
"Siz istediğiniz kadar onarmaya çalışın, çatlak yine çatlaktır."
♟️♟️♟️
Okul hayatım boyunca diğer öğrencilere nazaran fazla zıttım. İlkokul yıllarımda başlamıştı bu durum üstelik. İlk iki yılım sorunsuzdu sadece çünkü her ne kadar sıkıntı içinde olsam da psikolojimi yerle bir eden herhangi bir olay yaşamamıştım. O iki yılda birçok madalya sahibi olmuştum, okulum benim sayemde kupa kazanmıştı. Satranç, düşüncelerden kaçtığım ama aynı zamanda kendimden kaçamadığım bir tutkuydu. En büyük rakibim her zaman kendim olmuşumdur ve aslında düşüncelerden kaçsam bile rakibimden kaçamamış, o oyunda bütün sorunları alt etmeye odaklanmıştım. Aynı zamanda kendimi de alt ediyordum fakat farkında bile değildim.
Yaşadığım şehirden kopup, başka bir şehire, başka bir okula ve hatta başka bir hayata adım atmam başka felaketleri de beraberinde getirmişti. Satrançtan hep kaçtım, bir daha elimi bile sürmedim.
Ya da ben sürmeyeceğimi sanıyordum.
Herkes tarafından sevilen bir çocuktan, herkes tarafından nefret edilen bir çocuğa dönüşmenin acısını yaşadım. İlkokul hayatım, diğer çocukların beni sevmemesi ve en ufak sıkıntıda onlara şiddet uygulamamla geçmişti. Fazla kavgacıydım, aynı zamanda duygusal. Her okul çıkışı eve dönüş yolunda ağlardım, eve kızarmış gözlerle giderdim. Dört duvar hapis odama geçer ve annem işten gelene kadar asla çıkmazdım, orada ağlamaya devam ederdim. Psikolog randevularına sık sık giderdim ama asla konuşmazdım. En sonunda psikoloklar benden sıkılır ve bir başka psikoloğa yönlendirirdi. O dönemden kalan unutamadığım bir an vardı.
"Kardelen hanım," demişti psikoloğum, anneme destek verir bir ifadeyle konuşmaya başlamıştı. "Şu an Tülin susuyor ama büyük bir patlamanın eşiğinde. Böyle susması ilerde büyük bir patlamaya sebep olabilir. Bizim şu an yapacaklarımız bu patlamayı engellemez, sadece süresini uzatır." Annem halime üzülüyor muydu, acıyor muydu yoksa bu halde olmamda kendinde bir pay biçiyor muydu bilmiyordum. Belki kendi acısını düşündüğü gibi, benim de acımı düşünmektense sadece başımı okşasa belki hemen düzelmeye bile razı olurdum. İçimde koca bir sevgi açlığı vardı ve yıllarca annemden gördüğüm ilgi bir anda kesilince affalamıştım.
Ben yaşadıklarım yüzünden yıkılmamıştım, ben annemle olan bütün bağlarım koptuğu için yıkılmıştım.
Ortaokulu yine başka bir şehirde ve başka bir okulda okumuştum. Mersin'den, Bursa'ya taşınmıştık ve bunun sebebi dayımın tayini çıkmasıydı. Belki hayat bana yeni bir fırsat sunmuştur ve bunu iyi değerlendirmem gerektiğini söylemeye çalışıyordur diye düşünmüştüm. Okuldaki ilk senem eskiye nazaran çok daha iyi geçmişti. Bütün o iç savaşlarımı, yaşadıklarımı ve kötü psikolojimle birlikte akıp gitmesi için saçlarımı erkek gibi kesmiştim. Evet, kendim kesmiştim ve kısacıktı. O ilk senemde insanlar kız mıyım yoksa erkek miyim diye bakarken benim içimi koca bir umursamazlık kaplamıştı. Deli gibi ders çalışma isteğinden başka hiçbir şey hissedemiyordum çünkü beni benden başka kimsenin kurtarmayacağını ilk o zaman anlamıştım. Belki de, dayım ve karısı sürekli Doğu'nun başarısı ile övünürken belki benim de başarımla övünürler hırsı vardı içimde. Daha iyi olmaya çalıştıkça ve bunu onlara gösterdiğimde sanki bir aptalmışım gibi yüzüme bakıp yaptıklarıma tepkisiz kalırlardı.
Oysa yaptığım en ufak şeyde tepeme binerlerdi.
Zamanla saçlarım çeneme kadar uzamış ve sınıf atlamıştım. O yıl genç kız olmuştum ve Çolak ailesi bunu fırsat bilip daha çok üstüme gelmeye başlamışlardı. Okuldan sonra direkt eve gitmezsem, beş dakika bile geç kalsam başka bir erkeğin yanından geldiğimi düşünürlerdi. Bu durum derslerime yansımaya başlamıştı. İstedikleri olmuştu, başarısızdım. Sürekli bundan dolayı üstüme gelir ve en iyi bildiğim işin erkekler olduğunu söylerlerdi. Sırf bu yüzden ilk dayağımı yemiştim, annem tarafından. Çolak'lar tarafından ilk dolduruşa geldiği andı. O an anneme karşı tek bir bağ bile varsa artık o bile yoktu. Her ne kadar pişman olsa da, beni duşa sokup yıkarken ve o sırada kendi eseri olan morluklarımla yüzleşse de artık çok geçti.
Ben annemin üzerini karalamıştım, artık o bile yoktu.
Yapayalnızdım.
Ortaokuldaki üçüncü yılımda annem evlenmişti. Karşı çıkmıştım çünkü korkuyordum, aynı şeylerin yaşanmasından deli gibi korkuyordum. Her ne kadar erkeklere kendimi sergilediğim söylense de ben onlardan korkuyordum ama zamanla, Haldun Altun, bu algımı yıkmıştı. O benim en büyük şansım olmuştu. Ne kan bağı ne de aynı genler, asıl bağ ruh bağıydı. Onu, ona baba diyecek kadar çok seviyordum ve babalık duygusunu her şekilde hissettiriyordu bana, sevgisini hissettirdiği gibi.
Son yılımda ise tamamen yıkılmış haldeydim çünkü annemin evleneceğini ve artık huzura ereceğimizi sanırken, çok daha kötü şeyler gündeme gelmişti. Annemin üzeri karalandıkça daha beter karalanıyordu ve bu beni çıkmaza sürüklüyordu. Ne yaşadıysam, ne yaşamaya devam ediyorsam yolumda benimle beraber annem de vardı fakat yok gibiydi de. Ruhumu hissetmeyen kadın varlığımı da istemez olmuştu. Zamanla beni Doğu ile kıyaslamaya başladığında gün yüzüne çıkmıştı her şey. Sonrasında başkaları tarafından dolduruşa gelip hıncını benden çıkarmasıyla devam etti. Zamanında eseri olan morluklardan pişman olurken, artık pişmanlık duygusunu bile hissetmiyordu.
Yüzüme bakarken nefreti görebiliyordum, işte bu en acısıydı.
Liseye geçtiğimde yıllarca arkadaşım olan ama zamanla bana duygu besleyen o kişi gündemime girmişti. Sanki her şey onunla son bulmuş, bulmaya da devam edecek gibiydi. Sanki bütün bu kargaşanın içinde tek mutluluğum o gibiydi ve ben onunla bütün zorlukları aşacak kadar güçlü hissediyordum kendimi. Hislerim çok yoğundu, öyle ki bunu onda da hissedebiliyordum.
Hisler bazen yanıltıcı olabiliyordu.
Aldatmıştı beni, hem de gerçekten kendini satan bir kadın tarafından. Üstelik bunu yapmasına rağmen tıpkı ailem gibi o da kendimi satan bir kadın olduğumu iddia etmişti. Bu yediğim ilk darbe değildi fakat en ağırıydı. Her şey nasıl güzel ilerlerken bir anda altüst olmuştu hâlâ kavrayamıyordum, bütün bunların bir şakadan ibaret olmasını istiyordum. Fakat bu ne bir şakaydı ne de rüya.
O yaşlarda kendimi alkole vurmuştum. Eve gizli gizli sokar, odamda bir köşeye saklar ve saatlerce içerdim. Bir gün bile annemlere yakalanmamıştım ve gün geçtikçe durdurulmaz bir hâl almaya başlıyordu. Öyle ki midem artık durmam için dile gelip yalvaracaktı adeta. Günlerim hastanede geçerken, oraya bile gizlice sokup deli gibi içiyordum. Raporlarımın bile artık etki etmediği bir raddeye gelmiştim ve devamsızlığım yüzünden okulu açıktan okumaya başlamıştım. Alkol beni daha beter etkisi altına alırken kullandığım ilaçları etkisiz hale getiriyordu.
Çok zayıflamıştım ve zayıflıktan ölecektim.
En son Beyaz'ın karşıma geçip ölmemi istemediğini, artık durmam gerektiğini yüzüme bağıra bağıra haykırdığını hatırlıyordum. O günden sonra kendimi toplamam gerektiğini anlamıştım, bir yerden başlamam gerekiyordu fakat o yerin neresi olduğunu bilmiyordum. Kafam, hayatım çok dağınıktı ve nereyi onarsam bir diğer topladığım hemen eski haline dönüyordu. Kendimi toplamaya çalışırken bile yorulmuştum. İyi değildim.
