
"Kar tanesi bilmez ki, çığın içinde çığa sebep."
♟️♟️♟️
Bütün yaşadığım onca şey sanki birer yaşanmışlık değil de, kendi içimde yarattığım bir savaştı. Yıllarım beynimde değil, yüreğimde yer edinmişti; hatırladıklarımı beynim değil, yüreğim hissediyordu adeta. Bir farenin, bir poğaçanın, bir yağmurun, bir müziğin ya da bir kokunun içimde yer edinmesi çığ gibi üzerime birikmişti.
O çığın altında olmam, o çığı benim yaratmamdan kaynaklıydı.
Bütün bu yaşadıklarımı umursamamak isterdim, hayatıma bakmak ve mutluluk kovalamak isterdim. Umut Vural, fazla nefret dolu ve kinci birisi olduğumu söylemişti.
Acaba ona yaşattıklarım için, artık oda kin ve nefret duygusuyla tanışmış mıydı?
Hayatlarımız aynı olmasa da bazı noktalarda kesişiyordu. Ankara'nın tanınan isinlerinden biriydi babası, Utku Vural. Babasıyla tanışamamıştık fakat birbirimizin yaşantısını iyi bilirdik. Babası Gaziantep'liydi, kimlerin kızı olduğumu gayet iyi bilirdi fakat ben onun adını ilk kez duymuştum. Sonradan öğrenmiştim ki, babası sadece orada doğmuştu ve yaşantısı Ankara'da devam etmişti.
Babası Utku Vural, fazla tehlikeli bir adamdı. Ankara'nın ele aldığı birçok mafya lideri tarafından alınmak istenen bir güçtü fakat Utku Vural, kimsenin deneği olmazdı. Tek başına bir orduya bedeldi ve herkes onun o gücüne hayrandı.
Ben de dahil.
Çocukları için zamanla kendini bu işten geri çekmişti ama adı artık nam salmıştı. Gücü eskisi gibi yoktu fakat buna rağmen kimse onun karşısına geçecek cesareti bulamazdı. Umut, Vural soyunu devam ettirecek tek kişiydi. İçinde, zamanında babasına karşı gelenlere beslediği bir kin vardı. Onca kumarhaneler ve pavyon mekanları ellerinde patlamıştı, Vural'lar güç kaybetmişti.
Buna rağmen kimse karşısında bile duramamıştı.
Umut'la hayatlarımız biraz benzerdi fakat asla aynı değildi. Yollarımız kesişirdi fakat o yol asla aynı olmazdı. Bu yolda birlikte yürüyemezdik çünkü gücümüz varsa eksik olan bir şey daha vardı.
Aşk
Normal bir insan gibi yaşantı süren, geçmişi geride bırakan bir aile olmuşlardı. Fakat Umut'un babasına yapılan haksızlıklara hazmedememesi, içinde yaşattığı bir kine dönüşmüştü. Umut zamanla güç kazanacaktı ama benimle aynı yoldan ilerleyerek o güce sahip olamayacaktı. O mafyanın oğluydu ve doğuştan bildiği yollardan ilerleyecekti, ben ise bir mafyanın kızı olmama rağmen doğuştan bildiğim yollardan ilerlemek yerine kendimi devletin gücüne teslim etmiştim.
Gücüm, askerliğimden gelecekti.
Bir mafyanın kızıydım fakat o insanlardan farklıydım. Kendimi o pisliklerden arındırmıştım ve leke gibi kalan tek şey, soyadımdı. Herkese karşı gelen, herkesi dize getiren ve yaptıkları işlerle koca şehirleri yönetim altına alan ailenin tek dokunulmazlığı olan bireyiydim.
Benim karşımda olmaları için, bana kazandırdıkları gücün farkında olmaları lazımdı.
Umut yaşadığım her şeyi bilirdi, hayatlarımızın benzerliğinden söz edip her zaman yanımda olacağını dile getirirdi. Öyle ki ilerde kazanacağı gücünü benim için bile kullanabileceğini söylerdi. Umut bana aşıktı, hem de çok.
Ben ise nankördüm.
Ben Umut'u sadece sevmiştim. Belki o istediği gücü kazansaydı, ben ise asker olsaydım ve ilerde evlenseydim çok daha büyük sıkıntılar çıkabilirdi. Umut'un yapacakları işimi etkilerdi çünkü Umut bu davada kan dökmeye bile razıydı. O kan bana da sıçrayacaktı.
Umut, benim için büyük bir adımdı. Onunla elimizdeki gücü her şekilde kullanabilirdik. Bazen onun zekası bile hayranlık uyandırıcıydı fakat babası bile umursamazken, onun umursayıp intikam peşinde koşması canımı sıkardı. Bu işe girerse bir daha asla çıkamazdı, bu işe girerse bir aşk yaşanamazdı, bir çocuk sahibi bile olamaz ve mutluluğa hasret kalırdı.
Eğer Umut ile evlenseydim bunlar olacaktı ve ben böyle bir hayata bir çocuk dünyaya getiremezdim. Vural ailesinin devamlılığı Umut ve benim elimde olacaktı fakat bir intikam uğruna, bir çocuğun hayatında iz bırakamazdım.
Ben o çocuklardan biriydim ve bunun bilincinde olarak bunu asla yapamazdım.
Arka planda İlkay vardı, İlkay'a olan yarım kalmışlık hissi vardı. O hayatımı karartan, vicdanımı susturmayan öpücükten sonra Umut her şeyi öğrenmişti ve buna rağmen affetmişti beni. Onu bile isteye aldatmamıştım fakat buna rağmen beni affetmişti. Affedecek kadar aşıktı bana. Ben, vicdanımı dizginlemek için mi ya da Umut'un elindeki gücü kaybetmemek için mi bilmiyordum fakat bu ilişkiye devam etmiştim. Devamlılığında kendimden bile nefret ettim, ben pislik bir insandım. O an anlamıştım, herkes bir gün olmaktan korktuğu insanın aynası olurdu. Ben vicdanımın sesini kapamıştım, bir vicdanım yoktu, kalbim yoktu, duygularım yoktu. İçimde sadece hırs vardı, bitmek bilmeyen bir hırs.
Umut'ta da intikam duygusu vardı, zamanla bana karşı nefret duygusu da olacaktı. Onun bana olan bir aşkı vardı; sevgisi, arzusu, hayalleri vardı. Bunlar zamanla nefrete dönüşecekti ve belki nefret bile olmayacaktı. Çünkü bir insandan nefret etmek bile bir duygu beslemekti.
Umut hak ettiğim gibi, bana bir duygu kırıntısı bile beslemeyecekti.
