekliyor diyebilirim. Gelecek bölümde görüşmek üzere, ışıkla kalın. 🤍♟️
1-) Yüzbaşı Emre Bozkurt'un yaşadıkları hakkında ne düşünüyorsunuz?
2-) Tülin'in üstün körü anlatılan hayatında sizce daha ne gibi gerçekler ortaya çıkabilir?
3-) Emre'nin, Tülin için birçok konuda eğitim almasını istemesi ve bunu diretmesi sizce abartı mı?
4-) Eğer bu eğitim konusu abartı ise, sebebi ne olabilir?
5-) Kardelen Altun'un günlüğünde neler yazıyor olabilir? Tülin'in dönüm noktası o günlük olabilir mi?
| Okur Yorumları | Yorum Ekle |