O dönem hayatıma Erdal girmişti. O da benim gibi fazla dağınıktı ama Erdal bunu sadece içinde yaşıyordu. Aynı hâlde olduğumuzdan mıdır bilinmez, onu sadece ben anlamıştım. Tanıştığımız ilk günlerde ona bipolar teşhisi koyulmuştu ve ailesi bile bilmezken kendini sadece bana yakın hissetmişti. Erdal, bana çok iyi gelmişti ve benim de ona iyi geldiğimi her fırsatta dile getirirdi. Erdal, hayatımın masumluğu olmuştu ve birbirimize sekiz ayımızı vermiştik. Ben ne kadar Erdal sayesinde iyiysem, ona da iyi gelmeye başlamıştım. Ne ben bir bağımlıydım ne de Erdal bipolardı.
Birbirimize ilaç gibiydik.
O sekiz ayın sonunda sanki birbirimizin hayatına, birbirimizi iyi etmek için girdiğimizi anlamış olmalıyız ki bunu sonlandırmaya karar vermiştik. Aramızda hâlâ sevgi vardı fakat bu sevgi artık aşk değildi. Bir insanın hayatında her zaman bir konumun ve görevin vardır, bu görevin biterse o kişinin hayatındaki konum da etkisini kaybederdi. Ben Erdal'ın psikolojisine iyi gelmiştim, o da benim. Ne bir bağımlıydım ne de Erdal koca bir sıkıntının içindeydi. Birbirimizi o sekiz ayda tedavi etmiş ve sonrasında yollarımızı ayrılmıştık.
Hayatımın en güzel anlarını onunla yaşamış ve onunla sonlandırmıştım. Bir felaket beni bekler gibi günleri sayarken anı yaşamaya başlamıştım. Ardından o girmişti hayatıma, İlkay Sezer. Sonrası ise meçhuldü, hatırlamak istemediğim anlarla doluydu. Her şey onun yüzünden olmuştu; onun yüzünden bir vicdanım yoktu mesela ya da bir doğruluğum. Onun yüzünden, Umut'a ihanet etmiş ve ona olan bütün hislerimin doğruluğunu silip almıştı.
İlkay başlı başına bir hatadan ibaretti.
Vicdanım sanki konu ne olursa olsun karşıma çıkmak istiyormuş da buna ben izin vermiyor gibiydim. Onu en derine gömmüş ve susturmuştum. Susması lazımdı çünkü kendimi koca bir yıkıma sürüklememem gerekirdi. Vicdanımla yüzleşirsem, onu toplamam zorlaşırdı ve bu beni daha berbat bir hale sokardı.
Böyle düşündüğüm anlarda ve hatta zaman zaman kendimle yüzleşmek zorunda kaldığımda tek farkettiğim, çocukken çok daha korkusuz oluşumdu. Çünkü küçükken önümde bir satranç tahtası vardı, sadece o tahta vardı. Ben, tahta ve taşlardan başka kimse yoktu çünkü iki tarafı da ben yönetirdim, ben kendime rakiptim ve kendi gücümü ortaya koyardım. Yüzleşmem ve alt etmem gereken bir şey varsa, rakibimin yani benim duygularımdı.
Şu an o duyguları kolaya kaçıp içime gömmeyi seçmiştim.
Fakat bir şeyi içinde sıkış tepiş depersen, eninde sonunda patlayacağı anı beklerdi. Duygularım ve vicdanım, sanki içimde camlar patlıyormuş gibi gün yüzüne çıkarken, bunun yüzüme yansımaması için büyük bir savaş verdim. Öyle ki, o savaşta bile hislerimi gömmeye çalıştığımdan bihabersizdim.
Bu zamana kadar yüreğimdeki çatlaklar, sanki o patlayan camların sivri uçları kalbime saplanmış da kanımla dolmuş gibiydi. Çatlaklarımın arasını kalbimin kanı doldurmuştu ve ben bu kanda boğulmak istiyordum. Öyle ki karşımda dağ gibi duran Umut Vural, bakışlarıyla bile kansız boğulmama neden oluyordu.
"Dünya," dedi, Umut, sesi fazla derinden gelmişti. "Çok küçük, öyle değil mi?" Esmer teni onu tanıdığımdan beri kusursuz görünürken, şimdi solmuş haldeydi. Esmerliğine inat uzaktan bile farkedilen göz altı morlukları fazlasıyla ön plandaydı ve kıvırcık saçları ziyadesi ile uzamıştı. Bol siyah pantolonunun cebine yerleştirdiği elleriyle tam karşımda durmuş ve öylece gözlerimin içine bakıyordu.
"Öyle," dedim, sesim sanki içime kaçmış gibiydi. Büyük ama bir o kadar da yavaş adımlarla bana yaklaşırken aramızda sadece bank vardı. Gözlerini bir an olsun gözlerimden ayırmıyordu.
"Ne işin var burada?" Olanları bilmiyordu ve şu an burada Umut'a anlatmam doğru olur muydu bilemiyordum. Bakışlarım Umut'a inat gözlerine kitlense de bazı anlarda kaçırmadan edemiyordum.
"İş," dedim sadece. İki kaşı aynı anda kalkarken bakışları korkutucu bir hâl aldı.
"İş, öyle mi?" Gözleri bu sefer tam arkamda duran Arkın'a çevrilirken, bakışlarında yavaş yavaş oluşan siniri görmemek imkansızdı. "İşin bu adamla mı?"
"Sayılır." Arkın o an başını çevirip yüzüme baktığında ben de bakmıştım. Gözlerinde merak ve aynı zamanda Umut'un tavrına karşılık gerginlik vardı.
"Ankara'da hiç kimsen yok diye biliyorum," dedi Umut, iki elini banka yasladı ve eğilerek konuşmaya devam etti. "Ne işiymiş bu?"
"Bilmene gerek olduğunu düşünmüyorum." Kısa ve net cevaplarım, Umut'un gözlerindeki keskinliği arttırıyordu.
"Doğru," dedi yaslandığı banktan ellerini çekip tekrardan ceplerine sokarak. "Benim hiçbir şeyi bilmeme, hiçbir zaman gerek duyulmadı zaten."
Gözlerimi yumduğumda içimde adeta deprem oluyordu. Kusmak istiyordum. "Hayat nasıl gidiyor? Okul mesela, derslerin nasıl?"
Umut, sinir karışımı alayla güldüğünde bu saniyeler sonra kahkahaya dönüştü. Arkasına dönüp burnunu çektiğinde yüzünde korkutucu bir ifadeyle geri önüne döndü. "Hayat," dedi, bir eli cebinden çıkmıştı. "İçine sıçtığından sonra bayağı iyi ya, harika ilerliyor." İşaret parmağıyla beni gösteriyordu. O an gözlerim Arkın'a çevrildiğinde kaskatı bir halde öylece Umut'a bakıyordu. Omuzuna dokunup bana bakmasını sağladığımda, başımla işaret yaptım. Bizi biraz yalnız bırakması gerekiyordu çünkü bu konunun yanında konuşulmasını istemiyordum. Arkın, bir bana baktı ardından tekrardan Umut'a baktığında çenesi kasılmıştı.
"Gözünün önünde olacağım," dedi, Umut'tan farksız aynı sinirli bakışları atarak. "Bir bakışın yeter, bunu bil." Bu sefer sesi daha kısıktı ve sadece benim duymamı ister gibiydi. Gözlerimin içine bakıp cümlesini kurduğunda o cam mavisi gözlerinde koruma içgüdüsü hissettim.
"O bana zarar vermeye alışık, bence bu uyarını bana yapmalısın." Arkın, Umut'un pervasız laflarına kısa bir bakış atıp hızla yanımdan ayrıldı. Bir ağacın yanında fazla uzakta olmayacak şekilde pür dikkat bizi izlediğinde, Umut da yanıma gelmişti. "Doğruyu söyle, Tülin. Ne işin var burada?" Bakışlarını sinirden ziyade özlem duygusu da kaplamıştı.
"Dediğim gibi, iş." Olabildiğince kısa cevaplar veriyordum çünkü daha aniden karşıma çıkmasının şokunu atlatamamışken, şimdi de içimdeki vicdanımın sesi susmuyor ve yüreğimde bir savaş çıkarıyordu. Umut'un bakışlarında sinir vardı, özlem vardı, öfke vardı. Hepsinden ziyade o bakışları dolu doluydu ve bu canımı yakıyordu.
"Sen neler yapıyorsun?" Ellerini tekrardan cebine yerleştirip bedenini manzaraya çevirmişti. Aynı şekilde ben de manzarayı karşıma aldığımda derin bir nefes alma ihtiyacı duymuştum.
"Kötü günleri atlattım, şimdi ise sadece işimle ilgileniyorum. Sınava hazırlanıyorum ve hayatımın belli bir süre sadece bununla sınırlı olmasını istiyorum." Kaşlarını kaldırmış, dudaklarını büzmüş ve başını ağır ağır sallamaya başlamıştı.
"Üniversiteyi burada okuyacaktın, onun için hazırlık mı yapıyorsun şimdiden?" Gözlerimin içine baktı. "Aynı şehirde olacaktık. Sen üniversite okuyacak, ben ise bizim şirkette işe başlayacaktım." Burnunu çektiğinde soğuk havaya sıcak nefesini verdi. "Böyleydi planımız, öyle değil mi? Pardon, plan değil, bir hayal." Kısa bir sessizlik oluştu. "Bir hayal," dedi tekrardan, sesi kısılmıştı. "Askıda kalan bir hayal."
