
"Hiç kimseyi yalan söylediğini anlayacak kadar tanımak istemiyorum."
♟️♟️♟️
İki taraf vardı, beyaz ve siyah. Ortada bir savaş vardı, bu savaş siyah ve beyazın arasında geçiyordu. Siyah, beyazı yutabilirdi fakat beyaz, siyaha karıştığı zaman eskisi gibi beyaz olamazdı. O siyahın izi her zaman gözle görülürdü, adına da gri denirdi.
Doğduğum zaman karın lapa lapa yağması, bütün şehrin beyaza bürünmesi ve hatta tenime bile karışması yüreğime işlemişti. Anneme göre her zaman beyaz gibi saftım, temizdim, lekesizdim. Ve yine annemin tek isteği, gözlerimin karalığı beyaza karışmamasıydı. Üzgünüm. O karalık sızıntı yapmaya başlamıştı, çünkü biz koca bir savaşın içine hapsedilmiştik; koca bir satrancın içindeydik. En büyük korkumun siyahlardan değil, beyazlardan, kendi içimden darbe almaktan olduğunu düşünmüştüm. İşin garip tarafı, bunu çok yakın bir zamanda düşünmüştüm. O satranç başlamış, üzerime koca bir karalık aktarılmıştı. İlk izimi almıştım, saf değildim, temiz değildim.
Ben artık lekeliydim.
Ve şimdi kendi safımdan hamle yapmam gerekirken, o hamleyi içime oturtmuştum. Yalanlar ve sırlar etrafımı sarmış, yüreğimi karaya mahkum kılmışlardı.
Eğer karaya mağlup gelirsem, siyah her zaman karalığına devam ederdi. Ancak beyaz olarak ben kazanırsam, içimde her zaman karayı yaşatacaktım. Ben artık beyaz değil, gri olacaktım. Kara her zaman içimde hapis kalacaktı.
Piyonlar öne sürülürken, aslında zekanın en ufak yanlış hamlesinde kendine zarar vermekten başka hiçbir şey olmayacağını bize gösterirdi. Bu savaş çoktan başlamıştı, safımda yalanlar olsa da oyunu yöneten her zaman bendim.
Ben Tülin Altun'dum. Karalığa karışan bir yalan varsa, bütün beyazlığımı karaya boca ederdim.
"Konuş, Yüzbaşı Emre Bozkurt. Benden gizlediğin, öğrenmemem gereken şey nedir?"
Emre'ye doğru öyle bi eğilmiştim ki, yüzündeki çizgilerden, gizlemeye çalıştığı mimiklerine kadar her şey gözle görülür vaziyetteydi. Kendimi tutamayıp gür bir kahkaha attığımda, herkesin korkulu ve şaşkın bakışları çok daha net bir şekilde görünüyordu. "Emre," dedim ve sağ tarafına oturup elimi elinin üzerine koydum. "Benim korkmamam için benden gizlemeyeceksin gerçeği, öyle değil mi?" Yüzüme masum bir ifade yerleştirdim. "O dağ itleri yapmış sana bunu, biliyorum." Hızla başımı sol tarafa çevirip pür dikkat beni izleyen Arkın'a baktım. "Arkın söyledi, ona kızma sakın olur mu? Tanırsın beni, eninde sonunda gerçek neyse öğrenirdim zaten." Herkesin, özellikle Emre'nin yüzünde yavaş yavaş bir rahatlama sezmiştim. Gülümseyip başımı omuzuma doğru yatırdığımda parmağımın ucuyla, narince yarasına dokundum. "Yaran nasıl? İyi gördüm seni aslında, çok çabuk toparladın." Derin bir nefes alma ihtiyacı hissettim. Rol yapmak, içimdeki ateşi dizginlemeye çalışmak çok zordu. "Kaç yıllık askersin, hainin kurşunu seni yıldıracak değil elbette öyle değil mi?" Bakışlarım Tekin'i buldu. "Değil mi, Tekin?" Tek tek herkesin gözlerinin tam içine bakmaya başladım. "Konuşsanıza, dilinizi mi yuttunuz?"
Hızla Karan yanıma gelmişti, yüzünde zorla kondurduğu belli olan bir gülümseme vardı. "Komutanım, geçmiş olsun. En kısa sürede umarım sizi aramızda görebiliriz."
Şafak, yavaş yavaş yanımıza gelip, elini Karan'ın omuzuna vurup sırtını sıvazladığında lafı devralmıştı. "O hep bizimledir, kaçışı yok."
Arkın, en köşede duruyordu ve derin bir nefes alarak dış kapıya doğru yöneldi. "Ben, Emre'nin sonuçlarına bir bakayım." Hızla odadan çıktığında, geride sadece derin bir sessizlik bırakmıştı. Gözlerimi, Emre'nin gözlerinden bir an olsun ayırmıyordum. Koca bir yalana sürüklemişti bizi, bunu neden yaptığını anlayabiliyordum ve bu yüzden kızamıyordum da. Fakat ben Tülin'dim, sadece Tülin. Gücüm yoktu, hamlem yoktu ve hatta tecrübem bile yoktu.
Sadece zekam vardı.
Ve ben o hamleyi her koşulda ve her şartta yapardım. Altta kalmazdım. Yazgan'lar soyadımı değişmemem için, göz korkusu vermek için böyle bir yola başvurmuş olabilirlerdi; ancak ben ölsem de davamdan vazgeçmezdim. Onlara, onların dilinde cevap vermektense en içlerinden zarar verirdim çünkü ben Tülin'dim.
Kardelen Altun'un kızı, Tülin Altun'dum.
Onlara nasıl zarar vereceğimi en iyi annem bilirdi ve ben de annemden öğrendiğim kadarıyla elimden ne gelirse yapacaktım. Onların gücünü zedeleyecektim.
Tıpkı yıllar önce yaptığım gibi.
"Sen nasılsın?" Emre, dakikalar sonra konuşmuştu. "Seni de iyi gördüm. Sakın korkma, Tülin. Her şey için özür dilerim, böyle bir hayatım olduğu için, seni buna şahit ettiğim için özür dilerim. İlla ki korkarsın ama sen korkma, Tülin, yalvarırım korkma."
