
"Her şey bitmek için başlar."
♟️♟️♟️
Doğduğum andan itibaren hayatıma karşı o kadar hoşnutsuzdum ki, düzenimin aslında bana ait olmaması bu dünyaya her zaman karşı geldiğimi haykırıyordu adeta. Tam dokuz yıl boyunca onca acının arasında ne yapar eder mutlu olmanın bir yolunu bulurdum. Dokuz yılın sonunda her şey tersine dönmüş ve tam bitti derken çok daha büyüğü ile karşılaşmıştım. Bu canımı almaktansa sürünmek gibi bir şeydi, ölmekten beterdi.
Çocuk yaşta üzerimde marka kıyafetler ile lüks araçlara biner, saygı duyulması gereken kişilerle aynı ortamda bulunurdum. Dışarıya karşı bu yüzümüzü gösterirken işin perde arkasında çok daha farklı şeyler vardı. Toprak evde yaşıyorduk, yaşamaya çalışıyorduk. Yağmurlu havaları çok severdim fakat o evde, tavandan toprağın arasından süzülüp yerdeki yatağımı ıslatan yağmurlardan nefret ederdim. Canımın çektiği ama sırf fareleri öldürmek adına yem olarak kullandığımız o peynirlerden de nefret ederdim. Tekerlekli sırt çantam çok ses çıkarıyor diye beni azarlayan anaokulu öğretmenimden çok daha fazla nefret ederdim çünkü yeni bir çanta alacak paramın olmadığını çok iyi biliyordu.
İnsan kendi yaşamadan maalesef ki bir başkasının dilinden anlayamıyordu.
O toprak evin sadece bir salonu, girişi ve girişe bağlı bir mutfağı vardı. Ne bir buzdolabı ne de bir ocağı vardı, küçük bir tüpümüz vardı sadece. O salonda, yer yatağında abim, ablam, annem ve ben yatardık her gece. Hatta bazı geceler annem uyumazdı. El işi çantalar, çeyizlik danteller yapardı. Evini geçindirmek uğruna uykusuz kalırdı. Çocukları okula aç gitmesin diye geceleri poğaça yapar, sıcacık halde çantalarına koyar ve okula yolcu ederdi.
O poğaçanın tadını da unutamamıştım.
Ne yağmurlar, ne fareler ne de poğaçalar unutulmuyordu. O muzlu pasta gibi hafızaya kazınıyordu. Bir annenin evlatlarını aç bırakmamak uğruna çırpınışını maalesef ki hafızam unutamamıştı. Bu çabanın altında yediği dayaklar, gördüğü işkenceler de cabasıydı tabii.
Bunların hepsini ben yaşamıştım, kendi gözlerimle görmüştüm, unutmamak adına hafızama kazımıştım. İlerde tek tek hesabını sormak için uyandığım her bir günde bütün bu yaşananları acımasızca kendime hatırlattım.
Her şey bitti ve bu kabustan kurtuldum derken aslında başka bir kabusa atılmıştım. Bu kabus dört yıl boyunca sürmüştü. Yazgan'lardan kaçıp dayımlar ile birlikte yaşamaya başlayınca her şeyin geçeceğine inandım, öyle de olmadı zaten. Karısı tamamen kalıcı olarak onlarda kalacağımızı tahmin etmemişti. Zamanında iyiliği çok fazlaydı fakat artık onun evinde, onun himayesi altında olunca gerçek yüzünü görmek hiç de zor olmadı.
Beni yeni bir okula gönderdiklerinde aslında bunun yeni bir başlangıç olduğunu hissedemiyordum. Evet, bazı şeyler değişmişti fakat kendimi bildim bileli o içimde hissettiğim duygu hiçbir zaman gitmemişti. Okuldan eve ağlayarak dönerdim her zaman. Küçük bir odada tuvalet ihtiyacımı gidermek için bile çıkmaz ve saatlerimi orada harcadım. Cezalı olduğum için değil, o odadan çıktıktan sonra yapacağım en ufak şeyde yaşayacaklarımdan korktuğum için asla çıkmazdım. Annem işten gelene kadar o dört duvarın arasında aç susuz kalırdım, kimsenin aklına bile gelmezdim. Hoş, onlar için sessizliğim çok daha iyiydi.
Yazganlar tarafından sevilmediğim gibi, Çolak ailesi tarafından da sevilmiyordum. Onların sevgisi sadece benden iki yaş büyük kardeşimeydi. Kendisi doğar doğmaz bizimle yaşamak yerine Çolak'lar ile yaşamaya başlamıştı çünkü doğuştan bir hastalığı vardı. Dayımın kızı doktor olduğu için bütün tedavisi ile o ilgilenmişti, bu tedavi yıllarca sürdü ve kardeşim Doğu tamamiyle onlara alışmıştı. Tedavisi bitse bile Çolak'lardan ayrılmak istememişti.
Doğu, her zaman bizdendi fakat bizden biri gibi de değildi.
Dayımın karısı Doğu'yu kendi evladı gibi görüp onu bu yaşına kadar büyütmüşken, şimdi annem ve ben de başına kalmıştık. Bir yükmüşüz gibi muameleye uğrardık, yediğim her lokma tek tek sayılırdı, önüme koyulan her bir yemeği bin laf işiterek yerdim.
O yemeği yerken gururumu susturuyordum çünkü yemezsem aç kalacağımı biliyordum.
En büyük abim Yarkın ve ablam Devin, yaşları büyük olduğu için bizimle gelememişlerdi. Hoş, gelseler dayımın karısı çıldırırdı herhalde. Yarkın'ın işlerle ilgilenmesi gerekirdi, babasından sonra işler ona emanetti ve istese de bizimle gelemezdi. Yarkın, ailenin en büyük çocuğuydu ve Sadık'ın yansıması gibiydi. Devin gelmeyi çok istemişti fakat onunla yaşıt dayımın oğlu vardı ve cahil zihinleri, kuzen bile olsalar aynı evde iki yaşıt karşıt cinsin kalması ayıplanan bir şeydi. Doğu kesimlerinde bu zihniyete sahip insan sayısı çok fazlaydı. Bu yüzden Devin'in gelmesini istememişlerdi. Devin, ailenin ikinci çocuğuydu ve Sadık'a en bağlı olan evlattı. Doğu, Yazgan'lardan bağımsızdı ve zaten bu yaşananlar onu hiç etkilememişti, şu zamana kadar düzeni bozulmayan tek kişi o olmuştu. Doğu, ailenin üçüncü çocuğuydu ve babasını tanımadan büyümesine rağmen, şöhretine bir çıkar uğruna hayran kalmıştı.
Ben, Tülin Altun. Belki de beni küçük olduğum için, annemden ayrı kalamayacağımın bilincinde oldukları için kabul etmişlerdi fakat asıl gerçeği benden saklama gereği bile duymamışlardı. Daha çocuk olmamı umursamadan, daha o yaşlarda bile erkeklere kendimi gösterdiğimi ve hatta ilerde kendi bedenimi satacağımı çekinmeden yüzüme söylerlerdi. Ailenin dördüncü çocuğuydum ve en bağımsızıydım. Ortada bir soy varsa, bu soy ben tarafından kurutulacaktı.
Çolak'ların ne söylediklerini anlamayacak kadar küçüktüm ama yaşım ilerledikçe anlamıştım. Çolak'ların kapısında aç kala kala, tuvaletim gelse bile sürekli kendimi sıktığım için midemin ağrıdığını düşünürdüm ama annem evlendikten sonra bile kurtulamamıştım bu acıdan. Bütün bu yaşadıklarımdan midem fazlasıyla bulanırken, artık en ufak bir yaşantıda kusma isteği oluşuyordu bünyemde.
Artık kusmak istemiyordum.
Annem evlendikten sonra bile aslında tamamen Çolak ailesinden kurtulamamıştım. Zaafımın annemden geçtiğini biliyorlardı, beni anneme düşman ediyorlardı. Yapmadığım şeyleri yapmışım gibi gösterip anneme olan nefretimi filizlendirmişlerdi. Çok isterdim annem kulaklarını kapasın ve sadece bana inansın, çok isterdim bana inanıp arkamda dağ gibi durmasını.
Durmadı.
Arkama geçip yaptığı tek şey sivri sopalar ile sırtıma vurmasıydı.
Canımı yakan o sopaların acısı değildi ya da yerden topladığım oluk oluk saç tellerim değildi, canımı yakan şey annemi de kaybedişimdi.
İlk aşkım her zaman Yarkın abim olmuştu, zamanla annemden ayrı kalarak babasının dolduruşuna gelmiş ve yokluğumuzda yaptıkları yüzünden ondan da nefret etmemi kendi sağlamıştı.
Bu aşkın ilk darbesiydi.
Devin ablam büyütmüştü beni bir nevi, onun da annemi yok sayıp üvey annesini sayması canımı yakan en büyük unsurlardandı.
Bu kardeşliğin hiçe sayılışıydı.
Tek ümidim Doğu olmuştu çünkü ona hep hasrettim. Bizden hep ayrıydı ve onunla artık aynı evde yaşamaya başlayınca tek sığınağım Doğu olsun istemiştim. Ancak onu da elimden almışlardı; bir abiye kardeşinin ilerde satılık bir mal olacağını, ondan uzak durması gerektiğini yoksa onun da başının yanacağını söylemişlerdi.
