8. Bölüm

8. BÖLÜM

Tuğçe Nur Avşar
poisonthis

"Denizde adalar gibiyiz. Yüzeyde ayrı, ama derinlerde birbirine bağlı."

♟️♟️♟️

Yıllar Önce

Çocuktum, oldukça küçük bir çocuk. Bunlara aklı ermemesi gereken, bu işlere kalkışmaması gereken ve bütün bu bilgileri bilmemesi gereken bir çocuktum.

Çocuktum, oldukça küçük bir çocuk. Elimde kalem ve silgi tuttuğum gibi, yeri gelince kibrit de tutabiliyordum.

Ben çocuktum; masumdum, temizdim, saftım ve lekesizdim. Bütün karalığı yok etmeye çalışırken griye boyanan bir çocuktum.

Ben Tülin'dim, kansızlığa gelemezdim.

Yazgan'ların evi olan koca konak, yani diğer adıyla Eski Saray'ın deposu illet doluydu. Çocuktum, cahil değildim, çocuktum ve bu deli cesareti de değildi. Çocuktum, bir başkasının hayatına karşılık bir servet yok edecektim.

Tevfik ve ailesi konağın en üst katında yaşarlardı, bir alt katta ise Ayhan ve ailesi, diğer altında ise Özgür ve ailesi yaşardı. En alt katta ise, konağın büyük salonu ve toplantı alanı bulunurdu. Sadık Yazgan'ın iki ailesi vardı ve Eski Saray'dan bu iki ailesini de uzak tutardı.

Hoş, o konağa giren bir daha hiç çıkamazdı.

Ben Tülin'dim, ne zamandan beri kendimi biliyordum bilmiyordum fakat uyuşturucuyu bu yaşımda tanıyacak kadar kendimi yaşlı hissediyordum. Polisler konağa ve hatta konağın bulunduğu mahalleye kolay kolay giremezdi, polisler sürekli bizim evimizi ve Sadık'ın diğer ailesinin evini ararlardı. Bir şey bulamayacaklarını bilirlerdi çünkü asıl mal her zaman Eski Saray'dadır.

Birkaç saat sonra satışı gerçekleşecek olan uyuşturucular tam karşımdaydı, koskoca depoyu tıka basa doldurmuşlardı.

"Sen kafayı mı yedin?" Boran, yapacaklarımı hâlâ idrak edemiyordu.

"Ramo bunlar yüzünden ölecekti." Sesim oldukça gür çıkmıştı. Ramo, Yazgan'ların uzaktan akrabalarının oğluydu ve benim de ilk aşkımdı. Onun da ilk aşkı bendim, bundan emindim çünkü birbirimize cilve yapardık. Ramo'yu her ne kadar uyarsam da, küçük yaşta olmasına rağmen uyuşturucuya başlamıştı. Öyle ki ölümden dönmüştü. Aramızda üç yaş vardı Ramo'yla, onun ölmesini istemiyordum. Onu bu illete bulaştıran, sadece bulunduğumuz şehire değil, birçok şehire satışını yapan Yazgan'lardı.

Ramo ölümden dönmüştü, şanslıydı.

Başka çocukların şansı olmayabilirdi.

"Ramo akıllı olsaydı o zaman. Bu pisliğe bulaşmasaydı. Gel gidelim, bizim yaptığımızı anlarlarsa öldürürler bizi."

Hızla arkasını dönüp gitmeye çalışan Boran'ın kollarından tutup onu durdurmuştum. "Sen korkak mısın? İlerde bir başka çocuk öldüğünde böyle çekip gidebilecek misin? Gidersen git oğlum, ben tek başıma yapacağım çünkü ben korkak değilim! Ama bak, olur da benim yaptığımı söylersen seni de yakarım, duydun mu beni?! Yakarım seni, Boran!"

Boran, hızla ellerimi kolundan itti. "Ne diyorsun kızım sen?! Korkak değilim ben, senin zarar görmeni istemiyorum sadece. Madem sen de varsın, ben de varım ulan! Hem korkanın çocuğu olmazmış. Ölürüm de yalnız bırakmam seni, yanacaksak da beraber yanarız."

Elimdekini usulca göz önüne çıkarıp Boran'a uzattım. "Her zaman böyle yanımda olacak mısın?"

"Bize boşuna ikiz demiyorlar, ölüme bile seninle giderim ben."

"Söz mü?"

Boran, sorduğum soruya karşılık sadece gülümsedi.