Gözlerimi yumduğumda bu anın çabucak geçmesini istedim çünkü midem bulanmaya başlıyordu. Vücudum titriyordu ve bunu dizginlemek oldukça zordu. "Ben sana hiçbir zaman ihanet etmedim," dedim ve bir süre sessiz kaldım. Sanki Umut da bazı şeyleri benden duymak istermiş gibi o da sessiz kalmıştı. "O gün, beni öptüğü gün telefonda beni kışkırttı. Sinirime yenik düşeceğimi biliyordu ve buna oynadı. Yemin ederim ki yüzüne karşı bağırıp onu uyarırken, ona seni sevdiğimi söylerken ve benden uzak durması gerektiğini söylerken hiçbirini umursamadı. Beni öpmesini ben de istemezdim fakat bunu zorla yaptı. Kendi bedenimde o kirlilik hissini hissetmek istemeyene kadar saatlerim suyun altında geçti. Senin o an bunu öğrenir öğrenmez direkt yanıma geleceğini ve bunun hesabını ondan soracağını biliyordum. Seni tanıyorum, Umut. Sen gelirdin ve bunun hesabını sorarken, bunun sonu nasıl biterdi asla kestiremedim. Belki biriniz karakolda, diğeriniz ise hastanede olurdu ve ben sana hiçbir şekilde zarar gelmemesi için o gün seni hayatımdan çıkardım. Bunun nasıl bir acı olduğunu hiçbir zaman anlayamazsın fakat beni yargılamadan önce bütün yaşadıklarımızı görmezden gelemezsin." Sanki beni susturacakmış da bunu istemiyormuş gibi hızla konuşmuş ve bakışlarımı ona çevirmiştim. "Sırf sana zarar gelmesin diye seni kendi ellerimle hayatımdan çıkardım ve sen merakına yenik düşüp beni sorguya çekmeseydin biz seninle her şeyi o an sonlandıracaktık. Ama sen geldin, her fırsatta beni sorguladın ve ben daha beter vicdanımın esiri olmak istemedim. Bütün gerçeği sana söyledim ve sen beni affettin." Ağlamıyordum fakat içten içe haykırdığım için burnumu çekmem gerekmişti. "Ben hayatım boyunca bu konuda kendimi affetmeyecekken sen karşıma geçip beni affettin."
Umut sessizdi, hiçbir tepki vermeden öylece dinlemişti beni. En sonunda derin bir nefes alıp konuştuğunda o acı cümleler içimdeki camların her birini kalbime saplamıştı adeta.
"Aşıktım, Tülin. Sana bir yerden sonra hak verdim ve aşkıma kulak verdim. Bırakamadım seni. Ama sen, benim seni bırakamamama rağmen daha fazla devam edemedin. Benim sana olan aşkımı görmezden geldin." Alayla kısa bir kahkaha attığında, "Kaldıramadın bu yükü. Benim seni bırakmam gerekirken sen beni bıraktın." dedi ve yine o alaylı kahkahasını işitti kulaklarım. Aslında bu bir kahkaha değildi, acı çekişti.
"Zarar görmüşken daha fazla devam edemezdik. Hayatımız boyunca senin içinde bir şüphe, benim içimde İlkay'a karşı sinirle devam edemezdik." İki elimi hafifçe iki yana açıp kendimi gösterdim. "Şimdi bak halime, sadece senin karşında vicdanı ezilen biriyim. Artık sinir bile yok çünkü ben bütün her şeyi yok ettim. Gerekirse gidip yüzleştim, gerekirse kendimle birlikte ama günün sonunda bak, her şey yok oluştan ibaret."
"Yeni bir eve çıktım biliyor musun?" Söylediklerim uzun bir süre yanıtsız kalmıştı ve kendini bu konuya atmıştı. "Evimin bir panosu var, o panoya eve girer girmez bizim fotoğraflarımızı astım. O kadar güzel görünüyorlar ki,"
Kaşlarım çatılmıştı ve yüzüne şaşkınlıkla bakakalmıştım. "Bizim derken," dedim, kekeleyerek. "O fotoğraflarda, ikimizin olduğu fotoğrafların hepsini ben aldım. Sen ise sadece benim fotoğraflarımı aldın." Yüzümde sinirden ziyade şaşkınlık da vardı. "Benim, sadece benim olduğum fotoğrafları sen evinin panosuna mı astın?" Sesim istemsizce gür çıkmıştı.
"Evet, o kadar güzel duruyorlar ki," dedi ve bedenini tamamen bana çevirdi. "Ben, bütün hislerimi sana harcadım, Tülin. İlerleyen zamanlarda aşık olacaksam, o kişinin sana benzemesi için her şeyi yapacağım." Elleri kısa olan saçlarıma gitti. "Benimle birlikteyken sana sürekli kısa saçın yakışacağını söylerdim, fakat vazgeçtim. Benim tanıdığım Tülin, uzun saçlıdır ve ben aşık olacağım kadının saçlarını uzun ve koyu kahve yapmasını sağlayacağım." Gözlerim irice açılmış ve olduğum yerde çakılmıştım. İşaret parmağının ucu bir anlık burnumdaki bene gitti. "Buradan bakıldığı zaman hızma gibi gözüküyor ve ben o kadının hızma takmasını isteyeceğim." Gözleri baştan aşağı beni süzdü. "Tarzını senin gibi yapmasını isteyeceğim ve senin yanına yakışan hangi kıyafetler varsa ben de onları giyeceğim." Başını hafifçe omuzuna yatırdı ve hayranlıkla gözlerimin içine baktı. "Seninle hiç yaşamamış olabiliriz fakat ben, o kadınla senmişsin gibi sevişeceğim. Seni hissedere..."
Tok bir ses, o tok ses yüzüne attığım tokattan çıkmıştı ve cümlesi yarıda kalmıştı.
"Sen kafayı yemişsin," dedim. Umut'tan korkuyor muydum bilmiyordum fakat ürperdiğim apaçık ortadaydı. "Senin psikolojik tedaviye ihtiyacın var." Umut deli gibi kahkaha atıyordu. "Hayatında ilk kez bir kadın tarafından böylesine darbe yedin çünkü benden önceki kişilere sen darbeler atmıştın. Bunu bana sen söylemiştin. Hayatın boyunca ilk kez bir kadın tarafından darbe yemek senin dengeni altüst etti, beni kendine takıntı yapmışsın." Tokat attığım elimi diğer elimle silmeye çalıştım. "Sen delirmişsin."
Cümlem biter bitmez bir vücut önümde siper aldığında Umut'un kahkahası yarıda kesildi. "Konuşma bitti, ikile buradan." Arkın gelmişti.
"Çekil önümden," dedi Umut, sesi ve nefesi sinir yüklüydü.
"Uzatma, git işine!" Arkın'ın sesi o kadar baskındı ki, aralarında çok fazla boy farkı yoktu ve buna rağmen üstten bakışı bile baskınlığını ortaya koyuyordu.
"Hoşça kal, Tülin." Umut, bakışlarını Arkın'dan ayırmadan konuşuyordu. "İşinde başarılar, tabii mümkünse." Direkt arkasını dönüp ağaçların arasında kaybolurken sadece kısa bir süre benimle göz teması kurmuştu. Gözden kaybolana kadar olduğumuz yerden kımıldayamamıştık ve bunu bozan Emre olmuştu. Arkın, birkaç saniye gözlerime bakıp arabanın ön yolcu koltuğuna geçerken ben de tam arkasına yerleşmiştim. Tam arkasındaydım çünkü çaprazında olsam bile beni bazı hareketleri ile görebilme şansı vardı. Bakışlarını üzerimde hissetmek istemiyordum.
"Tülin, sana diyorum duymuyor musun?" Bakışlarım hızla Emre'yi buldu. "Yarından itibaren çalışmalara başlıyoruz. İlk birkaç gün bizimkilerle birlikte çalışacaksın. Sonrasında bizim için aniden göreve gitme durumu söz konusu olabilir. Her sabah saat altı da kalkacaksın, düzenli bir şekilde kahvaltını yapıp Arkın'ın söylediği takviye ilaçlardan içeceksin. Sonrasında bizim evden karargaha koşu yapacaksın, merak etme çoğu zaman ben de seninle birlikte olacağım. Düzene alıştıktan sonra Ankara'ya da alışmış olacaksın, bazen benim yanında olmama bile gerek kalmayacak."
Arkın boğazını temizleyip beni hesaba katmadan Emre'ye doğru konuştu. "Takviyeleri sabah akşam aç karnına içsin."
"Ben buradayım, Arkın!" İstemsizce sesim yüksek çıktığında Emre ve Arkın aynı anda yüzüme bakmıştı. "Hesaba alman gereken kişi benim, Emre değil." Arkın şaşırmıştı fakat bunu çok kısa süreli tutarak içinden kısa bir kahkaha atıp önüne döndü. Sinir dolu bir gülüştü, o sinir mavi gözlerine de yansımıştı. Sağ eliyle burun kemerini ovuştururken, bunu kısa aralıklı mesafeden görebiliyordum. Emre ikimize de şaşkınlıkla bakarken ne olduğunu anlamamış olacak ki konuşmaya kaldığı yerden devam etti. Gergin ortamı ortadan kaldırmak ister gibiydi.
"Koşu sonrası bizimkilerle spor yapacaksın. Sana yavaş yavaş birkaç hareket gösterecekler ve belli bir süreden sonra gerçekten dövüşmeye başlayacaksınız. Ne gösterirlerse iyi izle ve iyi öğrenmeye çalış çünkü bizimkilerin acıması yoktur." Emre, arabayı hızla sol tarafa sürdüğünde olduğum yerde biraz fazla sarsılmıştım. "Şafak sana matematik dersi verecek, aynı zamanda karısı da edebiyat. Diğer dersler için özel hoca ayarlandı ve her gün onlardan ders alacaksın. Sporun öğlene kadar sürecek, öğleden sonra ise ders çalışacaksın. Akşam altıdan sonra ise serbestsin." Derin bir nefes alıp tam lafa girecekken Emre lafımı bıçak gibi kesti. "Arapça bildiğini biliyorum, Tülin. İngilizce ve Rusça da öğrenmeye başlayacaksın. Bu iki dilde gelişmeni istiyorum ve eğer istersen Almanca da. Bunlar senin her zaman yararına olur."