Derin bir nefes alıp cama doğru ilerledim, pencereyi açtığımda içeriyi birkaç dakika boyunca temiz havayla doldurdum. Oda çok havasızdı, ortam çok gergindi, öğrendiklerim yüreğimi yakıyordu.
Daralıyordum.
"Senin bir suçun yok," dedim ve pencereyi kapatıp köşedeki sandalyeyi alarak Emre'nin sağ tarafına oturdum. "İki silah sesinden korkacak olsaydım bu yola baş koymazdım. O sesler benim zaten aşina olduğum sesler, bilirsin." Yüzümde koca bir ima vardı. "Allah'tan tek isteğim, bunu yapanın en yakın zamanda bulunması ve gerekenin yapılması."
Tekin, olduğu yerden hareket edip cama doğru ilerlemişti. Dışarıyı pür dikkat izliyordu. "Bunu yapanlar bulundu, sonrası devletin adaletine kalır. Biz, bunu onlara yapmasını sağlayanlarla bizzat görüşeceğiz zaten." Bakışları diğerlerine çevrildi. "Akşam gizli görev var, Çakı kendini belli etti." Ne olduğunu anlamadığım bir şekilde çatık kaşlarla Tekin'e bakarken, diğerlerinin sevinç sesleri odayı doldurmuştu.
"Komutanım, izin verirseniz karargaha geçip hazırlık yapalım. Akşama daha çok var, bekle bekle zaman geçmez şimdi. En azından hazırlığa adayalım kendimizi." Konuşan Kenan'dı.
Tekin, birkaç saniye düşünüp başını onaylar şekilde salladığında, "İyi düşündün, akşama doğru gelmiş olurum ben de." dediğinde bakışları Şafak ve Batın'a kaydı. "İş sizde," dediğinde iki elini de arkada birleştirdi.
"Geçmiş olsun, Komutanım." Batın, başıyla selam verip hızla odadan çıktığında Kenan ve Göktuğ da aynı şekilde ilerlemişti.
"Sizsiz görev olacak gibi değil, hızla iyileşmeye bakın Komutanım." Şafak da tam odadan çıkacakken hızla ayağa kalkmıştım, Emre bakışlarımdan bir şey olduğunu anlamış gibiydi.
"Durun," dedim, gözlerimi o an Emre'den ayırmak zorunda kaldım. "Hazırlık dediğiniz şey nedir tam olarak?"
Herkesin bakışları birbirinde mekik dokurken, Konuşma görevini Karan devraldı. "Yanımıza alacağımız silahlar temizleniyor, diğer aletler hazır hale getiriliyor ve görev için antrenman yapıyoruz."
Yüzümde muzip bir gülümseme yer edindi. "Bugün benim eğitimim başlayacaktı. Her kötü olay olduğunda eğitimi erteleyecek değilim," dediğimde hızla Şafak'a baktım. "O antrenmanda benim de yerim var mı?"
Şafak, bir Emre'ye baktı, bir de Tekin'e. Sırtımı onlara dönüktü ve ne tepki verdiklerini bilemiyordum. Birkaç saniye sonra Şafak'ın o sert ifadesinin arkasına bir gülümseme yer edindi, bakışları beni bulmuştu. "Vazgeçenlerin bizde yeri olamazdı zaten," dedi ve başıyla kapıyı gösterdi. "Gel tabii, aramıza gerçekten de hoş geldin."
♟️♟️♟️
Karargahın oldukça büyük spor salonu ve bahçesi vardı. Şubat ayının son günlerine yaklaşırken, Ankara'nın yağmuru da azalıyordu. Tim, önce silahları temizlemek için bizden ayrılmıştı. Yanımda sadece Arkın vardı ve büyük ihtimalle ısınmak için bana yardım edecekti. Üzerimde ince, siyah renkte bir eşofman ve koyu yeşil tişört vardı.
Hastaneden çıktığımızdan beridir Arkın'la bile tek kelime konuşmamıştım, sessizdim. Kendimi kötü ve suçlu hissetmemem için, bütün gerçeği benden saklıyor olabilirlerdi. Eğer Emre'nin benim yüzümden vurulduğu düşüncesine girseydim, belki de davamdan vazgeçeceğimi ya da intikam kovalayacağımı düşünüyor olabilirlerdi. Sırf soyadımı değişmek istediğim için, içinde bulunduğum evi ateş altında bırakmaları beni yolumdan döndüremezdi.
O yolda değil Emre, bir başkası yaralansa bile kimse beni bu davadan alıkoyamazdı.
Her olaya olumlu yönden bakmayı öğrenmiştim. Emre ölmemişti, evet yaralanmıştı fakat ölmemişti. Bunun için kendimi suçlu hissetmeme gerek yoktu. Oysa ki herkes, Emre'nin dağ itleri tarafından vurulduğuna inandığımı sanmıştı. Bana, buna inanmamı sağlayanlar bile onlar olmuştu, suçlu hissetmememi bile onlar isterken bütün isteklerini ellerine vermem benim de işime gelirdi.
Sen bu kadar bencil değildin, Tülin.
İçimde o öldüremediğim ses sürekli bu cümleyi tekrarlasa da aslında ona da bir cevabım vardı. Eskiden olsa şu anki kadar rahat karşılamaz, bencil olamazdım. Şimdi de bencil değildim, sadece olayı daha farklı bir şekilde çözüyordum. Kendimi suçlu hissetme devri tamamen kapanmıştı.
Devir tamamen aynı dilde karşılık vermekti ve ben bunu çok iyi yapardım.
Her zaman olduğu gibi yine bir planım vardı. Bu planı uygularken bile kılımı kıpırdatmadan ilerleyecektim, belki kimsenin ruhu bile duymaycaktı fakat Yazgan'ların canı oldukça sıkılacaktı. Benim hamlem, Yazgan'ların yaptığı hamle kadar sarsıcı olmayacaktı belki de fakat, hiçbir zaman sessiz kalmayacağımı gösterecek bir hareket olacaktı.
Küçük adımlarla, elimde hiçbir güç yokken bile yavaş yavaş yaklaştığımı onlar bile anlayacaktı.