♟️♟️♟️

27 Şubat - Mahkeme Günü

Şu hayatta sakinlik büyük bir yangına bedeldi. Hiddet ise, içten içe kaynayan ve taşmayı bekleyen volkandan farksızdı. Tülin Altun, sakinliğini babasından, yani Sadık Yazgan'dan almıştı. Her ne kadar her şeyi baştan aşağı annesine benzese de, Sadık Yazgan'dan sadece tek bir huy almıştı.

Sakinlik.

İçine atardı, yüzüne bakıldığında içindekiler okunamazdı. Söz konusu ne olursa olsun sinirini ve hiddetini dışa yansıtmazdı, kimsenin yüzüne zevk gülümsemesi kondurmazdı. Sadık Yazgan, en derin özelliğini en büyük düşmanına aktarmıştı. Onu korkutan, düşmanının sakinliğinin içten içe kaynamaya başlayan volkandan ibaret olması değildi.

Sadık Yazgan'ı korkutan bir diğer şey, en büyük düşmanının ilk aşkına, ilk yenilgisine benzemesiydi.

Bu yüzden ne yapabileceğini kestiremezdi. Bir şey olacağını bilirdi ama o şeyin nereden geleceğini bilemezdi.

Şu an olduğu gibi.

Sadık Yazgan, gömleğinin kollarını dirseğine kadar katlayarak deponun önüne geldi, gözlerini parlatan bir ateş vardı. Deponun girişine asılmış o beyaz pankartı gördüğünde, başını yavaşça omuzuna doğru yatırmıştı.

Satrancı ateş sarmıştı; bu artık bir savaş değil, bir kıyametti.

Herkes yanacaktı.

Ellerini kumaş pantolonunun ceplerine soktuğunda, o pankarta doğru birkaç adım attı. Siyah boya ile yazılmış bir yazı vardı.

O yazı arapçaydı.

أولئك الذين يطلقون النار علي محكوم عليهم بالحرق في نار حقيقية

"Üzerime ateş açanlar, gerçek ateşle yanmaya mahkumdurlar."

♟️♟️♟️

Mahkeme Gününe Son 7 Gün

Acının içinden geçildiği zaman, o zamanın artık eski zaman olmadığını öğreneli çok olmamıştı. Hayatım boyunca sadece bir kere bunu yapmıştım, o acının içinden sadece bir kez geçebilmiştim. Elime böyle bir fırsat geçmişti ve bunu en acı şekilde değerlendirmiştim.

Acıdan ziyade, koca bir dersten ibaretti.

İlkay Sipahi ve o derin yüzleşmemiz ilk olmuştu. En çok onunla yüzleşmek, bana miras bıraktığı acımın içinden geçmek istemezdim. En çok onu istemezdim ama yine de isteklerimin arasında olurdu. En çok, Sadık Yazgan ile yüzleşmek isterdim.

Ve emindim, bu yüzleşme olur da bir gün gerçekleşirse, o iki mezarın içi artık dolu olacaktı.

O zamanın, artık eski zaman olmadığını anlamıştım. Her yüzleşmenin sonunda, her acının içinden acımasızca geçildiği zaman kimse eskisi gibi olamazdı. Eskisi gibi değildim, bütün duygularım içime kaçmış gibiydi. Bunun sebebi berbat bir aşktan ibaret değildi; onun da katkısı vardı fakat o katkının etkisindeyken, kendimi alışık olmadığım bir hayata atarken istesem de eskisi gibi olamazdım.

İstesem de, o zaman eski zaman olamazdı.

Günler geçiyordu, zaman yerinde saymıyordu, ben gelişiyordum ve acım ruhumu iyileştiriyordu. Beni iyileştiren acılarımdı, zaman ise ilacıydı. Beni güçlü yapan acılarımın düşmanı olan gerçeklerdi, intikamımı körükleyen ise gerçekleri öğrenmemi sağlayan yüzleşmelerdi. Hepsi birbirine bağlıydı, hepsi birbirine düşmandı ve hepsinin tek bir odağı vardı.

Beni ayakta tutmak.

Elimde yeni yaptığım sütlü türk kahvesi ile odamın pencere duvarına oturmuş ve bahçeyi izliyordum. Çiçekler bahçeye renk getirmişti, toprak artık kuru değildi. Emre'ye henüz bundan bahsetmemiştim, ne zaman taburcu olacağı belli değildi fakat geldiği zaman görmesini istiyordum.