İnsanların sırları duygularından geçerdi. Herkes her şeyi bilirdi fakat duyguları bilemezdi çünkü hayatta tek kanıtlanamayan şey duyguların konumuydu. Yedi yıldır tanıdığım ve hatta bunca şeye rağmen hayatımda tek güzel kalan şey, kardeşim yerine koyduğum dostumdu, Beyaz. Onunla koca yedi yılda birçok acı paylaştım fakat asıl duygularımı hiçbir zaman paylaşamadığımı farketmiştim. O duygular bazen bana bile sırdı fakat dostum dediğim insana bile sır olması çok canımı yakardı. Ailemden sonra Beyaz yer alırdı hayatımda ve onun zarar görmesi, onu bu dava uğruna kaybetmek bir diğer korkumdu.
Fazla olgun bir kızdı. Gururu vardı, bir onuru vardı ve her zaman aklını kullanırdı. Duygularını hak eden insanlara gösterirdi. İkimiz fazla zıttık çünkü benim için gurur sadece farklı konular için geçerliydi. Ben hayatın eğlencesine bakardım çünkü bilirdim, o an eğlenemezsem içimde ukte kalacaktı. Birçok insanın yirmili yaşlarında yaşadığı her şeyi ben yirmiyi görmeden yaşamış ve sonlandırmıştım. Acımı Beyaz'dan başka kimse bilmezdi ve hatta yaşadıklarım için kendimi eğlenceye vurduğumu sanırdı. İçkiye bağımlı olduğum anlarda, başım dertte olduğu anda ve daha birçok anda o hep yanımdaydı.
Beyaz, hissedemediğim kardeşlik duygusunu bana hissettirendi.
Afra ve Batın ile geçirdiğimiz geceden sonra Emre'yle direkt eve dönmüştük. Yarın büyük gündü, göz operasyonu gerçekleşecekti. Yerimi mi yadırgadım bilmiyorum fakat bir türlü uyku tutmuyordu. Odamın geniş bir camı vardı ve camın kenarında oturulacak bir alanı vardı, Emre oraya minderler yerleştirmişti. Yataktan kalkıp montumun cebinden sigara paketini ve çakmağı çıkarıp direkt minderlerin üzerine oturdum. Hafifçe camı araladığımda yüzüme çarpan rüzgar içime kadar işlemişti adeta. Bir sigara yakarken elim direkt telefona gitmişti. Beyaz'ı aramak istiyordum. Saat geceyi bulmuştu, önce aramak yerine müsait olup olmadığına dair bir mesaj attım. Direkt dönüş yaptığında benden önce davranıp o aramıştı.
"O kadar nankörsün ki," dedi alaylı ve bir o kadar da sitem dolu sesiyle. "Bir vedayı bile çok gördün, yazıklar olsun sana."
Küçük bir kahkaha attığımda dudaklarımda süzülen dumanı dışa akıttım. "Aniden oldu, yoksa ben de isterdim veda etmeyi. İnan, bana da sürpriz oldu."
Derin bir nefes aldığını hissettim. "Sen şimdi sigara yakmışsındır, dur ben de yakayım." Balkona çıktığını ve sigarayı yakıp içtiğini sessizce dinledim. "Olay veda etmeden gidişin değil, asıl olay hiçbir şey anlatmayışın." Ciğerlerinde ki dumanı sesli bir şekilde üfledi. "Afedersin ama, sıçtığın bokun hangi kanalizasyondan geçtiğini bile haber ederdin sen, fazla sessizsin bana karşı son zamanlarda ve bu çok canımı sıkıyor."
Haklıydı, içimde yaşanan Umut ve İlkay çatışmasını, olan bütün olayları bilirdi fakat bilmediği tek bir şey vardı; İlkay ile yüzleştiğim o günü bilmiyordu. Bilseydi beni asla affetmezdi: hem ondan gizli saklı iş yaptığım için, hem de İlkay ile buluştuğum için. Bu yaşanan bütün olaylarda bile asıl hissettiklerimi benden duymamıştı ama o beni benden bile iyi tanırdı, ne hissettiğimi gayet iyi bilirdi. Her ne kadar inkar etsem de bazı gerçeklerden ben bile kaçamamıştım. Ondan bir şeyler saklamak zaten ihanet etmişim gibi hissetmemi sağlıyordu, onunla konuşurken içimdeki acı daha fazla artıyordu. Onu kaybetmek istemezdim ama ben ondan gizli iş yapmıştım, ondan gizlemiştim ve bunu hayatım boyunca ilk kez yapışımdı.
O beni affetse, ben kendimi affedemezdim.
Affedemiyordum.
"Son yaşananları biliyorsun, kendi kabuğuma çekilmek istedim. Hayat buna bile izin vermedi, baksana, biraz kafa dinlemek istedim ama bir anda kendimi Ankara da buldum. Her şey çok aniden gelişiyor, burada ilk günüm olmasına rağmen hemen her şeye başlamak istedik. Bu günlerimizi mumla ararız bence çünkü çok daha yoğun günlerim olacak." Aralıklı pencereden öyle sert rüzgar esti ki, ruhumun bile titrediğini hissettim. Kısa bir süre sessiz kaldı Beyaz. Sonrasında kulaklarımı o yoğun öksürüğü doldurdu. "Sen yine soğuk havada açık mı giyindin?" Öksürüğünün arasında gülerken ben de istemsizce gülmüştüm.
"Kombin her şeydir, hasta olmaya bile razıyım." Öksürüğünü kesmişti ve sigarasından derin nefesler çekmeye devam etmişti. "Bana şu mevzuyu baştan anlatsana, aniden çekip gidiyorsun ve ne için olduğunu adam akıllı bile anlamış değilim."
Derin bir nefes alıp başımı cama yasladığımda dışarıya baktım, fazla rüzgarlıydı hava. "Annemin bir asker arkadaşı var ve o bana yardım edecek okulu kazanmam için. Gözlerim bozuk ve yarın sabah göz çizdirme ameliyatına gireceğim. Sonrasında spor eğitimi, birkaç dersin eğitimi falan filan işte. Üniversite sınavına burada hazırlanacağım. Her hafta sonu oraya gelmeye çalışacağım." Oturduğum yerden doğrulduğumda sıkıntılı bir nefes verdim. "Beyaz," dedim, sesimi hüzün kaplamıştı. "Annemi bazı anlarda ziyaret eder misin? Yalnız kalmasını istemiyorum. Ben elimden geldiğince görüşeceğim elbette ailemle fakat burada günlerim çok yoğun geçecek. Benim için en azından telefonla arasan bile yeter."
Beyaz sigarasını üflediğinde, "Saçmalama, tabii ki onları yalnız bırakmam. Sen söylemeseydin bile yapardım bunu," dedi. Beyaz benim için her zaman doğru seçim olmuştu, annemin bile kızı yerine koyduğu bir arkadaştı benim için.
