6. Bölüm

6. BÖLÜM

Tuğçe Nur Avşar
poisonthis

"Yanlış seçimler hep böyle yapılır zaten, başka seçimin olmadığına kendini inandırarak."

♟️♟️♟️

Psikolog rendevularım ve mide rahatsızlığım dışında hastaneye başka bir neden dışında geldiğimi hatırlamıyordum.

Şu an hariç.

Şu an öyle bir haldeydim ki, üzerimde siyah kot pantolon ve bluz olmasına rağmen kanın izi net bir şekilde belli oluyordu. Kokusunu alıyordum, midem bulanıyordu fakat kusamıyordum. O ıslaklık bedenimi kasıyordu ama sesimi çıkaramıyordum. Hamle yapamıyor, üzerimdekilerden kurtulmaya çalışmıyordum.

Bir yaralı çıktı o evden.

Üzerimde kanı vardı.

Üzerime kanı sıçramıştı.

Benim yüzümdendi...

Ağlayamıyordum, gözlerim kırmızıya bürünmüştü fakat tek bir yaş bile akmamıştı. İçime ağlıyordum. Yangınlar, depremler, savaşlar ve enkazlar gören yüreğim kanı da tatmıştı. Kanı temizlemek ister gibi içime ağlıyor ve o kanı göz yaşlarımla yok etmeye çalışıyordum.

Yapamıyordum.

Hastanenin o soğuk koridorları içimi ürpertti aniden, olduğum yerde sıçrayınca bir el koluma tutundu. Gözlerim ameliyathane kapısına odaklandığında, kulaklarım adım sesleri işitti.

Emre, o ameliyathanenin içindeydi.

"Tülin," dedi bir ses, bu ses Afra'ya aitti. Yanıma oturup ellerimi tuttuğunda ve ona bakmam için beni kendine çektiğinde ruhsuz gibi yüzüne bakıyordum. "İyi misin? Sakın korkma, sakın endişelenme. Bunu yapanlar bulunacak, Emre ise en kısa sürede ameliyattan çıkacak. Sen iyi misin? Konuş benimle, iyi misin?" Konuşurken tuttuğu ellerimi sallıyordu, hissizce suratına baktığım her saniye şokta olduğumu düşünüyor olmalıydı.

"Davayı açtığımdan haberi olmuş mudur?" Afra, saatlerdir süren sessizliğimi bozmama ve hatta sorduğum ilk soruda şaşkına uğramıştı.

"Kim, kim öğrenmiş midir?" Anlamamazlıktan geliyordu.

"Sadık Yazgan," dedim, sesimde uğultu vardı. "Üç bölgenin, üç iş sektörünün yöneticisi. Derin mafya lideri, Sadık Yazgan." Gözlerine bakışım bu sefer keskinleşmişti. "Davayı açtığıma dair dilekçe ona ulaşmış mıdır? Ulaşmasa bile bir şekilde öğrenme şansı var mıydı?"

Afra ellerimi tutmayı bırakmıştı, uzun saçlarını geriye attığında derin bir nefes aldı. "Dava yürürlülüğe dün sabah girdi, dilekçe hemen eline ulaşmış olamaz. Fakat adliyede bir tanıdığı varsa ona önceden haber vermiş olabilir."

Batın, yüzü yüzüme denk gelsin diye çömelmiş ve bu sefer o ellerimi tutmuştu. "Sakın suçu kendinde arama. Emre'nin evi ilk kez taranıyor olabilir fakat bunun öncesinde de arabasını kurşunlamışlardı. Emre, sandığın gibi bir asker değil. Karısı öldükten sonra, bunu ona yapanları bulup canice öldürdü. Bu ölüm beraberinde hainlerin intikam duygusunu ateşledi. Yani Emre şu an yine birini öldürse, yine bir başkası intikamı öne sürecek. Senin bir mafyanın kızı olman ve onun soyadından çıkmak istemen, bir askerin evine ateş açacak ve hatta onu yaralayacak cesareti veremez. O yüzden sakın, Tülin, sakın suçu kendinde arama."

Oturduğum yerden usulca ayağa kalktığımda, diğer yanımda oturan Arkın'da ayağa kalkmıştı. Beyaz kazağı kanlar içindeydi, üzerinde Emre'nin kanı vardı. Cam mavisi gözlerine baktığımda, tıpkı benim gözlerim gibi kan çanağına bürünmüştü fakat yine tıpkı benim gibi tek bir damla yaş bile dökmemişti. Arkamdan birinin koşarak bize doğru geldiğini duyduğumda, bakışlarımı direktmen o yöne çevirdim. Şafak, soluk soluğa yanımızda bittiğinde direkt Batın ve Arkın'ı muhattabına almıştı. "Neler oluyor? Alelacele çıktım evden, hiçbir şey anlayamadım." Bakışları Arkın'ı bulduğunda tekrardan konuştu. "Neler oldu, anlat. Anlat ki ona göre yolumuzu çizelim."

Arkın, çenesini kaldırmıştı. "Biz, Tülin'le dışarıdaydık. Sonrasında eve döndük, yarım saat sonrasında evi kurşunlamaya başladılar. Bizi görmeleri imkansız çünkü Emre özel görünmez cam kullanıyor, rastgele kurşunladılar ve gittiler, o kurşunlardan biri Emre'yi yaraladı. Göğsünden, ameliyatta şu an. Biz o an kendimizi korumak için birkaç el ateş ettik fakat faydasızdı çünkü bunların hepsi bir dakika içinde oldu. Emre'nin silahı çıkarması, siper alması falan derken, yaralandı ve sonrasında her şey son buldu."

Şafak pür dikkat Arkın'ı dinlerken, sol elini sırtıma dayayıp beni hafifçe kendine çekti. "İyi misin?" Sorusu karşısında gözlerine baktığımda, her ne görmüş olacak ki endişeyle Batın'a bakmıştı. Batın, birkaç saniye gözlerini yumup Şafak'a o şekilde karşılık verdiğinde birkaç kişinin de koşarak bize doğru geldiğini gördüm. Gelenler Göktuğ, Karan ve Kenan'dı. "Neredesiniz oğlum siz?" Şafak, sessiz olmaya çalışarak baskın bir sesle seslenmişti.

"Annemi memlekete uğurluyordum komutanım, anca gelebildim." Konuşan Karan'dı.

"Komutanım ben de trafiğe yakalandım. Anayolda bir kaza olmuş da," dedi Göktuğ, başını önüne eğmişti.

Şafak, dik dik Kenan'a bakarken o başını önünden kaldıramıyordu. Şafak tekrardan sabır çekerek önüne döndüğünde, Kenan'ın haline Karan gülmeden edememişti. "Üçünüzün yayık ağzına sıçarım, beni dellendirmeyin oğlum. Sikerim senin de, beş dakikalık zevklerini de. Ben aradığımda hepiniz direktmen yanımda biteceksiniz." Şafak, Karan'ın kıkırdamasından sonra hızla arkasına dönüp bağırmamaya özen göstererek seviyeli bir uyarı yapmıştı. Hastanede olmasaydık belki de bağırırdı fakat sessiz ve baskın sesi çok daha tüyler ürperticiydi. Tekrardan bana döndüğünde, az önceki halinden eser yoktu. "Saatlerdir buradasın, evin incelemesi de yeni yeni bitiyor. Arkın seninle gelsin, git eve dinlen. Burada beklemenin bir faydası yok." Günün aymasına üç buçuk saat vardı, yeni gün kapılarını aydınlıkla değil koca bir felaketle açmıştı. Şafak haklıydı, burada beklemek yerine eve gitmeliydim. Kendime çeki düzen vermeli ve evi toplamalıydım. Oturduğum yere attığım ceketimi aldığımda, çıkışa doğru yürümeye başladım. Arkamdan Şafak'ın "Şokta mı, neden konuşmuyor?" dediğini duymuştum fakat aldırış etmedim.

"Afra'yla konuştu, kendini suçlu buluyor." Konuşan Batın'dı. Arkamdan birinin beni takip ettiğini hissediyordum, Arkın olmalıydı. Kendimi hastanenin çıkışına attığımda hızla göğe baktım, hâlâ karanlıktı. Aydınlık havayı istiyordum. Evet, akşam saatlerini severdim fakat hayatım boyunca ikinci kez aydınlık havayı istiyordum.

Bütün bunların bir kabus olmasını istiyordum, gün ayınca uyanmak ve kabusu unutmak istiyordum.

"Hadi gel, araba şurada..." Sağ elimi kaldırıp, Arkın'ın susmasını sağladım. Öyle ki sonrasında söyleyeceği bütün kelimeler boğazına dizilmişti sanki. Birini daha hissettim yanımda, dönüp baktığımda Karan'ı görmüştüm.

"O olay kaç saat önce yaşandı?"

Arkın başını önüne eğdi. "Bilmiyorum, beş saat olmuştur."

"Biz o evden nasıl çıktık?" Tek bir mimik oynatmadan, sesimde duygu barındırmadan konuşmam, Arkın'ı her saniye daha fazla şaşırtıyordu. Ağlamamam bile gözünden kaçmamıştı.