Evde sadece geceleri yalnız kalabiliyordum. Korumalar evin etrafını sarmış durumdaydı. Gün içinde ise Arkın sürekli yanımdaydı, bugün yine karargahta spor yapmıştık. Tim hâlâ görevdeydi ve onların gösterdiği birkaç hareketi Arkın ile çalışmıştık. Gün geçtikçe sporun vermiş olduğu yorgunluk güce dönüşüyor gibi hissediyordum. Gücün yolunda ilerlemek zehir gibiydi, vücudunda dans ediyordu ve bu insana zevk veriyordu.

Annem ve babamla sabah konuşmuştum. Emre'nin hâlâ görevde olduğunu sanıyorlardı, burada güvende olduğumdan eminlerdi çünkü emin olmalarını ben sağlamıştım. Söylediklerine göre, Kara kızgınlığa girmişti ve oldukça kilo vermişti. Kara, diğer kedilere nazaran fazla kilolu bir kediydi ve hızla bu kiloları kaybetmeye başlamıştı. Yemek yemiyor ve hatta su bile içmiyormuş. Sütlü türk kahvemi içerken, Kara'nın fotoğraflarını açıp izlemeye başlamıştım. Öylece birkaç dakika fotoğrafları izlerken, galeride en son çekindiğimiz fotoğrafa denk geldim. Emre, Zuhal, annem, babam ve ben, evimdeki son günümde kahvaltı yapıyorduk. Buraya geleli dört gün olmuştu ve daha şimdiden özlediğimi hissetmeye başlamıştım, Zuhal'i bile. Emre'ye fazlasıyla benzeyen yüz hatları, kameraya gülerek bakmıştı. Fotoğrafta Kara da vardı, annemin tabağından krem peynir yiyordu.

Fotoğrafa uzun uzun bakarken, dikkatimi köşede duran sırt çantası çekmişti. O çantanın içinde birkaç kitabım, makyaj malzemelerim ve annemin günlüğü vardı. Kahvemin son demlerini de içip fal kapatınca, oturduğum yerden kalkıp hızla o çantadan annemin günlüğünü alıp geri yerime geldim. Oldukça kalın bir defterdi, annemin her sayfaya bir acı sığdırdığı kesindi. Annem, o öldükten sonra açıp okumam için söz verdirtse de merakımı susturamıyordum.

İlk sayfayı okusam, bence hiçbir şey kaybetmezdim.

Usulca defter kapağını açıp ilk sayfayı okumaya başladım. Kalbimin sesini bastıramıyordum, yanımda biri olsa bu sesi rahatlıkla duyabilirdi.

Sevgili hayatım;

Sevgili günlük yerine, sevgili hayatım diye başlamak istedim çünkü sen bir günlük değil, bir hayatsın. Benim hayatımsın ve ben bugün hayatımın ilk gününü yaşıyor gibiyim. Ben bugün aşık olmuş gibiyim, gibi de değil, sevgili hayatım ben aşık oldum.

Okul arkadaşımın evinden çıkarken apartmanda göz göze geldik önce, sonra okulumu bulmuş ve her okul çıkışımda uzaktan da olsa beni görmeye geldi. Bu günlerce böyle devam etti, sonra ailesi aileme ulaşmış, annem beni okuldan aldı. Eğitim hayatım tamamen bitmiş durumda, belki ona aşık olmasaydım bile anneme inat aşık olmadığım halde evlenirdim. Ama aşıktım ve işin içine inat girdi. Anneme inat, bu evlilik olacak.

Adını yeni öğrendim, Sadık. Sadık Yazgan. Fazlasıyla soylu bir ailenin ikinci çocuğu. Bir abisi, iki erkek kardeşi ve bir kız kardeşi varmış. Biraz sarışın bir bey, gözleri kehribar. Ona zıt olacak ki ben esmerim, gözlerim kara.

Hayatım, kendimi şimdi hayatta gibi hissediyorum. Sadık benim aşkım. Bu evlilik olacak, aşkımı inada sürdüm.

Aşkım inadıma tutsak oldu, inadım kaderime mahkum olmasın. Kaderim iyiliğe mağlup olsu, bahtım güzel olsun.