"Teşekkür ederim," dedim ve o an konuyu değiştirmek istedim. "Hakan'la nasıl gidiyor, çok kavga ediyor musunuz yine?" Sigaram bitmişti ve onu söndürüp yeni bir tane daha yaktım.
"Şu sıralar iyiyiz, nazar değmesin. Ama hissediyorum, fazla iyiyiz ve bunun sonu büyük bir kavgaya çıkacak benden demesi." Küçük bir kahkaha attığımda Beyaz da aynı şekilde gülmüştü. Yaklaşık dokuz aylık bir ilişkileri vardı ve fazla kavgalı ilerleyen bir birliktelikti bu. Bizim gördüğümüzle onların hissettikleri çok farklıydı, gönülden bağlılık yaşıyorlardı ve onlar için kavga normal bir yaşantı haline gelmişti. Her ne kadar fazla kavga etseler de işin sonunda yine birliktelerdi.
"Akın'dan ses seda yok mu?" Sorduğum soru karşısında belli bir süre sessizlik oluştu. Akın, Beyaz'ın eski sevgilisiydi ve bu ilişkinin sonu Akın'ın Beyaz'ı aldatmasıyla bitmişti. Beyaz'ın deli gibi sevdiği ve bir o kadar da atlatmaya yıllarını harcadığı bir ilişkiydi. Akın her ne kadar inkar etse de aldattığına dair kanıtlar mevcuttu ve bunu bilenlerin sayısı çok azdı. Yıllar geçmesine rağmen Akın hâlâ inkar ediyor ve hatta olayın aslında öyle olmadığını, Beyaz'ın onu aldattığını söyleyecek kadar raydan çıkarıyordu.
"Şöyle bir düşündüm de, sanırım pek bir şey yok. En son birkaç bir şey yaşamış, ailesiyle sorunları olmuş ve sokağın ortasında kuzenine karşı, ben Beyaz'ın ahını çekiyorum amına koyayım, diye bağırmış." Beyaz kısa bir kahkaha attı. "Beter olsun yavşak."
"Beyaz," dedim, bu daha beter fısıldama gibiydi. "Hayatımız boyunca beni ayakta tutan ve peşimi toparlayan sen oldun. Ama hayatın boyunca benden ibret al, olur mu? Sakın benim yaptığım hataya düşme. Sakın Akın yüzünden güzel giden ilişkini mahvetme."
Beyaz sessiz kalmıştı. Ne cevap vereceğini düşünüyor olmalıydı. "Ben Hakan'ı seviyorum, Tülin. Sen Umut'u sevsen bile sonrasında o sevgiyi bile harcadın." Derin bir nefes çekti, o nefeste acı vardı ve o acıyı ben bile hissetmiştim. "Bir hiç uğruna senin için ölmeyi bile göze alacak adamı harcadın. Ben bile imrenerek bakıyordum sana olan aşkına. O adam senin gururun için kendi adının lekelenmesine bile razıydı. Tülin'in adına leke sıçramasın, beni kötüleyen kötülesin, diyordu. Bunun nasıl bir sevda olduğunu biliyor musun sen? Üstelik hayatın boyunca böyle bir sevgi görmek istedin sen, böylesine aşık bir adamı hayatına almak istedin." Beyaz yeni bir sigara yakmıştı, kulaklarımı çakmağın o tiz sesi doldurmuştu. "Bir hiç uğruna, bir yavşak uğruna kendini ve o adamı bitirdin ve bunun hâlâ farkında değilsin."
Her zaman farkında olmuştum, Beyaz. Her zaman sizinle birlikte kendimi buna inandırmaya çalıştım. İçimde İlkay'a karşı olan soruları yok saymaya çalıştım. Onu bitirmeye çalıştım. Yapamadım, senden duyduğum ne varsa, bu acıyı atlatmam için ne kadar çok dil döksen de hiç biri bana işlemedi. Ben senden duyduğum cevaplar ile değil, İlkay'ın vereceği cevaplarla onu bitirmek istedim. İlkay içimde bitecekse, kendi cevapları ile bitecekti. Verdi de, senin kadar acımasız konuşmadı bana karşı ama canımın en derininde yer alan vicdanımı köreltti. Ben artık ailemden ve senden başka kimseye herhangi bir duygu bile besleyemiyorum. Ben senin haklılığın altında ve senden o yüzleşmeyi gizlediğim için fazlasıyla eziliyorum. Bir hiç uğruna yaşadığım şehirden uzaklaşmayı tercih edecek kadar canım yandı ve ben bunu sana anlatamayacak kadar çok utanıyorum.
"Haklısın, olan oldu ve geçti gitti. İki ağlayışım beni yıldıramaz, yeni bir hayat olmasa da yeni bir başlangıç yaptım ben. Tamamen buna odaklanmak istiyorum ve bütün yaşananları hatırlamak istemiyorum. Unutmak istemiyorum değil, unutamam bütün bunları. Unutmam da çünkü ben yeri ve zamanı geldiğinde aynı şekilde karşılık veririm, bunu en iyi sen bilirsin. Bazı şeyler yaşandı, üzülen üzüldü, yollar ayrıldı ve geçti gitti. Daha beter üzerinde durmaya gerek yok."
Telefondan ne sigara içişinin sesi, ne nefesinin sesi ne de bir başka sesini işittim ve bu sessizlik uzun bir süre devam etti. Ne düşünüyordu, aklından ne geçiriyordu bilmiyordum fakat bütün bu söylediklerimi içinde tarttığını anlayabiliyordum.
"Belki de bütün bunları dindirmek için Ankara'ya gittin, bunu bilemem ama sen öyle diyorsan, öyledir Tülin. Ankara senin kaçman için bir seçenek olabilir ama şunu unutma, benden ve asıl gerçeklerden asla kaçamazsın."
Asıl olay kaçmak değildi, asıl olay unutmak değildi, asıl olay hiçbir zaman bu olmamıştı. Asıl olay içimde çocukluğumdan beri diri tuttuğum intikam hırsıma dayanıyordu ve ben ne yaptıysam, ne yaşadıysam bunun sayesindeydi.
Ne bir şeyden kaçıyordum, ne de bir şeye sığınıyordum. Sıkıca tutunduğum hırsımdan başka bir şeyim yoktu. İlerde yaşayacaklarımın yanında bu olayın esamesi bile okunmayacaktı.
Bütün bunların yanında ailemin ve Beyaz'ın her daim yanımda olmasını isterdim. Sadece istemekle mi yetinirdim bilmiyordum fakat onları kaybetme korkusu beni ele geçirmişti.