Bir abiyi daha küçük yaşta kardeşine düşman etmişlerdi.
Bunların hepsi canımı yaksa da zamanla nefrete dönüşmüştü ve ilerde bunun acısını en acı şekilde çıkaracağımı biliyordum. Ancak aynı şeyi hiçbir zaman anneme yapamamıştım. Tıpkı Çolak'lar gibi annem de bana kendimi satan birisi olduğumu söylemişti. Babam bizi hayvanat bahçesine götürdüğünde ve yılanları izlediğimde gözlerimin içine bakıp o yılanlardan farksız olduğumu söyleyecek kadar acımasız bir anneye dönüşmüştü.
İşte bu canımı acıtmaktansa, canımı direkt ateşe vermişti.
Bütün bu yaşadıklarımın beni nasıl bir canavara dönüştürdüğünü bilmiyordum, o canavar hâlâ içimde uyuyordu ve uyanmak için zamanı bekliyordu. Yıllarca bütün bunların intikamını almak için her zaman an kolladım, ilerde kendi bedenimi erkeklere satmak yerine en güçlü halim ile karşılarına çıkıp gerekirse hesap soracaktım. Yeri gelecek kan dökmekten bile gocunmayacaktım ama içimdeki bu yangına artık son verecektim. Çocukluğuma ve gençliğime leke sürmüşlerdi fakat geleceğimi ellerimden almalarına izin vermeyecektim.
Ben geleceği inşa ederken, onların geleceğini ellerinden alacaktım.
♟️♟️♟️
Artık bazı anlarda uğrayacağım, benim evim olan ama uzun süre ayrı kalacağım o evimden gidiş anıma gelmiştim maalesef ki. Önce Kara'yı doya doya öptüm, en çok burnundan öpmüştüm ve bu onu sinir ederdi. Sonra anneme sarıldım, sıkı sıkı sarılan bir vicdanım vardı ama bedenim için aynı şey söylenemezdi. Ardından babama sarıldığımda ondan hiç ayrılmak istememiştim. Ayrılıklardan nefret ederdim ve babamdan ayrılmak daha beter nefret etmemi sağlamıştı. Kendimi tutamayarak birkaç damla gözlerimden yaş boşalınca, bunu görmemesi adına elimin tersiyle hemen sildim.
"Benim küçük kızçem," dedi babam daha sıkı sarılarak. Bana kızçem derdi ve bu benim en sevdiğim hitap şekliydi. "Kendine dikkat et, olur mu? Aklım sende kalmasın. En iyisi olacağına eminim, önünde uzun bir yol var."
"Seni seviyorum, baba."
"Ben de seni seviyorum kızım, benim küçük kızçem."
Boynundan ayrılıp ela gözlerine baktığımda babam çoktan ağlamaya başlamıştı. "İlk geldiğim fırsatta bana hınkal yapar mısın, baba?" Babam yüzümü avuçlarının içine alıp alnımdan öptüğünde bir kez daha sarıldım. "Yaparım tabii kızım, en sevdiğin yemekleri her gelişinde yaparım ben sana."
Hınkal yemeği, Azerbaycan mantısıydı ve türk mantısına nazaran biraz daha büyüktü. Babaannem Farya Altun, Azerbaycan'lı olduğu için Altun ailesine bu yemeği aşılamıştı ve benim en sevdiğim yemeklerden biri olmuştu. Abartılacak bir yanı yoktu fakat babam yaptığı için hınkal benim en sevdiğim yemeklerden biriydi.
"Veda faslı bittiyse, yola çıkma vakti." Arkamda Emre'nin sesini duyduğumda bakışlarım o yönü buldu. Zuhal, Emre'den ayrılıp annemin yanına geçtiğinde ona gülümsemekle yetindim.
"Görev biter bitmez hemen kızımın yanına geleceğim. O vakte kadar Kardelen teyzeyi ve Haldun amcayı üzmek yok, anlaştık mı?" Emre dizlerinin üzerine çöküp kızına karşı konuşurken, annem Emre'nin kolunun etini bükmüştü.
"Teyze sensin, Zuhal'im bana beyaz kedi der." Hep birlikte gülerken, Emre ayağa kalkmış ve son kez kızını öperek arabaya doğru ilerlemişti. Gözlerim önce babamı, sonra annemi ve yine babamı bulduğunda elimi kaldırıp salladım. Gözlerim dolmuştu ve bunu onlara göstermek istemediğim için hızla arkamı dönmüş ve arabanın ön yolcu koltuğuna oturmuştum. Emre hızla arabayı çalıştırıp oradan ayrıldığında, içimde tatifsiz bir duygu oluşmuştu. Derin bir nefes alma ihtiyacı hissettim.
"Yeni bir adım atıyorsun, böyle hissetmen çok doğal." Bu duyguyu aslında daha önce de hissetmiştim fakat bu seferki diğerlerine nazaran daha içten acıtıyordu. Yeni bir değişiklik yaşamıyordum ya da yeni bir hayata adım atmıyordum; yeni bir adım hayatımı değiştirmezken bana güç kazandırıyordu ve bu yabancı olduğum bir duyguydu.
"Yazgan'lardan kaçtığımız o gece, o arabanın içindeki sendin öyle değil mi?" Emre, üstten bir bakış attığında sorumun cevabını almış oldum.
"Dayınlarla birlikte yaşamanız sizler için daha güvenliydi fakat karısı Zeher çok acımasız bir kadındı. Benim asıl sinirlendiğim nokta, dayının bütün bunlara göz yummasıydı ve hatta bazı anlarda onlarla birlik olmasıydı. Çoğu zaman sizi oradan kurtarmak istedim fakat annen buna müsaade etmedi." Sözlerinde pişmanlık, mahçupluk ve utanç vardı. Daha iyi şartlarda yaşayamadığım için kendini de sorumlu tutuyordu. Bunu neden hissediyor diye düşündüğümde aslında bunun cevabını kendisi vermişti. Beni ölen evladının yerine koymuştu.
"Kendini suçlu hissetme. Çolak ailesi herkesin dilinde iyilik meleği olabilir fakat gerçeği senden benden başka kimse bilmiyor ne yazık ki. Hem, benim içim o kadına karşı artık hiçbir şey hissedemiyor. Akciğer kanseri olduktan sonra ölüm korkusu onu gerçekten de öz masumluğuna döndürdü. Kendi öz evlatları bile yüzüne bakmazken benim elime muhtaç kaldı. Yaşantısının son dakikalarında bile hakkımı helal etmem için yalvardı, o hor gördüğü kıza muhtaç kalarak öldü."
Hayatta en büyük korkum birinin üzüntüsüne sebep olmaktı. Onun ahını almak, beddualarında yer edinmek tek korkumdu. Bu korkum tek bir kere gerçekleşmişti ve o bile vicdanımın beni alt etmesine yetmişti. Belki de bu korkum en büyük düşmanımdı.
"İçten içe bundan zevk aldığını biliyorum. Zamanında senin canını yakanlar, günün sonunda ayaklarının altında olunca bu seni daha güçlü yapıyor. Onları o halde görmek sana zevk veriyor," dedi, Emre beni çok iyi tanıdığını ima eder gibi. Dudaklarımdan inkar etmeyecek şekilde bir gülümseme oluştuğunda Emre de aynı şekilde karşılık vermişti.
"Aslında," dedim, gülmem yarıda kalmıştı. "Zevk verdiği kadar acı da veriyor. Bu sadece zamanında çok değer verdiğim kişilerde oluyor. Mesela annem, o benim kendimi bildim bileli tek zaafım. Yeri geldi beni hiç sevmedi, hor gördü, aşağıladı ve hatta evlat ayrımı bile yapardı. Fakat o çok sevdiği evlatlarından hayatının en büyük darbesini alınca, asıl evladının ben olduğunu anlayınca gözlerindeki o pişmanlık bana sadece zevk vermemişti. Acı da çektim ben o bakışlarda." Derin bir nefes alıp yutkunduğumda, belki de kendime bile itiraf edemediğim o cümleyi sesli dile getirdim. "Canımı yakan pişman olması değildi. Canımı yakan şey, diğer evlatlarını kaybedince bana muhtaç kalmasıydı."
Koca bir satranç oyununun içindeydim ve kendi safımdan bile darbeler alırken hâlâ kazanmak için direnmem aslında her şeyden önce canımı yakan tek şeydi. Yediğim darbelerin haddi hesabı yoktu, birçok kayıplarım da olmuştu fakat hâlâ ayakta kalıyordum ya da kalmaya çalışıyordum. Aslında farkına vardığım bir gerçek vardı, o satranç tahtasının temelini benim acılarım doldurmuştu. İşte bu yüzden bu savaş benim en büyük eserim olmuştu.
"Her şeyi birlikte atlatacağız. Günü geldiğinde benden bile kaçmak isteyeceksin fakat unutma, benim bir elim her zaman senin üzerinde olacak."