"Emre hepsini yapacağımdan şüphen olmasın fakat sence de biraz fazla değil mi?" Emre dikiz aynasından yüzüme baktığında lafıma devam ettim. "Ben havacı olmak istiyorum ve İngilizce dili bana yeterdi, Rusça ve Almanca fazlaya kaçıyor. Ayrıca gerekli şekilde spor yapsam yine yeter fakat sen dövüşmekten, koca kas kütlesi adamı yere sermemden bahsediyorsun. Söylesene, fazlasına ne gerek var?" Emre bakışlarını yola odakladığında bir süre sadece sessiz kaldı. Ardından konuşmaya başladığında o cümleden sonra konuşmaya devam etmek istemedim çünkü beynim daha fazla laf kaldırabilecek gibi değildi.
"Her şey iyiliğin için, her şey çok daha iyi olman için.
♟️♟️♟️
Yaklaşık bir saatlik yolculuktan sonra, Arkın arabadan inmiş ve Emre ile yalnız kalmıştık. Arkın yanımızdan ayrılırken bana karşı tek kelime bile etmemişti. Emre arabayı eve doğru sürerken gök gürültülü yağmur yağmaya başlamıştı. Yol boyunca hiçbir şey konuşmamıştık ve eve gelir gelmez direkt odama çıkıp valizimdeki kıyafetleri dolabıma yerleştirmeye başlamıştım çünkü biraz daha valizde kalmaya devam etselerdi hepsi kırış kırış olacaktı.
Bütün yaşananları düşünmemeye çalışıyordum ve elimden geldiğince kendimi meşgul ediyordum. Öyle ki elime bir bez almış ve temiz olan odamı tekrardan temizlemeye başlamıştım. En sonunda akşam üstü sıcak bir duş almış ve kafamdaki düşünceleri hepten atmıştım.
Üzerime polarlı pijama takımı giymiştim ve salonda çizgi film izliyordum. Gözlerimde hâlâ güneş gözlüğü vardı ve bu durumdan şimdiden sıkılmaya başkamıştım. Çıplak gözle ekrana bakmam yasaktı. Emre mutfakta yiyecek bir şeyler hazırlarken benim burada boş boş oturmam doğru değildi fakat ona yardım etmemi istememişti. Öyle ki çizgi film izlemekten bile sıkılmıştım, elim telefonuma gittiğinde içimden babamı aramak gelmişti. Öyle de yaptım, telefonun ucunda babamın sesini duyduğumda istemsizce gülümsedim.
"Kızçem," dedi babam, sesi neşeliydi.
"Baba, nasılsın?"
"Sen aradın çok daha iyi oldum." Arkada annemin sesini duyuyordum, Kara ile ilgileniyordu. "Sen nasılsın? Güzel mi Ankara? Hava durumunu takip ediyorum senin için, sakın ince giyineyim deme. Sen nadiren hasta olursun ama olduğun zaman da yataklardan kalkamazsın."
Sadece gülüyordum ve öylece babamı dinliyordum. "Yarından itibaren çalışmalara başlayacağız, günlerim çok yoğun geçecek." Gözlerim sızlamaya başlamıştı çünkü içimde ağlama isteği yüzünden gözlerim dolmuştu. "Göz operasyonum sorunsuz geçti, sürekli güneş gözlüğü takıyorum mikrop kapmaması için. Yarın çıkarır atarım bir köşeye onu da, iyiyim ben." Burnumu çekiyordum ama aynı zamanda dudaklarımda ki gülümseme bir türlü solmuyordu. Babamla konuşmak böyle bir şeydi, ona içimi dökmek onun yanımda olduğu için daima gülümsemek gibiydi. "Baba, sence ben başarabilir miyim? O güç içimde fazlasıyla var fakat duygularımı derinlere gömdüm derken tekrardan dirilmelerinden korkuyorum. Emre bana, kocaman bir adamı zamanla yere serebileceğimi bile söylüyor. Sence yapabilir miyim? Çok zayıfım ben, her gün sabah akşam takviye ilaçlar kullanmaya başladım. Zamanla beni olduğumdan daha farklı görmek sizi şaşırtır mı? Baba, beni hâlâ o masum kızın olarak görebilir misin? Ben her şekilde senin kızçen olur muyum sence?"
Ağlamaya başlamıştım çünkü günlerdir, belki de aylardır yaşadıklarımı içimde tutmaktan sıkılmıştım. Bugün sıkış tepiş içime attıklarım patlamıştı ve madem ki bazı şeyler patlıyor, her şey patlasın düşüncesiyle bugüne sığdırmıştım her şeyi. Yarın yeni adımlar atacaksam, en azından içimde patlama isteği olmadan bunu yapmalıydım. Bugün kendime duygusallıkta izin vermiştim.
"Ben seni on iki yaşındayken tanıdım. Sen beni ilk zamanlarda istemedin fakat ben sana her daim hak verdim. Annenle nikahımız kıyılırken onca kalabalığın içinde alkışlamayan sadece sendin, beni kabullenmiştin fakat içinde hala o korku vardı." Derin bir nefes almıştı, onun da ağladığını hissetmiştim. "Kızım, benim minik kızçem. Şu an senin hayatında yenilikler ve bazı değişimler olabiliyor, sen bütün bunlara razı geliyorsun fakat içinde o korku var. Şimdi anladın mı ne demek istediğimi? Annenle evlenmeme razı gelip içten içe korktun ama şimdi beni kendinden bile çok sever oldun. Şimdi de kariyerine adımlar atıyorsun ve korkman çok normal çünkü neler olacağını tahmin edemiyorsun."
Göz yaşlarımı hızla silmiş ve sesli bir şekilde burnumu çekiştirmiştim. "Haklısın baba, ben sadece sizden ilk defa böylesine ayrı kalıyorum ve aynı zamanda sizi kaybetmekten korkuyorum." Babamın söylediklerinden sonra kendimi hemen toplamıştım fakat sesim fazla buğulu çıkıyordu.
"Korkma, korma çünkü annenin her zaman bir bildiği vardır. Sen bu yola boşuna girmedin, annen Emre'ye güvenmeyi seçti ve tek mirasını ona emanet etti. Aynı zamanda senin yapacağın her hamlede arkanda dağ gibi bir ailen olduğunu sakın unutma. Emre'yi bir abi olarak gördün ve eminim ki oda her koşulda senin yanında olacak." Tam o sırada Emre, elinde bir havluyla birlikte salona girmiş ve kapıya yaslanmıştı.
"Eminim ki Emre abilik görevini, babalık görevinden ve vatan görevinden çok daha iyi yapacaktır." Emre'nin yüzünde derin bir gülümseme olmuştu. "Sana bir haberim var, sürpriz daha doğrusu." Oturduğum yerden doğruldum. "Ben soyismim için davayı açtım, Emre'nin bir yakını gönüllü avukatım oldu. En kısa zamanda artık ben de gerçek bir Altun olacağım."
Birkaç saniye sadece sessizlik oldu. Telefonun ucunda çıt çıkmazken en sonunda annemin sesi kulaklarımı doldurdu. "Dikkatli ol, Tülin. Davayı açtığını o adam öğrenirse ki eninde konunda öğrenecek, sana bir şekilde zarar vermek isteyecek. Kendini olabildiğince kolla, Emre olmadan sakın dışarı çıkma. Duyuyor musun beni, Tülin."
Sıkıntılı bir nefes verdiğimde gözlerimin kenarında biriken yaşları siliyordum. "Duyuyorum anne," dedim daha dinç konuşmak için burnumu çektim. "O adam bana hiçbir şey yapamaz. Benim olduğum yere adım atamaz, hamle yapamaz. Yıllar önce yapıldı bu anlaşma ve benim dokunulmazlığım var, en ufak hamlesinde kendi kaybeder."
Annem alayla gülüyordu. "O kadar safsın ki, o adamın gücünü fazla hafife alıyorsun. Hatırlasana, sırf kirli işlere bulaştığı için Yarkın'ın ve Devin'in soyismi Yazgan değil, benim kızlık soyismim olmuştu. Sonrasında onlar da o adamın zoruyla soyisimlerini değiştiler. Bunu benimle boşanır boşanmaz yaptı ve sende bunu öğrenir öğrenmez o günden beri soyismini değişmek istiyorsun. Senin değişmek istediğini öğrenince dayını arayıp tehtid etmişti. Seni öldürmekle ya da beter hâle getirmekle tehtid etmişti ama sen hiçbir zaman umursamadın. Küçüktün, hatırlamıyordun hiçbir şeyi ve şu an sana bu yüzden o tehtidleri boş geliyor." Annem derin bir nefes aldı. "Vazgeç bu işten, o davayı geri çek."
Gözlerim irice açılırken olduğum yerde çakılmıştım. "Asla," dedim, sesim olduğundan gür çıkmıştı. "Ölürüm de dönmem davamdan."
Annem ağlamaklı bir ses tonuyla, "Asıl vazgeçmezsen öleceksin, anla şunu." dedi ve derin bir iç çekti.
Salonun içinde voltalar atıyordum. "Yıllardır üzerimde taşıyorum ben bu lekeyi, onun soyismini kullanacağıma gerçekten de ölmeyi yeğlerim. Ben, davamdan vazgeçmem. Hiç kimse, Yazgan'lar bile bana hiçbir şey yapamaz. O soyisim değişecek, işte o kadar." Telefonu annemin yüzüne kapattığımda kendimi direkt koltuğa bırakmıştım. İki dirseğimi diz kapaklarıma dayayıp yüzümü avuçlarımın arasına aldığımda, sakinleşmek için derin derin nefesler veriyordum. Yanımda bir hareketlilik hissettim, Emre yanıma oturmuştu. Ne o konuşuyor ne de ben, dakikalarca o şekilde durmuştuk.