Böyle olacağını annemden başka herkes biliyordu. Anneannem, dayım, bütün akrabalarımız, Yazgan'ların ne mal olduğunu bilen bütün herkes annemin kendini bile bile ateşe atışını izlemişti. Annem aşkını inada değil, inadını aşka sürüklemişti. Annem o ateşte yirmi üç yıl boyunca yanmıştı, daha ne kadar yanarsa zararınaydı. Aşk değil, bir inat uğruna hayatını yakmıştı. Küllerinden doğmasını bilmişti ama zarar, her zaman zarardı.

Annem, aşkını zarara sürükleyen inadından zararla ayrılmıştı.

Yazgan kardeşlerin sadece isimleri ve birkaç anısı sadece hafızamdaydı. En büyükleri olan Ayhan Yazgan'ı hiç hatırlamıyordum bile, isminden başka hiçbir şeyi yoktu aklımda. Sadık Yazgan'ı tanıdığımı sanıyordum fakat emindim ki daha bilmediğim birçok sırrı vardı, o sırlar bu günlüğün içindeydi. Her şeyi tek tek öğrenecektim, her şey kozum olacaktı ve bu şekilde savaşacaktım. Bana adımı veren, Tülin olmamı sağlayan kişi Tevfik Yazgan ise düşmandan ziyade tehtid bile oluşturmayacak cinstendi. Yazgan'ların düzenine her zaman karşı gelen ama mecbur olduğu için boyun eğen hep o olmuştu. Bana adımı veren, annemi ablası gibi görendi. Bana ve anneme düşman olmaktansa, hiç görüşmemeyi tercih edendi. İkiz gibi büyüdüğüm Boran'ın babası Özgür ise, Tevfik gibiydi aslında. Sadık'ın yönettiği işleri en iyi şekilde düzene sokan ve ege bölgesini hakimiyeti altına alan Özgür, tıpkı Tevfik gibi o da annemi ablası gibi görüyordu. O da düşman olmaktansa, hiç görüşmemeyi yeğleyenlerden biriydi.

Ayhan her şeyden bağımsız, Tevfik ve Özgür tarafsız olmuşken, ailenin tek kızı Seher Yazgan, tıpkı Sadık Yazgan gibi bizim en büyük düşmanlarımızdan biriydi.

Sadık, uyuşturucu işine girdiği ilk zamanlar iş yapacağı ortağı Yaşar Yoldaş olmuştu. Sene, 1995'i gösterirken, Sadık ve Yaşar tamamen ortak olmuş ve işleri beraber yürütmeye başlamışlardı. 1996 yılında, ortağının kız kardeşine aşık olan Yaşar, Seher'i kaçırmış ve gizli bir şekilde evlenmişti. O an ortaklık bitip, düşmanlık başlayınca işler çığrından çıkmıştı. Aynı yıl içerisinde hem Seher ile evlenip hem de Yazgan'ları kendine düşman eden Yaşar'ın işleri kötüye gitmeye başlamıştı. Çünkü Yazgan'lar, intikam uğruna Yaşar'ın uyuşturucu işine sekte vurmaya başlamıştı. O yıl kızını dünyaya getiren Seher, birkaç ay sonra tekrardan hamile kalarak ikinci çocuğunu doğurmuştu.

Yazgan'ların hamlelerine Yaşar sessiz kalmak yerine daha sarsıcı hamleler yapmayı hedefliyordu. Yaşar, annemi hedef almak istiyordu. Annemi intikamına dahil etmek Sadık'a yeterli bir hamleydi.

Yaşar, annemi kaçırmıştı.

Yaşar, annemin namusuma göz dikmişti.

Böyle bir şey yaşanmamıştı, tam olacakken Yazgan'lar annemi bulmuştu. Yaşar ise olay yerinden hızla kaçmıştı ve kaçarken omuzundan vurulmuştu. Bu olay 1997 senesinde yaşanırken, Yazgan'lar annemin susmasını istemişti fakat annem asla susmamış ve Yaşar'ın hapse girmesini sağlamıştı. Annem, Çolak'ların tek kızıydı. Şanlıurfa'nın yegane soyadını taşıyan tek kadındı ve bu olaya Yazgan'lar sussa, Çolak'lar susmazdı.

Yaşar o yıl hapse girerken, Seher iki çocukla ortada kaldı. Her seferinde annemi öldürmeye çalışmış, evini yakmak istemiş ve hatta yemeğine zehir koyacak kadar gözü dönmüş bir kadına bürünmüştü. Öyle ki, Yaşar tam iki yıl sonra iki aylık tahliye izninde bile annemi öldürmenin peşine düşmüştü. Fakat Yazgan'ların bile bilmediği bir şey vardı.