"Şimdi bu bilgisayarlar, diğer bilgisayarlar gibi değil öyle değil mi? Her yere, her şeye, her bilgiye erişilebilir anladığım kadarıyla?" Arkın, üzerine rahat kıyafetler giymek için odasına gitmişti ve ben de o sırada avıma bir askeri yakalamış, askeriyenin bilgisayarıyla uğraşıyordum.
"Evet," dedi sadece, toy görünümlü asker.
"Bu bilgisayarda neler yaptığımı, nerelere girdiğimi, istese bir başkası öğrenebilir mi?" Asker, Emre'nin misafiri olduğum için benden değil aslında Emre'den korkuyordu. Emre için bana saygıda kusur etmiyordu fakat aynı zamanda da bir şey yaparsam diğer komutanlardan azar yemekten korkuyordu. "Korkma, sosyal medya hesabıma girmem lazım. Kız arkadaşlarım birkaç özel mesaj atmışlar da," dediğimde hafif eğilip gözlerinin en derinine baktım. "Fazla özel mesajlar, kimsenin görmesini istemiyorum."
En sonunda bilgisayara hafifçe yaklaşıp birkaç sekme açtı, pür dikkat onu izliyordum. "Bu sekmeden, bilgisayarın kullanılan son dakika ve saatini geçmişten silebilirsin." Tekerlekli sandalyeye oturup başımla kapıyı işaret ettiğimde, asker direktmen oraya doğru yöneldi.
"Rica ediyorum, bu ikimizin arasında sır olarak kalsın." Gülümseyerek yüzüne baktığımda, korku dolu gözler beni karşılamıştı. Toy asker hızla başını sallayıp odadan çıktığında, direkt bilgisayara gömülüp işime odaklandım. Her iki arka çarprazıma baktığımda, sağ köşede bir kamera olduğunu gördüm. Bilgisayarı sola doğru çevirip, kameranın bilgisayarı görmemesini sağladığımda, hemen birkaç bilgiyi girip tek tek incelemeye başladım.
Bütün istediğim her şey, tek tek karşıma çıkmıştı.
Telefonumu çıkarıp her şeyin fotoğrafını çektiğimde, dışarıda Arkın'ın sesini duydum. Elim ayağım birbirine dolanmıştı. Her şeyin fotoğrafını çekmiştim, bundan emindim ve geriye sadece son beş dakikayı bilgisayardan silmek kalmıştı. Az önce toy askerin açtığı sekmeye girdim, son beş dakikayı işaretleyerek sil tuşuna bastığım an Arkın'ın cam mavisi gözleriyle karşılaştım.
Kahretsin!
Son beş dakikayı silmek için, bir dakikalık süre vermişti.
"Arkın," dedim ve hızla ayağa kalktım. "Nasıl olmuşum, eşofman benim ama tişört Emre'nin. Yeni almış, etiketi üstündeydi. Artık benim." Ayak parmağımın ucuyla kendi etrafımda dönüyordum. Kalbim küt küt atıyordu, rengim de atmıştı bundan emindim. O bir dakika geçene kadar Arkın'ı bilgisayara yaklaştırmamam lazımdı. "Sen de yeşil giymişsin ama benimki gibi koyu değil, açık yeşil bu. Eşofmanın da siyah, ne kadar da uyumluyuz öyle değil mi?"
Arkın, ifadesizce yüzüme bakıyordu. "Çenen düşmüş," dediğinde bilgisayara doğru ilerlemeye başladı. Aniden çığlık attığımda, bu sefer korkuyla yüzüme bakıyordu.
"Başım, Arkın, başıma ağrı girdi. Sabah Karan şakağıma vurdu ya, onun ağrısı şimdi saplandı başıma. Beynim patlayacak resmen, böyle ağrıması normal mi?" Bir sandalyenin çekilme sesini duydum. Rol icabı başımı iki elimin arasında tutuyor ve gözlerimi sıkıca yumuyordum. Arkın omuzlarımdan destek verip beni sandalyeye oturttuğunda, kendisi de önümde diz çökmüştü.
"Bana bak, Tülin, bana bakman gerek." Gözlerimi açıp o cam mavisi gözlerine baktığımda, gözleri gözlerime kenetlenmiş gibiydi. "Nasıl gözlerin var senin?" Yüzüme karşı daha fazla yaklaştı, nefesini hissediyordum. "Göz bebeklerini göremeyecek kadar rengi koyu."
Tıpkı onun gibi, biraz da ben ona yaklaşmıştım. "Seninkiler de çok açık ama ben görebiliyorum."
"Tülin," dedi fısıldayarak.
"Efendim," dedim tıpkı onun gibi fısıldayarak.
"Benim göz rengimin tonu açık olduğu için göz bebeklerimi görmen kolaylaşıyor olabilir mi acaba?"
"Benim göz bebeklerim var, göz rengim de normal koyulukta. Sen bakamıyorsun işte, bakmasını bilmiyorsun ve kendinde suç aramasını da bilmiyorsun." Çocuk gibi mızmızlanıyor muydum ben?
"Evet göz bebeklerin var ve hayır göz rengin normal koyulukta değil. Çok koyular, siyah denecek kadar koyu hem de. Bakmasını bilmesem göz bebeklerinin şu an büyüdüğünü ve sol gözünün, diğer gözüne nazaran biraz daha açık bir tonda olduğunu anlayamazdım." Eliyle gözüme perde olan perçemlerimi geriye itti. "Sağ gözün en koyu kahve tonlarında, ancak sol gözün öyle değil. Diğeri gibi çok koyu fakat bir yerinde sanki yere türk kahvesi düşürmüşsün de dağılmış gibi." Arkın, artık kendinden geçmiş gibi konuşuyordu. "Tablo gibiler," dedi ve birkaç saniye sessiz kaldı. "Tablo," diye fısıldadığında kendine gelmiş gibiydi.
"Gözlerimin biri, diğerine göre daha mı açık tonda?" Arkın, dizlerinin üzerinden kalktı ve kapıyı açarak dışarıyı gösterdi. Başıyla dediğimi onayladığında odadan çıkmıştık.
"Belki bir gün, belki ama, görmek istersen net bir şekilde gösterebilirim sana." Derin bir nefes aldığında merdivenleri iniyorduk, spor salonu en alt kattaydı. "Bakıyorum başının ağrısı geçmiş gibi."