Kafamı direkt olumsuz anlamda salladığımda bakışlarımda sertlik vardı. "Senden sadece tedavi istedim, günü geldiğinde benim davamda bir engel olacaksan seni bile ezer geçerim. Bilirsin, onca kişi yediğim kaba nankörlükle tükürdüğüm ile anar beni. Senin iyiliğini suistimal etmem benim canımı yakmaz. Sen sadece tedavimle ilgilen ve gerisine sakın karışma." Emre'nin yüzünde şaşkın bir gülümseme oluştu ve yavaş yavaş bakışları hayranlığa dönüştü.
"Emredersiniz komutanım."
Çolak ailesinden hesap sormak istediğimi, Yazgan'lardan intikam almak istediğimi anlamayacak kadar salak bir adam değildi. Neler hissettiğimi ve aslında bu yola neden bu kadar baş koyduğumu gayet iyi biliyordu. Ne kadar güçlü olursam o kadar darbe vuracağımı, askerliğin vermiş olduğu güçle önümde kimsenin duramayacağını anlamıştı. Eğer ben asker olacaksam, sol yanımda Altun yazmalıydı. Yazgan olarak bu yola girmek en son tercihim olurdu.
"Soyadımı değişmek için en kısa zamanda dava açacağım. Annem çok korkuyor, Yazgan'lar bunu öğrenirse kıyamet kopar. Bunca yıl durduğuma şükür etsinler." Üzerimdeki mont ağırlık yapıyordu, beni boğmaya başlamıştı. Yıllarca bana ve aileme zarar vermekle tehtid ettiği için hiçbir hamle yapamamıştım. Bu yüzden en güçlüsü olmak benim temel kuralımdı. Güçlü olursam çevremdeki kimseye zarar veremezlerdi. Şimdi güçlü olmayabilirdim fakat Emre vardı. Kendimi ona muhtaç hissetmiyordum fakat ben istemesem bile benim yanımda olacağını biliyordum ve ona güvenmek istiyordum. Bu yüzden soyadımı değiştiriyordum. Bu hamlem Yazgan'ları çıldırtırdı çünkü bu savaşın asıl şimdi başladığını haber eden bir adımdı.
İçimde korkudan ziyade hiçbir duygu bile hissedemezken, içimin karalığını gözlerimde görmeme engel olamazdım.
"Tanıdığım bir avukat var. Bunları senden önce ben düşündüm, Tülin. Ankara'ya gider gitmez önce askeriyeye bağlı doktorlar seni muayene edecek, ardından direkt göz çizdirme operasyonuna gireceksin. Eğer istersen bu akşam avukatla da görüşebilirsin." Gözlerim şaşkınlıkla Emre'ye bakarken gücüne hayran kalmadan edemedim. İşte şimdi heyecan ve mutluluk duygusunu hissetmeye başlamıştım. Her şey bu kadar kolay bir şekilde ilerlemeyecekti, bunun farkındaydım fakat en azından bir adım bile atıyor olmak benim için çok büyük bir şeydi.
"Sanki avukatla akşam görüşmeyecekmişiz gibi fikrimi alman çok gülünç, Yüzbaşı." Eğer bu konuyu açmasaydım kendisi açacaktı ve akşam böyle bir görüşmenin olacağını bana söyleyecekti. En azından isteyip istemememi sorması hoşuma gitmişti. Bunu farkettiğimi anlayınca omuzları mahcup bir şekilde inip kalktı.
Yarım saatlik yolun sonunda helikopter pistine geldiğimizde valizimi direkt askerlerden biri almıştı. Pervanesinin sesi yüreğimi okşarken, içinde olmanın duygusunu az sonra tadacaktım.
"İlk adımı şimdi atıyorsun aslında," dedi Emre helikoptere doğru ilerlerken. "Birazdan o helikoptere bineceksin, birkaç yıl sonra bir uçağa ve hatta kendin bile kullanacaksın. Asıl adımı şimdi atıyorsun ve bunun keyfini çıkar." Çekik gözlerine baktığımda güven verici gülümsemesi yüzündeydi. Helikoptere önce o binmiş, ardından elini uzatarak binmem için yardım etmişti.
Kaderim yaradan tarafından böyle mi yazılmıştı bilmiyordum fakat esas kararları bize bıraktığından emindim. Kaç tane kararın arasından bu yola girip şu an bu anı yaşıyordum bilmiyordum. Bu yolda kaderim nasıl şekillenmişti bilmiyordum fakat benim kararlarımın yön göstereceğini biliyordum.
Bu yolda attığım ilk adımda, bu anı asla unutmayacaktım.
♟️♟️♟️
İki saatlik yolun sonunda karargaha iniş yapmıştık. Emre hiç bekletmeden direkt karargahta bulunan doktorun yanına götürdüğünde içimde korku yer edinmişti. Doktorun odasında, oturduğum sandalyede stresten iki bacağımı da hızlı hızlı sallarken bakışlarım sürekli boşluğa dalıyordu. Doktor check up sonucumu daha önce incelemişti, gözlerim dışında hiçbir sorun gözükmüyordu. Aslında bu korkuyu hissetmem yersizdi fakat elimde değildi. Emre en yakın zamanda göz çizdirme operasyonuna gireceğimi söylemişti fakat bunun sonucunda bir terslikle karşı karşıya kalmaktan bile korkuyordum.
"Sakin ol, bir şey çıkmayacak merak etme. Doktor sadece sana ameliyattan bahsedecek. Sana bir liste verecek, günlük uyku ve beslenme düzeni için. Endişelenmeni gerektirecek bir durum yok ortada." Gözlerim daldığı yerden Emre'nin çekik gözlerine odaklandığında gördüğüm şey bana güven verme çabasıydı. Bu adam içimi okuyor gibiydi, beni bu kadar iyi tanıması benim için iyi bir şey değildi.
"Mülakatta sağlık geçmişime de bakacaklar. Kayıtta göz çizdirme ameliyatı olduğumu gördüklerinde ne yapacaksın?" Emre gülümsediğinde hafifçe önüme eğilip dirseklerini diz kapağına dayadı.
"Ameliyat olacaksın ama bu kaydına işlenmeyecek, merak etme." Cümlesi biter bitmez içeri oldukça uzun boylu ve yeterince genç bir doktor girdiğinde kalbimin atış hızı ikiye katlanmıştı.
"Hoş geldiniz," dedi doktor gülümseyerek, ardından Emre'ye yaklaşıp ikisi sıkıca sarılınca aralarında bir arkadaşlık olduğunu anladım. "Nasılsın, Emre abi?" Masanın başında bulunan koltuğuna oturduğunda benim yüzüme bir kez olsun bakmamıştı, odağı direkt Emre'deydi.
"Şu deli kız iyi olursa bende iyi olacağım," dedi, Emre çenesiyle beni göstererek. Doktor yine yüzüme bakmamıştı, gözleri bu sefer önünde bilgilerim olan dosyadaydı. Birkaç saniye sessizlik oluştu, sadece sayfaların karıştırılma sesi kulakları dolduruyordu. Doktor siyah gözlüğünü yukarıya doğru hafifçe itmiş ve nihayetinde yüzüme bakmıştı. Biraz uzun, arkaya doğru taranmış ama kendiliğinden ortadan ikiye ayrılmış ve önden birkaç tutamı alnına düşen saçları çok parlaktı. Gözleri için de aynı şeyi söylemeliydim çünkü cam mavisi gibi gözleri vardı ve çok parlaktı. Beyaz teni, orantılı dudakları ve düz bir burnu vardı. Bakışları baştan aşağı beni süzerken dudakları hafifçe aralandı. "Tülin Yazgan." Az önce yüzüme bile bakmayan adam şimdi gözlerini gözlerimden ayırmıyordu. Adımı söylerken bile uzunca bir süre gözlerini kırpmamıştı. Altun yerine Yazgan demesi, bunun hâlâ kayıtlarda böyle olması bir kez daha canımı sıkarken memnuniyetsizce başımı salladım.
Şimdi göz temasını kesip yüzüne bile bakmama sırası bendeydi.
"Hava Harp Okulu'nu isteyen kız bu mu?" Başıyla beni gösterirken, Emre onaylar şekilde başını salladı.
"Tülin," dedim, yüzüne bakmak istemiyordum fakat beni buna zorunlu kılmıştı. Cam mavisi gözleri gözlerimle buluşunca tepkisizce baka kalmıştı. "Bu mu, değil. Tülin, orada bir anlaşalım." İşaret parmağım istemsizce havalanıp kısa bir süre doktora karşı sallanınca bu sefer parmağıma odaklandı. Tek kaşı havalanınca önündeki kağıtları tekrar karıştırmaya devam etti.
"Göz çizdirme operasyonu kısa süreli, korkacak bir şey yok. Acısız bir işlem. Operasyon sonrası belli bir süre güneş gözlüğü takmalı çünkü normal bakış açısı gözlerinde sızı yaratabilir. Ayrıca mikrop kapmaması da gerek. Gözleri haricinde herhangi bir soruna rastlanmadı, sadece düzenli beslenmeli ve bir uyku düzeni olmalı. Burada alacağı eğitimle bunları dengede tutması gerekebilir. Ayrıca birçok vitamın ilacı alacak, kansızlığı mevcut." Dosyayı karıştırmayı bırakıp bir kenara bıraktığında önündeki kağıda bir şeyler yazıp kağıdı direkt Emre'ye uzattı. "Vitamin ilaçları bunlar, eczanede hangi saat aralığında kullanmanız gerektiğini sana söylerler." Emre'den önce davranıp reçeteyi ters bir şekilde elinden aldığımda doktorun yüzüne bile bakmamıştım ama o tuhaf bakışlarını üzerimde hissediyordum. Kısa bir süre reçetede yazan karmaşık yazısını okumaya çalıştıktan sonra, direkt Emre'nin gözlerinin içina bakıp ayağı kalktım.