Her korkumun başıma gelmesinden bile korktuğum gibi, bu oyunu oynamaya devam etmek korku eceli ile kumar oynamaya bedeldi.
♟️♟️♟️
Beyaz ile konuşmamın ardından direkt uyumuş ve kalkar kalkmaz kendimi klinikte bulmuştum. Kahvaltı yapmak istememiştim ve Emre de operasyon sonrası kahvaltı yapmam için benden söz almıştı. Kliniğe girer girmez bizi Arkın karşılamıştı ve bu sefer kibirli tavrını bir kenara bırakıp içtenlikle selam vermişti.
"Hoş geldiniz. Nasılsın, Tülin? Heyecanlı mısın?" Soruları karşısında uzun bir süre gözlerinin içine bakmıştım çünkü bu kadar da zincirleri kırmasını beklemiyordum. Uzun boyu bugün gözüme daha da uzun gelmişti, saçları nemliydi, sakalları ise yeni kesilmiş gibiydi. Beyaz teni parlaktı ve aynı şekilde cam mavisi gözleri de parlıyordu. Geldiğimizden beri gözlerini gözlerimden ayırmamıştı.
"Hayır, gayet sakinim." Emre sol kolunu omuzuma attığında, başka bir doktor yanımıza gelmişti.
"Hoş geldin, komutan. Hastamızı içeri alalım." Ellili yaşlarında, gözlüklü ve fazla sevecen bir doktordu. Daima gülümsüyordu ve bu gülümsemesi adeta bulaşıcıydı. Göz çizdirme operasyonumu o doktor yapacaktı, buna rağmen gözlük takmasına şaşırmıştım.
"Hastamızı demek de ne demek? Verem olduk sanki." Emre bıyık altından kıkırdarken, Arkın'ın gülmemek için eliyle ağzını kapattığını görmüştüm.
"Doktorluğun şanından, çok takılma." Dedi Arkın, göz kırparak.
"Operasyonuma o doktor girecek, öyle değil mi?" Arkın başını onaylar şekilde sallarken, masanın başındaki sandalyeye oturmam için işaret yaptı. Ardından tam karşıma oturdu ve aramıza otorefraktometre aletini yerleştirdi. Başımı aletin bir bölmesine yerleştirirken gözlerimi direkt keskin ışıklar karşıladı. "Adam ne kadar operasyona giriyorsa artık, kendi gözlerini unutmuş garibim." Etrafı, Arkın'ın ve Emre'nin kahkahası kaplarken kendimi tutamayıp ben de gülmeye başlamıştım.
"Göz dinlendirici gözlük kullanıyor kendisi. Ayrıca bunu sakın Eşref hoca duymasın, yanlış numaralarla çizer gözlerini haberin olsun." Arkın, cihazın merceğinden gözlerime bakıyordu.
"Şu an baktığın gözlerime doğru numaraları girersen asla böyle bir şey yaşanmaz."
"Her şeyin benim elimde olduğunu biliyorsun yani?" Arkın'ın ses tonunda baskınlık hissetmiştim. Kısık tonda konuşuyordu ve bu kasılmama sebep olmuştu.
"Operasyona da sen girseydin buna cevabım evet olurdu," dedim ve keskin ışıklara daha net bakmaya çalıştım. Gözlerim fazlasıyla yaşarmıştı.
"Her şeye böyle cevabın var mıdır, Tülin Yazgan?" Başımı olduğu yerden kaldırıp direkt Emre'ye baktığımda, oturduğu yerden ayağa kalkmış ve yanıma gelmişti. Gözlerimden akan yaşları elinin tersiyle silerken dizlerinin üzerine çöktü.
"Göz numaralarını aldın mı?" Emre'nin sesi fazla sertti, Arkın neye uğradığını şaşırmıştı. Evet, der gibi nefes verdiğinde Emre ayağa kalktı. "Çık dışarı, bizi biraz yalnız bırak." Arkın'ın ne olduğunu anlamadığı açıkça belliydi. Vücudu kasılırken hiçbir şey demeden odadan çıktı.
"Ne de olsa bilmiyor, böyle tepki vermene gerek yoktu." Emre az önce oturduğu sandalyeyi tam yanıma getirip oturduğunda iki elimi ellerinin arasına aldı.
"Biliyordu," dedi gözlerimin içine bakarak. O an sinirim daha beter vücuduma yayılırken, Emre bunu hissetmiş olacak ki ellerini daha beter sıktı. "Geçen gün sen odadan çıktıktan sonra uyarmıştım onu. Galiba unutmuş olmalı fakat bastıra bastıra dile getirmiştim." Emre eğik olan başımı çenemden tutarak havaya kaldırdı. "Sakın sıkma canını, bu saatten sonra Tülin Altun diye anılacaksın. Afra davayı bugün yürürlülüğe sokacak." İçimi boşluk hissi kaplamıştı. Dünden beri büyük adımlar atıyordum ve bunun sonunda beni bir felaketin karşılamasını hiç istemezdim. Emre'nin söylediklerine sadece gülümseyerek karşılık verdiğimde, içeriye Eşref bey girdi. Önce gözlerime damla damlatmış, ardından beni bir sedyeye yatırıp başıma denk gelecek şekilde makinaları tavandan aşağı sarkıtmışlardı. Hiçbir acı hissetmediğim ve kısa sürede sonlanan operasyonda gözlerim sürekli yaşarıyordu ve bu görmemi daha fazla zorlaştırıyordu.
"Gözlerinin yaşarması gayet normal. Sabah ve akşam kullanman gereken bir damla var, düzenli olarak kullanıldığında bir haftanın sonunda tam net görmeye başlayacaksın. Gözlerin yaşarmayı kestiği zaman güneş gözlüğünü kullanmayı da bırakabilirsin. Işıklı ortamlardan olabildiğince kaçın." Eşref bey reçeteye almam gereken göz damlasını yazarken diğer yandan beni bilgilendiriyordu. O sırada kapı eşiğinde kollarını birbirine kenetlemiş ve öylece beni izleyen Arkın'ı farkettim. Gözlerimiz birbirini bulunca ne o kaçırmıştı bakışlarını ne de ben. Az önce yaşananların pişmanlığını sezmiştim bakışlarında.
"Al bakalım," dedi Emre güneş gözlüğünü uzatarak. O an Arkın'a bakmaktan alıkoyamıyordum kendimi, Emre'nin uzattığı güneş gözlüğünü almak yerine donup kalmıştım. En sonunda güneş gözlüğünü o bana takmış ve sonrasında kısa saçlarımı düzeltmişti. Neden böylesine donup kalmıştım bilmiyordum fakat Arkın'ın pişman olduğuna emindim, bunu gözlerinde görmüştüm.