Annemin karnında daha iki aylık olan ben vardım.

Öyle ki, bu bilinmese bile bir kere susan Yazgan'lar ikincisinde susmamıştı. Yaşar'ı evinin önünde, mahalle mahalle kovalayarak bulup öldürmüşlerdi.

Yaşar'ı öldüren Özgür Yazgan'dı.

Yaşar'ın son sözleri yalvararak geçmişti. Özgür'ü durdurmak için sağ elini kaldırırken, kurşun önce sağ avucunu delip geçmiş, ardından onlarca şarjör Yaşar'ın üzerine boşaltılmıştı. İşin garip tarafı, Özgür hapse girmemişti.

Suçu üstlenen, Tevfik Yazgan olmuştu.

Tevfik, her zaman o ailenin günah keçisiydi. O yıl karısıyla boşanan, iki evladını karısına emanet eden Tevfik, suçu üstlenerek hapis yatmak istemişti. Çünkü içeride yatarsa, dışarıya nazaran daha iyi bir hayatı olacaktı. Özgür'ün bir ailesi vardı, bunu göz önünde bulundurarak kardeşini kurtarmış, ailesini Özgür'e emanet etmişti.

Tevfik bir katil olarak, Sadık ise yardım ve yataklıktan hapis yatmıştı. Hapse girmeden önce annemin hamile olduğunu öğrenmiş ve hatta beni aldırması için anneme para bile vermişti.

İlk andan beri istememişti beni.

Annem beni aldırmamıştı, annem beni bir an bile olsun kaybetmemişti. Beni dünyaya getirmiş, doğurduğu için çekeceği işkenceyi umursamadan, beni kaybetmeyi göze almamıştı.

Ve şimdi, Sadık'ın aldırması için zorladığı o bebek büyümüş, intikam adımlarını yavaş yavaş atmaya başlamış ve Yazgan'ların en büyük korkusu olmuştu.

Sadık Yazgan, onu yok edeceğimi hissederek mi beni yok etmek istemişti acaba?

Seher, dünyaya ölümle geldiğimi iddia ederdi. Annem bir ölüme sebep olmuşken, dünyaya bir can getirmesinin adil olmadığını dile getirirdi. Ölümü getiren, ölümlü çocuktum onun gözünde.

Belki de haklıydı.

Anne karnına düşmem, ölümü getirmiş olabilirdi. O ölümün urganı yıllar önce ilk kez Yaşar'ın boynuna dolanarak başlamış olabilirdi. Emindim, beraberinde Yazgan'ları getirecekti.

Ben Tülin'dim. Sadece Tülin. Planımı kurmuştum, Emre'ye saplanan o kurşunun acısını çıkaracaktım. Ben, bana yapılanı sineye çekmezdim. O urgan yavaş yavaş tavana yerleşecekti, kimleri dize getireceğine zaman karar verecekti.

Ben Tülin Altun, planım hazır. Acı değil koca bir kayıp verecektim. Kaybın sonunda yeni savaşlar inşa edecek, acıdan çok daha büyük duyguları doğuracaktım.

Ben davamdan vazgeçmezdim. Üzerime ateş yağdıysa, o ateşe düşmanlarımı da katardım.

♟️♟️♟️

Mahkeme Gününe Son 6Gün

"Fazla sessizsin şu sıralar."

Önüme koyulan salçalı makarnayı yemiş, tabakta kalan lekeleriyle çatalın ucuyla oynuyordum. Fazla sessiz olduğum doğruydu, sessiz olduğum gibi kimseyle gerekmediği sürece aynı ortamda bile bulunmak istemiyordum.

"Sporun yorgunluğu olsa gerek. Yavaş yavaş alışıyorum," dediğimde masadan tabağımı almış ve amerikan mutfağa ilerlemiştim. Arkın, Emre'nin yokluğunda bana oldukça destek oluyordu. Onunla birlikte her akşam yemek yemeye başlamıştık, kahvaltıları genellikle karargahta yapardık. Tim görevden dönmüştü, bugün sıkı bir çalışma yapmıştık ve diğer günlere nazaran çok daha yorgun hissediyordum kendimi. Masadaki diğer bulaşıkları da alıp, bulaşık makinasına yerleştirdikten sonra sütlü türk kahvesi yapmaya başladım. Arkın'ın evi neredeyse ikinci evim gibi olmuştu, her akşam yemeğinden sonra mutlaka sütlü türk kahvesi içerdik.