"Dışarıdayım ben, burada işim bitti." Odadan çıkana kadar o cam mavisi gözlerine hiç bakmamıştım ama emindim ki onun gözleri benim üzerimden bir an bile olsun ayrılmamıştı. Beni hesaba almayarak konuşması, bilgiyi bana değil de Emre'ye vermesi sinirime dokunan bir hareketti. Aynı muameleyi ona göstermek biraz olsun neşemi yerine getirdi.
Karargahtan çıkıp direkt bir asker tarafından Emre'nin arabasına götürüldüm. Gri bir arabanın önünde durduğumuzda askere teşekkür etmiştim, rica ile karşılık verdiğinde beni yalnız bıraktı. Cebimden sigara paketini çıkarıp içinden bir dal aldığımda üzerimde çakmağımı aramaya başladım.
"Bunu mu arıyorsun?" Arkamda Emre'nin sesini duyduğumda direkt o tarafa döndüm ve elindeki bana ait olan zippo ile karşılaştım. Onu ne ara almıştı?
"Evet," dedim elimi zippoyu bana vermesi için uzatarak. "Sende olduğunu bilmiyordum." Avucumun içine bırakmadan önce cebinden bir sigara çıkarmış ve önce kendi sigarasını yakmıştı, ardından avucumun içine bıraktı zippoyu. Üzerinde gold işlemelerle ALTUN yazan siyah zippoyu doğum günümde babam hediye etmişti, babamdan bana özel bir mirastı. Bundan başka bir hediyesi daha olmuştu fakat bu aramızda gizli bir hediyeydi. Hediyeyi verirken kulağıma eğilip, "Gizli gizli odanın balkonunda sigara içerken bazen çakmağın çalışmıyor ya da gazı bitiyor. Sana uzunca bir süre yetecek bu hediye." demişti. Babam sigara içtiğimi öğrenmişti ve bunu aramızda bir sır yapmıştı. Annem de birçok kez içtiğimi öğrenmişti ve tekrardan öğrenirse öncekilerine nazaran daha çok kızacağından emindim.
"Bugün tadını çıkar sigaranın, yarından itibaren bırakacaksın." Yavaş yavaş yağmur çiselemeye başladığında bu havanın altında karşılıklı sigara içmek güzel hissettirmişti. "Denerim," dedim sigaramdan bir fırt çekerken. Gözlerimin içine bakıyor ve ağzındaki baklayı çıkarmak için an kolluyordu. Bunu anladığımı anlamış olacak ki başını önüne eğmiş ve kıkırdamaya başlamıştı.
"Arkın Yazgı Tekinoğlu." Sigarasını yarım bırakıp parmağının tersiyle ileriye fırlattığında kollarını birbirine doladı. "Beni evlat edinen aile, yetimhanedeki arkadaşlarıma bağlılığımı biliyordu ve beni sık sık ziyarete götürürlerdi. On üç yaşında yine ziyarete gittiğim bir gün yetimhane müdürü beni bir bebekle tanıştırdı. Arkın Yazgı, çöp poşetinin içinde, çöp konteynerinin dibinde bulmuşlar onu. Bilmiyorum onca çocuğun, bebeğin arasında neden onu kendime yakın hissettim gerçekten bilmiyorum fakat Arkın Yazgı zamanla benim için çok başka bir mesele oldu. Hatta Arkın adını yetimhane müdürü ona verirken, Yazgı adını da ben koydum. Laf aramızda, müdür en çok beni severdi onca çocuğun arasında. Bu yüzden Yazgı adını koymama izin verdi." Son söylediğine karşılıklı gülerken, sigaramdan son bir nefes daha alıp gökyüzüne karşı üfledim. Yerde birikmiş yağmur birikintisine sigarayı attığımda, yolcu koltuğuna doğru ilerledim.
"İnsan bi' özellikle hoş geldin der mesela, nezaketen de olsa bunu yapar. Bu, demek yerine Tülin der insan, benim adım Tülin. Bilgileri sana vermek yerine bana verecek, ameliyat olacak kişi sen değilsin, benim. Reçeteyi de direkt sana uzattı zaten, sinir oldum." Emniyet kemerini sinirle çekip sertçe yerine taktığımda Emre arabayı çalıştırdı.
"Sanki ilaçları ben kullanacağım, öyle değil mi? Sana uzatması gerekirdi." Alayla isyanıma ortak oluyordu.
"Yüzüme bile bakmadı ya, düşünebiliyor musun o derece saygısız. Ama ben ne yaptım, yüzüme bakmayan adamı son hamlem ile aval aval arkamdan baktırdım." Emre'nin yüzüne baktığımda o pür dikkat yola odaklıydı, gülmemek için tutuyordu kendini. "Baktı, öyle değil mi? Baktı, değil mi Emre?" İstediğim cevabı alma çabama Emre muzip bir şekilde güldüğünde kısa süreli yandan bir bakış atmıştı. Onaylar şekilde başını salladığında oturduğum yerden rahat bir pozisyon aldım. "Böyle baktırırım işte," dedim gülümseyerek.
Yol boyunca camdan dışarıyı izlemiştim. Ankara fazla yağmurlu bir şehirdi. Ben gelmeden önce kar yağmış olmalıydı çünkü yolun birçok köşesinde yerlerde buz tutmuş kar yığınlarını görebiliyordum. Şimdi ise karla karışık yağmur yağmaya başlamıştı. Benim gibi bu tarz havayı seven insanlar için kışın Ankara cennet gibi bir yerdi. Dışarısı buz gibiydi ama arabanın içi ısınmaya başlamıştı.
Bu kokuyu biliyordum.
"O gün annemle beni kaçırırken, o arabanın içi de aynı bu şekilde kokuyordu." Bakışlarım durağanlaşmıştı, bir an olsun gözlerimi camdan ayırmıyordum. Emre derin bir nefes alıp verdiğinde birkaç saniye sessiz kaldı.
"Böylesine sadece bir kere yaşanan küçük ayrıntıların sende iz bırakması hiç hoşuma gitmiyor." Acıyla gülümsediğimde yüreğimin en derininde bir sızı hissettim.
"Değil," dedim, sesim fazla kısık çıkmıştı.
"Ne?" Emre anlamayarak yüzüme baktığında, sağ kolumu arabanın kapısına dayayıp başımı üzerine koydum. Bu şekilde yağan yağmuru izleyip o günü anımsamak istiyordum. Günler sonra ilk kez hissedebilmenin acısı bile farklıydı.
"Sadece bir kez değil." Söylediklerimden sonra Emre aslında bu kokunun bende çok daha derin bir yara açtığını anlamış olacak ki, beni düşüncelerimle yalnız bıraktı. Tam karşımdan, klimadan yüzüme doğru gelen o sıcaklık kokuyu daha derinden almamı sağlarken, radyonun sesi biraz daha açılmıştı.
Sarı Söz - Cihan Mürtezaoğlu
İlk kez dinlediğim şarkı fazlasıyla hoşuma giderken, içimdeki düşünceleri gün yüzüne çıkarmıştı. O yüzleşmeden sonra bir kez bile olsun aklıma getirmemiş, düşünmemiş, anımsamamıştım.
Bundan beş yıl önce bir çocukla tanışmıştım. Zamanla çok yakın olmuştuk ve uzun süreli bir arkadaşlığımız olmuştu. Her derdimde yanımda olur, yeri gelir benimle birlikte o derdime ortak olurdu. Kendi öz abilerimden görmediğim değeri onda görmüştüm ve bu aramızda çok daha derin bir bağ yaratmıştı. Asker olmak isterdi, babası da askerdi ve hatta dedesi Kıbrıs gazisiydi. Asker doğası onun ruhuna işlemişti. Şu an bir hata olarak gördüğüm fakat o zamanlar gerçek aşk diye nitelendirdiğim bir duyguya kapılmıştık. İki yıl süren arkadaşlığımız aşka devrilmişti ve tıpkı dostluğumuz gibi aramızdaki o aşk da paha biçilemezdi.
Ya da ben öyle sanıyordum.
Bir yılın sonunda, yeri geldi prenses gibi hissettiğim, el üstünde tutulduğum o aşkta aldatıldığımı öğrenmiştim. Bu başlı başına bir yıkım olmuştu benim için. Fakat bu acım sadece bir gece sürmüştü. Karşıma geçip beni ne şekillerle aldattığını söylemesi sadece bir gece canımı yakmıştı.
Zamanla anlamıştım. Aşk bazen insanın gözünü köreltse de, o körlük zamanla hislerinin seni doğru yola sürükleyeceğini öğretirdi. Görmezsin ama, hissedersin. Yıllarımı verdiğim o kişi, hislerimin bütünüydü ve çocukluğum olarak geçmişte kalmıştı. Bu yolda ilerlemenin hayalini hep onunla kurmuştum. Kendimden çok, onun asker olmasını isterdim.