"Hatırlamıyor musun?" Biraz daha yaklaştı, eli kolumdaydı. Sorusuna bile tepki vermemiştim, öylece gözlerinin içine bakıyordum. "Silah sesleri kesilince direkt Emre'nin yanına koştun, onu dizine yatırdın. Öylece ambulansın gelmesini bekledin, elini bir an olsun elinden ayırmadın." Hızla sağ elimi tutup sıktığım yumruğumu gösterdi. "Bu elinde, Emre'nin yüzüğü var." Bu sefer şaşırmıştım ve bu yüzümden okunur şekildeydi. Usulca avucumu açtığımda, siyah bir yüzük beni karşıladı. Üzerinde uluyan bir kurt vardı ve o kurt simgesi gümüştendi. Abartısız, fazla zarifti. Emre'nin serçe parmağına olurdu fakat benim işaret patmağıma göreydi. Kaç saattir elimde sıkıyordum bilmiyordum fakat yüzük avucumda iz yapmıştı.

"Bak," dedi Karan, sessizliğini bozmuştu. "Aynısı bende de var, mavi renkte." Yüzüğe elimle dokunduğumda, Karan serçe parmağını daha da öne çıkardı. Tıpkı siyah yüzük gibi, üzerinde uluyan bir kurt vardı ve rengi mattı.

"Sende varsa bizde de var lan," dedi bir ses. Arkamı döndüğümde, Kenan küçük adımlarla bize doğru yaklaşıyordu. Yeşil gözleriyle gözlerime baktığında, sırıtarak sağ elini kaldırdı. Kenan'ın yüzüğü kırmızıydı, her rengi fazla güzeldi.

"Diğerlerinde var mı?" Elimi usulca Kenan'ın yüzüğünden çekmiştim. Başını olumlu anlamda salladığında, Arkın elimdeki yüzüğü aldı ve sağ işaret parmağıma taktı. Cuk diye oturmuştu.

"Emre uyanana kadar, bu yüzük sende yaşayacak."

Tek tek üçünün de gözlerine baktığımda, saatler sonra yüzümde mimik oynamıştı. Gülümsemiştim.

"Ha şöyle ya," dedi bir ses uzaktan, Göktuğ sallana sallana bize doğru geliyordu. "Ben gelemem böyle karamsarlığa. Ulan adamın vücudu zaten delik deşik, göğsünden vurulmuş koyar mı?" Arkın, dirseğiyle Göktuğ'un karın boşluğuna vurmuştu. Göktuğ, ne var yalan mı, der gibi Arkın'a bakarken Karan devreye girdi.

"Tülin, bu arkadaş az önce patavatsızca açıkladı ama ben sana aslını söyleyeyim. Şimdi şöyle ki..." Bu sefer Karan'ın lafını kesen Kenan olmuştu.

"Biri patavatsız diğeri de yayık ayran, sen bana odaklan Tülin'cim." Kenan eliyle kendini gösterip heyecanlı bir şekilde konuşacakken, onun da lafını kesen Arkın olmuştu.

"Cim?" Tek kaşı havaya kalkmıştı. "Şafak abi haklı, hepinizin yayık ağzına sıçmak lazım." Kendimi tutamayıp kıkırdadığımda, Göktuğ, "İşte bu," diyerek omuzumdan sallamaya başladı. Kenan ise, "Gül lan böyle," deyip iki elini yumruk yaparak gelişi güzel sallıyordu. Karan ise, Göktuğ gibi nazik olmak yerine daha şiddetli bir şekilde omuzumu sallayıp bağırmaya başlamıştı. Sırf kıkırdadığım için mutlu olmuşlardı ve bunun sevincini üzerimde uyguluyorlardı. "Oğlum davar mısın lan?" Arkın, Karan'ın ellerini hızla üzerimden çektiğinde, Karan birkaç adım uzaklaşmak zorunda kaldı.

"Bilmem ki abi, ben kız mutlu olunca bir sevinç patlaması yaşadım." Göktuğ ve Kenan, kendilerine vurarak gülmeye başladıklarında biraz daha gülümsemiştim.

"Bilmem ki diyor bir de," dedi Kenan kahkahasının arasında.

"Biri patavatsız, biri yayık ayran, diğeri gevşek. Sen bakma onlara," dedi ve derin bir nefes alıp kolunu omuzumdan indirdi. "Adam yıllardır asker, Tülin. Hainler tarafından yakalanıp işkenceye maruz kaldığı bile oldu. Bu ilk kurşun yiyişi değil, merak etme. Emre bundan da kalkmasını bilir. Ve hatta eminim ki, uyandığı zaman seni böyle göreceği için kendini suçlu hisseder." Kendimi tutamayıp gür bir kahkaha attığımda, bu sefer şaşkınlıkla bakan onlardı.

"O kadar komiksiniz ki, bir kız çocuğuna teselli verir gibisiniz. Merak etmeyin, çocuk değilim ve benimle bir çocukmuşum gibi ilgilenmenize gerek yok."

Karan usulca başını omuzuna yatırdığında iki elini ceketinin ceplerine yerleştirmişti. "Senin neler yaşadığını, şu an nasıl zorlukları atlatmaya çalıştığını gayet iyi biliyoruz. Kaldırması güç şeyler bütün bu yaşadıkların, öyle ki bütün bunlar omuzunda ağırlık yaparken kendini suçlayıp yükünü ağırlaştırma. Baban ola..." Karan'ın bakışları arkamda duran Arkın'a kaydı. "Yani o adam tehlikeli birisi olabilir, seninle sorunları derinden olabilir fakat bir askere bunu yapmaya kimsenin cesareti olamaz. Arabası da birçok kez kurşun yağmuruna tutuldu fakat o kişiler hainlerin işiydi. Yine onlar yapmıştır, biz bunlara alışığız anlayacağın. Kendine dert etme bunu."

Başımı hızla olumlu anlamda sallayıp derin bir nefes aldığımda, Kenan araya girdi. "Bizim birbirimizden gizlimiz saklımız olmaz, öncelikle bunu bil. Mesela bak, bu Karan çatışma esnasında bir piçin üzerine düştüğünde dalgasını yaraladı." Arkın, sessiz bir kahkaha attığında, iki dudağımı birbirine bastırmıştım gülmemek için.

"Bunu diyen de kızın evindeyken ağrı kesici niyetine içtiği ilacın azgınlaştırıcı olduğunu farketmedi," dedi Göktuğ, Karan'ı savunurcasına. Karan elini kaldırıp Göktuğ'nun sırtına vurduğunda onu kendine çekip yanağından öpmüştü.

"Bunu diyen de haini bıçakla yaralayıp üzerine düştüğünde ölüsüyle öpüşen adam arkadaşlar," dedi Arkın ve o an artık kendimi tutamayıp gür bir kahkaha attığımda diğerleri de bana katılmıştı.

"Oğlum," dedi Göktuğ, fena bozulmuştu. "Şu Arkın'a da bir şey bulun. Şerefsizin hiçbir şeyi yok ve biz her seferinde ona karşı böyle yeniliyoruz."

Arkamı dönüp Arkın'a baktığımda gözleri gözlerimle buluşmuştu. Muzip gülümsemesi yine dudaklarındaydı. "Ona da buluruz bir şeyler yakında," dedi Kenan, ardından geri geri yürüyüp konuşmaya devam etti. "Ben bir içeriye bakayım, dikkat edin siz de. Tülin, sakın canını sıkma. Bir durum olduğunda mutlaka arayın." Sadece gülümseyerek cevap verdiğimde Kenan hızla hastaneye girmişti.

Göktuğ usulca Kenan'ın peşinden ilerliyordu. "Tülin sana emanet, biz şu yaşanan olayı araştıracağız büyük ihtimalle. Belki operasyon da çıkabilir, belli olmaz. Haberleşiriz yine de." Elini kaldırıp bana doğru salladığında bakışlarında güven vardı. İçtenlikle ona da gülümsediğimde bir tek yanımızda Karan kalmıştı.

"Abi bana da müsaade," dedi ve nazikçe Arkın'ın omuzuna vurdu. "Bir durum olduğunda mutlaka arayın."

"Dur bakayım," dedi Arkın, Karan'ı omuzundan tutarak. "Kenan neredeydi? Şafak abi neden öyle çıkıştı?"

Karan gülmesine engel olmaya çalışırken bakışları beni bulmuştu. Gülmesi daha da arttı. "Dalgası derin sularda yüzüyordu herhalde," dediğinde hızla arkamı dönmüş ve elimi ağzımla kapatmıştım. Karan, koşar adımlarla hastaneye girdiğinde Arkın'la yalnız kalmıştık ve öylece birbirimize bakıyorduk.

"Gidelim mi?" Başıyla arabanın olduğu yönü gösterdiğinde onaylayıp oraya doğru ilerledim. Ön koltuğun kapısını benim için açtığında, birkaç saat öncesini anımsamıştım. Arkın da sürücü koltuğuna oturduğunda hızla arabayı çalıştırdı.

"Eminim sonunu böyle yaratmak istemezdin." Birkaç saniye söylediğimi anlamak için gözlerime baktığında kaşları istemsizce çatılmıştı. Odağını tekrardan yola çevirdiğinde derin bir nefes aldı.

"Bu geceyi unutacağımı sanmıyorum fakat elimde olsa sadece sonunu değişirdim," dediğinde radyodan kısık seste müzik çalmaya başladı.