"Emre'den bir haber var mı?"

Cezvede taşacak olan kahveyi hızla fincanlara boşaltırken, Arkın yanımda çikolata tepsisi hazırlamaya başladı.

"Neden arayıp kendin öğrenmek istemiyorsun? Dilersen yanına da gidebiliriz." Söylediklerine uzunca süre sessiz kalmamla birlikte, sorduğum soruya asıl cevabı vermişti. "Her gün genel tarama yaptırıyorum, sonuçlarına bizzat ben bakıyorum. Durumu gün geçtikçe iyiye gidiyor, birkaç güne kalmadan taburcu olur."

Çikolatalarla birlikte kahveleri alıp masaya tekrardan oturduğumuzda, Arkın boydan camı hafifçe aralayıp içeriye temiz havayı davet etmişti. Köşede duran sigara paketinden bir dal çıkarınca, her zaman yanımda olan ALTUN çakmağını ateşe verip sinsi dumanı ciğerlerime boca ettim. Eğitime başladığım günden bu yana içtiğim sigara sayısı oldukça azdı. Her içtiğimde Arkın yanımdaydı ve şu sıralar bir şeylerin bende ters gittiğini anlayacak kadar beni tanımaya başlamıştı. Sigarama eşlik ediyor, ben içimi dökmek isteyene kadar öylece bana zaman tanıyordu.

Bu sefer o zamanı yok etmiş görünüyordu.

"Dışarıdan bakıldığı zaman duvarları olan birisin. Fakat o duvarlara tırmanıp tepeden bakıldığı zaman içten içe o çocuksu neşen herkesi güldürmeye bile yeter." Paketten bir dal da kendine çıkarıp yaktığında, birkaç saniye sadece dumanın zevkini sürmüştü. "Son günlerde o neşene mezar kazıyorsun sanki. Bu halin hiç hoşuma gitmiyor."

Sigaranın külünü işaret parmağımla kültablasına döktüğümde, gözlerimi gözleriyle buluşturmamaya özen gösteriyordum. "Dediğim gibi, sporun yorgunluğundan başka hiçbir şey yok. Alışık olmadığım bir tempo, zamanla düzene girerim."

"Kendini böyle tanımlamaktan vazgeç artık," dedi ve hızla sandalyemden tutup beni kendine doğru çektiğinde, düşme korkusuyla sol kolunu tutmuştum. Hafifçe yüzüme doğru eğildi. "Arka plana attığın ne varsa, içine sıkıştırdığın ne varsa zamanı geldiğinde üzerine çığ gibi yıkılacak. Farkında değilsin ve kendini soktuğun bu kalıbın esiri oluyorsun. Yapma, başkalarına inandırdığın durumu kendine de inandırıp esiri olma."

Yavaşça elimi kolundan ayırıp küllükte usulca tutuşan sigaramı aldığımda, bakışlarımı tekrardan camdan dışarıya çevirdim. "Kendimi hiçbir şekilde tanımlamıyorum. Ben buyum, içimdeki her neyse dışa yansıtmaktan korkmam. Hiçbir şeyi arka plana atmam, atsam bile gün yüzüne çıkarmak için an kollarım." Bu sefer o keskin gözlerine aynı keskinlikle bakıyordum. "O an geldiğinde, kim zarar almış ya da kim cayır cayır yanmış umurumda bile olmaz." Öyle bir planım vardı ki, yananların sayısı çok fazla olacaktı. Arkın, bu yangının ortasında olacaktı. Anlık bir yalanın bedeli geçiştirilemezdi.

Herkes Tülin'le değil, Tülin Altun ile tanışacaktı.

"Çıkıyorum ben, kahve için teşekkürler." Kendine doğru çektiği sandalyeyi geriye doğru itip kalktığımda, komodinin üzerine bıraktığım anahtarı alarak evden çıkmıştım.

"Tülin," diye seslendi arkamdan. Hâlâ Arkın'ın bahçesindeydim. Dönüp baktığımda, kapıda durmuş ve öylece bana bakıyordu. Tamamen ona doğru döndüğümde, yalın ayak yanıma geldi ve tam karşımda durdu. Boyunun uzunluğundan dolayı başımı kaldırdığımda, perçemlerimi gözümün önünden çekti ve kısa süreli de olsa yanağımı okşayıp elini geri çekti. "Emre'yi hastanede ziyaret ettiğimiz günden beri aynı kişi değilsin sanki. Durgunsun, sakinsin, sessizsin... Benimle bile doğru düzgün konuşmuyor ve hatta diğerleriyle aynı ortamda bulunmak bile istemiyorsun. Oysa hepimiz senin yanında olmak istiyoruz ama sen bizi elinle geri itiyorsun."