"Tekrardan geçmiş olsun, olası bir durumda lütfen bana bildirin komutan." Eşref bey odadan çıktığında Emre ve ben teşekkür etmiştik. Montumu giyerken bakışlarımı olabildiğince kapı eşiğine çevirmemeye çalışıyordum. Arkın hâlâ oradaydı ve cam mavisi gözlerini üzerimde hissediyordum.
"Şimdi kahvaltı zamanı, yeni insanlarla tanışmaya hazır mısın?" Kaşlarım çatılmıştı. "Yeni insanlar derken, pek insan değiller ama senin yanında bunu deneyeceklerin inanıyorum." Emre göz ucuyla Arkın'a bakarken birbirlerine gülümsemişlerdi.
"Kurt timi heyecanla seni bekliyor, Horus." Bakışlarım daha da çatılırken yüzümü buruşturup Arkın'a baktım.
"Ne rus?" Emre ve Arkın aynı anda kahkaha atarken, Emre kısa bir işinin olduğunu ve arabada buluşacağımızı söyleyip odadan çıkmıştı. Arkın, kapı eşiğinden yavaş yavaş yürüyüp yanıma yaklaşırken, uzun boyunun yanında başımı kaldırmak zorunda kalmıştım.
"Horus, antik Mısır mitolojisinde gök tanrısı. Aynı zamanda Horus'un gözleri ay ve güneşi temsil eder. Manevi anlamda ise vicdanımızın kapanmayan gözüdür." Cümlesi biter bitmez montumun içinde kalan saçlarımı çıkarıp iki yana toplamıştı. "Dün tatsız bir gün geçirmiştim ve emin ol sana öyle davranmak istemezdim. Hakkını da yememek lazım, güzel karşılık verdin." Kollarını birbirine kenetlerken ben de aynısını yaptım ve aynı anda gülmeye başladık. "Emre beni uyarmıştı fakat tamamen aklımdan çıkmış. Hassasiyetini bu saatten sonra asla unutmayacağıma emin olabilirsin," dedi ve önüne düşen birkaç tutam saçını hızla geriye attı. "Senin de vicdanının kapanmayan gözünü görmüş olduk, pişman olduğumu anladın ve hemen yumuşadın."
Sitemle göz devirdiğimde alaycı bir gülüş sergilemişti. "Şansını fazla zorlama istersen," dedim ve kapıya doğru yürümeye başladım.
"Gözlerin de ayın gecesi gibi karayken nasıl oluyor da güneş gibi parlıyor? Şansımı zorlayacaksam bu konuda zorlamalıyım çünkü öğrenmeye değer, Tülin Altun." Hızla arkamı dönüp o cam mavisi gözlerine baktığımda çoktan doktor önlüğünü çıkarıp askıya asmıştı. Kaşe montunu giyinirken gözlerini gözlerimden asla ayırmıyordu.
"Nereden öğrendin?" Olduğum yerde çakılmış ve hâlâ aval aval yüzüne bakıyordum. Arkın yanıma gelmiş, omuzlarımdan hafif itekleyerek beni odadan çıkarmıştı.
"Emre söyledi," dedi, odanın kapısını kilitlerken. Çıkışa doğru ilerlediğimizde daha fazla konuşmamıştık çünkü etrafımı düşünceler kaplamıştı. Ben kendi içimde vicdanımı yok etmişken, Arkın'ın gözünde nasıl oluyor da vicdanın gözü olabiliyordum? Bütün bu yaşadıklarımı, hissettiklerimi kendi de hissetse aynı şeyi düşünür müydü? Acıma duygum hayatım boyunca hiçbir zaman olmamıştı fakat vicdanım hep ön plandaydı. Konu ne olursa olsun önce vicdanım hamle yapardı ama artık aynı şeyi söyleyemezdim. En büyük düşmanım artık vicdanımdı ve onu öldürüp hayal kırıklığı topraklarına gömmüştüm.
"Yanılıyorsun," dedim, tam o sırada dışarı çıkmıştık. Yağmur yeni dinmiş olmalıydı çünkü toprak kokusu etrafı sarmıştı. Emre'nin gri arabasına doğru ilerlerken, Arkın hafifçe bana dönüp o şekilde ilerlemeye başladı.
"Anlamadım?" Yüzüne baktığımda beyaz teni daha fazla aydınlık gelmişti gözüme. Aynı zamanda gözlerinin rengi daha fazla açılmış gibiydi.
"Benim bir vicdanım yok, o gözü kapatalı çok oluyor. Tanrı Horus mudur nedir, beni ona benzettiysen eğer, benim açımdan manevi anlamı yok sayacaksın." Arabanın yanına gelmiştik ve kendimi direkt arka kapıya doğru yasladım. Arkın ise aynısını karşımdaki arabaya doğru yapmıştı ve aramızda bir metreden az mesafe vardı. Cebimden sigara paketini çıkarıp bir dal çıkardığımda Arkın'a da uzatmıştım, tek kaşını kaldırıp yüzüme baktığında gülerek sadece bir dal çıkardım ve ucunu ateşe verdim. Derin duman ciğerlerimle buluşunca rahatladığımı hissetmiştim.
"Herkesin bir vicdanı vardır, asıl mesele vicdanın hakim olduğu konulara oynamak." Ellerini pantolonunun cebine yerleştirirken etkileyici bir şekilde gözlerimin içine baktı. "Ayrıca bir sağlıkçıya sigara teklif etmenizi kınıyorum," dedi ve o muzip gülümsemesini yüzüne kondurdu. Belirgin çene hatları güldüğü zaman olmayan yanaklarını ortaya çıkarıyor ve derin çizgiler yaratıyordu. Kocaman gamzeler gibiydi fakat gamze değildi.
"Gözlerimin ayın karanlığı ve güneşin parlaklığına benzediğini de düşünmüyorum, sen benden daha beter felsefik çıktın." Derin bir duman alıp Arkın'a inat ona doğru üflerken bundan asla rahatsız olmamış ve hatta zevk almışa benziyordu.
"Siyah göz rengi yoktur fakat o senin gözlerini görmeden önceydi. Bilim bazen felsefeye yenilebiliyor," dedi ve yaslandığı yerden kalkıp tam yanımda Emre'nin arabasına yaslanınca sağ tarafımda kalmıştı ve kolu koluma değiyordu. "Aynı zamanda arınmak için de kullanılır." Emre'nin bize doğru geldiğini gördüğümde, sigaramdan son bir fırt alıp ön yolcu koltuğuna geçtim. Arkın'ın söylediklerine sessiz kalmakla yetindim.