Kader, sen şah dediğin zaman matı yüzüne çarpmak için her zaman an kollardı.
Şimdi şartlar değişmiş, başka bir yaşamda başka bir yolun yolcusu olmuştuk.
O kişiden sonra bir ilişkim daha olmuştu. Çıkar üzerine kurulu olmayan, ondan bir şey beklemediğim bir ilişkiydi. Saf duygular temelini atmıştı bu ilişkiye. Hatta ailemle tanıştırdığım tek ilişkim ve fazlasıyla mutlu olduğum bir birliktelikti. Deli dolu yanımız ilişkide artık heyecanı bulamayınca, ayrılmaya karar vermiştik ve ayrılığımız bile birbirimize sarılıp ağlayarak son bulmuştu.
Sonrasında ise onunla tanışmıştım, İlkay Sezer. Belki de en büyük yanılgımdı. Onda bir çıkarım yoktu fakat onun için aynı şeyi söyleyemezdim belki de. Çapkın bir adamdı, aramızda yaş farkı olmasına rağmen olgun taraf hep ben olmuştum. Çapkınlığı, ilişkiye bakış açısının gevşek olması bizi bu duruma sürüklemişti.
Ve şimdi hayatımdan çıkmıştı, onu keşkelerle anımsayacaktım. Çünkü her zerremle istediğim ama olacaksa benim istediklerimle olmasını istediğim o ilişki, hiçbir zaman olmamıştı aramızda ve keşkelerde kalmıştı.
İçimde bir kuyu vardı, bu konuyu o kuyuya haykırdığımda duyduğum tek şey yankılardı.
Bomboştum, hiçbir duygu hissedemiyordum ve bunu o kuyuya haykırdıkça yankılardan keşkelerim yüzüme çarpıyordu.
Tıpkı hissettiğim bu sıcak araba kokusundan ziyade, birçok şey ile anımsayacaktım onu ama hiçbir zaman yerini güzelliklere teslim etmeyecektim. İlkay öbür dünyada karşıma düzelmiş, tam istediğim gibi bir adam olarak çıksa bile ona hiçbir zaman güvenemeyecektim.
Böyle bir adam olmayı kendi seçmişti ve benim ona herkesten farklı yaklaşımımı elinin tersiyle itmesi tamamen kendi kaybıydı.
Dört gözle bekliyordum, ittiği bu hislerimi mumla arayacağı anı.
♟️♟️♟️
Karargahtan çıkar çıkmaz direkt Emre'nin evine gelmiştik. Kutu gibi bir evi vardı, evine nazaran büyük bir bahçesi Zuhal'in oyuncaklarıyla doluydu. İçeri girer girmez boşluk hissi kapladı içimi. Bir evi baba ayakta tutuyorsa ve bunu yaparken zorlanmıyorsa, temeli bir anne tarafından atıldığı içindir. Zuhal'in annesi Dudu, yıllar önce ölmüştü ve bu evde Emre ve Zuhal'den başka kimse yaşamıyordu. Duvarlara çarpıp yankılanan ses yoktu, boş bir eve girerken bir anne eli değer o hissiyat hiç yoktu. Kastım evin kirli ya da temiz, dağınık ya da düzenli olması değildi. Bir eve annenin eli değmesi her türlü hissedilirdi.
"Yatak odası, Zuhal'in odası, oyun odası, salon ve senin odandan oluşan bir evimiz var. Hoş geldin, Tülin."
Kaşlarım şaşkınlıkla çatılırken, "Benim odam mı?" diye sordum. Hayallerime kavuşacaksam bir kanepede yatmaya bile razıydım fakat bir odamın olması beklediğim bir şey değildi. Emre, eliyle merdivenleri gösterdiğinde direkt tırmanmaya başladım. Emre arkamdan valizimle birlikte gelirken, merdivenin sonunda dört kapı karşıladı beni.
"Sağ taraf ortak lavabo, tam karşısı Zuhal'in odası, yanındaki oda benim yatak odam, tam karşısındaki oda da senin." Merdivenin hemen sağ yanında ince bir koridor vardı ve koridorun sonunda iki kapı daha bulunmaktaydı. Muhtemelen biri Zuhal'in oyun odası olmalıydı çünkü alt katta salon ve mutfak bulunmaktaydı. Diğer odanın ne olduğunu merak ederken bunu Emre'ye belli etmek istemedim, odağımı o kapıdan aldım. Odaya doğru yürüdüm ve kapıyı açtığımda az daha küçük dilimi yutacaktım. Gözlerim irileşmiş biçimde Emre'ye baktığımda, yüzünde mahçup bir gülümseme vardı. Orta büyüklükteki odanın duvarları gök mavisi rengine boyanmıştı, demir başlıklı bir yatak, beyaz bir gardrop, aynı renk boy aynası ve çalışma masası vardı. Duvarlarda savaş uçakları resmi vardı ve hatta bir köşede boydan boya küçük büyük farketmeksizin çerçevelenmiş fotoğraflar vardı. Adımlarım direkt oraya gittiğinde ve fotoğrafları gördüğümde şaşkınlığım ikiye katlanmıştı.
Hayatım boyunca bebekliğimden kalan sadece iki fotoğraf kaldığını sanırdım, şimdiye kadar. Birçok fotoğrafım, satranç turnuvalarında kazandığım madalyalarım, değeri bende ayrı olan birkaç oyuncaklarımı kaçtığımız zaman yanıma alamayacağım için hepsi Gaziantep'deki evimizde kalmıştı. Hayatım boyunca elimde sadece iki bebeklik fotoğrafımla idare ettim, tekrar tekrar bakıp durdum o fotoğraflara. Hep daha birçok ânımdan çekilmiş karelere bakmak istemiştim fakat bunun imkansız olduğunu düşünürdüm.
"Siz kaçtıktan sonra o gecenin ertesi gününde herkes Eski Saray konağında toplandı. Fırsattan istifade girdim evinize, annene ait, sana dair ne varsa aldım. Fotoğraflarını bu şekilde çerçeveletip buraya astım, annen bende kalması gerektiğini ve zamanında bizzat sana vermem gerektiğini söylemişti. Eğer kaçtığınız dönem fotoğraflar elinize geçseydi sorgulardın, çok soru sorarsın sen." Gözlerim dolmuş bir şekilde Emre'yi dinlerken, başka bir köşeyi gösterdi. Fotoğraf köşesinin tam çaprazında ki alanda birkaç oyuncağım yere dizilmişti. Üstünde bir raf vardı ve o rafta da sevdiğim türden kitaplar bulunuyordu. Bu sefer göz yaşlarımı tutamamıştım, direkt Emre'ye sarıldığımda aramızdaki o resmiyeti biraz olsun kırmıştım. "Fotoğrafların ve oyuncakların burada. O gün gittiğimde madalyalarını da almak istedim fakat orada yoktu. Madalyalarını bulamadım Tülin, özür dilerim."
Küçükken okul öncesi annem bana kendi çapında ders verirdi. Okula başladığım dönem bütün öğrencilerden önce harfleri biliyordum. Aynı zamanda annem satranç öğrenmemi de sağlamıştı, bütün stratejik yolları bana öğretmişti ve ben ilkokul yıllarımda okullararası satranç turnuvalarında galip gelirdim. Ve hatta yetmemiş ülke genelinde birinciliğim bile olmuştu. Gaziantep'deki evimizde madalyalarımın asılı olduğu duvarda, çalışma masamın tepesinde madalyam vardı. Emre'nin onu görmemesi imkansızdı çünkü odama girer girmez ilk göze çarpan şey madalyalarımdı.
Madalyalarımı, kim bilir kim almıştı.
"Belli ki biri senden önce davranıp o eve girmiş ve madalyalarımı almış. Boş ver, artık eskisi kadar önemli değiller benim için." Kaçmamıza saatler kala, öğretmenimin ödev olarak verdiği çarpım tablosunu ezberledikten sonra kendi kendime satranç oynamaya başlamıştım. Annem, ablam ve Boran artık iyi oynayamıyorlardı ya da ben çok iyi oynuyordum. Sürekli kaybederlerdi ve bazen kaybetmeleri canımı sıkardı.
Sürekli kazanmaktan sıkıldığım için artık kendi kendime oynar, kendi zihnimle savaşırdım. İki safta da benim sözüm geçerdi ve beynim her bir hamlede daha iyisini yapmak için an kollardı. O gün yine kendi kendime oynarken, aniden evden çıkmak zorunda kalmıştık ve yıllar boyunca satrança bir daha elimi bile sürmemiştim.
Ta ki o güne kadar.
Yıllardır oynamayışımın katkısı artık bütün o stratejik bilgileri, hamleleri ya da rakibi tanıma güdümü kaybetmemi sağlamıştı. Yıllar sonra, İlkay Sezer karşıma geçmiş ve bu sayede satrança elimi sürmüştüm. O taşlara tekrardan dokunmak yüreğimi kan gölüne çevirse de anın tadını çıkarmaya çalışmıştım.
Bu sefer kazanan taraf ben değildim. Kaybediyordum ve kaybettiğim için zevk almıyordum, İlkay ile oynadığım için zevk alıyordum.