Yaptığım rolü, bilgisayarı, anlık tamamen unutmuştum. Silinme süresi çoktan bitmiş olmalıydı. "Biraz sızısı kaldı tabii," dediğimde spor salonuna varmıştık.
"Göz damlalarını kullanıyor musun?" Onaylarcasına başımı salladığımda, salonda kimsenin olmadığını farkettim. Arkın, arkamdan kapıyı kapattığında sadece onu izlemeye başladım. "Hazır mısın, Tülin Altun?"
"Hazırım," dediğimde direktmen ısınma hareketlerine başlamıştık. Arkın'ın kolaylıkla yaptığı birkaç hareket beni zorlamıştı. Fazla paslı olmalıydım. Bu ısınma hareketleri yarım saat boyunca sürmüştü ve sonrasında koşu bandına geçiş yapmıştık. On beş dakika Arkın'la birlikte normal koşu yaparken, bir anda hızımı arttırmıştı ve o şekilde birkaç dakika koşmaya devam etmiştim.
Bacaklarım deli gibi titriyordu
"Bir daha hızı arttırmadan önce haber ver. Düşüyordum görmedin mi?"
"Gördüm," dediğinde kahkahasını saklamaya çalışıyordu. Bir şişe suyu bitirip bisiklete bindiğimizde, pedal sertliğini en sona getirmişti. On beş dakika da öylece pedal çevirdiğimde, pedalın sertliğinden olmalı ki bacaklarımın titremesi artmıştı. "Dinlenmek yok!" Öyle bir bağırmıştı ki, kendimi bisikletten yere attığım yerden bir anda kaldırıp ayağa dikmişti.
"Sen gizli askersin," dediğimde sinsi bir gülümseme yüzüne oturdu. "Bir doktora göre fazla sertsin. Asker olacağına yanlışlıkla doktor mu oldun sen?" Bu sefer kahkaha atmıştı.
"Hayır, hep doktor olmak istemiştim. Sert bir insan da değilimdir ayrıca, yeterince naif yürekli ve centilmen bir adamım."
Yüzümü buruşturup imalı bakışlar attığımda, ne var, der gibi yüzüme bakıyordu. "Bu yüzünü ben neden göremiyorum acaba?"
"Sen bakamıyorsun işte, bakmasını bilmiyorsun ve kendinde suç aramasını da bilmiyosun." Az önce ona kurduğum cümlenin aynısını hazır cevap olarak bana gönderdiğinde, olduğum yerde çakılmıştım. "Bakamadığın gibi göremiyorsun da, gözlerinde perde katmanları oluşmuş haberin yok." Ağırlıkları önüme diziyordu. "Çok konuştuk, şimdi ağırlık kaldırma zamanı." Dediklerine hiçbir cevap vermeyip en hafifinden en ağırına sırasıyla ağırlıkları kaldırmaya başladığımda, kollarımın ve sırtımın varlığını hissetmeye başlamıştım. Arkın'ın verdiği komutlarla, hangi aleti nasıl kullanmam gerektiğini öğreniyor ve nasıl isterse ona göre nefes alıyordum. Her zaman Arkın yanımda olmayabilirdi, çoğu zaman yalnız gelecektim ve kendi başıma ısınacaktım. Tek tek, zamanla, her şeyi öğrenecektim. Ağırlıklar her arttığında beni ayakta tutan hırsımdı, mecalim kalmamıştı fakat Arkın'ın gözünde çabuk yorulan ve pes eden biri olmak istemiyordum. Öyle ki bu şekilde iki saat boyunca çalıştırmıştı beni. Biraz fazla bir süreydi fakat kendime neden üç saat değil diye de soracak gibiydim.
En iyisi olmak istiyordum.
"On beş dakika dinlenelim," dedi ve yere oturup sırtını betondan duvara yasladı. Çantadan bir şişe su alıp bana uzattığında, istemediğimi belirtip yanına oturdum. "Senin dava ne zaman gerçekleşecek?"
"27 Şubat," dediğimde kendimi sağ tarafa atıp yere uzandım. "Bizimkiler çıkmış mıdır bahçeye?"
Dudağını büküp başını salladığında, "Sanmıyorum, görev yeri hakkında ve olacakları konuşuyorlardır," dedi ve suyundan bir yudum daha aldı.
"Çakı denen adam hakkında bir bilgin var mı?"
Aniden sorduğum soru karşısında şaşkına uğramıştı. "Tim ile yakın olmam, onların işi hakkında her bilgiye sahip olduğum anlamına gelmez. Terör örgütünün liderlerinden biri diye biliyorum, uyuşturucu satıp parayı silaha harcıyor. Yeni yeni çıktı ortaya, uyuşturucuyu nereye satıyor, silahı nereden alıyor bilmiyorlar. Tek bildiğim, genç bir lider ve fazla kurnaz. Bizimkiler onun peşinde."
Kendimi tutamayıp güldüğümde bacaklarımı duvara yaslamıştım. "Gerçekten de her bilgiye sahip olduğun anlamına gelmiyormuş," dediğimde Arkın da gülmüştü. "O mu Emre'nin evini kurşuna dizdi?" Dün gece gözlerimin içine baka baka söylediği yalanı şimdi yine doğrulayacaktı. O yalanı söylerken bakışlarının aldığı hâl, yine gözlerini esir almıştı. Arkın için bu bakışı sevmiyordum, hem de hiç. Ezberlemem lazımdı bu bakışı, yalan söylediğini direkt anlamam için ezberlemem şarttı.
"Evet," dediğinde daha fazla yüzüme bakamadı. "Kalk hadi, bu kadar dinlenmek yeter." Ve tabii yalan söyledikten sonra konuyu değiştirip kaçmaya çalıştığını da her seferinde anlamam gerekirdi.
"Şimdi ne yapıyoruz?"