"Hava daha aymadı, sence güzel şeylerin olması için zamanımız var mıdır?" Sorum karşısında tepkisiz kaldığında onu yavaş yavaş tanıdığımı hissedebiliyordum. "Cevabını bilmediğin sorulara her zaman tepkisiz mi kalırsın?" Usulca başını salladığında buğulu gözlerle baştan aşağı beni süzdü.

"Hava aydınlık olana kadar birçok şey yapılabilir ve hatta yaşanılabilir, önemli olan o gücü kendinde bulman."

Eve varana kadar bir daha hiç konuşmamıştık. Yol boyunca her yaklaştığımızı hissettiğimde kalbim sıkışıyordu. Arkın'ın yanımda olması iyi bir şeydi, bu yükü tek başıma kaldıramazdım. O yük ağırlığını evi gördüğüm an arttırmıştı. Usulca indim o arabadan, yavaş adımlarla önce bahçeye ilerledim. Yer çok kuruydu, ev çok kuruydu, ev hissizdi. Boydan cama baktığımda dışarıya doğru usulca süzülen tül perdeyi fark ettim. Evin kapısından değil, oradan girdim içeriye. Arkama baktığımda, Arkın evin bahçe kapısını kapatıyordu. Geri önüme döndüğümde salona doğru birkaç adım daha attım. Siyah botlarımın altında kırık camlar eziliyordu. O kanın kokusu yoğunlaştı, o silah sesleri kulağımla buluştu tekrardan. Olduğum yerde boş salona baktığımda, hafızamda o anı izleyebiliyordum. Emre'nin nasıl vurulduğunu, onun yanına nasıl koştuğumu, Arkın'ın yarayı kontrol ederken kan kaybetmemesi için baskı yapışını... Gözlerimin önünde hepsi tekrardan yaşanırken aniden yok oldu. Omuzumda bir el hissettim. Gözlerimi yumduğumda ambulansa binişimizi hatırlamaya başladım. Bir an bile olsun elimi, Emre'nin elinden çekmemiştim. Arkın, ambulansta Emre'yle ilgilenirken ben sadece elini tutuyordum. Ağlamıyordum, korkmuyordum, şaşkın değildim.

Hissizdim.

Bu kötü bir şey miydi?

"İyi misin?" Gözlerinin içine bakmam için eğildiğini hissetmiştim. "Tülin bana bak," elimden tuttuğunda gözlerimi açtım. O cam mavisi gözleri ürkütücüydü, bazen güven vericiydi ve bazen de his aktarırdı. Şimdi ise acı ve şefkat vardı. "Konuş benimle, susup içine atma." Gözlerine baktığım her an saatler öncesini anımsıyordum. Korkmuyordum, endişeli değildim, ağlamaklı değildim, bütün bu yaşananlar travma olarak kalmayacaktı. Hissettiğim tek bir şey vardı bu koca boşlukta, boşluğun duvarlarına çarpıp yankı yapıyordu. Yankılar beraberini getirirken, içimde büyüyüp gidiyordu.

Hırs.

Bu bile bütün duygularımı hırsa hapsetmişti. Bütün bedenimi sarmış gibiydi ve bu hırs duygusunun beni tepkisiz bırakması pek adil bir durum değildi. Bağırmak, etrafı yerle bir etmek ve hatta haykırarak ağlamak isterdim. Fakat olmuyordu, yapamıyordum. Hissizdim ve bu dışarıdan nasıl gözüküyordu, bilmiyordum.

"Camlar," dedim, elimi ellerinden çekmiştim.

"Sabah yenileri takılacak," dedi Arkın, lafımı bölmemişti çünkü ben tek kelime edecek gücü kendimde bulmuştum sadece.

"Etraf," dedim, bu sefer bu kelimeyi söylerken bayağı zorlanmıştım. Boş, hissiz, kuru ve hayatsız ev artık yerle bir haldeydi. Bu daha kötüydü.

"Sabah etraf da eskisi gibi olacak," dediğinde hızla başımı olumsuz anlamda salladım.

"Olmasın," dediğimde ellerim otomatikman dirseklerini bulmuştu. "Olmasın, Arkın, olmasın. Bu ev çok boş, çok hissis, çok kuru, burası bir ev değil. Eskisi gibi olmasın." Ağlamaya başlamıştım. "Beni buradan çıkar, bu şekilde buraya adım atmak istemiyorum. Benim içim harabeye dönmüşken burayı güzelleştiremem."

Arkın, belimden tuttuğu gibi yürüyen bir ölüyü sürükleyerek, direktmen bahçeden geçerek yan taraftaki eve götürmüştü. Beni kendi evine getirdiğinde hızla cebinden bir anahtar çıkardı ve beyaz demir kapıyı açarak sonuna kadar araladı. Ev tıpkı Arkın gibi deniz kokuyordu. Önce bir adım attım, ikinci adım, üçüncü adım derken kendimi direkt salonda bulmuştum. Sol tarafta üst kata çıkan bir merdiven vardı, sağ tarafta amerikan mutfak vardı ve ortası tamamen salondu. Küçük denmez, büyük de sayılmazdı. Salon, mutfak ve merdivenler tamamen beyaz dekore edilmişti. L bir koltuk vardı, birkaç puf, PlayStation ve oyunların sırayla dizilmiş olduğu bir raf vardı.

"Duş almak ister misin?" Başımı olumsuz anlamda salladığımda Arkın, baştan aşağı beni süzdü. Ben de üzerime baktığımda, üzerimde kurumuş kan izlerinin siyah kıyafetlerimde belli olduğunu direktmek görebiliyordum. "Gel hadi," dedi ve merdiveni işaret etti. Önden o gidiyordu, ben ise takip ediyordum. Yukarı çıktığımızda direkt yatak odası bizi karşıladı. Aşağıya inat burası tamamen siyah dekore edilmişti. Arkın'ın güzel bir zevki vardı ve her iki rengi de ayarında kullanmıştı. Yatak odası genişti, ortada büyük bir yatak, yatağın sağında, solunda ve arkasında bulunan duvarlarda boylu boyunca kitaplık yerleştirilmişti. Kitaplık, duvarla bir bütün hale getirilmişti ve bu görüntü şu an bile çok hoşuma gitmişti. Geriye kalan duvarlarda ise siyah rengin yoğun olduğu tablolar yer alıyordu. Yatağın tam karşısında ise bir televizyon vardı. Sağ tarafta bir kapı vardı, büyük ihtimalle banyo olmalıydı. Eliyle tam da o kapıyı işaret ettiğinde cam mavisi gözleri tekrardan gözlerimle buluştu. "Sen seslenene kadar yukarı adım atmayacağımdan emin olabilirsin. Banyoda bir dolap var, içinde temiz bir bornoz var."

Gözlerim sızlamaya başlamıştı, hatta bu öyle bir sızıydı ki elimin tersiyle gözlerime baskı uygulamak zorunda kalmıştım.

"Hey, iyi misin?" Arkın elimi tutup nazikçe gözlerimden ayırdığında, gözlerim yaşardığı için yüzünü bulanık görüyordum. "Gözüne damla damlatmamız gerekiyordu, akılsız kafam nasıl da unuttum." Nazikçe sırtımdan ittirip bana yön vererek yatağına oturduğumda, o deniz kokusunu çok daha fazla solumaya başlamıştım. "Beni bekle burada, Emre'nin evine geçip ilaçlarını alacağım." Sesini ve kokusunu artık alamadığımda yanımdan gittiğini anlamıştım. Gözlerimden oluk oluk yaş akıyor, neredeyse etrafı karman çorman görüyordum. Elimin tersiyle sildiğim her bir göz yaşı beraberinde yenilerini getiriyordu, derinden sızı hissediyordum ve bu canımı sıkıyordu. Önce bir kapının çarpma sesini duydum, ardından koşar adımlarla merdivenden çıkış sesi işittiğimde Arkın'ın geldiğini anlamıştım.

"Nasıl oldun?" Yanıma çömeldiğini anlayabiliyordum, kutudan bir ilaç çıkarıyordu.

"Bulanıklık çok fazla, hiçbir şeyi seçemiyorum."

Çenemden tutup başımı havaya kaldırdığında iki parmağıyla sağ gözümü olabildiğince birbirinden ayırıp damlayı sıktı. Aynı işlemi sol gözüme de uygulayınca bir süre sadece gözlerim kapalı durdum. "Aç bakalım gözlerini," dedi Arkın, dediğini yaptım ve usulca açtım. Çok daha net görmeye başlıyordum.

"Damlaları kullandıkça netlik tamamen yerine oturacak, öyle değil mi?" Usulca başını salladığında yanağımdan akan yaşı işaret parmağıyla sildi.

"Hadi gir, duşunu al, iyice rahatla." Çömeldiği yerden kalktığında direkt alt kata indi. Kendimi banyoya atıp kapıyı arkamdan kilitlediğimde direkt üzerimde artık ağırlık olan kıyafetleri çıkardım. Duşakabinin içine girip sıcak suyu sonuna kadar açtığımda o an bayılacak gibi oldum. Su beni direktmen rahatlatmıştı. Hemen sol tarafımda, rafta bulunan şampuanı elime almış ve avucuma belli bir miktar sıkıp saçlarıma sürmüştüm.