"Ne sana, ne de ailene hiçbir şey olmayacak." Eli sırtımı sıvazladığında rahatladığımı hissetmiştim. "Ben hep yanınızdayım, her zaman olduğu gibi."
Ellerimi yüzümden çekip geriye doğru yaslandığımda koltuğun köşesinde duran güneş gözlüğünü geri yüzüme taktım. Hızla ayağa kalktığımda iki elimi birbirine vurup yüzüme geniş bir gülümseme yerleştirdim.
"Şefim, bize neler yaptınız acaba söyler misiniz?"
Emre kısa bir kahkaha attığında oda ayağa kalkmıştı. Çenesinin hizzasına geliyordum ve başıyla mutfağı işaret ettiğinde hızla oraya doğru yürümeye başladım. "Bayılıyorum senin şu neşene. Sanki az önce annenle tartışmamış gibi nasıl bu kadar iyi rol yapabiliyorsun?" Mutfağa girdiğimizde direkt sağ tarafta bulunan masaya ilerlemiş ve sağ taraftaki sandalyeye oturmuştum. Emre tavuklu mantar sote yapmıştı."
"Rol yapmıyorum, sadece olumsuzlukları uzun süre yaşamayı seven bir insan değilim. Ayrıca en sevdiğim yemeği nerden biliyorsun?" Emre, şarap şişesini açıp bardaklara dolduruyordu. Sol yanıma, masanın baş köşesine oturduğunda kadehini eline aldı ve benim de almam için çenesiyle işaret yaptı.
"Sadece tahmin," dedi ve elindeki kadehi, kadehimle tokuşturdu. Ben sadece bir yudum içerken, Emre birkaç yudum içmişti. Kendimi mantarın güzelliğine teslim etmek istiyordum ve öyle de yaptım. "Afra, davanın dokuz gün sonra olacağını söyledi." Şaşkınlıkla yüzüne bakarken yüzünde muzip bir gülümseme vardı.
"Soyisim değişme süreci tek davada sonuçlanabiliyor mu?" Emre başını hızla olumlu anlamda salladığında çatalına tavukları batırıyordu.
"Evet, dokuz gün sonra istediğin gibi Tülin Altun olacaksın." Heyecanlanmıştım, mutfağı benim kahkahalarım sararken kendimi tutamayıp Emre'nin boynuna sarıldım. İçtenlikle karşılık verdiğinde daha da sıkı sarılmak istemiştim. Kendimi geri çektiğimde, "Davanın bu kadar kısa süre sonra olması normal mi peki? Bu gibi davalara bir, bilemedin iki ay sonrasına tarih veriliyor. Bana fazlasıyla erken gibi geldi de," dediğimde yemeğimi yemeye devam ettim.
"Evet, aslına bakarsak erken ama Afra ile bir olup araya birilerini sokunca her şey çok daha kolay olabiliyor. Şimdi yemeğini ye ve bundan sonra tablonun ayrıntılarını kurcalamaya kalkışma." Dediklerine içten bir şekilde gülümsediğimde, Emre'nin gücüne bir kez daha hayran kaldım. Askerlerin, hele ki rütbesi yüzbaşı olanların bu denli güce sahip olduğunu şu ana kadar tahmin bile edememiştim. Fakat Emre beni her defasında şaşırtmaya devam ediyordu. Bu normal miydi bilmiyorum fakat arkasında bir sihir olduğu aşikardı.
Daha fazla, tıpkı emrenin de dediği gibi tablonun ayrıntılarında kaybolmak istemediğimden kendimi akışa bıraktım.Yemek sonrası direkt odama çıkmıştım. Camın kenarında oturup dışarıyı seyrederken saatin daha uyumak için çok erken olduğunu farkettim, Ankara güzel bir şehirdi ve bunun tadını çıkarmak istiyordum. Madem ki ilerleyen günlerim çok daha yoğun geçecekti, bugün biraz kaçamak yapmak istemiştim.
Hızla oturduğum yerden kalkıp kıyafet dolabımı açtım ve içinden birkaç kıyafet çıkardım. Siyah bir kot pantolon, aynı renk bluz ve deri ceketi hızla üzerime geçirdim ve sonrasında kabarık olan saçlarımı düzleştirmeye başladım. Saçlarımın ardından makyajımı yapmaya başladığımda çok abartıya kaçmak istememiştim. Göz makyajını şu an için tercih etmiyordum çünkü gözlerimde alerjik bir durum yaratsın istemezdim. Kapatıcı ve rujdan başka hiçbir şey uygulamamıştım yüzüme. Yanıma sadece telefonumu ve kredi kartımı aldığımda odamdan çıkmıştım. Salona indiğimde Emre telefon görüşmesi yapıyordu. Beni farkettiğinde görüşmeyi kısa kesip hızla kapattı. Böyle hazırlanmama şaşkınlıkla bakarken direkt lafa girdim.
"Biraz gezmek istiyorum fakat yalnız başıma," dedim ve birkaç adım ona yaklaştım.
"Bunun mümkün olmadığını biliyorsun." Telefonunu koltuğun üzerine doğru atarken iki kolunu birbirine kenetledi.
"Korumasız gezemeyeceğimi sen söylemiştin. Peşimde biri olsun fakat beni rahatsız etmesin, bunu istiyorum sadece." Başımı omuzuma doğru yatırdım. "Çok bunaldım, Emre. Biraz yalnız kalmaya ihtiyacım var." Emre sıkıntılı bir nefes verdiğinde onaylarcasına başını salladı. Yüzüme kocaman bir gülümseme yerleştirdiğimde kapıya doğru ilerliyordum. "Teşekkürler, Yüzbaşı Emre Bozkurt."
"Çok geç kalma," diye seslendi arkamdan fakat ben çoktan evden çıkmıştım. Dışarıda yağmur yağmıyordu, hava serin de değildi ama o yağmur hissiyatını hissetmemek elde değildi. Emre'nin evi anayola yakındı ve anayolun üzerinde karargah bulunuyordu. Bu yüzden oturduğu mahallede genellikle askerler de vardı. Hatırladığım kadarıyla iki sokak ötesi caddeye çıkıyordu ve sonrasında semtin çarşısına ilerliyorduk. Yaklaşık yirmi dakikalık yürüyüş sonrası caddeye çıkmıştım, biraz kalabalıktı ve etraf ışıl ışıldı. Etrafı iyice ezberlemeye çalışıyordum, olabildiğince her noktaya bakıyordum. On dakika sonrasında kendimi çarşı yoluna atmak yerine caddeden bir sokağa sapmıştım. Sokaktan müzik sesleri geliyordu ve bu sokağın sadece kafelerle değil, birkaç bar ile de çevrili olduğunu anladım. Kafelerde genellikle orta yaşlı insanlar ya da ailesiyle gelenler vardı. Yol boyunca sadece iki tane bar görmüştüm ve onlarda da doğal olarak gençler bulunuyordu. Sokağın sonunda bir bar daha vardı ve o barın dönüşünde çarşıya çıkılıyordu. Bu sokak çarşı için kestirme yol olarak da kullanılıyor olmalıydı. Kendimi direkt o bara attığımda beni loş sarı ışıklar karşılamıştı. Güneş gözlüğü takmama rağmen dışarının ışıl ışıl olması gözlerimi yormuştu fakat burada gözlükleri çıkarabilirdim. Kendimi direkt en köşedeki sandalyeye atıp barmenden bir kadeh şarap rica ettim.
"Keşif saatleri bakıyorum da," dedi bir ses arkamdan. Bu ses tanıdıktı. Arkın, yanımdaki sandalyeye oturduğunda bakışlarında hâlâ terslik vardı.
"Ters ters bakmaya devam etmeseydin seni de davet ederdim." Arkın küçük bir kahkaha attı.
"Nasıl olacak o? Numaramı sana verdiğimi hatırlamıyorum."
Barmen şarabı önüme bıraktığında direkt yudumlamaya başladım. "Dumanla haber yollardım. Unuttun mu, ben gök tanrısıyım. Gökte dumanlarla seni davet ettiğime dair mesaj alırdın."
Arkın'ın yüzünde muzip bir gülümseme olmuştu ve barmene karşı elini salladığında, barmen önümüze bir tepsi dolusu tekila ile gelmişti.
"Arkın, inan sarhoş olmaya hiç niyetim yok." Önümden şarabımı almış ve shot bardağını koymuştu.
"Kaçmak istediğin bütün o soruları ben sana soracağım, istersen sen de bana sorabilirsin. Kaçmaya çalıştığının farkındayım, bugün yüzleşeceksin." Yüzüne ters ters baktığımda o hâlâ sırıtarak beni izliyordu. "Merak etme, sarhoş olmana izin vermem." Madem oyun oynamak istiyordu, oyunu kuralına göre oynamak gerekirdi. Dönen sandalyemi tamamen ona doğru çevirdiğimde elerim hâlâ yüksek masadaydı. Ne yapmaya çalıştığını anlamıştım, sabah yaşananların ayrıntısını öğrenmek istiyordu. Direkt sormak yerine böyle bir yol izlemişti anlaşılan.
"Sor," dedim, elimi çenemin altına yerleştirerek.
"Sabah ki o adam kimdi?" Tam da tahmin ettiğim gibiydi.
"Eski sevgilim," dedim hiç kaçınmadan.
"Neden ayrıldınız?"
"İki soru sorulduğunu bilmiyordum." Arkın kısa bir süre yüzüme baktığında soru sorma sırası bendeydi. "Sevgilin var mı?"