Arkın, üzerindeki açık yeşil tişörtü tek seferde çıkardığında, üzerinde kıyafet varken asla anlayamadığım kaslarıyla tanışma fırsatım olmuştu. Evet, Arkın'ın omuzları genişti fakat o genişliğin kas olabileceğini düşünmemiştim. Genelde üzerine giydiği kıyafetler boldu ve şu an onu böyle çıplak görmek, gerçek vücuduyla tanışmamın şokuyla bozguna uğratmıştı beni. Karın kasları vardı fakat aşırı var denecek kadar da değildi. Eminim ki elle hissedilirdi ama görünürde silik gibiydi. Omuzları genişti ve kolları kasa bürünmüştü.
"Barfiks çekiyoruz," dediğinde, barfiks demirinin başında beni beklemeye başladı.
"Bir tane çekebilirim anca, daha o kadar güçlü değilim." Cümlem biter bitmez belimden kaldırıp demiri tutmamı sağladı, baş parmağı göğsüme baskı yapıyordu.
"Tut bakalım demiri, öyle hemen karamsarlığa kapılma." İyice bana yaklaştı, ellerini belimden çektiğinde demire tutunmuş sallanıyordum. "Bacaklarını belime dola," dedi ve anlık dediğine şaşırsam da hemen bacaklarımı beline doladım. Kollarını kaldırdığında direkt demiri tutabiliyordu. Beni iyice kendine yaslayıp ondan güç almamı sağladığında, bacaklarını katlayıp o da demire tunmuş öylece sallanmaya başlamıştı. "Üç dediğimde başlıyoruz." Başımı salladığımda direkt üç demişti ve aynı anda kendimizi yukarı çekmeye başladık.
Kaç kez barfiks çekmiştik artık sayamıyordum çünkü kendimi fazlasıyla farklı hissediyordum. Güç kazanıyor gibiydim, güçlendiğimi hissediyor gibiydim, yorulsam bile o yorgunluğu hırsımın yok etmesine izin veriyordum. Normalde bunu yapamazdım, bu fazla güç isteyen bir işti ve bana nereden güç geliyordu anlamış değildim. Arkın'la bir bütün gibiydik. Ağırlığımın hepsini ona vermeye çalışmıyordum çünkü kendi ağırlığımın çoğunu kaldırmak istiyordum.
Nefes nefeseydim.
Arkın'ın başı boyun hizzamdaydı ve nefesini fazlasıyla ensemde hissedebiliyordum. Bedenim tamamen ona yapışmış vaziyetteydi ve nefesiyle birlikte beni kaskatı hale getiriyordu. Gücüm gidiyordu.
Titriyordum.
"Bu kadar yeter," dediğinde kendini direkt yere atmıştı ve düşme korkusuyla ellerimi bırakıp boynuna sarıldığımda, başı göğüs hizzama denk gelmişti. Ani sarılışımdan dolayı elleri belimle kalçamı bulduğunda, kalçamı tutan eli hızla yukarı kaydı. "İyi misin?"
"Düşecektim," dediğimde hâlâ titriyordum ve kollarım boynuna dolanmış vaziyetteydi.
"Ben varken düşmezsin."
Çocukça bir gülümseme yer edindi dudaklarıma. "Söz mü, Arkın Yazgı Tekinoğlu?"
"Söz vermeme gerek yok, sen düşecek bir insan değilsin zaten. Olur da düşecek olursan, seni tutamasam bile yanında ben de enkaz olacağım." Cam mavisi gözleri buğulanmıştı. "Ve tabii Emre de, diğerleri de öyle. Biz seni korumak ve eğitmek için buradayız.
İkimiz de nefes nefese kalmıştık ve bu sanki katlanarak artıyordu. Üzerimdeki tişört iyice öne gelmişti, göğsümün küçük bir kısmını belli ediyordu ve o kısım her nefes aldığımda Arkın'ın çenesine temas ediyordu. Arkın'ın bakışları gitgide buğulanıyordu, gözlerini gözlerimden bir an olsun ayıramıyordu.
"İnmeliyim," dediğimde sanki nefesim içime kaçmış gibiydi, fısıldamıştım.
"İnmelisin," diye karşılık verdi Arkın, sesi benim aksime baskın çıkmıştı fakat fazla erkeksiydi. Dakikalardır nefessizdik ve hızlı hızlı nefes alıyorduk fakat aniden ikimiz de derin bir nefes alma ihtiyacı duyduğumuzda, benim kollarım gevşemiş, onun elleri ise beni indirmek için koltuk altıma gitmişti. Tam inecekken spor salonunda bir gürültü olmuştu ve telaşla sesin geldiği tarafa baktığımda, Karan, Kenan ve Göktuğ kapının girişinde yerdeydi.
"Yapacağın işe sokayım Göktuğ," diye bağırdı Karan, sesi derinlerden geliyordu. Hızla Arkın'ın kucağından indiğimde koşar adımlarla yanlarına ilerledim. Karan altta ve Kenan üstünde, Kenan'ın üstünde ise Göktuğ vardı ve o şekilde kalakalmışlardı.
"Kalk lan üstümden," bu sefer bağıran Kenan'dı.
"Dizinin son sahnesinde yapılacak iş mi bu amına koyayım, en heyecanlı yerinde bir de. Lan kalkın üstümden bokum çıkacak birazdan!" Karan'ın nefessiz bağırışlarına güldüğümde, Arkın, Göktuğ'u ensesinden tutmuş ve kaldırmıştı. Ben de Kenan'ı kaldırdığımda, Karan yüz üstü uzandığı yerden direkt sırtının üzerine dönmüştü.
"N'apıyorsunuz oğlum siz?" Soru Arkın'dan gelmişti.
"Dizi izliyorduk," dedi Kenan, pişkin pişkin.
"O dizi biz mi oluyoruz?" Arkın ve beni işaret ettiğimde, üçü de başını olumlu anlamda sallamıştı.
"Neden geldiniz siz?" Arkın'ın yine yaşananları unutmak için değiştiği konulardan biriydi.
"Bahçede birkaç hareket çalışıyoruz, belki Tülin de gelmek ister diye düşündük." Göktuğ'un dediğine hızla el çırptığımda kapıdan çıkıp direkt sağ tarafta bulunan çıkıştan bahçeye atmıştım kendimi. Hava, tişört giyilmeyecek kadar soğuktu ve o soğuk direkt terli bedenime çarpmıştı. Çimlerin üzerinde oturan Şafak, Batın ve Tekin radarıma girdiğinde başıma bir şey geçirildi.