Elimin tersiyle göz yaşlarımı silip burnumu çektiğimde, Emre'den ayrıldım. Çenemdeki yaşı da Emre silerken göz göze gelmiştik. "Biraz dinlen, akşam vakti avukat ile yemeğe çıkacağız. Ben salonda olacağım, sen de ister şimdiden yerleş ister uyu. Bir şey olursa yanıma gelirsin." Başımı onaylar şekilde salladığımda direkt odadan çıkmıştı. İçim duygusallıkla kaplıyken elim direkt cebimdeki telefonuma gitti ve annemi görüntülü aradım. Bunları anneme göstermek istiyordum.
"Kızım, nasıl geçiyor Ankara'da ilk günün?" Annem heyecanla telefonu açarken bir kez daha gözlerim dolmuştu, ekranda babamı da görünce içimde ağlama isteği daha da yoğunlaştı. Bebeklik fotoğraflarımı göstersem, oyuncaklarımla anılarımı anlatsam acaba babam üzülür müydü? Benim, onun öz babam olmadığı için üzüldüğüm gibi o da benim onun öz kızı olmadığım için ve onsuz anılarımın olmasına kalbi kırılır mıydı?
"Baba," dedim, sesimin titremesine engel olamamıştım. "Keşke sen benim gerçekten de babam olsaydın, belki de bunları yaşamak zorunda kalmazdım. Baba bak, burada benim çocukken sürekli oynadığım oyuncaklar var." Dedim ekranı oyuncaklarıma çevirirken, elim sarı saçlı bez bebeğe gitti direkt. "En çok bunu severdim, hatta ablam da bu bebekle büyümüş. Bak bu sarı ördeği Yarkın abim doğum günümde hediye olarak almıştı, aşkıma benden ördek yavrusu, demişti. Baba ben artık onun aşkı değilim, ablamın da bebeği değilim. Ben ablamın bebeğini alınca onun bebeği ben olmuştum, artık ne aşkıyım ne de bebeğiyim birilerinin." Oyuncakların yanından kalkıp fotoğraf köşesine gittiğimde o ana kadar ağladığımı farketmemiştim. Bulanık görmeye başlamıştım etrafı. "Bak baba, burada annem hastanede ve beni ilk kez kucağına almış. Burada ise Boran'la birlikte balon şişiriyoruz. Bak baba, burada ilkokula gidiyordum ve okuldaki ilk günüm. Burada ise yaz tatiliydi, şeker bayramıydı. O bayram günü benim cehennemim olmuştu aslında. O gün mavi elbise giymiştim ve Eski Sarayda çay içmek istedim ama o kadının kızı yüzünden çayı üzerime döktüm. Yarkın abim o gün bana tokat attı çayı üzerime döktüğüm için. Bizim aşkımız o gün bitti ama ben bitmemesi için çok direndim, onu hep affettim içimde ama o hep hata yapmaya devam etti. Baba, Yarkın abim annemi hiçe saydı ve kendi üdüğün davetiyesine o kadının adını yazdı. Sanki Sadık ve o kadın gerçekten de evliymiş gibi, sanki ikisinden olma çocukmuş gibi ikisinin adını yan yana yazdı. Annem ve Sadık evli değildi ama Yarkın annemin oğluydu, neden annemin adını yazmadı? Benim annem onlara ne yaptı, baba? Söylesene, benim annemi neden bir kalemde silip attılar?"
Babam karşımda ağlamaya başlamıştı, benim ağlamam ise hıçkırıklara karışmıştı. Annemi göremiyordum, onu da görmek istiyordum.
"Bütün bu yaşadıkların kötü bir kabustu, kızçem. Sen benim kızımsın, kanında değilse bile ruhunda benim izimi, Altun soyismini taşıyorsun sen."
Ciğerim patlayacak gibi hissediyordum. Hıçkıra hıçkıra ağlayışım derin sızılar bırakıyordu. Babamı ağlarken görmek ve hatta benim için ağlarken görmek suçlu hissettirmişti.
"Baba, özür dilerim seni ağlattığım için. Sen benim babamsın, seni şu an bu sebepten ağlatmamın sebebini bile onlardan soracağım. Baba, ben bu yola girdim ve sensiz yapamam. Senin gücüne ihtiyacım var, annemin sevgisine her zaman ihtiyacım oldu. Beni yalnız bırakmayın, kendimi yalnız hissetmekten korkuyorum. Baba, bu kabusun şu an bu duvarda resimlerle asılı olduğu gibi sizin de güzel bir rüya gibi sadece fotoğraflarda kalmanızı istemiyorum. Sizi her şeyden korumak için güç kazanacağım, sizi kaybedemem."
Annemin Sadık tarafından çektiklerinin, üç evladın bir anneye nankörce düşman kesilmesinin ve Çolak ailesinden yaşadığım zulmün hesabını soracaktım. Bu hesabı sadece Sadık Yazgan verecekti çünkü her şey onun yüzündendi. Beni yıllarca babasız bırakan ve içimde bu nefreti oluşturduğu için onun canını yakmadan rahat etmeyecektim. Canımdan bir parça olan ve hatta ikizim gibi olan Boran'dan ayrı kalmak zorunda olduğum için, eğer Boran'a ulaşırsam bunun bir tehtid olabileceğinden aynı şekilde karşılık verileceğinden, Sadık tarafından her an öldürülme korkusuyla yaşamamdan ve en önemlisi bebeklik fotoğraflarıma bile bakarken acı çektiğim için Sadık Yazgan bunun hesabını verecekti. Canını yakmaktan ziyade gerekirse o canı ben alacaktım ama bu davamdan ne olursa olsun vazgeçmeyecektim.
En büyük korkum annem ve babamı kaybetmekti. Onların karşımda tehtid amaçlı kullanılmasına bile dayanamazdım. Canımı yakabileceği tek konu annem ve babamdı ve ben onları korumak için bu yola girmiştim. Gücümün sebebi annem ve babam içindi.
Eğer bir çocuğun kalbi kırıldıktan sonra hemen onarılmazsa, yapılanların telafisi hemen gösterilmezse bu zamanla nefrete dönüştürdü ve kimse çocukluktan filizlenmeye başlayan nefretin kurbanı olmak istemezdi.
Çünkü bilirdi, o nefret bütün sorumluları kökünden yakardı.
Ve en sonunda o çocuk, çocukluktan filizlenmeye başlayıp zamanla köklerini yüreğin her bir noktasına ulaştıran o çınarı da ateşe verirdi.
Çünkü biliriz, intikam beraberinde kendi ölümümüzü de getirirdi.
♟️♟️♟️
Ankara akşamları, tıpkı gündüzü gibi etkileyiciydi. Yağmur dinmişti fakat daha kasvetli bir soğuğa bürünmüştü. Siyah bir kumaş pantolon ve aynı renk boğazlı kazak giymiştim. Emre bunlarla üşümemi engelleyemeyeceğimi söylese de üzerime sadece siyah bir ceket almıştım. Kış mevsimini seviyordum ve soğuk havayı iliklerime kadar hissetmek beni mutlu ediyordu.
Emre'nin evinde, bana ait olan odamda babamla konuşurken geçirdiğim kısa süreli krizi hatırlamak istemiyordum. En sonunda Emre ağlama seslerimi duymuş ve odama geldiğinde onun kollarında sakinleşmiştim. Verdiği ağrı kesici direkt uykumu getirirken birkaç saat kendimi uykuya teslim etmiştim. Saat sekizi geçmişti ve şu an avukat ile görüşmeye gidiyorduk. Emre, bir avukat ile görüşmeye gittiğim için böyle resmi giyindiğimi söylese de aksini iddia etmiştim, benim tarzım böyleydi.
Restoranın otoparkında yürürken etrafı giydiğim kısa topukluların sesi dolduruyordu. Belki de Emre haklı olmalıydı, kendimi otoparktan restorana çıkan asansörün aynasında incelediğimde bayağı resmi giyindiğimi farketmiştim. Yüzümde abartısız ve kıyafetlerime yakışan bir makyaj vardı. Dalgalı bırakmayı tercih ettiğim kısa saçlarıma bir türlü alışamamıştım. Bu tarzıma uzun saçı çok daha yakışacağına adım kadar emindim.
Asansörün kapıları açılmış ve en köşede cam kenarında bulunan masaya doğru ilerlemiştik. Otuzlu yaşlarında ve oldukça güzel bir kadın bizi ayakta bekliyordu, yosun yeşili gözleri vardı, saçları açık kumraldı ve giydiği topuklularla birlikte yaklaşık 1.75 boyundaydı. Çok zarif bir kadındı. Üzerine giydiği beyaz gömleği ve bol kesim siyah kumaş pantolonu ile resmen, ben avukatım, diye bağırıyordu.
"Hoş geldiniz," dedi, neşeli bir gülümseme ile. Önce Emre'nin elini sıkmıştı. "Nasılsın, Emre? Bayağı yorgun görünüyorsun." Emre omuzlarını yavaşça indirip kaldırdığında, "İş, güç, koşturmaca," dedi. Kadının bakışları beni bulduğunda yosun yeşili olan gözlerinin daha yakından bakıldığı zaman eşsiz bir güzelliği olduğunu inkar etmemek gerekirdi. Sağ elini uzattığında aynı içtenlikle elini sıkmıştım. "Hoş geldin, Afra ben. Afra Kozan." Sağ elini sıktığım esnada avucumun içinde alyansının soğukluğunu hissettim.