Vicdanımın sesi bütün bedenimde ve hatta ruhumda bile yer alırken, onu hissedememem nasıl oluyordu bilmiyordum. İçimdeki yıkıntının altında kalan duygularımda, vicdanım en derine gömülmüştü fakat artık emin olduğum bir şey vardı.
Arınmak bazen bütünüyle temeli sağlamlaştırmak değildi, arınmak bazen yıkıldığın yerden çok daha güçlü hâlde kalkmaktı.
En derinime gömülü vicdanım, belki de arınacağı günü sabırla beklemekle yetiniyordur.
♟️♟️♟️
Emre, bizi güzel bir yere getirmişti ve girişte Batın bizi karşılamıştı. O an Arkın'ın, Batın'ı da tanıdığını anlamıştım. İçeri girer girmez terasa benzer bir alan bizi karşılamıştı. Aşağıdan yukarıya uzanan yeşillikler ve ağaçlar çok fazlaydı ve az önce soluduğum toprak kokusu burada daha fazlaydı. Terasta sadece biz vardık ve bizden kastım, içeri girer girmez ayağa kalkan kişilerdi.
"Hoş geldiniz, komutanım." Hep bir ağızdan yedi kişi konuşurken hepsinin yüzlerine tek tek bakıyordum. Boyları fazlasıyla uzundu ve onlara bakmak için başımı kaldırmam gerekiyordu.
"Hoş bulduk," dedi, Emre ve oturun der gibi işaret yaptı. O sırada Arkın herkesle tokalaşırken aslında sadece Batın'ı değil, herkesi tanıdığını anlamıştım. Gözler şimdi benim üzerimdeydi.
"Nasıl bir şey bekliyordun?" Masanın en köşesinde, belki de aralarında en genç olan bir asker koluyla yanındaki kişiyi dürtüp konuşmuştu fakat ben duymuştum.
"Hoş, tatlı kız da," dedi ve yutkundu. "Bu hep kaşlarını çatıp mı bakacak, Emre komutan bitti şimdi de bu kız başladı."
Yüzümü bu sefer gülümseme doldurduğunda montumu çıkarıp sandalyenin üzerine astım ve konuşmaya başladım. "Merak etmeyin, Emre ile aramızdaki tek fark, ben şartlar ne olursa olsun gülmeyi asla unutmam." Gözlerim hepsinin üzerinde hızla gezindi. Kendi aralarında konuşan o iki kişi ise, onları nasıl duyduğuma anlam verememiş olacaklar ki şaşırmış vaziyette yüzüme bakmakla yetiniyorlardı. "Ben Tülin, Tülin Altun."
Hepsi kendi aralarında bakışırken, Emre sol tarafıma yani masanın baş köşesine oturmuştu. Arkın ise tam yanıma oturdu ve karşımda ise Batın vardı. Batın'ın yanındaki kişi elini uzattığında direkt lafa girdi.
"Komutanım sizden çok bahsetti, Hoş geldiniz. Ben Üsteğmen Şafak Sönmez." Şafak'ın elini sıkarken, yanındaki bir diğer kişi de elini uzatmıştı. "Üstçavuş, Karan Kahraman." Arkın'ın yanında bulunan kişinin de elini sıkmıştım. "Uzman Çavuş Göktuğ Arslanca." Göktuğ'un yanında bir diğer asker de elini uzatırken kendini tanıtmıştı. "Başçavuş Kenan Laleli." Emre'nin tam karşısında, masanın diğer başında oturan kişi de ayağa kalkmıştı. Muhtemelen aralarında en uzun olanı oydu. "Kıdemli Üsteğmen Tekin Acar."
"Memnun oldum," dedim hepsine karşılık. Sandalyelerimize otururken bir garson tarafından çaylar servis edilmeye başlamıştı ve direkt önümüzdeki yiyeceklerden yemeye başlamıştık. Garson benim de önüme çayı koyarken Emre'yle göz göze geldik. Yıllar önce çay içmek isterken üzerime döküldüğü için Yarkın'dan yediğim tokadı hiçbir zaman unutamamıştım. Çay, benim için bir travma olmuştu. O günden sonra yılda sadece on iki bardak çay içerdim ve bu içtiğim çaylar genellikle belli anlara özeldi. Yan taraftan iki küp çeker almış ve çaya atıp karıştırmıştım. Çaydan küçük bir yudum almadan önce, "Yılın ilk çayı buna özel olsun," dedim kısık sesle Emre'ye karşı. Benim için travmaydı fakat her koşulda onların üzerine gitmem, Emre'nin hoşuna gidiyor olmalıydı. Bunu gülüşünden anlayabiliyordum.
"Siz ne zaman geldiniz, komutanım?" Sorular aslında bana da yönelikti fakat Emre'den çekindikleri için direkt ona soruyorlardı. Zamanla Emre olsa da olmasa da bu algıyı yıkacağımı beynimde not aldım.
"Dün sabah," dedi, Emre kısa ve net şekilde.
"Helikopter yolculuğu nasıldı, Tülin hanım?" Karan soruyu Emre'ye değil, direkt bana sormuştu. Diğerlerine nazaran biraz daha genç bir yapısı vardı. Kısa ama kıvırcık olduğu anlaşılan saçları vardı. Beyaz teni ve ela gözleri direkt göz önündeydi, orta boylardaydı.
"Hanım mı?" Arkın, ekmeğine bal sürerken sessizce Karan'a sormuştu soruyu.
"Yenge mi diyeyim, nereden bileyim ne diyeceğimi ben?" Karan, aynı şekilde fısıldayarak karşılık vermişti Arkın'a.
"Güzeldi, kısa sürede geldik Ankara'ya." Karan ve Arkın'ın aralarında ki fısıldaşmayı bölen şey soruyu cevaplayışım oldu. Herkes sürekli birbirine bakıyor ve bazıları da bıyık altından gülümsüyordu. Emre'den mi yoksa benden mi çekiniyorlardı bilmiyordum fakat ortada gergin bir hava vardı.
"Gözlerin nasıl, acıyor mu?" Arkın hafif eğilip konuştuğunda Emre ile göz göze gelmişlerdi.
"Hayır, çok yaşarıyor sadece."
"Merak etme kısa sürede o da geçecek," dedi ve çayından bir yudum aldı.
"Gözlerinize ne oldu, Tülin hanım?" Kenan meraklı gözlerle soru yöneltmişti. Açık kumral saçlarını kısacık kesmişti ve açık yeşil gözleri vardı.
"Göz çizdirme operasyonuna girdi," dedi, Emre salatalığı ağzına atarken. "Bahsetmiştim ya hani bin defa." Kenan, Emre'nin dediklerini hatırlamış olacak ki hızla başını salladı.