"Yok," dedi, direktmen.
"Neden yok?"
"İki soru sorulduğunu bilmiyordum." Arkın'ın yüzü sinsi bir bakışa bürünmüştü. Soru sorma sırası ona geçmişti. "Neden ayrıldın o çocukla?"
"Benim ayrıldığımı nereden çıkardın?" Arkın, az önce içtiğim şaraptan bir yudum alırken yüzüme ters ters bakıyordu.
"Lafı dolandırma, neden ayrıldınız işte onu soruyorum."
Derin bir nefes aldığımda bakışlarım önümde duran tekilaya kaymıştı. Hayır, elimden geldiğince içmeyecektim. "Eski sevgilim yüzünden." Arkın'ın kaşları çatıldığında ve yeni bir soru sormak için nefes aldığında işaret parmağım direkt dudaklarına gitti. "İkinci sorular, yasak. Kuralına göre oyna." Arkın'ın sanki nefesi kesilmişti ve sadece başını sallamakla yetindi. "Neden sevgilin yok?"
"Beni anlayacak birinin karşıma çıkacağını düşünmüyorum. Yani, bu yaşıma kadar çıkmadıysa bu saatten sonra da pek çıkacağını zannetmiyorum."
Bakışlarımı başka bir yöne çevirdiğimde, "Bence her insan anlaşılır, asıl olay anlamak isteyip istememekte." dedim ve tekrardan o cam mavisi gözlerine baktım. Göz bebekleri büyümüştü ve böylesi çok daha güzeldi.
"Eski sevgilin yüzünden, diğer eski sevgilinle neden ayrıldınız?" Derin bir nefes aldığımda tekrardan odağımı Arkın'a çevirmiştim. Böyle söylenince kulağa ne kadar da tuhaf geliyordu.
"Çok sıkıcı bu sorular. Cevaplarım, sorun değil fakat shot atmamak için bir çabam bile yok. Keyfe keder içilmez bunlar, içmemi sağlayacak sorular sor."
Arkın elini yanağına dayadı, bakışları baygın bir şekilde gözlerime kenetlenmişti. Gözlerinde o ifadesizlik vardı, fakat derinlerde o bakışlarını bana bağlamış gibiydi. Sadece bakıyordu ve bu bakış çok derindendi. "Cevap vermedin," dedi ve bunu derken bile ifadesizdi.
"İlişkim olmasına rağmen sürekli beni rahatsız etmesi ve en sonunda beni zorla öpmesi, ayrılmamız için yeterli bir sebep."
Arkın'ın bakışları daha da derinleşti. Verdiğim cevaba hiçbir tepki vermezken, dudaklarını aralayıp usulca konuştu. "Sor."
"Burada ne işin var?"
İfadesiz yüzü o kusursuz gülüşüyle tamamlandı. "Bayağı zor bir soruymuş," dedi ve hafifçe doğruldu. "Emre'nin ricası üzerine buradayım."
Gözlerim irice açılırken birkaç saniye sadece gözlerine baktım, o ise sırıtarak gözlerini bir an olsun benden ayırmıyordu. "Sen doktor musun, gizli asker misin, koruma mısın, nesin sen?" Arkın bu sefer gür bi kahkaha atmıştı. "Gülme, cevap ver bana nesin sen?"
"Doktorum tabii ki. Yakında bir hastanede asistan doktor olarak çalışmaya başlayacağım fakat o zamana kadar Emre, karargahta görevden gelen yaralı askerleri ön muayene etmem için beni karargaha yerleştirdi." Cümlesi biter bitmez hemen başka bir soru soracakken lafımı bıçak gibi kesti. "Burada sadece benimle tanıştın ve belki herhangi bir durumda tanıdık birinin olmasını isteyeceğini düşünmüş Emre, ilk beni aradı anlayacağın." Şaraptan küçük bir yudum aldı. "Bu her zaman için geçerli değil, işim gücüm yok çocuk bakıcılığı yapacak değilim."
Ne kaşlarım çatılmıştı ne de dik dik yüzüne bakıyordum, aksine alaylı bir gülümsemeyle karşılık vermiştim. "Bir çocuğa tekila shot içmesi için küçük bir oyun teklifi sunmak pek bakıcı işi değil zaten."
"Hiç aşık oldun mu?"
İşte şimdi kaşlarım çatılmıştı. Verdiğim cevabı umursamadan soru sormasından ziyade, sorduğu soru beni dumur etmişti. "Ne," dedim, bu soruya hazır değildim.
"Soru sırası bende, hiç aşık oldun mu diyorum." Elinde küçük bir kağıt vardı ve durmadan o kağıda şekiller vermeye başlamıştı.
"Aşk duygusunu bilseydim bir söz yazarı olarak saatlerce konuşabilirdim ama hayır, hiç yaşamadığım bir duygunun edebiyatını yapamam."
Derin bir nefes alıp sırtını sandalyeye yasladığında soru sorma sırası bana geçmişti. Shot bardaklarına yavaş yavaş tekilayı doldurmaya başlamıştı. "Korkma, biraz acı bir tadı vardır fakat tuz ve limon bu acının üzerini örter."
Tek kaşımı kaldırıp yüzüne baktığımda o zorlu sorulara geçtiğimizi anlamıştım.
"Bu gecenin sonu nerede ve nasıl bitecek?"
"Ne?"
"Seni gecenin sonunda ne bekliyor, Arkın Yazgı Tekinoğlu?"
Yaklaşık iki dakika boyunca sadece gözlerimin içine bakmıştı. Sonrasında shot bardağının kenarına yapışan tuzları yalayıp tek yudumda tekilayı içtiğinde direktmen ağzına bir limon attı. Yüzünü hafifçe buruşturdu ister istemez. Limonun ekşiliğinden olmalıydı. "Bilmediğim sorulara cevap vermem." Ağzından nefesini verip burnunu çektiğinde göz bebekleri daha da büyümeye başlamıştı. Mavileri koyulaşmıştı adeta. "Benim hakkımda düşündüklerini söyle."
Sadece birkaç saniye yüzüne baktığımda ona doğru biraz yaklaşttım. "Tuhafsın, her an ne yapacağını kestiremiyorum. Dün beni hesaba almayışına sinir olmuştum fakat bu sabah gülümseyerek beni karşıladığında çok şaşırdım. Dengesizlik var galiba," dedim, bu aslında soru niteliğindeydi ve cevap vermesi için yüzüne bakıyordum.
"Biraz," dedi Arkın, eliyle göstererek.
"İnkar da etmiyoruz. Sabah yaptığın o şey de çok hadsizceydi, patavatsızcaydı, yersizceydi." Sanki bunu hatırlarken bir anlık yüzünün düştüğünü ve pişman olduğunu cam mavisi gözlerinde görmüştüm. "Soruyorum," dedim, iki elimi yavaşça önümüzdeki masaya vurmuştum. "En son ne zaman altına işedin?" Soruyu sorar sormaz dudaklarımdan dışarı fışkıran kahkahama engel olamamıştım. Arkın ise kahkahamı gülümseyerek izliyordu ama bakışlarında acı bir hal vardı. Shot bardağına tekilayı doldurup içtiğinde, ne tuzu yalamıştı ne de ağzına limon atmıştı. Elime bir limon alıp ağzına götürdüğümde yemesini bekledim. "Aç ağzını ve ye şunu, ağzını acı tat kaplamasın." Arkın'ın bakışları daha da derinleşirken, gözlerini gözlerimden ayırmadan elimdeki küçük limon parçasını ağzına atmıştı ve hatta parmağımın ucunda dilini hissetmiştim. Bu soruya neden cevap vermediğini anlamazken, acı bakışlarında bir nedeni olduğunu anlamıştım.
"Bana biraz çocukluğundan bahset." Arkın'ın sorusuyla birlikte direkt yüzüm düşmüştü. Elime tekila şişesini aldım, yavaşça shot bardağına doldurdum ve tuzunu yalamadan tek yudumda içtim. Ağzıma en büyüğünden limon parçasını kabuğuyla birlikte attığımda yüzümde rüzgar esmiyordu. Gözlerim cam mavisi gözlere kenetlenmiş gibiydi. "Limon yerken nasıl olur da yüzün buruşmaz?" Küçük bir kıkırdama dudaklarımdan dökülürken fısıldar gibi konuştu. "Tuhafsın."
"Senin kadar değil. Ayrıca alışığım ben, severim limonu." Dayanamayıp bir dilim daha atmıştım ağzıma. "Yemeyi ve suyunu içmeyi severim, emmesi bile güzeldir. Denemek ister misin?" Bir dilim de Arkın'a uzattığımda küçük bir kahkaha atıp başını olumsuz anlamda salladı.
"Şimdi değil."
"Ne? Ne dedin, anlamadım?" Müziğin sesi şiddetini arttırmıştı ve Arkın'ın son cümlesini duyamamıştım.
Arkın kulağıma eğilip nefesini vererek konuşmaya başlamıştı. "Soru sorma sırası sende."
"Bu gecenin sonunu yaratmak elinde olsaydı, nasıl bir son yazardın?" Arkın'ın yüzündeki gülümseme yavaş yavaş sönmüştü fakat asla kaybolmamıştı. Aramızdaki mesafe biraz daha kapanırken gözlerimin içine bakarak şişeyi almış ve bardağa doldurmuştu. Aynı pozisyonda kalarak gözlerimin içine baka baka bardağı kafasına dikerken, yüzünde mimik oynamadan yutuvermişti.
"Kalkalım," dedi, elindeki bardağı biraz ileriye doğru sürükleyerek. Direkt ayağa kalktığında ben de kalkmıştım. Hesabı ben ödemek isterken beni durdurmuştu, ısrar etsem de fayda etmeyeceğini anlayınca pes etmiştim. "Bir sonrakinde eminim ki senden olacak, Tülin Altun."