Kendimi tutamayıp gülmeye başladığımda, sırtımı Arkın'a dönmüştüm. Ellerimle yüzümü kapattığımda sinirden attığım kahkahayı bastırmaya çalışıyordum. "Arkın Yazgı Tekinoğlu," dedim ve arkamı döndüğümde o keskin bakışlarımla yüzleşen Arkın'ın şaşkın yüz ifadesiyle karşılaştım. Büyük ihtimalle delirdiğimi düşünüyor olmalıydı. "Piyonlar kendini şah zannettiği zaman, günün sonunda mat olan yine piyonlar olur." İşaret parmağımla Arkın'ın tam da kalbine baskı yaptığımda, gözlerimi bir an bile olsun gözlerinden ayırmıyordum. "Eğer ki o kendini şah zanneden piyonların hakkından gelinmezse, asıl şah olan bile mat olmaya mahkumdur."

Parmağımı usulca çekip yavaş yavaş geriye doğru yürüdüğümde, gözlerinde şaşkınlığa eşlik eden korku da yer edinmişti.

"Yerinde olsam yerimde beklerdim, zira en ufak hareketin bile seni cayır cayır yakar. Kaybeden sen olursun."

♟️♟️♟️

Mahkeme Gününe Son 5 Gün

Hastanenin penceresinde kollarımı birbirine kenetlemiş vaziyette dışarıyı seyrediyordum. Emre'nin yanındaydım, hemşire yarasını kontrol ediyor ve pansuman yapıyordu. Dışarıda Karan, Göktuğ, Kenan ve Arkın beni bekliyordu ve herkes kendi aralarında konuşurken, Arkın sadece bulunduğum cama bakıyordu. Beni Emre'yle yalnız bırakmalarını söylemiştim. Sessiz ve içine kapanık halime herkes şaşırıyordu ve sorgulamak yerine saygı duymakla yetiniyorlardı.

Oysa en büyük cevabı birkaç gün sonra herkese tek tek verecektim.

"Geçmiş olsun, bir durum olduğunda yandaki butona basmanız yeterli olacaktır." Hemşire odadan çıktığında, yaslandığım duvardan doğrulmuş ve odanın köşesinde bulunan sandalyeyi alarak Emre'nin sol tarafına yerleştirmiştim. Yüzü yüzüme net bakacak şekilde oturduğumda, Emre'nin bakışları öylece beni izliyordu.

"Bugün çok daha iyi gördüm seni." Bacak bacak üstüne atmış ve ellerimi dizime yerleştirmiştim.

"Kendimi gayet iyi hissediyorum, çok sıkıldım bu durumdan. Taburcu olmak, evime gitmek ve işimin başına dönmek istiyorum."

Yapmacık ve bir o kadar da usulca bir gülümseme yer edindi dudaklarıma. "Bu kadar aceleci olma, taburcu olmuyorsan doktorların bir bildiği vardır."

Başını hızla iki yana salladı. "Mahkemeye çok az kaldı, en azından o an yanında olmak istiyorum."

Gülümsemem istemsizce daha da arttı. "Olacaksın," dedim ve başımı omuzuma doğru yatırdım. "Ben de yanımda olmanı istiyorum. Eminim ki o günün sonunda gerçek bir Altun olacağım." Derin bir nefes almıştım. "Sizi Tülin Altun ile tanıştıracağım.

Emre'nin kaşları çatılmıştı. "Siz derken?"

"Mahkeme kararıyla soyadımın artık Altun olacağını hepimiz biliyoruz. Küçük bir kutlama yapmak istiyorum, hepinize birer teşekkür hediyesi niteliğinde." Emre'nin bakışları masum doluyken, ben sadece gülümsemekle yetiniyordum. "Zuhal ile konuşuyor musun? Annem ve babama göreve gittiğini söyledim, yaşanan olaylardan bahsetmedim. Onlarla da konuşman gerek."