Arkın'ın deniz kokusunun nereden geldiği şimdi daha iyi anlaşılıyordu.

Üç kez bu işlemi tekrarladım, ardından elime bir lifi alıp üzerine duş jeli döktükten sonra vücudumda gezdirdim. Karnımda, ellerimde bacaklarımda kanın izi vardı. Usulca suya karışıp pembe rengini alırken göğsümün daraldığını hissettim. Annemin, babamın ve Zuhal'in hiçbir şeyden haberi yoktu. Zuhal'in üzülmemesi için, annem ve babamın ise endişeye düşmemesi için bu durum gizlenecekti. Annem direktmen bunu soyisim değişmeme bağlayacaktı ve işler sarpa saracaktı, öğrenmemesi çok daha iyiydi.

Eminim böyle düşünmekte haksız da sayılmazdı.

Birkaç dakika öylece hareketsiz suyun altında kaldım, iyice durulanmak istiyordum. Elimde olsa bu şekilde uyumak isterdim, fazla rahatlatıcıydı. Duşakabinden çıktığımda direkt dolaptan bornozu çıkarıp üzerime geçirdim. Aynadan kendime baktığımda gözlerimin altı tamamen mor rengine bürünmüş haldeydi, dudaklarım ise kupkuruydu. Alışık olduğum bir tabloydu fakat böylesi fazla abartılıydı, öncekilere nazaran çok daha kötü haldeydim.

İç çamaşırlarımı alıp banyodan çıktığımda burnuma yemek kokusu gelmişti. Ne olduğunu çözememiştim fakat dişlerimi kamaştırmıştı, o ana kadar acıktığımı bile fark etmemiştim. Hızla iç çamaşırlarımı üzerime geçirip tekrardan bornozu giyip önümde kapatınca, ne giyeceğimi bilemeyerekten etrafıma bakındım. İlaçlarımı alırken, bana yeni kıyafet getirmeyi düşünememiş olsa gerekti. Hoş, ben de akıl edememiştim.

Usulca dolabın kapaklarını açmaya başladım. Askılıkta birkaç doktor önlüğü, ameliyathane kıyafeti, gömlek, kumaş pantolon ve ceket vardı. Sağ tarafa kayınca orada sırasıyla renk uyumuna göre pantolonların yerleştirildiğini görmüştüm.

Bu kadar düzenli olamazdı bir erkek.

Bir diğer tarafın kapağını açtığımda tıpkı pantolonlar gibi renk uyumuyla dizilmiş tişört ve kazakları gördüm. Bana bol geleceğine emin olduğum siyah kazağı elime aldığımda üzerimdeki bornozu çıkarıp hızla kazağı giydim. Dolabın diğer kapaklarını açtığımda eşofmanlar beni karşılamıştı, tabii ki bunda da renk uyumu vardı. Fakat bir sorun vardı, hepsine tek tek baktığımda, belime fazlasıyla bol geleceğini anlamıştım.

Kilotla gezecek halde değildim.

Pantolonum tamamen kana bulanmıştı ve o pantolonu bir daha giymek istemiyordum. Alt tarafta çekmeceler vardı, üst çekmeceyi açtığımda sporcu atletleri beni karşılamıştı. Bir diğer çekmeceyi açtığımda ise boxerlar radarıma girmişti. Hepsi siyah renkteydi ama sadece bir tanesi farklıydı.

Onca siyah boxerın içinde, mavi renkte ve üzerinde Şimşek McQueen görselleri olanı gözüme kestirmiştim.

Hızla onu alıp giydiğimde bol gelmişti ve hatta normal kadın şortu gibi üzerime oturmuştu. Bornozun kol kısmını iki koluma geçirip saçlarımın fazla ıslaklığını emdiğimde gözüm etrafta bir tarak aramıştı. Banyoya baktım, yoktu.

Saçlarımı taramam lazımdı.

Bornozu kirli sepetine atıp, kanlı kıyafetlerimi katlayıp orada bıraktıktan sonra aşağı indim. Yemek kokusu fazlalaşırken kulağıma usulca etrafa yayılan bir melodi ulaşmıştı.

Mabel Matiz - Vals

Arkın, amerikan mutfakta ocağın başında durmuş ve yaptığı yemeği karıştırıyordu. Merdivenin başında durup onu izlediğimde belli bir süre beni fark etmemişti bile. Bazen oldukça kısık sesle şarkıya eşlik ediyordu ve öyle bir dalmıştı ki bu halini unutmamak için iyice hafızama kazıdım. "Ne pişirdiğini öğrenebilir miyim?" Elindeki kepçeyi tencereye daldırdığı an bakışları beni bulmuştu. O muzip gülümsemesini tam yüzüne konduracakken bakışları bacaklarıma kaymıştı. Üzerime giydiğim mavi renkteki Şimşek McQueen baskılı boxerı fark ettiğinde kısık bir sesle küfretmişti. "Eşofmanların bana çok bol geldi, bunu giymeye mecbur kaldım." Bakışları bir gözlerimde, bir boxerda mekik dokurken yüzünde sinsi bir gülümseme olmuştu fakat bu çok kısa süreliydi.

"Mercimek çorbası yaptım," dedi ve yan tarafta bulunan tabağı gösterdi. "Ekmek arası bir şeyler yaptım bir de. İçinde yaprak döner, salatalık turşusu, domates ve marul var. İçinde olmasını istediğin sosları eklemek için seni bekledim." Ocağı kapatmış ve dolaptan iki kase çıkarıp çorbayı kaselere doldurmuştu.

"Ketçap ve mayonez sadece," dedim ve mutfağa girip ketçap ve mayonezi elime aldım. "Mayonezi fazla olacak ama."

Arkın, yüzüme bakıp burnunu kıvırmıştı. "Asıl ketçabı fazla olur onun, o ne öyle yumurta kokusu geliyor mayonezden. En azından ketçap o kokuyu bastırıyor, ikisi birlikte iyi gidiyor."

Bu sefer ben yüzümü buruşturduğumda ekmekleri ayırıp ketçap ve mayonezi ilave ediyordum. "Asıl mayonezi fazla olur, o ne öyle ekşi ekşi ketçap tadı. İnsanın midesini yakar. En azından mayonez o tadı dengeliyor." Arkın, tabakları ve çorba kaselerini tepsilere yerleştirip salona doğru ilerlediğinde ben de peşinden ilerliyordum.

"En azından ikisinin birlikte uyumunun mükemmel olduğuna hemfikiriz," dediğinde sehpaya tepsiyi bırakmış ve L koltukta en köşeye oturmam için yer açmıştı.

"Babamla çok yapardık," dediğimde yerime oturmuş ve çorbanın soğuması için karıştırmaya başlamıştım. "Öğlen saatlerinde işe gider, akşam geç saatlerde eve dönerdi. Akşam yemeğini annemle erkenden yerdim çünkü babam geldiğinde onunla da yemek isterdim. Yalnız başına yemek yemesi beni çok üzerdi. Bazen annem yemeği tuzlu yapardı, bazen de baharatını fazla koyardı, ya da yağını..." Çorbadan bir kaşık alıp içtim, tadı annemin yaptığı çorbaya benziyordu. "En kolayına kaçardık, ekmek arası yaprak döner yapardık. Sonra oturur yerdik, gün içinde annemin dırdırını anlatırdım, babam ise teselli verirdi." Ekmeği elime alıp küçük bir ısırık aldığımda, tıpkı babamla karşılıklı yiyormuş gibi hissetmiştim. "Annem de mercimek çorbasını çok güzel yapar. Çok kişinin çorbasını içtim ama anneminki hep farklıydı. Hatta ne yalan söyleyeyim, annemin yaptığına çok benzemiş senin çorban." Yüzümde bir gülümseme oluştu. Tam o sırada Arkın'a baktığımda öylece beni izlediğini ve hatta yüzünde donuk bir ifade olduğunu görmüştüm.

Kahretsin!

Zorlukla lokmayı yuttuğumda bakışlarımı gözlerinden kaçırdım. Arkın'a karşı bu gibi konuları açmamam gerekirdi, ona aile konularından bahsetmemem gerekirdi. Hele ki yaptığımız şeyleri, özellikle güzel şeyleri anlatmam çok yanlıştı. O donuk ifadeyi anlamıştım, hiç tatmadığı bir duyguyu bende anlamaya çalışıyordu. Onu kırmış olmalıydım, konuyu hassas noktasından açmıştım ve bunun farkında bile olmamıştım.

"Suçlu hissetme kendini," dedi ve çorbasından bir kaşık aldı. "Hiç bilmediğim bir duygunun acısını çekmiyorum, çünkü bilmiyorum. En azından o aile kavramını yaşayıp sonrasında bir başıma kalsaydım üzülebilirdim. Bunları anlatmaya devam et çünkü senin susman pek iyi sonuçlanmıyor." Ekmeğimden bir ısırık aldığımda istemsizce kaşlarım çatılmıştı, Arkın'ın yüzüne merakla bakıyordum. "Emre seni yıllardır en yakından tanıyor, senin haberin olmasa bile. Ve hatta ben seni birkaç gün önce tanımadım, Emre'nin hayatında olduğun her an ben de seni tanıdım. Önceki hayatında neler yaptın bilmem fakat neler yaşadığını az çok bilirim. Diğerleri de benim kadar olmasa da birkaç şey bilir. Çünkü bu yolda Emre ve diğerleri seni eğitmek için görevlendirildiyse, ben de bu süreçte senin yanında olmak için varım. Bu benim için bir görev değil, aramızda altı yaş olması bizi arkadaş yapmayacağı anlamına gelmez öyle değil mi?"