'Memnun oldum, Tülin." Tülin, sadece Tülin. Gururla söyleyebileceğim bir soyisime henüz sahip değildim. Onun için buradaydım ve sanki Afra bunu biliyormuş gibi sadece gülümsemekle yetinmişti. O gülümsemesinin arkasında anladığını gizlemeye çalıştığını fark etmiştim. Afra tam karşımda cam tarafında otururken ben de tam karşısına geçtim, Emre yanımdaydı.
"Demek öve öve bitiremediğin o kız, Tülin." Afra şarabından bir yudum alırken hem bana hem de Emre'ye bakarak konuşmaya başlamıştı. "Senden çok bahsetti, emin ol herkes senin gelişini ve neyle karşılaşacağını çok merak ediyor. İlk benle tanıştığın için diğerlerine bunun havasını atabilirim." Sadece gülümsemekle yetindiğimde Emre devreye girmişti.
"Bizim timin canavarları tanıyor seni, göreve gitmediğimiz zamanlarda bizimle birlikte çalışacaksın. Eğer biz yoksak diğer askerler her konuda yardımcı olacak sana." Afra'ya kısa bir bakış atıp dudaklarını gülümseme doldurduğunda cümlesine devam etti. "Çok heyecanlılar, onlar aç kurtlar ve seni lime lime yerler." Bu sefer küçük bir kahkaha dudaklarımdan dökülürken içimi tekrardan heyecan kaplamıştı. Özel tim askerleri ile tanışacak ve onlarla birlikte güçlenecektim. Sıradan bir spor hocasının verdiği dersten ziyade bu tamamen acımasızca bir eğitim bile olabilirdi bazı anlarda. Ayrıcalık istemezdim, beni güçlü yapacak her kapıyı sonuna kadar açardım.
"Hadi ne yiyelim, çok açım ben." Afra önündeki menüyü karıştırmaya başladığında aynı şekilde ben de göz attım. Canım pek bir şey istemiyordu fakat şu sıralar iyice güçten düşmüştüm. Yemek düzenine şimdiden ayak uydurmam lazımdı.
Garsona siparişimizi verdikten sonra Afra heyecanımı hissetmiş olacak ki direkt konuya girdi. "Tülin, sana biraz kendimden bahsedeyim. Emre, herkese kolay kolay güvenemeyeceğin birisi olduğunu söyledi. Kurtlar diye nitelendirdiği timde benim eşim de var, Batın Kozan." Cümlesinin yarıda kalmasının sebebi Emre olmuştu.
"Üsteğmen, Batın Kozan. Timde ki en naif ve anlayışlı kişidir." Bakışlarım tekrardan Afra'ya döndüğünde, Afra Emre'nin dediklerine sadece gülümsemekle yetindi.
"Emre ile aynı yetimhanede büyüdüm. Batın'la da, Emre sayesinde tanıştım. Yaklaşık on yıldır avukatlık yapıyorum ve kendimi övmekten ziyade işimi iyi yaptığımı söylemek isterim. Şimdi bana kısacası soyadından vazgeçmek istediğin aileyi ve sebeplerini anlatır mısın? Eminim ki Emre'ye güvenmesen şu an burada olmazdın fakat benim işimi en iyi şekilde yapabilmem için müvekkilimin benden bir şey saklamaması gerek."
Garsonun önüme koymuş olduğu şaraptan bir yudum alıp dik bir duruş sergilediğimde Afra direkt dinleme pozisyonuna geçmişti.
"Geçmişimden utanacak değilim çünkü beni buraya getiren geçmişim oldu. Sadık Yazgan, uyuşturucu kaçakçılığı yapan birisi. Motor galerisi var ve bu şekilde satışları gerçekleştiriyor. Bu büyük motor galerisi işi ile abim Yarkın Yazgan ilgilenir, yönetim tabii ki Sadık Yazgan'dadır. Sadık'ın dört erkek kardeşi ve bir kız kardeşi var. Sadık'ın bir abisi var, Ayhan Yazgan. Ayhan bu işlere hiç bulaşmadı, onun tek derdi kadınlardı. Ankara'da pavyonu var. Sadık'tan sonra gelen ailenin üçüncü ferdi, Tevfik Yazgan, Tevfik'ten sonra gelen dördüncü kişi ise Özgür Yazgan. Yönetim lideri Sadık, piyonları ise Tevfik ve Özgür'dür. Ailenin tek kızı, Seher Yazgan bu işlerle ilgilenmez, daha beter soyadlarını temiz göstermek için Türkiye'de bilinen bir giyim mağazanın sahibi ve aynı zamanda moda tasarımcısı. Tevfik, Türkiye'nin belli şehirlerinde bulunan mobilya şirketine sahip, Özgür ise turizm oteli işletiyor. Yani Sadık, uyuşturucu ile Türkiye'nin doğu tarafını ele aldı. Tevfik güneyi yönetirken, Özgür de ege bölgesini yönetiyor. Uyuşturucu işi bu sayede yürütülüyor. Irak sınırından alınan uyuşturucular Gaziantep'e getiriliyor. Güncel satış burada gerçekleştirilir ve sonrasında belli bir miktarı akdeniz bölgesine, geriye kalan miktar da ege bölgesine aktarılır." Şarabımdan bir yudum daha alırken, Afra gözlerinde korku ve şok karışımıyla öylece beni dinliyordu. Emre'de tık yoktu. "Yani anlayacağın, davayı açacağım kişiler aynı kandan olduğum kişilerden ziyade bir mafya ordusu. Onların karşısına geçmek güç gerektiriyor."
"Bu güç sende doğuştan var, sen onların karşısına geçtiğin zaman bile ben eminim ki kimse senin karşında dik duramaz. Onların parası, silahı ve bir örgütü olabilir fakat unutma, Tülin, senin de bir zekan var." Emre'nin dediklerini buğulu gözlerle dinlerken, bakışlarım ışıl ışıl olan Ankara manzarasına kaydı. Bu yolda ilerlemem hiç kolay olmayacaktı ve hatta canımdan bile olabilirdim, fakat asla vazgeçmeyecektim. Her adım aynı zamanda bir kayıptı çünkü Yazgan'lar o adımın bedelini ödetirdi. Hayattaki tek amacım, attığım her adımda bir kayıp yaşamamaktı.
"Tülin, içindeki o korkuyu anlayabiliyorum," Konuşmasını bölen şey, aniden bakışlarımı Afra'ya çevirip lafa girişim oldu. "Korkmuyorum, içimde korku yok. Onların içindeyken bile uyuşturucu depolarını ateşe verecek bir cesaretim vardı benim. Üstelik bunu yaparken yedi yaşındaydım. Benim korkmam gereken onlar değil, kendi içimdeki o acımasızlığım. Ne olacaksa olsun, avukat. Her şeye razı olarak geldim ben buraya."
Razı olmadığım tek bir şey vardı, sevdiklerimi kaybetmekti. Annem ve babam, onları kaybetmeyi göze alamazdım. O ailenin içinde Boran'ın oluşu, ona kavuşamayışımın acısı yıllardır içimdeydi. O benim kuzenim değil, canımdan bir parçaydı ve bu pislikler yüzünden ondan bile ayrı kalmıştım.
Ayrılmaz denilen ikizler, on bir yıldır ayrıydılar.
"Anlıyorum, bu dava sorunsuz bir şekilde gerçekleşse bile bahsettiğin adamların sağı soğu belli olmaz. Senin ve ailenin şu an korunduğu düzeneğin iki katını sağlamamız lazım." Derin bir nefes alıp arkasına yaslandığında şarabını havaya kaldırdı. "İçimizi ferah tutalım, dava çekişmeli ilerlese bile kimse benimle uğraşmak istemez. Bu iş bizde." Neşeyle şarabından bir yudum alırken masaya bir adam yaklaşmıştı, tıpkı Emre gibi fazlasıyla uzundu. Beyaz teni ve biraz uzun sağınık saçıyla gözleri direkt benim üzerimdeydi.
"Geç kalmadım umarım," dedi adam, Afra'nın yanında bulunan boş sandalyeyi çekerek. Afra ayağa kalkmış ve adama sarılmıştı, Emre de ayağa kalktığında ister istemez ben de kalkmıştım. "Komutanım, görüşmeyeli uzun zaman oldu." O an anlamıştım, bu adam Afra'nın eşi ve aynı zamanda timde ki askerlerden biriydi. Bu adam, Batın Kozan'dı.
"Bir hafta bile olmadı, Batın." Emre, Batın'ın elini sıktığında beni gösterir gibi diğer elini omuzuma koymuştu. Batın elini uzattığında gözlerimi koyu kahve gözlerinden ayırmadan karşılık verdim.
"Batın ben, sen de Tülin olmalısın."
Çenemi havaya kaldırıp onaylar şekilde salladığımda, "Tülin," dedim. Batın'ın yüzünde samimi bir gülümseme vardı.