Dışarıya çıktığımızda yağmur çiseliyordu. Etraf kalabalıktı ve yağmurdan kaçan insanlar kendilerini kafelere ya da barlara atıyordu. "Bir sonrakinin olacağını düşünebilen insan, gecenin sonunu düşünemiyor." İmayla yüzüne bakıp güldüğümde gözlerinde kısa bir an sadece hayranlık görmüştüm. Ara sokaktan girip direkt çarşıya çıktığımızda hemen sağ tarafta siyah bir araba vardı. Ön koltuğun kapısını açmış ve oturmam için beklemişti. Öyle ki oturana kadar sadece gözlerinin içine bakmıştım ve Arkın, çenesini dik tutarak üstten üstten bakmakla yetinmişti. Tam karşıdan kuvvetli bir rüzgar estiğinde, Arkın'dan gelen deniz kokusu burnumu doldurmuştu.
Arabayı çalıştırır çalıştırmaz radyo açıldı ve bildiğim bir şarkı çalmaya başlamıştı. Yol boyunca hiç konuşmamıştık, sessizce çalan şarkıları dinliyorduk. Eve mi ya da başka bir yere mi gidiyorduk bilmiyorum fakat eğer eve gidiyorsak, Arkın yolu olabildiğince uzatıyordu. Hoş, bu işime gelmişti çünkü radyoda üst üste sevdiğim şarkılar çalmaya başlamıştı ve yağmur eşliğinde arabada ilerlemek çok iyi gelmişti. Vücudumda dolaşan alkol sayesinde uyku bedenimi esir almış haldeydi. İki kolum birbirine kenetliyken biraz daha yayıldım oturduğum yere. Deniz kokusu daha yakından geliyordu ve bu uykumu getirmişti. Acaba ben nasıl kokuyordum? Kendi kokumu merak etmenin sırası mıydı acaba?
"Limon," dedi Arkın, daha çok fısıldar gibiydi.
"Ne?"
"Kokun, limon gibi." Hızla başımı yasladığım yerden kaldırıp yüzüne baktığımda, Arkın bir yüzüme bir de yola bakıyordu.
"Sen benim aklımdan geçenleri okudun," dedim ve biraz daha yaklaştım.
Arkın o etkileyici gülümsemesini yüzüne yerleştirdi. "Nasıl koktuğunu mu düşünüyordun?" Hızla başımı salladığımda araba durdu. Eve gelmiş olmalıydık. "Limon gibi kokuyorsun. Limonun yaprakları gibi,"
Sadece gülümsemekle yetindim. Emniyet kemerini çıkarıp kapıyı açtığımda, Arkın da inmişti. "Bize mi geleceksin?" Gülerken usul usul başını salladı olumsuz anlamda.
"Sana göre doktor, gizli asker ve korumaydım öyle değil mi?" Sorusuna karşılık başımı onaylarcasına salladığımda, başıyla Emre'nin evinin hemen yanındaki evi gösterdi. "Artık komşu da sayılırız."
Yok artık, der gibi yüzüne baktığımda yağmurun hızı artmıştı. Tam o sırada Emre evden çıkmış bize bakıyordu.
"Arkın," diye seslendi Emre. Eliyle eve gelmemizi işaret ettiğinde, emir büyük yerden, der gibi Arkın'ın yüzüne baktığımda halinden memnun gibiydi. Hızla eve girmiş, ceketlerimizi çıkarıp direkt salona geçmiş ve kendimizi bir koltuğun iki ucuna atmıştık. Emre, sade bir Türk kahvesi yaparken o an başımın ağrıdığını hissetmiştim.
"Alışıktın hani," dedi Arkın halime bakarak.
"Baş ağrım alkolden değil, yağmurdan." Koltuğa daha beter yayıldığımda bacaklarımı Arkın'a doğru uzattım.
"Romatizmanın başka şekilleri de varmış," dedi Arkın, gözleri uykusu geldiğini belli eder gibi küçülmüştü.
"Doktor olan sensin, hadi bul derdime bir çare." Arkın sadece gülerek cevap verdiğinde içeriye Emre girmişti, elinde kahve tepsisi vardı. "Bu da asker mi evin hanımı mı belli değil." Arkın, dediğime karşılık gülüşünü saklayarak kahkaha attığında, Emre ters ters yüzüme bakıyordu.
"Çok söylenme de iç şunu." Tepside duran ağrı kesici ilacı gösterdiğinde hızla ağzıma atıp su yardımıyla içtiğimde, Arkın da ilaçtan alıp içmişti. "Neler yaptınız?" Emre, tam solumuzda bulunan tekli koltuğa oturduğunda Arkın'la göz göze geldik.
"Çarşıyı gezdik."
"Bara gittik."
Gözlerimi kocaman açıp Arkın'a baktığımda, ne var, der gibi kaş göz işareti yaptı. "Çarşıda biraz gezip bir bara gittim, orada biraz oturup geri geldik işte." Sehpada duran kahveden bir yudum aldığımda istemsizce yüzümü buruşturdum. "Telvesi çok fazla, iyi fal bakılır bununla."
Arkın, Emre'ye kısa bir bakış atıp konuşmaya başladı. "Bi' falcı bacımız eksikti." Emre küçük bir kahkaha attığında sırtını koktuğa yaslamıştı.
"Fazla olan neyiniz var ki?" Oturduğum yerde bağdaş kurdum ve Arkın da hafif doğrulurken, Emre'yle kısa bir an göz göze geldiler.
Arkın, eliyle Emre'yi gösterdiğinde, "Yüzbaşı Emre Bozkurt, kendisi Kurt Timinin komutanıdır. Aynı zamanda abimiz de sayılır," dedi ve tekrardan gözlerimin içine baktı. "Üsteğmen Batın Kozan, en hanımcımız. Karım da karım diye geziyor ortalıkta." Arkın, kahvesinden bir yudum aldığında Emre lafa girmişti.
"Afra, onun hayatta kalabilmesi için bir neden."
Arkın başını onaylar şekilde salladığında, "Tıpkı senin gibi, senin nedenin ise, Zuhal." dedi ve anlatmaya kaldığı yerden devam etti. "Üsteğmen Şafak Sönmez, evlidir ve bir kızı vardır. Şafak abinin de hayatı tamamen onlardan ibarettir. Timin en aile babası adamıdır, herkesin derdinden anlayan cinsten."
"Herhangi bir sıkıntında bir abi gibi sana her zaman yardım eder, aklında bulunsun." Emre'nin söylediğine usulca başımı salladığımda tekrardan Arkın'ı dinlemeye başladım.
"Üstçavuş Karan Kahraman, kendisi bekardır ve annesiyle birlikte yaşar. Onu burada tutan şey ise, annesidir. Kendisi resmiyetten hoşlanmayan, timin şakacı bireyidir. Kendini sana hemen alıştırır, biraz çenesi düşüktür."
Tek kaşımı kaldırıp sırtımı geriye doğru yasladığımda elime fincanımı almıştım. "Halbuki bu sabah fazlasıyla iyi anlaşıyordunuz, aynı ayardan mısınız yoksa?" Emre gür bir kahkaha attığında, Arkın'a karşı, hadi cevap ver, der gibi bakış atıyordu. Arkın omzunun üstünden bakmıştı Emre'ye.
"Ne alakası var? Ben sadece samimi bir insanım, herkesle iyi anlaşırım."
"Aynı zamanda görmek istemediğini görmeyen, hesaba almayan, ters biri..." Arkın lafımı bıçak gibi kesti.
"Abartma istersen," dedi ve kahvesinden son yudumunu içip fincanı sehpaya bıraktı. Hızla fincanı geri alıp eline tutuşturduğumda, fincan tabağını da uzatıyordum.
"Al şu tabağı, çevir fincanı. Falına bakacağım," dediğimde Arkın bir bana bir Emre'ye bakıyordu.
"Nasıl yapacağım bunu?" Yok artık, der gibi yüzüne bakıyordum. Bunu da bilmiyor olamazdı.
"Tut fincanı, koy tabağı üstüne." Arkın pür dikkat dediklerimi uyguluyordu. "Hah, evet işte öyle. Şimdi üç kez salla ve kendine doğru ters çevir." Yüzünü buruşturmuş aval aval suratıma bakıyordu. Önce üç kez fincanı sallayıp kendine doğru ters çevirme hesapları yaptığında iki eli birbirine karışmıştı. En sonunda çevirmeyi başarınca dikkatli bir şekilde sehpaya bıraktı ve derin bir nefes vererek sırtını geriye yasladı. "Sen bu zamana kadar nasıl doktor oldun acaba? Ölsem senin eline düşmek istemem."
"Tıpta böyle absürt işler yok," dedi ve iki kolunu birbirine kenetledi. Emre de kahvesini bitirince, fal kapatması için kaş göz yaptığımda lafımı ikiletmeden fincanı tabakta ters çevirmişti. Ben de son yudumları içip fincanı kapattığımda, dizimi kendime doğru çektim ve çenemi diz kapağıma dayayıp bir Emre'ye bir Arkın'a bakmaya başladım.
"Uzman Çavuş Göktuğ Arslanca, en sessiz ve masum olanımız." Konuşan Emre'ydi.
"Annesi ve babası yakın zamanda vefat etti, üniversite okuyan bir kız kardeşi var ve onunla birlikte yaşıyor." Arkın, cebinden çıkardığı kağıttan gözlerini ayırmıyordu. "Onun da bir bağı var, hayatta kalmak için bir bağ."