Göz kırptığında o cam mavisi gözlerinde keskinliği hissetmiştim. "On sekiz yıllık hayatımda yaşadığım her şey benim için bir sır değil, fakat Emre'nin size anlatması pek hoşuma gitmedi."

Arkın hızla başını iki yana salladı. "Diğerleri sadece Sadık Yazgan hakkında olanları biliyor. Onu bilmek zorundalar çünkü seni o tehlikeden korumak zorundalarsa, o tehlikenin boyutunu bilmeliler. Timdeki herkes sadece bu konuyu biliyor fakat benim için aynı şeyi söyleyemem. Annen seninle olan bütün derdini Emre'ye anlatır, Emre'den akıl alırdı. Kendimi bildim bileli Emre'yi tanırım ve o benim abim sayılır, birbirimizin en yakınıyız ve çoğu şeyi ben de bu sayede biliyorum."

Sıkıntılı bir nefes verdiğimde ekmeğimin yarısından çoğu bitmişti. "Hayat bana değil ben hayata özel olmuşum. Allah bilir benim bilmediğim neleri biliyorsundur."

"Beyaz'ı korumak için ortaokulda kavgaya karıştığını ve burnundan darbe aldığın için kıkırdağının zarar gördüğünü biliyorum."

Kendimi tutamayıp gür bir kahkaha attığımda elimle ağzımı kapatıyordum. "Olaya o yönden bakma, kızın kıkırdağı çok daha fazla zarar gördü. Burnunu yamulttum."

Arkın, başını önüne eğmiş ve dik bir şekilde suratıma bakarken ben hâlâ gülüyordum. "Senin de burnun yamuk," dediğinde gülmem yarıda kalmıştı, bu sefer kahkaha atan Arkın'dı.

"Değil bir kere, burnumdaki et beni baskı yapıyor. Bilmiyorsun sen hiçbir şey, burnum küçük benim, ucu da dik. O et beni baskı yapıyor ve öyle gözüküyor."

Arkın'ın kahkahası daha da artmıştı. "Evet, burnun küçük ve ucu da oldukça dik ama..."

"Ne ama?"

Çorba kasesini eline almış ve dibini kaşıklarken gözlerimin içine bakarak, "Ama yamuk," dedi ve son kaşıkta biriken çorbayı içtiğinde gözlerini gözlerimden ayırmamıştı. Sinirden son ekmek parçasını ağzıma attığımda çorba kasesini elime almış ve sırtımı iyice koltuğa yaslamıştım. İki dizimi de iyice kendime doğru çektiğimde hızlı bir şekilde sinirden çorbayı kaşıklıyordum.

"O mavi gözlerinin korkutucu olduğunu söyleyen oldu mu?" Dedim, hırsım bunu bir yarışa çevirmişti.

"Oldu."

"Boyunun sırık gibi olduğunu söyleyen oldu mu?"

"Oldu."

"Kulaklarının kepçe olduğunu söyleyen oldu mu?"

"Abartma amına koyayım," dediğinde kendimi tutamamış ve kahkaha atmıştım. Arkın, kepçe kulak değildi fakat bundan sonra kepçe kulaktı çünkü ben öyle istiyordum.

"Bunu söyleyen olmadı mı cidden?" Oturduğum yerden doğrulmuş ve elimi sırtına koymuştum. "Üzülmeni istememişler anlaşılan," dediğimde rol icabı yüzümü asmıştım. "Ama sen takma kafana olur mu? Ben biraz patavatsızımdır, diğer insanlar patavatsız olmadığı için söylememişlerdir." Arkın'ın kulakları kızarmıştı. Sinirlendiği zaman kulakları kızarıyordu anlaşılan.

"Emre'yi yoğun bakıma almışlar, çıkmış ameliyattan."

Derin bir nefes aldığımda bu fazlasıyla sesliydi. "Durumu nasılmış?"

"İyi, sabah normal odaya alırlar büyük ihtimalle." İçime oturmuş olan o öküz kalkmıştı resmen, rahatlamıştım.

"Bunu kimin yaptığı hâlen bilinmiyor mu?"

Arkın, gözlerimin içine baktı. İfadesizdi, donuktu ve hatta ruhsuzdu. "Kimin yaptığını bulmuşlar, Emre'nin ölmesini isteyen dağ itlerinden biriymiş." Gözlerinin içine dik dik bakıyordum, onun bakışlarını ilk defa böyle görüyordum ve bu hiç normal değildi. Yalan söylediğini anlamam lazımdı, başka bir konuda yalan söylemesini sağlayıp tepkisini ölçmem lazımdı.

"Tepsiyi mutfağa koyayım," dedim ve hızla sehpadan tepsiyi alıp mutfağa doğru ilerledim. Arkın peşimden geliyordu. "Kolumu kaldıracak halim bile yokmuş ya." Tepsiyi mutfak tezgahına bırakıp tekrardan salona doğru ilerlediğimde, Arkın kirli bulaşıkları bulaşık makinasına yerleştirmeye başlamıştı. "Ellerine sağlık."

"Afiyet olsun." Kısa ve net cevap vermişti. L koktuğun en köşesine geçip bacaklarımı kendime doğru çektiğimde yarı uzanır bir pozisyon almıştım. Arkın mutfakta işlerini bitirmiş ve üst kata çıkmıştı. Kısa bir süre sonra geldiğinde direkt arkama geçmişti, aramızda koltuk vardı.

"Saçların karışmış birbirine," dediğinde kafamda bir baskı hissettim. Arkın saçlarımı tarıyordu.

"Odanda göz gezdirdim fakat bulamadım, detaylı da kurcalamak istemedim. Sormak da aklımdaydı fakat unutmuşum." Arkın, önce kısa saçlarımın uçlarını tarayıp yavaş yavaş diplere kaymıştı. Acıtmamaya özen göstermesi hoşuma gitmişti, hatta öyle bir tarıyordu ki iyice uykum gelmişti. Buğulu gözlerle daha çok etrafı izlemeye başlamıştım, bakışlarım direkt oyunların olduğu rafa kaymıştı. Hangi oyunlar olduğunu pek anlayamasam da, gözlerimin aşina olduğu oyun kapağını fark etmiştim.

"Yok artık," dedim ve başımı çevirip Arkın'a baktım. "The Last Of Us oynuyor musun?" Nazikçe başımı tekrardan önüme çevirdim ve taramaya devam etti. Onaylarcasına nefes verdiğinde tarağı yanıma bırakmış ve raftan oyunu alıp PlayStation'a takmıştı.

"Aslında," dedi ve oyun konsolundan oyunu açıp birkaç ayar yapmaya başladı. "Oyunu yeni aldım, konusunu az çok biliyorum fakat oynama fırsatım pek olmadı." Yanıma oturdu, oyunu başlatmadan önce sadece yüzüme bakıyordu.

"Şimdiden söyleyeyim, oyunda zekayla ilerlemen gereken birkaç an olacak. Sana yardım etmem ama salak gibi ne yapacağını bilemediğin anlarda sinirlenirim ve artık ne yapman gerektiğini söylemek zorunda kalırım. Söyleme tarzım fazla katı, fazla sert olabilir. Buna takılmamanı arz ederim," dedim ve tekrardan yarı uzanır pozisyona geçtiğimde elimle ekranı gösterdim. "Başla asker."

Arkın iki yana başını sallayıp o muzip gülüşünü yüzüne kondurduğunda oyuna başlamıştı. Oyun, dünyayı zombi salgınının ele geçirdiğini ve insanlığın bununla baş etmesi gerektiğini, daha doğrusu alışık bir düzen hale getirmesini anlatıyordu. Bilim insanları, bu salgını durduracak bir aşı üretememişti fakat bağışıklığı olan, ısırılsa bile zombiye dönüşmeyen bir kızın üzerinden alınacak olan DNA'sı ile aşı üretebileceklerini fark etmesiyle hikaye başlıyordu. Baş karakter, kızı kendi elleriyle hastaneye götürüyor fakat dünyanın kurtulmasına karşılık, kızın ölümü gerçekleşecekti ve baş karakter buna karşı çıkmıştı. Eminim ki oyunun ikincisi çıkacak ve kurgu, baş karakterin kızın ölmemesi için dünyayı karşısına almasının sonucunu anlatacaktı.

"Yapma ya," dedi Arkın, başını geriye doğru atmıştı. Bir askerin, Joel'in kızı Sarah'yı öldürdüğü sahnedeydik. "Yazık oldu kıza." Arkın, pür dikkat oyunu oynarken aynı şekilde onu izliyordum. Aynı zamanda izlerken feci şekilde uyku bastırmıştı. "Bir dakika, yirmi yıl boyunca bu salgının önüne geçilmedi ve insanlar zombiye mi dönüştü?" Başımı olumlu anlamda salladım. "Dünyanın yarısı zombi, yarısından azı ise insandır ve birçoğu da buna dayanamayıp intihar etmiştir."