"Komutanım, harp okullarında göz çizdirme yasak değil miydi?" Soru bu sefer Şafak'tan gelmişti. Şafak, aralarında en cüsseli olanıydı. Tıpkı Kenan gibi saçları kısacıktı ve esmer tenliydi. Koyu kahve gözleri fazla iriydi.
"Yasak," dedi Batın, çatalını sigara böreğine batırırken.
"Sağlık mülakatından nasıl geçmeyi düşünüyorsunuz, Tülin hanım?" Göktuğ, ağzında lokma varken konuşmuştu ve bu gözüme fazla komik gelmişti. Açık kumral saçları kısaydı fakat birkaç tutamı alnına düşmüştü. Beyaz teni ve ela gözleri vardı.
"Hanımınız batsın," dedi, Arkın ağzının içinden.
"Sana göre bence yenge demeliyiz," dedi Karan, sesi fazla sitemliydi. Arkın, dirseği ile Karan'ın omuzuna vurduğunda Emre öksürmeye başlamıştı.
"Size bi' B12 takviyesi lazım," dedi Emre çayından bir yudum alarak. "Defalarca anlattım size. Göz çizdirme operasyonu sağlık kaydına geçmedi. Sağlık mülakatında ise Ankara'nın bütün hastanelerinin doktorlarıyla bizzat tanışırım, bir sorun çıkacağını düşünmüyorum." Emre'nin son cümlesinde kaşlarım çatılırken gözlerim hiddetle gözleriyle buluştu. "Yani, sorun çıkmayacak demek istedim."
"Emre komutanım az önce bir kızdan çekindi mi yoksa bana mı öyle geldi?" Karan yine ve yeniden Arkın'a karşı fısıldayarak konuşuyordu. Onları sadece ben duyuyordum çünkü hemen yanlarındaydım.
"Kız deyip geçme," dedi, Arkın fısıldayarak. "Bizzat gördüm ve yaşadım, hafife alınacak birisi değil. Laflarıyla alt eder insanı." İstemsizce gülümsediğimde masada sadece Tekin sessiz kalmıştı. Fazla konuşkan bir tip değildi anladığım kadarıyla. Tıpkı Şafak gibi oldukça cüsseli bir vücudu vardı, buğday tenli ve ela gözlüydü. Saçlarını kel olacak şekilde iyice kazıtmıştı.
"Anladığım kadarıyla hâlâ üniversite sınavına hazırlanıyorsunuz ve seneye sınava gireceksiniz," dedi Şafak, yemek yemeyi bırakmıştı. Başımı onaylar şekilde salladığımda cümlesine devam etti. "Bu süreçte matematikte ben yardımcı olurum, karım da edebiyat öğretmenidir. Ders konusunda her zaman yardımcı olabiliriz sana."
"Teşekkür ederim," dedim aynı zamanda gülümseyerek. Tabağımı bitirmiştim ve sadece çayımın son yudumlarını içiyordum.
"Önümüzdeki bir buçuk yılda bizimle birliktesiniz demek," Karan hafifçe eğilip konuşmuştu. "Yavru bir dişi kurdumuz var, beyler."
Herkes her bir ağızdan kıkırdadığında, istemsizce öne doğru eğilip dik bir pozisyon aldım, dirseklerimi masaya yasladım. "Her erkek kurt, gücünü dişisinden alır." Gözlerim her birinin üzerinde gezinirken, pür dikkat beni dinlemeye başlamışlardı. "Örneğin Batın, Afra için belki de onca operasyonda hayatta kalmaya çalışıyor ve gücünü ondan aldığı kadar da adam öldürüyor." Bakışlarım Emre'yi buldu. "Asıl dişiler olmasa bile ruhları içinizde yaşar. Yanınızda değil, içinizde çünkü onları yanınızda değil içinizde hissedersiniz. Yanınızda olan ise onun emanetidir." Emre'nin ölen eşi Dudu'dan ve kızı Zuhal'den bahsediyordum. Olayı diğerleri biliyor mu bunu bilmediğimden üstü kapalı bir şekilde anlatmıştım ve böylesinin çok daha akılda kalıcı olduğunu düşündüm ister istemez. "Ben de size bir dişi tarafından emanet edildim. Bir dişiyi siz korur ve aynı zamanda güç kazandırırsanız bunun karşılığı elbette ki olur."
"O nasıl olacak?" İlk defa Tekin bir sohbete dahil olmuştu ve heyecanla direkt sorusunu yanıtladım.
"Bilgi ile," dedim, tek tek gözlerinin içine bakıyordum herkesin. "Yaşanacaklar ile. Akıl olmadan güç kullanılmaz ve her bir hayat birer çıkarımdır. Sanmayın ki beni eğitirken sadece ben güçleneceğim, sizler de güçleneceksiniz. Her sohbetimizde bir anlam olacak ve bu zekamıza işleyecek. Farklı zekalar eşsiz gücü doğurur."
Sessizlik, birkaç saniye sadece sessizlik oluşmuştu ve sonrasında herkesin birbirine bakıp gururla gülümsediğini farketmiştim. O sırada Tekin bu sessizliği bozmuştu.
"Aramıza hoş geldin, Asena."
♟️♟️♟️
Kahvaltı sonrası derin sohbetler edilmiş ve ardından tek tek dağılmıştık. Herkesle vedalaştıktan sonra Emre son kez iş ile ilgili konuşmak istemişti. Onları yalnız bırakıp arabanın yanına gittiğimde Arkın da benimle birlikteydi. Arabanın yanında bir bank vardı ve kendimi direkt oraya attım. Cebimden sigaramı çıkarırken göz ucuyla Arkın'a baktım fakat o direkt ayaklarımızın altında kalan Ankara'ya bakıyordu. Manzarası fazla güzeldi, etrafımız ağaçlarla çevriliydi ve burnumuzun ucunda toprak kokusu vardı.
"Yanıma oturmayacak mısın," dedim, sigaranın ucunu tutuştururken. Arkın belli bi süre yüzüme bakmış, ardından usulca yanıma oturmuştu. Kahvaltı esnasında belli bir süreden sonra sohbete dahil olmayı kesmişti, bir şey olduğu açıkça belliydi.
"Anlatmak ister misin?" Arkın boş gözlerle yüzüme baktığında gülümsemiştim. "Canın neden sıkıldı?" Bu sefer ne olduğunu hatırlamış gibi yüzünü önüne eğdiğinde bir şey yok der gibi kafasını sallamakla yetindi. Bir tahminim vardı fakat bunu dile getirmeye korkuyordum. Az önceki muhabbet onu düşüncelere itmişti. O masada birilerinin annesi, annesi yoksa karısı, karısı yoksa kızı, kızı yoksa bile bir kız kardeşi vardı.