"Terli terli çıkılmaz öyle, hasta olmanı istemem." Arkın yanıma gelip kendi sweetini bana giydiriyordu. Siyah sweet üzerime bol gelirken, kollarını yukarıya çekme gereği duymuştum.
"Sen ne giyeceksin? Sen de terlisin, Arkın, hasta olursun sonra." Çantadan sweetin renginde siyah bir hırka çıkardığında, usulca göz kırpıp direkt giyinmişti.
"Hadi bizimkilerin yanına geçelim," dedi Karan, yanımıza gelip Arkın'ın omuzuna iki kere vurdu. Önden ben ilerlerken, arkamda kalanlarla biraz açık bir mesafe oluşmuştu aramızda.
"Bana bak," dedi Arkın, kısık sesle konuşuyordu fakat onu duyabiliyordum.
"He," dediğinde bir ses, Karan'la konuştuğunu anlamıştım.
"Sana bir şey soracağım ama aramızda kalacak."
"Sor," dediğinde Karan, sesinin ciddileştiğini hissetmiştim.
"Sence ben kepçe kulak mıyım?"
"Ne?"
"Duydun işte, kepçe kulak mıyım ben?" Karan, tam kahkaha atacakken, kahkahası sanki kapalı kutunun içinden geliyor gibiydi. Arkın ağzını kapatmış olmalıydı. "Gülme de cevap ver."
"Hayır değilsin, olsan bile hâlâ yakışıklı olurdun. Her halinle ilk seninle yatmak isterdim, Arkın." Karan'ın dediğine sessizce kıkırdadığımda, Şafak, Batın ve Tekin'in yanına gelmiştim.
"Selam," deyip iki elimi eşofmanımın cebine soktuğumda, Tekin'le göz göze gelmiştik. Bakışlarını sık sık benden kaçırsa da, onun aksine gözlerimi ona kenetlemiş gibiydim.
"Biz ısındık, şimdi birkaç hareket çalışacağız. Hem bizim paslığımızı gidermek için hem de senin bir yerden artık başlaman için." Başımı usulca sallayıp kenara çekildiğimde, Arkın da hemen yanımdaydı.
Önce Göktuğ ve Karan, birbirlerine sert bir şekilde zarar vermeden birbirlerini karşılıklı alt etmeye odaklanmışlardı. Göktuğ, Karan'ın karın boşluğuna bileğinin tersiyle vurup onu sırtına alacakken, Karan bunu fırsat bilip Göktuğ'yu boğmaya başlamıştı. Göktuğ'un da cüssesi gayet yerinde olduğundan, az önce yapmaya çalıştığı hamleyi yapıp Karan'ı yere sermişti. İkisi bu sayede takla atarken, Göktuğ anlık olarak yönünü kaybetmişti ve kendini Karan'ın bacak arasında boğulurken bulmuştu. Her ne kadar kurtulmaya çalışsa da, Karan hem bacaklarıyla hem de elleriyle ister boğarak ister boynunu kırarak onu alt ettiğini gösteren bir hareket yapmıştı. Göktuğ ve Karan yerden kalktığında, benim alkışlamamla birlikte herkes eşlik etmişti. Karan'ın karşısına bu sefer Kenan geçtiğinde, ellerini yumruk yaparak birbirlerine tokuşturmuşlardı.
"Sence kim alır?" Kendimi uzun demire yasladığımda, diğer yanımda aynı şekilde kendini yaslayan Arkın'a soruyu yöneltmiştim.
"Karan, Göktuğ'dan daha uzun olduğu için onu alt etti. Göktuğ'un cüsseli olması bu yüzden pek işe yaramadı." Başıyla birbirini alt etmeye çalışan Karan ve Kenan'ı işaret ettiğinde konuşmaya devam etti. "Kenan ve Karan neredeyse aynı boyda, aynı cüssede. Fakat Karan bacaklarını sağlama almıyor, üst vücuduna yüklüyor bütün gücünü. Kenan da bunu bildiğinden en zayıf yönüne oynuyor." Öyle de olmuştu, Kenan aniden sağ bacağıyla Karan'ın bacağını kırıp yere düşmesini sağladığında, aynı şekilde onu ayağıyla ters çevirip üzerine oturmuştu ve iki elini arkada birleştirmişti. Şaşkınlıkla Arkın'a baktığımda, muzip bir şekilde gülümsemiş ve alkışlamaya başlamıştı.
"Şimdi Kenan'ın karşısına kim çıkacak?"
"Ben tabii ki," dedi Batın ve hızla ortaya geçtiğinde hazır bir pozisyon aldı. Kenan, güreşir gibi Batın'ın üzerine koşup bütün gücünü belinden ittirerek kullandığında, Batın kendini bilerek yere atmıştı ve bu sayede kolay bir şekilde ters tarafa dönüp Kenan'ın üzerine çıkabilmişti.
"Bu fazla kolay olmadı mı?" Arkın'a baktığımda dediğime karşılık gülmeye başlamıştı. Kenan, ayağa kalkıp yanımıza geldiğinde yüzünde somurtkan bir ifade vardı.
"Ben bu adamı ne zaman yeneceğim, amına koyayım?" Fazlasıyla kısık sesle söylediği şeye kendisi bile gülmüştü. Tam o sırada Karan ve Göktuğ da yanımızda belirdi.
"Merak etme, yenemediklerimizi yendiğimiz gün bil ki kıyamet kopacak."
İç çeker gibi nefes aldığımda, lafı devralmıştım. "Merak etmeyin, kıyamete daha çok var çünkü hepinizi yenmem için oldukça uzun bir zamana ihtiyacım olacak." Hep bir ağızdan güldüğümüzde, Şafak ve Batın karşı karşıya gelmişlerdi ve Batın, Şafak'a karşı mağlup gelmişti. Hepimiz oturmuş, o asıl kapışmayı izliyorduk şu anda. Şafak ve Tekin karşı karşıya gelmişti. Tekin, hepsinden uzun ve herkese nazaran çok daha cüsseli bir adamdı. O an içime bir merak oturdu, Emre herkesi yenebiliyor muydu yoksa mağlup geldiği biri var mıydı?