Arkın, her seferinde bu denli konuştuğunda içimi tarifsiz bir duygu kaplıyordu. Ağır bir histi fakat bu hissin iki katı Arkın da çok daha fazlaydı, bundan çok emindim. Bu hissi geçirecek ne bir söz ne de bir teselli vardı. Herkesin hayatında birileri ölse bile, en azından hayatta kalmaya devam etmeleri için başka bir nedeni olabiliyordu. Fakat Arkın'ın hayatında, gönül bağıyla kendini hayata bağlayacağı birisi yoktu. Belki vardır ve ben bilmiyorumdur diye düşünsem de, o bakışlar bunun aksini gösteriyordu.
"Başçavuş Kenan Laleli, annesi ve babasından başka kimsesi yok. Onun hayat bağı ailesi," dedi Emre ve ardından Arkın gülmeye başladığında bakışlarını ona çevirdi.
"Aynı zamanda kızları," dediğinde Arkın, Emre de gülmeye başlamıştı. "Çok çapkın bir adam, kızları diyorum çünkü her gün başka bir kızın lafını yapar." Oturduğum yerden uzanıp, Arkın'ın falı soğumuş mu diye bakarken sessizliğimi bozmuştum.
"Bence sizi özellikle bir araya getirmişler, her telden saz çalıyorsunuz." Fincanı soğumamıştı, geri yerime oturduğumda gözlerimi ikisinin arasında mekik dokuyordu. "Peki ya o adam," dediğimde, Arkın ve Emre göz göze gelmişlerdi. "O cüsseli, kısa saçlı ve sessiz olan adam. Tekin miydi, o nasıl birisi?" Üçümüzün arasında, sessiz bir şekilde hızlı bir bakışma olduğunda, Arkın eliyle saçlarını geriye attı.
"Tekin, eminim ki o kendini sana ayrıca tanıtmak isteyecektir." Emre açıklama yaptığında, ortada ciddi bir durum olduğunu anlamıştım. Anladım, der gibi başımı salladığımda Emre fincanını uzattı. "Bak bakalım falıma, neler varmış." Fincanı elime alıp hissederek açtığımda içimin daraldığını hissetmiştim. Falda bir taraf aydınlıktı ama diğer taraf koca bir karanlıktan ibaretti. İki farklı taraf gibi, iki farklı yol ayrımı da vardı. Emre bir kararın eşiğine girecekti ve bu onu çok zorlayacaktı. Hangi kararın aydınlık olduğunu asla kestiremeyecekti fakat, onu koca bir kargaşa bekliyordu. Bu da demek oluyordu ki, Emre istemeden o karanlık yola girecek ve o kargaşa ile yüzleşecekti.
"Bir kararın eşiğine geleceksin, karanlık ve aydınlık taraflar var ve bu taraflara bağlı iki yol var. Bu kararı vermeye çalışırken, hangi seçeneğin aydınlık olduğunu asla bilemeyeceksin ama yolun sonunda, eninde sonunda o karanlıkta bulacaksın kendini."
Emre, alayla güldüğünde derin bir iç çekti. "Her günümüz karanlığa hapsolmuş, aydınlık taraf bize ters gelirdi zaten."
Fala daha dikkatli bakmaya çalıştıkça, bundan başka bir şey olduğunu göremiyordum. Falda tek bir şeyin çıkması canımı sıkmıştı çünkü içimde uzun uzun fal bakma isteği vardı. Fincanı geri kapatıp, Arkın'ın falına uzandığımda oturduğu yerden dikleşmişti. Falı tam açacakken, fincanın tabağa kenetlenmişçesine yapıştığını farkettim. Arkın, kahvesini içerken her ne düşünmüşse, içinden ne geçirmişse ya da ne dilek dilemişse bunlar zamanla yerine gelecek anlamına geliyordu. Falı fallanmıştı ve güzel şeyler olacağa benziyordu çünkü fincan tabaktan asla ayrılmıyordu.
"Kahveni içerken ne düşündün?" Falı tekrardan sehpanın üzerine bıraktığımda, Arkın'ın cam mavisi gözlerinin tam içine bakıyordum.
"Hiç, hiçbir şey." Hızla başını iki yana salladı.
"Arkın, falın fallanmış." Arkın kaşlarını çattığında ona doğru biraz yaklaştım ve elimi dizine yerleştirdim. "Bunun ne demek olduğunu biliyor musun, Arkın? Ölüm demek, vahşet demek, kan demek. Arkın, öleceksin. Falın fallanması nadiren olur ve kimin falı fallandıysa kısa zamanda hepsi öldü."
Arkın, yüzüme aval aval bakıyordu ve ben olduğum yerde gülmemeye çalışıyordum. Arkın, "Tülin," dediğinde yüzümde istemsizce bir gülümseme olmuştu. "Amına koyayım," iki parmağı ile gözlerini sıkıştırıp burun kemiğini sıktığında fısıldayarak ettiği küfürü sadece ben duymuştum. "Bayağı komikti, bir daha olmasın."
"Kahveyi içerken bir dilek dilediysen, içinden ne geçirdiysen ya da ne düşündüysen hepsi olumlu yönde gerçekleşecek. Şanslısın yani."
Arkın, elinin tersiyle fincana dokunduğunda bakışları derinleşmişti. "Pek sanmıyorum. Saçma geliyor bana bu fal işleri."
"Al benden de o kadar," dedi Emre.
Arkın, çenesiyle benim fincanımı gösterdi. "Kendi falına da bak, ben bile merak ettim." Sehpanın üzerinden falı alıp fincanı tabaktan ayırdığımda, fincanın içi başlı başına yılan yuvasıyla kaplıydı. Fincanın en derininde bir göz, ve en ortada kocaman bir kalp vardı. "Ne görüyorsun?" Arkın'ın konuşmasıyla gözlerim cam mavisi gözleriyle buluştuğunda, o derinliği içimde hissetmiştim. Sadece gözlerime bakmakla kalmıyor, gözlerimin en derininde bir ayrıntı yakalamak istermiş gibi bakması insanı kendine bağlıyordu. Tekrardan fincana baktığımda kalbimin sızladığını hissettim.
"Üzerimde göz var," dedim, gözlerim fincandan ayrılmıyordu. "Düşman var, dedikodu var, olay var." Gözlerimi fincandan ayırdım, önce Emre'ye baktığımda öylece beni izliyordu. Arkın'a baktığımda ise yüzü gerilmişti. "Aşk var," dedim ve sesli bir şekilde yutkundum. "Ölüm var."
O cam mavisi gözlerin yavaş yavaş koyulaştığını gördüğüm saniyelerde, bir camın patlama sesi bizi birbirimizden ayırdı. Elimdeki fincan yere düşüp tuzla buz olurken, Arkın beni koltuğun arka tarafına itip üzerime kapandı. Silah sesleri artıyordu, ne olduğunu anlayamıyordum. Korkmuyordum fakat kalbimin hızla atmasına engel olamadığım şu dakikalarda, Arkın'ın fallanan falının bir kurşun sayesinde delinip parçalarının havaya uçuştuğunu kendi gözlerimle görmüştüm. Yerde sürüklenerek bize atılan bir silah dizime çarptı, Arkın o silahı eline aldığında diğer elini üzerimden asla çekmiyordu. Salonun boydan camı yerle bir olmuşken, Emre ve Arkın dışarıya doğru ateş etmeye başlamışlardı. Etrafta camların patlaması ve silah sesinden başka hiçbir şey yoktu.
Ta ki, bir inleme sesi işitene kadar.
Korkmuyordum, kendimi korumaya da çalışmıyordum. Sadece saklandığım yerde olanları izliyordum. Elime bir silah geçse ben de ateş edebileceğime inanıyordum fakat sanki bir film izlermiş gibi oturmuş ve öylece izliyordum. O inleme sesinden sonra başımı yerden kaldıramadım, gözlerim kimin yaralandığını görmek istemedi. Burada bir kan dökülmüştü, kokusu yavaş yavaş burnuma geliyordu.
Koku, çok yakınımdaydı.
Silahlardan değil, etrafın yerle bir olmasından ya da üzerime kurşun yağmasından kormuyordum. Ama artık korkuyordum, tek bir şeyden.
Ölümden.
♟️♟️♟️
Selam, selam, selam... Bu bölümde, bölüm sonu o kadar çok hoşuma gidiyor ki, ne zaman okusam bazı şeylerin asıl şimdi başladığının hissiyatı beni daha da heyecanlandırıyor.
Ayrıca, şuraya küçük bir not düşmek istiyorum; bir Tuğçe Nur Avşar kuralı der ki, kötü bir şey olmadan önce bol bol iyi şey okumaya doyun. Kitapta mutlu, huzurlu günlere acıyın zira ben size acımayacağım. 😁
Şaka bir yana, bu bölümlerin tadını çıkarmaya çalışıyorum diyebilirim. İlerisi koca bir dönüm noktası içermektedir!
Bir sonraki bölümde görüşmek üzere. Işıkla kalın. 🤍♟️
1-) Tülin ve Umut yüzleşmesini nasıl buldunuz?
2-) Kardelen Altun'un, kızının bu denli güçlenip büyük adımlar atmasından korkması sizce haklılık payı içermekte midir?
3-) Tülin ve Arkın'ın bar sahnesinde, konu çocukluklarına geldiğinde kendilerini bu konuya kapalı tutmaları ve ileride bu konunun tekrardan açılacağını düşünüyor musunuz?
4-) Arkın'ın falının fallanması sonucunda inkar etse de içinden bir şeyler geçirip, bunu inkar etmesinin bir sebebi olabilir mi?
5-) Emre'nin evine saldırıyı düzenleyen sizce kim olabilir?
| Okur Yorumları | Yorum Ekle |