"Ve hatta," dedim, gözlerim yarı kapalıydı. "Yarısından azı olan o insanlar gruplaşmaya başlayıp güç göstergesi yapmaya başladılar. İnsanlar bile birbirini öldürür oldu."

Arkın burnunu kıvırmıştı. "Salaklar herhalde. Birlik olacakları yerde insanoğlu hâlâ güç derdinde."

Yüzümde acı bir gülümseme oluştu. "Güç her şeydir," dedim ve derin bir nefes aldım. "Önemli olan bunu iyiye kullanabilmektir."

Güç her şeydir, önemli olan bunu iyiye kullanabilmektir. O güç ele alındığında ne birliğe gerek kalırdı ne de yeni bir güç inşa etmeye çalışanlarda cesaret kalırdı. O gücü iyiye kullanıp diğer insanların gözünde en iyisi olursan, ortada bir rakibin bile oluşmazdı çünkü en büyük güç halktan gelirdi. Birlikten güç doğmazdı, akıllı oynayan birliği kullanıp gücü kazanırdı.

♟️♟️♟️

Hayatta güçlü olmanın tek yolu insanlardan geçtiğine inanırdım. Farklı psikolojiye ve huya sahip insanları gözlemlerken, onları denerken aslında her bir davranışa karşı bilinçli oluyordum. Bir yalanın, bir mutluluğun gerçek olup olmadığını ve hatta hislerin esas noktasının karşısında nasıl bir yol izlemem gerektiğini hayat değil, insanlar bana öğretmişti. Önceden böyle şeylere kafamı bile yormazdım, düşünmezdim, beni benim hislerim ilgilendirir der ve eğlenmeme bakardım. Fakat işin içine geçmişim karıştığında ve bütün her şey son bulup, yeni bir karakterin kapısı benim için aralandığında bu düşünceden tamamen uzaklaşmıştım.

Beni, benim hissettiklerim ilgilendirirdi fakat bu satrançta hislere hiçbir zaman yer yoktu.

Öyle bir yola girecektim ki, çok kaybım olacak, çok darbe alacak ve yeri geldiğinde sevdiklerim bile elimden uçup gidecekti. Asıl korkum, sevdiklerimin gözlerine bakarken yalanla yüzleşmekti. Asıl korkum, o yalanın bana hançer doğrultmasıydı. Ve yine asıl korkum, bütün bunları sevdiğim bir insanda yaşamaktı.

Sabaha karşı Arkın oyun oynarken ve ben de onu izlerken koltukta uyuya kalmıştım. Bu uyku kaç saat sürmüştü bilmiyordum fakat uykumu fazlasıyla aldığımı hissediyordum. Üzerime bir battaniye örtülmüştü, bedenim L koltuğun köşesine tamamen sığmıştı. Bir diğer ucuna doğru ayaklarını uzatarak, başucumda uyuyan Arkın'ı fark ettim. O deniz kokusu üzerimdeyken fazlasıyla soluyabiliyordum fakat Arkın'ın üzerinde çok başka bir şekilde kokuyordu. Kendi kokusuyla karışıyor olmalıydı. Uzandığım yerden doğrulduğum an, bir melodi kısık bir sesle etrafa yayılmıştı. Arkın'ın telefonu çalıyordu. O cam mavisi gözlerini usulca açtığında direkt benim olduğum tarafa bakmıştı, gözleri gözlerimle buluşunca muzip gülümsemesi yine ve yeniden yüzünde belirmişti.

"Günaydın," dedim içtenlikle gülümsemeye çalışarak. "Telefonun çalıyor."

Uzandığı yerden doğrulduğunda direkt sırtını geriye yaslayıp esnemişti. "Çalsın," dediğinde gözleri hâlâ üzerimdeydi. "Ve sana da günaydın."

İşaret parmağımla telefonu gösterdim. "Bakmayacaksan ben alıp açacağım. Sabah sabah kafa ütüledi," dediğimde küçük bir kahkaha atıp direkt telefona uzanmıştı.

"Efendim," dedi telefonun ucundaki kişiye doğru. "Yeni kalktık, geliriz birazdan." Bizi kastediyordu, sanırım Emre'nin yanına gidecektik. Başka bir şey söylemeyip telefonu kapattığında tekrardan odağını bana çevirdi. "Ben hemen kahvaltı hazırlayayım," dediğinde bıçak gibi lafını kesmiştim.

"Arayan bizimkilerden biri miydi?"

Usulca başını salladı. "Karan aradı, eve geçip yeni cam taktırmışlar, etrafı temizliyorlarmış şimdi." Nefesini vererek güldüğünde başını önüne eğdi. "Sarı kula istiyorlar." Ben de kendimi tutamayıp güldüğümde, birbirimizin gülmesine karşılık daha fazla kahkaha atmıştık.

"Eve geçelim, üzerime kendi kıyafetlerimi giyip etrafı temizlemeye yardım edelim. Sonrasında, eğer sen de istersen tabii, ya burada kahvaltı yaparız ya da başka bir yere gideriz." Son cümlemde ayağa kalkmıştım ve Arkın da benimle aynı anda kalktığında eli direktmen ensesine gitmişti.

"Yok canım, buraya geliriz tabii. Sen öyle istiyorsan öyle yaparız."

Sadece başımı sallayıp direktmen üst kata çıktığımda kendimi banyoya attım. Elimi yüzümü yıkamış, saçımı başımı dizeltmiş ve tekrardan aşağı inmiştim. Arkın da kendini toparlamıştı ve kapıda beni bekliyordu. Evden çıktığımızda direkt bahçeden Emre'nin evine geçtik. Bahçede sadece Batın ve Şafak vardı, sigara içiyorlardı.

"Günaydın," elimi kaldırıp selam verdim.

"Günaydın," dediler Batın ve Şafak aynı anda.

"Tarzını beğendim," dedi bir ses, Karan salonun camından çıkmış ve bana bakıyordu. "Pembe rengini isterim ben de." İmayla Arkın'a bakıyordu ve yüzünde zafer gülüşü vardı.

"Kıyafetlerim kan olmuştu, bunları giymeye mecbur kaldım." Fena utanmıştım, kendimi direktmen açıklamaya çalıştığımda çok daha fazla kızardığımı hissettim.

"Aynısının pembesinden bulur, sana giydirir ve o şekilde karargahta gezdiririm seni. İşine bak, Karan." Şafak, sert bir şekilde Karan'ı uyarmıştı ama içeriden diğerlerinin kahkahası duyulabiliyordu.

"Ben odama çıkayım," dediğimde hızla salonun sürgülü kapısından içeriye girmiştim. Dışarısı fazlasıyla soğuktu ve üzerimdeki kıyafetle biraz daha dursaydım kesinlikle hasta olacaktım. Göktuğ ve Kenan salonun diğer camlarını siliyorlardı, cam parçalarını yerden temizlemişlerdi. Kenan bir omuzuna bezi atmış, bir eline de diğer bezi almıştı ve özenle camı siliyordu. Göktuğ beni görür görmez ağzını cama dayayıp nefesini verdiğinde, Recep İvedik otobüs sahnesinin aynısını o an yaşamıştık.

"Allah'ın belası adam, zar zor sildim ben orayı göt herif!" Kenan, elindeki bezle sert bir şekilde Göktuğ'ya vurmuştu.

"Kızı güldürmeye çalışıyorum," dedi Göktuğ, kısık sesle konuşmuştu fakat duyabilmiştim. Kenan arkasını döndüğünde beni görmüştü ve altıma giymiş olduğum boxerı fark ettiğinde gür bir kahkaha attı.

"Ulan Arkın," diye seslendi Kenan, eliyle Arkın'ı yanına çağırıyordu. "Mavisi artık Tülin'in oldu, sana fuşya rengini alalım mı Arkın'ım. Daha seksi gösterir seni, rengini açar." Ben ne olduğunu anlayamıyordum fakat Göktuğ ve Karan gülme krizine girmişti.

"Mor rengini giydirip seni mora çevirene kadar..." Arkın'ın cümlesinin yarıda kalmasının sebebi benimle göz göze gelmesiydi.

Elimle Arkın'ı gösterdiğimde, "Siker," diyeren yarıda kalan cümlesini tamamladım. Göktuğ ve Karan daha fazla gülmeye başlamışlardı. En sonunda Karan yanıma gelip sağ elini omuzuma attığında, gülmesini dizginleyerek konuşmaya başlamıştı.

"Bak güzel kardeşim, birbirimizin doğum gününde o boxerdan bir renk muhakkak alınır. Tabii ki yüzükte olduğu gibi Batın, Şafak, Emre ve Tekin komutanlarda bu mevzu geçerli değil. Onlara yapsak belamızı sikerler, neyse konumuz bu değil." Eliyle Kenan'ı gösterdi. "Bu arkadaşta mor rengi var. Geçen yıl doğum gününde ben aldım ona."

"Sana da ben pembe rengini almadım mı, yavşak?!" Kenan, eliyle ağzını kapatıp, "Kusura bakma Tülin, sana alışmam biraz uzun sürecek." dediğinde elimi sallayıp, hiç sorun değil, der gibi yüzümü buruşturmuştum.