Arkın Yazgı Tekinoğlu'nun kimsesi yoktu.
"Bazen kimsesiz olman çok daha iyi." Önüme dönüp tıpkı Arkın gibi manzarayı izlemeye başlamıştım. "En azından kendin için yaşıyorsun, başkalarını buna sorumlu tutmuyorsun." Sigaramdan derin bir nefes alıp üflemeden cümleme devam ettim. "Ya da kaybedince üzülebileceğin biri yok, sen bu dünyadan göçsen bile arkandan ağlayan yok. Ne ağlıyor ne de ağlatıyorsun yani, her şey kendinde başlayıp bitiyor."
"Ya da başlamadan bitiyor," dedi Arkın, çantamın üzerine koyduğum paketten bir dal alıp yakarak. Üst üste derin dumanları içine hapsederken, şaşkınlıkla onu izliyordum. "Bağımlısı değilim, arada yaparım böyle kaçamaklar." Cam mavisi gözleri derinleşmişti. "Haklısın, kendim için yaşıyorum ve sadece kendimle yaşıyorum. Böyle olduğum için de üzülmüyorum."
Kaşlarımı çatıp merakla, "Sorun ne o halde?" diye sorduğumda kısa bir süre sessiz kaldı.
"Merak ediyorum sadece. Ailemin kim olduğunu her yetimhanede büyüyen insanlar gibi ben de merak ediyorum." Küçük bir gülümseme yüzüne konduğunda, "En çok da kime benzerim onu merak ederim," dedi ve sigaranın külünü gelişi güzel savurdu.
"Sen bir kurt değilsin," dedim gözlerinin içine bakarak. "Her kurdun dişisine ihtiyacı vardır fakat aslanlar öyle değildir. Unutma, liderlik mevkisi her zaman tektir."
Arkın kısa bir kahkaha attığında oturduğu yerden yüzünü biraz daha yüzüme yaklaştırdı. "Sen her şeye böyle hayvanlarla mı örnek vereceksin?"
"Hiç vermeyeyim ve bu sayede senin için empati yapan kimse kalmasın o halde? Ayrıca, sen de horus morus örnekleri veriyorsun. Aynı şey gibi düşün." Tıpkı onun gibi ben de biraz daha ona yaklaşmıştım ve gözlerine daha da yakından bakma fırsatı yakalamıştım. Gözleri fazla maviydi ve tıpkı deniz gibi dalgalı çizgileri bile vardı. Fazla güzeldi, hoşuma gitmişti.
"Vicdanının gözlerini, gözlerinin en derininde ben bile görüyorum ama sen farkında bile değilsin." Olduğum yerde donmuştum ve ne o geri gidiyordu ne de ben. En sonunda dayanamamış ve sırtımı tekrardan banka yaslamıştım, bakışlarım hâlâ gözlerindeydi.
"Sen taktın benim vicdanıma da gözüme de," dedim, bakışlarım manzarayı bulmuştu. Arkın da yavaş yavaş sırtını banka yaslarken derin bir nefes verdi.
"Yetimhanede büyüdüğümü Emre'nin söylediğini tahmin etmek zor değil. Fakat inan bana, bu beni üzen bir gerçek değil." Eserekle gelen düşünceleri, eserekle geri gitmişti ve gururuna giydirdiği zırhı çok daha sağlam hâle gelmişti. Dudaklar bu konuda herhangi bir sorun olmadığını söylese de, gerçekler her zaman tersini haykırırdı. Bunu değil Arkın'ın halinden anlamak, bir insanı gözlerine bakarak anlamak hiçbir zaman zor olmamıştı benim için. O an Arkın'ın dudakları boş vermem gerektiğini ima etse de, bakışlarının derininde kendini güçlü bir zırha zorla sokmaya çalışan biçare bir çocuk görüyordum.
Daha fazla üzerinde durup Arkın'ı zor duruma sokmak istemediğimden, derin bir nefes alıp yeşillikle bezenmiş manzaraya çevirdim bakışlarımı. Tam o sırada arkamda adım seslerini duyduğumda Emre'nin geldiğini anlamıştım. Çantamı alıp omuzuma atarken konuşmaya başladım. "İş konuşacağız dedin gelmeyesin tuttu. Hadi gidelim, üşüdüm."
Ayağa kalkmış, cümlem biter bitmez arkamı dönmüştüm ve o an ayaklarımın bağının çözülmesine ramak kalan o anı yaşamıştım. Şaşkınlıkla karşımda duran Umut Vural'ı görünce istemsizce bir adım geriledim.
İşte şimdi farkındaydım. Vicdanımın gözü açılmıştı, Umut'un gözlerine bakmak sadece gözlerini açmakla yetinmemiş ve daha beter bağırmasına neden olmuştu. Emindim, bu ses kolay kolay susmayacaktı. Emindim, bu göz bu konuda kolay kolay kapanmayacaktı.
Ve yine emindim ki, hatalı bile olsam kimseyi kolay kolay sevemeyecektim.
Ben bile bir masuma hata yapmışken, bir başkasının beni sevmesini kendime yakıştıramayacaktım. Çünkü vicdanım düşmanım olmuş, ruhum lekeye bürünmüş, kalbim ise rutubetli duvarlara bürünmüştü.
Ben, vicdanımın gözüyle kendimi bile arındıramazdım.
♟️♟️♟️
Selam, selam, selam... Tülin'in bu karaktere bürünmüş halini eminim siz okurken sinir oluyorsunuzdur. Ey ahali, bir de beni düşünün!!!
Fazla egolu, kendini bilmiş ve zoraki güçlü göstermeye çalıştığı bir karaktere sahip. Onu da anlamak lazım, yaşadıkları onu taşa çevirdi ve o da eline malzemeleri alıp kendini kıra kıra, döke döke kendini bu hâle getirdi.
İnanıyorum, inanın, Tülin'in bu hallerinden eser kalmayacak...
Gelecek bölüm görüşmek üzere, ışıkla kalın. 🤍♟️
1-) Beyaz ve Tülin dostluğunu nasıl buldunuz? Sizce Beyaz, söylediklerinde haklı mıydı?
2-) Arkın'ın, Tülin'e karşı ilkte kibirle yaklaşıp, sonrasında zincirlerini kırmasında sizce bir sebep olabilir mi?
3-) Kurt Timi ile sonunda tanıştık, sizce nasıllar?
4-) Kurt Timi'nin kendini korumaya değer bir sebebi varken, sizce ilerde Arkın'ın da böyle bir sebebi olur mu?
5-) Sizce Umut Vural ve Tülin'in karşılaşması sonucunda onları nasıl bir yüzleşme bekliyor?
| Okur Yorumları | Yorum Ekle |