"Emre kime karşı yeniliyor?"
Göktuğ, yerden uzun bir çimi koparıp yolmaya başladı. "Kimseye karşı."
"Çünkü kimseyle kapışmaz," diye devam ettirdi Göktuğ'un cümlesini, Arkın. "Onu kimse yenemeyeceğini bilir, çünkü Emre'yi ayakta tutan cüssesi değil zekasıdır. Ne yapar eder, bir şekilde alt eder karşısındaki adamı."
Kapışma bitmişti, Şafak, Tekin'e yenilmişti. Hepimiz ayağa kalktığımızda daire şeklinde toplandık.
"Birkaç saate görev yerine geçmiş oluruz, bizimle iletişimde olacak Yarbay ile son bir görüşme yapmamız lazım, yarım saate hazır olun." Tekin, daha fazla konuşmadan direkt karargaha doğru ilerlediğinde, arkasından öylece baktım.
"Hadi beyler, daha duş alanınız olur, iki saat kimse hazırlanmanızı bekleyemez." Şafak, iki elini birbirine vurduğunda diğerlerinde direktmen hareketlilik olmuştu.
"Emredersiniz komutanım," dedi herkes tek bir ağızdan. Şafak'ın peşinden ilerlediklerinde, bana sadece el sallamakla yetinmişlerdi.
"Bugün izlediklerini uygulamak ister misin?" Arkın, yaslandığı direkten ayrılıp kendini ortaya attığında geri geri usulca yürümeye başladı.
"Bana uyar," dediğimde hızla elimi kaldırdım. "Ama bana şimdilik kural olmasın." Arkın, bahçeyi inletecek bir kahkaha attığında hırkasının kollarını yukarı çekiştirdi. "Nasıl istersen," dediğinde çoktan karşı karşıya gelmiştik. "İlk hamleyi daima karşı taraftan bekle. Batın'ın, Karan'ın karşısında her zaman galip gelmesinin en büyük avantajlarından biri de budur." Cümlesi biter bitmez, dış bileğini direktmek yüzüme doğru savurduğunda, aynı şekilde dış bileğimle hamlesini önlemiştim. "Aferin. O bileği sadece önlemekle kalma, önlerken karşı tarafın koluyla asla teması kesme ve hiç beklemediği anda o kolu alıp esas hamleni yap." Eliyle, gel der gibi hareket yaptığında, kolumu tam yüzüne doğru savurdum ve aynı şekilde koluyla kendini savunduğunda tıpkı dediği gibi teması hiç kesmemişti. Aniden kolumdan tutup kendine çektiğinde, kendi etrafımda dönmemi sağlamıştı. Sırtımı, gövdesine denk geliyordu ve sol kolu boynuma dolandı. Sağ koluyla ise, sanki boynumu kırmak ister gibi sert bir şekilde tutuyordu. Hiç beklemediği anda, bana ne yapmamı söylemesine fırsat dahi tanımadan dirseğimi karın boşluğuna tüm gücümle vurduğumda affalamıştı. Kolları gevşer gevşemez aradan sıvışmış ve anlık nefesi kesilmesine sebep olan en sarsıcı darbeyi bir kez daha vurmuştum. Sağ ayağımla tam da karnına sert bir tekme attığımda birkaç adım gerilemişti, kesik kesik öksürdü.
"Abartma," derin nefesler alıp kendi etrafımda voltalar atmaya başladım. "O kadar da sert vurmamıştım."
Arkın olduğu yerden doğrulup tekrardan hazır bir pozisyona geçtiğinde, aynı şekilde dikilmiştim karşısına. "Olay sert vurman değil, hazırlıksız yakalanmam. Sadece çalışıyoruz sanıyordum."
İki elimi kaldırıp başımı önüme eğdiğimde, "Çalışıyoruz zaten, amaç bu değil miydi?" dedim ve cümlem biter bitmez kendimi yerde buldum. Arkın, Kenan'ın Batın'a yaptığı gibi direktmen üzerime koşmuştu ve beni iki seksen yere sermişti. Kolu bütün sırtımı sararken, çimlerin üzerine düşerken bu sayede canım yanmamıştı. Diğer eli belimdeydi ve hiçbir hamle yapmadan öylece bana bakıyordu, bedeni tamamen üzerime seriliydi.
"Asker olacak kadar fazla narin suratlısın." Belimdeki elini usulca çekip önüme düşen perçemleri geriye itti. "İçinde koca bir canavar var ve tıpkı yüzün gibi naif bir çocuk da var. Söylesene, ikisini yaşatmak zor olmuyor mu?"
Cam mavisi gözlerine çok daha yakından bakıldığı zaman, gözlerinde ince beyaz çizgiler olduğunu görebiliyordum. Denizde bir dalga gibiydi, gözleri deniz gibiydi ve dalgaları bile vardı.
Gözleri de, tıpkı kokusu gibi denizdi.
"Ne içimde ne de dışımda hiçbir şey yok," dediğimde, Arkın üzerimden yavaşça doğrulmuştu. "Eskiden çok vardı fakat artık hepsi koca bir enkazın altında." Uzandığım yerden doğrulup yerden birkaç çimi koparıp yolmaya başladım.
"Yanılıyorsun," dediğinde, sırtını sırtıma yasladı ve birbirimizden destek alarak oturmaya başladık. Fazla rahatlamıştım. "Benim tanıdığım horus, vicdanını bedeninde ve kalbinde yaşatır. Çünkü zihin ne kadar kirliyse, vicdan o kadar aktır. Seni sen yapan vicdanın, seni yücelten ise daima aklın. Bu yüzden sen içinde hiçbir şeyi yaşatmasan bile, farkında olmadan onlar seni yaşatmaya başlamış."
Arkın'ın söyledikleri yüreğimin her bir köşesini aynalarla kaplıyordu. Kendime bakıyordum ve içimde kendimle yüzleşiyordum.
Arkın haklıydı.
Beni ben yapan her zaman vicdanım olacaktı fakat ben doğuştan beyazlığı seçmiştim. Benim vicdanım karalığa gelemezdi, iterdi onu, yok ederdi. Zekam ise beni her daim yüceltendi, bu davada kazanmamı sağlayacak şey vicdanım değil zekamdı.