"Ben de buna sarısını aldım işte," dedi Arkın, Göktuğ'yu gösteriyordu.

"Sarına lacivert oldum, en büyük tutkum oldun Arkın'ım." Göktuğ hızla Arkın'ın kucağına atladığında, elindeki toz bezini sallayarak Fenerbahçe marşı söylemeye başlamıştı.

"Şunun neresi lacivert, ayrıca in üstümden. Koca götünü tutmak zorunda mıyım?" Göktuğ, Arkın'ın üzerinden inerken içeriye Batın ve Şafak girmişti.

"Hadi son dokunuşları yapın, sonrasında hastaneye geçeriz. Emre komutanımı normal odaya almışlar." Mutluluktan gülümserken direkt Arkın'a bakmıştım, o gözlerini benden hiç ayırmamıştı.

"Önce bize geçelim, kahvaltı yapar öyle geçeriz hastaneye." Şafak, Arkın'ın söylediğine başını olumlu anlamda sallarken, Karan usulca Arkın'ın yanına yaklaşmıştı.

"Nerede lan benim sarı kulam?" Şafak ve Batın'ın duymaması için fısıldayarak konuşuyordu.

"Bi' git başımdan be adam, eve geçince içersin."

Onların minik atışması devam ederken daha fazla oyalanmadan odama çıktım. Altıma buz mavisi ve bol kesim bir pantolon, üzerime beyaz sweatshirt ve aynı renk ayakkabıları geçirmiştim. Kısa saçlarımı düzgünce alttan topuz yaptığımda daha fazla vakit kaybetmeden aşağı indim, etraf hızlı bir şekilde eski haline dönmüştü.

"Hazır mıyız?" Şafak, dış kapıyı açmış ve başıyla çıkmamızı işaret ediyordu.

"Hazırız komutanım, çıkabiliriz." İlk çıkan Karan oldu.

"İyisin, değil mi?" Arkın'ın yanıma yaklaştığını hissetmemiştim, konuşması beni kendime getirmişti. Hızla başımı onaylar şekilde salladığımda evden tamamen çıkmıştık. Bahçeden geçerek Arkın'ın evine girdiğimizde kendimi direkt mutfağa atmıştım. Arkın her zaman olduğu gibi yanımdaydı.

"Kadın eli kahvaltısı hazırlayacağım size," dediğimde iki elimi birbirine vurup içtenlikle gülümsedim.

"Ne yapmayı planlıyorsun?" Sol elimi tezgaha dayayıp diğer elimi de belime yerleştirince bir süre öylece düşündüm.

"Dolapta olan bütün kahvaltılıkları masaya yerleştir, ek olarak yapacağım bir şeyler." Arkın, hızla başını sallayıp dolabı açtığında küçük servis tabaklarını bulup ada tezgaha bırakmıştım. Zeytin, peynir, reçel, tahin pekmez gibi yiyecekleri küçük kahvaltılık tabaklara yerleştirirken ben de buzdolabını açıp birkaç tane yumurta çıkardım. Yedi kişiydik ve ben hariç diğerlerinin öküz gibi yemek yediklerini tahmin ettiğimden on beş tane yumurtayı haşlanması için tencereye koyup ocağa yerleştirdim. Dolabın arka taraflarında açılmamış sosisleri gördüğümde hızla onu da çıkardım.

"Kahvaltılık sos var mı?" Arkın, yanıma gelip buzdolabına baktığında nefesini ensemde hissettim. Vücudum karıncalanırken yumurtalara bakma bahanesiyle yanından ayrıldım.

"Al bakalım," dediğinde hızla elinden kahvaltılık sosu aldım. Tavaya biraz sıvı yağ döktükten sonra sosisleri kızartmaya başladım.

"Karan," diye seslendim içeriye doğru. "Masaya yedi tane servis açar mısın?" Karan anormal bir koşuşla yanımıza geliyordu.

"Yettim komutanım."

"Salak bu adam yemin ederim." Arkın'ın kendi kendine konuşarak isyan ettiğini duymuştum.

"Nerede servis tabakları?" Arkın, benim olduğum tarafta üstteki dolabı işaret etmişti. Karan hızla dolabı açarken, dolabın sivri ucu şakağıma denk gelmişti. Acıyla şakağımı tuttuğumda tiz bir inilti firar etmişti dudaklarımdan.

"Yapacağın işe sokayım, Karan." Arkın, Karan'ı yanımdan itip elimi nazikçe tutmuştu. "Bırak bakayım bir şey olmuş mu," dediğinde elimi şakağımdan çekmişti. "Kanıyor," dediğinde ada tezgahından peçete alıp direkt yarama baskı yaptı. "Yürü git girişten ilk yardım çantasını getir, çabuk!" Sesi fazla gür çıkmıştı.

"Bağırma adama," dedim, aynı zamanda şakağıma ben de baskı yapıyordum.

"Sokturtma şimdi adamına, otuzuna merdiven dayamış hâlâ sakar. Bunu nasıl asker yaptılar anlamış değilim."

"Valla onu biz de anlamış değiliz. Görevde helikopterden inerken dengesini kaybedip üç metreden kendini bıraktı." Kenan'ın dediğine karşılık hep bir ağızdan gülmeye başlamıştık. Arkın, L koltuğa oturmamı sağladığında önümde çömelmişti. Boyu o kadar uzundu ki, benim normal oturuşum onun çömelmesiyle eş değerdi, boylarımız böyle eşitlenebiliyordu.

"Alustat var orada, pamuğa döküp bana ver." Karan yanımıza gelmişti ve hızla ilk yardım çantasından Alustat'ı bulup pamuğa döktü. Şakağıma dayadığı peçeteyi yavaşça çekip nazikçe pamuğu yaraya dokundurduğunda canım fazlasıyla yanmıştı fakat bu hoşuma gitmişti. Yaz ayında sivrisineklerin bizi ısırıp, o ısırığa kolonya dökmekle aynı hisse sahipti. Sadece biraz daha derinden hissediliyordu.

"Özür dilerim, Tülin. Ben dolabın kapağını açınca senin üzerinden geçip gider sanmıştım." Arkın, Karan'ın yüzüne ters ters bakıyordu.

"O kadar da kısa boylu değilim," dediğimde araya Kenan girmişti.

"Bize göre kısasın ama."

"Normalde de o kadar kısa değil ama." Konuşan Göktuğ'ydu.

"Bir susun ama." Arkın, pamuğu yaramın her noktasına dokundururken diğerlerine sesini yükseltmek zorunda kalmıştı.

"Hastanede baktırırız yarana," dedi Şafak, kızartmak istediğim sosisleri o kızartmaya başlamıştı. "Sosislere kahvaltılık sos mu dökecektin?" Hızla başımı salladım.

"Tencerenin içine dökün, sonra sosislerle birlikte karıştırın. İyice sosisin her yerine yayılır böylelikle. Yumurtalar ne durumda?" Şafak göz ucuyla yumurtalara bakmıştı.

"Yavaştan kaynamaya başladılar."

Arkın, pamuğu kenara bırakıp yarayı sarmıştı. Eliyle sargıyı düzeltirken, parmakları alnımda bulunan diğer yara izlerine dokundu. "Bunlar nasıl oldu?"

"Küçükken bir çizgi filmde, gökyüzünden şemsiye ile yavaşça yere inen bir kızı izlemiştim. Özendim, aldım elime şemsiyeyi ve kendimi koltuktan aşağı bıraktım. Umduğum gibi olmadı tabii, yerde duran taşlı tokamın tam da üzerine düştüm. Sonra da bu oldu tabii." Elimle alnımın sağ tarafında bulunan yara izine dokundu parmaklarım.

"Allahtan çatıdan atmamışsın kendini," dedi Batın, gülerek karşılık verdim.

"Peki bu?" Arkın'ın eli nazikçe sol kaşımın köşesindeki yara izine gitmişti.

"Duvara dayanan merdivenler var ya, onunla dama çıkmak istemiştim. Çıktım da, ama geri inemedim. İndim ama yuvarlanarak indim, merdiven de demirdendi, sivri ucu oraya denk geldi. Merdivenin yarısında tuttum sağ elimle bir basamağını, o an koltukaltım da yırtıldı. Baktım hâlâ yerde değilim, inmeme daha çok var, bu sefer ben attım kendimi aşağı. Öyle top gibi yuvarlandım merdivende." Herkes alnımdaki izlerin hikayesine gülerken, hızla oturduğum yerden kalktım ve ocağın başına geçerek sosisleri kontrol ettim. Dolapları karıştırarak geniş bir kase bulduğumda, sosisleri içine boşaltmıştım. Yumurtaları ise soğuk suda bekletmeden çıkarıp tabaklara koyduğumda yanıma Karan'ı çağırdım.

"Damdan da atmış kendini," dedi Batın, ekmekleri dilim dilim kesiyordu. O sırada Karan yanıma geldiğinde lafa dalmıştı.

"Siz çatı demiştiniz komutanım."