"Emre komutanım senden çok bahsetti," dedi ve Emre'ye imalı bir kısa bakış attı. "Kurt gibi açım." Aralarında geçeni anladığımda direkt lafa girdim, aynı zamanda yerime oturdum.
"Belki birlikte çalışırken, çalıştığım esnada zorlanacağımı düşünüp size tiyatro çıkacağını düşünüyorsanız ilk sen yanıl isterim. Henüz diğer askerler ile tanışma fırsatımız olmadı fakat şimdiden söyleyeyim, size o gösteriyi sunmayacağım." Son cümlemde başımı öne eğip alttan bir bakış attığımda şarabımdan bir yudum aldım. Emre küçük bir kahkaha atarken gülmesinin arasında konuşmaya başladı.
"Taş altında kalsa bile lafın altında asla kalmayacağını size söylemiş miydim?"
Sadece güldüğümde Batın'ın yüzünde hayranlık vardı. "Sizden sonra bizi hizzaya dizeceğine emin olduğum tek kadın olabilir komutanım." Utançla daha çok gülmeye başladım. Afra gülümserken, Batın'a ters bir bakış attı. "Bakma öyle, sen kalbimi hizzaya getirdin daha ne olsun?" Afra kahkaha attığında Batın'ın yanağına bir öpücük kondurdu, o sırada siparişlerimiz geldiğinde direkt yemeye başlamıştık.
"Açıktan okuyordun liseyi öyle değil mi, Tülin." Etimden bir çatal alıp ağzıma atarken, Batın'ın sorusuna karşılık başımı salladım.
"Evet, boyum kısa olduğu için okula geç başlamışım. Lisede günlerimin sürekli hastanede geçmesinden ötürü devamsızlığım fazlaydı ve sınıfta kalacaktım, kendime çift dikiş dedittiremezdim. Açıktan okuyorum ve bu yıl mezun olmam gerekirken maalesef olamıyorum, kredim yetersiz kalıyor."
Batın kaşlarını çatıp peçeteyle ağzını silerken odağını tamamen bana yöneltmişti. "Aslında geçen sene mezun olman gerekirdi ve şu an bir üniversite öğrencisi olman lazımdı fakat okula bir yıl geç başladığın için iki yıl kaybın mı var? Kredin yetersiz geldiği için bu yıl da mezun olamıyorsun... Doğru mu anladım?" Rakısından içerken sorduğu soruya başımı salladım, Batın o an bakışlarını Emre'ye çevirdi. "Komutanım, Tülin bu yıl on dokuz yaşına girecek ve seneye de yirmisine. Yaş sınırı ne olacak?"
"Tülin Aralık ayı doğumlu, sınava girdiğinde, mülakatlar olduğunda ve Harp okuluna yerleştiğinde hâlâ on dokuz yaşında oluyor." Batın bu sefer anlamış olacak ki, kaşını kaldırıp sadece başını salladı.
Yemeğimiz bitmişti, Emre ve Batın rakı içiyor, Afra ve ben de şarap içiyorduk. İki kadehten sonrasını midem kaldıramasa da içmeye devam etmiştim. Sigara içmesi yasak olmayan bir restorandı ve tam kendime bir dal yakarken restoranda bir ses yükseldi. Bir şarkı sesi, anısı vardı, hissi vardı, yaşanmışlıkları vardı ve duyguları vardı. Kaskatı kesildim, sadece acı dolu muzip bir şekilde gülümsemekle yetindim.
"Nasıl tanıştınız?" Sigaramı küllüğe yerleştirdim ve elime şarabımı alıp sırtımı sandalyeye yasladım. Gözlerim buğulanmıştı. Afra ve Batın birbirlerine bakarken lafa Afra girdi.
"Batın'ın annesi benim müvekkilimdi, tabii tanışmamız bu sayede olmadı fakat bunun da bir bağlantısı var," dedi Afra ve ardından Batın biraz öne eğilip lafı devraldı. "Komutanım ve ben eskiden beri tanışırız. Bir gün yine rakı masası kurmuş otururken komutanımın telefonu çaldı, arayan Afra'ydı. O sırada komutanım mutfağa gitti, telefonu hoparlöre aldı ve meze hazırlamaya başladı. Çaktırmıyorum ama Afra'nın konuşmasını da duyabiliyorum. Bir dava gelmiş, kadının biri kullandığı krem yüzünden cildinde yaralar oluşunca marka sahibine dava açmış. Afra da yakına yakına kadını komutanıma şikayet ediyor." Afra utançla yüzünü kapattığında Emre haline gülümsemişti. "Vay efendim insan bir araştırırmış da öyle kullanırmış kremi, madem cevize alerjin var neden hindistan cevizi özlü krem kullanıyormuş da, ceviz ve hindistan cevizini ayırt edemeyecek kadar akılsız mıymış da..." Masada herkes gür bir kahkaha atarken Afra utançla kahkahasını gizlemeye çalışıyordu. "Mahkemenin olduğu adliye bizim karargaha çok yakın. O zamana kadar da o kadının benim annem olduğunu hâlâ anlayamıyorum tabii, gittim adliyeye girdim mahkemeye oturdum izliyorum. Telefonda annemi şikayet eden kadın hanım hanım olmuş, almış yanıma annemi öyle bir savunuyor ki görmen lazım." Bardağındaki son rakıyı tepesine dikip yenisini doldurmaya başladı.
"Ben hiçbir davayı kaybetmem," dedi, Afra yüzünü gizlediği elini kaldırıp işaret parmağını sallayarak. Sonrasında anlatmaya Afra devam etti. "Mahkeme bittikten sonra tabii müvekkilimle, yani kayınvalidem ile konuşurken Batın geldi, annesiyle birlikte teşekkür ederken annesini babasının yanına gönderdi. O sırada sen gel, eğil kulağıma ve de ki, "Bir ceviz ve bir hindistan cevizi, ileride sana bir müvekkil ve bir kayınvalide olur. İkisi aynı şeydir fakat ayırt etmesi mümkündür, bunu unutma avukat."
Kaşlarımı kaldırıp Batın'a baktığımda yüzünde zafer gülüşü vardı.
"O lafından sonra ben tabii duvar gibi kaldım orada, hemen Emre'yi aradım. O an öğrendik ki hem Emre'nin timinden asker, hem müvekkilimin oğlu hem de ileride ki eşimmiş." Sandalyeye yaslanıp Batın'ın elini tuttuğunda, "Kazandığım en güzel dava oldun, Batın Kozan," dedi. Güzel görüntülerine bakarken şarkı hâlâ devam ediyordu.
Yalancı Bahar - Aşkın Nur Yengi
İlkay ile o akşam yemeğinde bu şarkı çalıyordu. İlkay benim hayat davamda kazandığım ve güzelliğe kapladığım bir kazanç olmamıştı. Hayatımın davasında bir tecrübe olmakla yetinmişti sadece.
Bu şarkı bazılarına yanılgılar kazandırırken, aynı zamanda bazıları için de bir davanın kazancıydı.
İlkay Sezer benim ne kazancım ne de zararımdı. O hiçbir şeyin bir izi, bir tecrübesiydi.
♟️♟️♟️
Selam, selam, selam... Bu bölüm sayesinde birçok şey rayına oturuyor diyebilir miyiz artık?
Bu bölümü yazarken, Tülin'in yeni bir adım atma heyecanını ve adımını attığı o yola yabancı oluşunu kendi içimde hissettim adeta. Biraz empati kurarsak, daha adam akıllı tanımadığı bir adam ile bilmediği bir şehire gidiyor ve orada sıkı bir eğitim almak için adımlar atıyor. Öyle ki, Tülin gibi fazlasıyla güven sorunu olan biri için bu attığı adım iç dünyasında çok büyük bir değişim.
Tülin karakterinin içinde barındırdığı kin ve öfke duygusu beraberinde intikam duygusunu ateşlerken, aslında kendini buna zorladığını görüyoruz. Evet, yaşadıkları kolay şeyler değil ve emin olun sadece bununla da sınırlı değil. Kendini buna zorlayan bir karakteri okuyoruz.
Ben eminim ki, bu zoraki davranışlar son bulacak ve günün sonunda bambaşka bir karaktere bürünen Tülin okuyacağız. Gardınızı alın, her şey yeni başlıyor ve her başlangıç bir sona kavuşmak için yazılır.
Bir sonraki bölümde görüşmek üzere. Işıkla kalın. 🤍♟️
1-) Tülin'in annesine karşı bu denli duvarlar örmesinde haklılık payı olduğunu düşünüyor musunuz?
2-) Tülin'in gerek ailesi, gerek dış etkenler yüzünden yaşadıkları sonucunda bu denli öfkeye bürünmesini ve intikam ateşi ile yanıp tutuşmasında haklı olduğunu düşünüyor musunuz?
3-) Sizce Arkın Yazgı Tekinoğlu, Tülin'e karşı neden böyle davrandı?
4-) Yazgan ailesinin sahip olduğu güç karşısında, Tülin ve Kurt Tim'inin şansı var mı?
5-) Tülin'in artık hatırlamak istemediği ve acı bir anı olarak gördüğü İlkay Sezer, sizce ilerleyen bölümlerde tekrardan karşımıza çıkar mı?
| Okur Yorumları | Yorum Ekle |