O an kendime söz verdim. İçimde öldürdüğüm ne varsa vicdanım onları affedecekti. Çünkü zekamın ilerleyeceği yollarda enkaz kırıntıları olmamalıydı.
Zekamın süreceği yolda vicdanım bana eşlik edecekti.
♟️♟️♟️
Emre hâlâ hastanedeydi. Annem, Arkın ile eve dönüş yolunda üst üste aramıştı ve ona yalan söylemek zorunda kalmıştım. Üstelik tekrardan dava meselesini gün yüzüne getirmişti. Öyle ki, öncekilere nazaran bu sefer daha sert konuşması telefonuma zarar vermeme sebep olmuştu. Bu durumdan çok sıkılmıştım, bir an önce davanın geleceği günü bekliyordum.
Anneme, Emre'nin acilen göreve gittiğini, evde tek kaldığımı ve birkaç koruma tarafından güvende olduğumu söylemiştim; ikna olmuşa benziyordu.
Yol boyunca üzerime derin bir yorgunluk çökmüştü. Öyle ki beni canlandıran şey, ana yolda kamyona yüklenmiş renk renk çiçekleri görmemdi. Arkın'a, o kamyonun sağa çekmesi için, bir şeyler yapması için yalvarmıştım resmen. Ana yolda sağa çekmiş olduğumuz kamyondan çeşit çeşit çiçek aldığımda içimde bir çocuk seviniyordu sanki.
O eve biraz da olsa renk gelecekti.
Eve geldiğimizde direktmen kendimi banyoya atmıştım. Dakikalarca suyun altında rahatlayana kadar kaldıktan sonra üzerimi giymiş ve Arkın'ın bahçeye bıraktığı çiçeklerin yanına gitmiştim. Arkın, kendi evinde bizim için yemek yaparken, bahçenin köşelerine taze toprağı döküp aynı zamanda zeminin kendi toprağına eşeleyip çiçekleri nazikçe ekmeye başladım. Toprak kokusu olabildiğince her noktaya yayılıyordu ve ben en dibine kadar o toprağı eşeliyordum, terapi gibiydi.
Önce kardelen çiçeğini saksıdan çıkarıp yavaşça, zarar vermeden toprağa ekmeye başladım. Annemi her özlediğimde bu çiçeğe sığınacaktım. Yanına da papatyaları yerleştirdiğimde cebimden artık ekranı kırık olan telefonumu çıkarıp fotoğrafını çektim. Annemin en sevdiği çiçek papatya olduğundan, kardelen çiçeği ile yan yana olmasını özellikle istemiştim. Çektiğim fotoğrafı direkt anneme gönderdiğimde, telefonu arka cebine koyup bir diğer çiçeği ekmeye devam ettim. Bahçe küçüktü ve köşeli sırasına, hesabıma göre dokuz tane çiçek sığıyordu. Çitin en köşesine, büyük ortanca çiçeği almıştım. Mavi renkteydi ve güzel bir kokusu vardı.
Ellerim toprağa bulanmış, üzerimde çiçek ve toprağın karışımı bir kokuyla eserime bakıyordum. Tüm çiçekleri ekmiştim, yeni yuvalarında kök salma vaktiydi.
Siyah sümbül, beyaz mı yoksa griye çalan bir renk mi pek anlayamadığım tonlarda olan milyon çanlar çiçeği, ayçiçeği, mavi ortanca, toprağa ekip salkımlarını çite bağladığım sarmaşıklar, kırmızı güller, beyaz kardelenler ve papatyalar. Hepsi yan yanaydı.
Hepsi çok güzeldi.
Hepsinin bir anlamı olacaktı.
Sakince ektiğim çiçekleri izlerken, başımı geriye yatırıp usulca toprak kokusunu içime çektim. Arka cebimden telefonumu çıkardım, bir numara tuşladım ve kulağıma götürüp aramamın açılmasını bekledim.
Sakindim.
Yüreğim daralmıyordu.
Çünkü sıra bendeydi.
"Alo," dedi telefonun ucundaki ses. Sesi bile eriyip gitmeme sebep olmuştu. Özlem duygusu bütün bedenimi sardığı an, yüzümde bir gülümseme oldu.
"Boran Yazgan," dedim, gözlerim tek tek çiçekleri inceliyordu. "Duydum ki özlediğin birileri varmış."
Önce bir kahkaha işittim, ardından rahatlamış gibi bir nefes veriş sesi.
"Başlıyor muyuz, kuzen?"
Arkın, kapıdan çıkmış bahçeden bana bakıyordu. Cam değil, aslında deniz olan gözleri usulca beni izlerken muzip bir gülümseme dudaklarıma yer edindi. Bakışlarım donuktu.
Tıpkı onun bana yalan söylerken büründüğü hâl gibi, bakışlarım fazlasıyla donuktu.
"Başlıyoruz."
♟️♟️♟️
Selam, selam, selam... Ben hâlâ, Arkın ve Tülin'in spor yaparken aralarındaki yüksek tansiyonun etkisindeyim. 🔥🚒
Bu bölümleri yazarken, okurken, düzenlerken kıymetini bile bile ilerlemek istiyorum. Çünkü 12. bölümden sonra, hiçbir şey asla eskisi gibi olmayacak. 🥺
Bir sonraki bölüm, şu ana kadar yazdığım en uzun bölüm olacak. Kemerinizi bağlayın çünkü bir sonraki bölüm ve 12. bölüm insanı çarpar, benden uyarması.
Bir sonraki bölümde görüşmek üzere. Işıkla kalın. 🤍♟️
1-) Sizce Tülin, evin kurşunlanmasına karşılık Yazgan ailesine nasıl bir hamle yapacak?
2-) Tülin ve Arkın'ın size vermiş olduğu hissiyat nedir tam olarak?
3-) Sizce Tekin, Tülin'e neden bu kadar mesafeli?
4-) Tülin'in vicdanı ne zaman ortaya çıkar dersiniz?
5-) Tülin'in, Kurt Timi yalan söylediği için onlara da bir cezası olur mu?
| Okur Yorumları | Yorum Ekle |