Batın, ters ters karana bakarken direkt araya girdim. "Sana ceza, soy bu on beş yumurtayı. Düzgün soy ama," dediğimde arkamı dönüp Arkın'a göz kırptım. Batın, servis tabaklarını masaya yerleştirmişti. Çay bardakları eksikti, onları da çıkardığımda herkes yavaş yavaş masaya oturuyordu. "Hadi hızlı ol," diye sitem ettim Karan'a. Arkın yanımıza gelmiş ve ocaktan çaydanlığı alıp masaya götürmüştü.

"Çok sıcaklar," dedi Karan, ikide bir elini üflüyordu. Birkaç dakika içinde bütün yumurtaları soyduğunda ellerini soğuk suda tutmaya başlamıştı. Yumurtaları iki büyük tabağa eşit şekilde koyup yuvarlak şeklinde kestiğimde, üzerine çok hafif sıvı yağ gezdirip kırmızı pul biber serpmiştim. Karan da masada yerini aldığında, Arkın herkesin çayını doldurmaya başladı. Elimdeki yumurtaları masaya koyduğumda herkes yiyeceklere gömülmüştü.

"İçer misin?" Arkın, çay bardağını gösterirken meraklı bakışlarıma maruz kalmıştı. "Merak etme, bunu geçen gün ki kahvaltıda öğrendim." Masanın sağ tarafında bulunan sandalyeye oturacağım esnada, Arkın direkt baş köşedeki sandalyeyi çekti. "Senin yerin burası." Şaşkınlıkla yüzüne bakarken, itiraz etmeden o baş köşeye usulca oturdum.

"Anlaşılan, 2018'in bütün on iki çayını sizlerle birlikte içeceğim." Bu sefer meraklı bakış atan Arkın'dı. Diğerleri kendi aralarında koyu bir sohbete dalmışlardı, biz onlardan bağımsız konuşuyorduk. "Yılda sadece on iki bardak çay içerim, 12 Aralık gecesinden beri durum böyle."

Arkın, tabii ya, der gibi başını sallamıştı. "Ayrıca o günden beri hangi tarihte ne olduğunu asla unutmuyorsun. Her şey saatine kadar aklında olur."

Kaşlarımı kaldırdığımda, Arkın çay bardağını önüme koyup hemen sağ tarafıma oturmuştu. "Bu kadar tanıma beni, ya da bu kadar hakim olma. Ben tanımadığım insanların beni bu denli tanımasından hoşlanmam."

Çayına şeker atmadan direkt bir yudum aldığında, tabağına yiyeceklerden dolduruyordu. "Bir şeyi istersen, yaparsın. Tanımak istersen, tanırsın. Seni senden tanımayı ben de isterdim ama maalesef o işler benden geçti. Belki bilmediğim şeyler de vardır, bunu zamanla anlarız." Tabağına ne koysa benim de tabağıma ekliyordu.

"Merak etme," dedim çayıma bir kaşık şeker atarken. "Seni bilmesem bile fuşya renginin tenini açacağını unutmam." O muzip gülümsemesi tekrardan yüzüne oturduğunda aynı şekilde gülümsüyordum. Bulaşıcı gibiydi.

♟️♟️♟️

Hastaneye geldiğimizde koşar adımlarla direkt Emre'nin odasına doğru ilerledim. Şafak, diğerlerine bir süre Emre'yle yalnız kalmam gerektiğini söyleyerek bahçede durmuşlardı. Bu işime gelirdi, Emre'yi yalnız görmem daha iyiydi. Doksan dokuz numaralı odada yatışı yapılıyordu ve o oda üçüncü kattaydı. Asansöre binmiş, üçüncü kata çıkar çıkmaz doksan dokuz numaralı odayı aramaya başlamıştım. Koridorun en sonunda olduğunu tahmin ediyordum çünkü bir tek oraya bakmamıştım. Koridorun son odasının kapısı yarı aralıktı, elim kapının kulpunu tuttuğu an olduğum yerde kala kalmıştım. Ne elimi kulptan çekebiliyor ne de kapıyı itip içeri girebiliyordum. Nefes almayı bile unutmuştum.

Donmuştum.

"Böylesini sen bile tahmin etmemiştin." Konuşan Tekin'di. Başından beri Emre'nin yanında olduğunu tahmin etmiştim zaten.

"Edemedim, çok daha büyük risk altında." Bu sefer konuşan Emre'ydi. Söylediklerinden hiçbir şey anlamıyordum.

"O kızın gözleri bozuktu, kayda geçirmeden çizdirdin gözlerini. Sağlık mülakatı engelini ortadan kaldırdın ama unuttuğun bir şey var. Bu kız mafyanın kızı, kabul etse de etmese de gerçek bu. Dosyası kabarık bir adamın kızını asker yaparlar mı sanıyorsun sen?" Tekin'in söyledikleri yüreğime koca bir öküz oturtmuştu.

"Her şeyi düşündüm, Tülin'i araştırıp okula alacak bütün askerler benim en yakınlarım, devrelerim. Tülin her ne kadar Yazgan'ların kızı olsa da bir o kadar bağımsız. Elimde bunun kanıtı var ve hatta soyadını değiştirdikten sonra bu engel de tamamen ortadan kalkacak."

Tekin sıkıntılı bir nefes vermişti, adım sesleri duyuyordum. Kendi etrafında voltalar atıyor olmalıydı. "Evet, her şeyi düşünmüşsün. Fakat kendi canını düşünmeyi atlamışsın. O evi kimin taradığını sen de ben de çok iyi biliyoruz."

İşte şimdi bedenimin donduğu gibi kanımın da donduğunu hissetmiştim. Bu öyle bir donukluktu ki, kolay kolay hareket etmeyecek gibi hissediyordum. Yüreğimdeki o öküz kalbimi eziyordu, nefes alamıyordum. Daralıyordum ve bu hiç iyi değildi. Kusmak istiyordum.

"Ben yüce Türk devletinin askeriyim. Beni dağdaki hakiki itler indirememiş, Yazgan'lardan korkacak değilim. Tülin benim kaybettiğim evladım, o benim ailem, onun için her şeyi yaparım. Tıpkı şu an olduğu gibi yine yaralanırım ve gerekirse canımı bile veririm. Sırf soyadını değişeceği için koca bir savaş açtıysa o Sadık denen herif, bu savaşta en önde ben savaşacağım. Tülin'e zarar gelmeyecek, Tülin bütün bu yaşananları öğrenmeyecek."

Zorla o donuk bedenimi hareket ettirdim, buz tutmuş kanım beynime hücum ederken o kapıyı usulca ittim. Önce Tekin'le göz göze geldik, bakışlarını endişe kaplamıştı. Biraz daha ilerleyip başımı sol tarafa çevirdiğimde, gövdesi tamamen sarılmış olan Emre'yle göz göze geldim. İkisi de endişeyle beni izliyordu.

"Emre," dedim ve başımı omuzuma doğru yatırdım. "İyi gördüm seni." Usulca Tekin'e baktım. "Öğrenmemem gereken şey de nedir?" İkisinin gözleri arasında bakışlarım mekik dokumaya başlamıştı. Arkamdaki kapı tekrardan açıldığında diğerleri de tek tek içeri girmişti. Arkamı döndüm, kollarımı iki yana açtım. "Öğrenmemem gereken bir şey varmış, siz biliyor musunuz ne olduğunu?" Hiç kimsenin gözlerine bakmazken, günlerdir aşina olduğum o cam mavisi gözlerden bakışlarımı asla ayırmıyordum. O gözler bana yalan söylemişti. "Konuşsanıza, dilinizi mi yuttunuz?" Arkamı dönüp tekrardan Tekin'e baktım.

Dışarıdan nasıl görünüyordum bilmiyordum fakat ne hissettirdiğini bile bilmediğim o bakışlarım Emre'yi buldu. Usulca yanına yaklaştım, yüzüne öyle bir yaklaşmıştım ki nefesimi en yakından hissettiğine emindim.

"Konuş, Yüzbaşı Emre Bozkurt. Benden gizlediğin, öğrenmemem gereken şey nedir?"

♟️♟️♟️

Selam, selam, selam... Bu bölüm beni o kadar çok huzurlu hissettirdi ki, kurt timini sanki yıllardan beri tanıyor gibi hissettim. Onların aile gibi oluşu ve iş dışında rürbelerini çoğu zaman yok sayıp kardeş ilişkisine yoğunlaşmaları, aile gibi olduklarını gösteriyor. Yazarken ve düzenlemek için okurken aşırı eğlendiğim bir bölümdü.

Son kısım hariç... 🙄

Gelecek bölümlerde bizi birçok sır ve kaos bekliyor diyebilirim. Görüşmek üzere, ışıkla kalın. 🤍♟️

1-) Tülin ve Arkın'ın aralarındaki samimiyet sizce nasıl bir boyuta erişecek?

2-) Kurt Timi size nasıl bir hissiyat veriyor?

3-) Sizce Tülin, başta Arkın olmak üzere timin ona yalan söylemesinin hesabını herkesten soracak mıdır?

4-) Sizce Tekin, neden Tülin'in asker olamayacağını düşünüyor? Söylediklerinde haklı olabilir mi?

5-) Kurt timi ve Arkın, gerçeği neden Tülin'den gizlemiş olabilir?

Bölüm : 27.02.2025 22:51 tarihinde eklendi
Okur Yorumları Yorum Ekle
Hikayeyi Paylaş
Loading...