Emre oturduğu yerden hafifçe doğrulmak isterken, yerimden kalkıp ona yardımcı oldum. "Konuştum, annen sürekli açtığın davadan söz ediyor." Sırtına yastığı yerleştirdiğimde tekrardan yerime oturdum. "Baban bu olaya fazlasıyla sessiz, onun gönlünde zaten gerçek bir Altun'sun."

Öyleydim, babama göre onun kanından da sayılırdım. Bizi birbirimize bağlayan sevgimizdi, beni ben yapan onun ruhuna bağlı olmaktı. "Her ne kadar onun gönlünde gerçek bir Altun olsam da, üvey olduğumun bilincinde olup sessiz kalacak kadar da olayların bilincinde. Beni hiçbir zaman Altun olmam için o zorlamadı, ben kendi isteğimle bu yola girip davayı açtım. Onun için ilk günden beri kızıydım ama sonradan babam olmasını ben istedim. Ben istediğim için oluyor her şey ve olmaya da devam edecek." İçimdeki sinir dilimi esir almıştı, tırnak etlerimi yolmaya başlamıştım. "Benim isteklerime hamle yapılırsa, benim istediğim herkes o hamlenin bedelini ödeyecek."

Kısa süreli bir sessizlik olmuştu ve o sessizlikte Emre'nin düşüncelerini okuyabiliyordum. Başımı eğmiş ve tırnaklarımla oynamaya başladığım andan itibaren yüzüne bile bakmamıştım. Ben Emre'yi kısa süre önce tanısam da, o beni yıllardır tanıyordu ve salak bir adama benzemiyordu. Beni en yakınım olan annemden tanımıştı ve bu laflarımın altında bir şeylerin yattığını anlayacak kadar zeki bir adamdı. Bu sessizliğin nedeni ise, kendi kafasında doğrulamaya çalıştığı cevaplardı.

"Her gün yanıma gelirsin sanıyordum, gelmedin." Eğdiğim başıma inat, bakışlarım dikleşmişti. Çekik gözlerine bakarken bu sefer ifadesizlikle buluşan bendim. "Her gün, her an, her saat haberini alıyorum. Herkes sende bir haller olduğunu düşünüyor. Sessizmişsin, sabah spor ve ders harici kimseyle kolay kolay konuşmuyormuşsun. Şu an karşımda benim tanıdığım Tülin yok, bir haller olduğunu bakışlarından anlayacak kadar tanıyorum seni. Seni, senin haberin olmayan hareketlerinden bile anlarım ben. Benden sakın kaçma, Tülin, bana sakın yabancılaşma."

Hızla ayağa kalktığımda lafı bıçak gibi kesilmişti. Kollarımı birbirine kenetleyip camdan dışarı baktığımda, bizimkiler hâlâ olduğu yerdeydi. Öyle ki, sanki Arkın ona baktığımı hissetmiş gibi hızla başını bulunduğum tarafa çevirdi. Rüzgardan uçuşan saçları, birkaç tutamını alnına sermişti. "Seni birkaç gündür tanıyorum," diye girdim lafa. Arkamı dönüp kalçamı pencere taşına dayadığımda, ellerim pantolonumun ceplerini buldu. "Ve ben sana annem güvendiği için güveniyorum. Oysa arada annem olmasaydı, şu an burada bile olmazdım. İlk günlerimizin yakınlık ve samimiyetle geçmesi, buradaki herkesi tanıma sürecinde oluşan bir şeydi. Birbirimizi tanıdık, her birimizin hayatında birbirimize karşı birer görevi olduğunu anladık ve tamam, bitti. Siz beni eğiteceksiniz, ben de size yaraşır bir asker olma yolunda ilerleyeceğim. Bu yolda ilerlerken her anımda sizinle haşır neşir olmam gibi bir kural olduğunu bilseydim emin ol çok daha farklı davranırdım." Tam arkamı dönecekken, içimdeki sinir yeni laflar üretiyor ve direkt dilime yolcu ediyordu. "Ben buyum, Emre. Birbirimizi tanıdık, o tanışma faslını geçtik ve artık işimize odaklanmalıyız. Ben size bu eğitim sürecinde sizinle ayrı bi bağ kurup, çok başka samimiyetler kuracağımı söylemedim. Ben buyum, sessiz bir kişiliğe sahibim, insan sevmem, konuşmayı sevmem, işim neyse onu yapar ve günün sonunda köşeme çekilip yine kendimle yalnız kalırım."

Tekrardan camdan dışarıya baktığımda bizimkileri görememiştim, yağmur çiselemeye başlamıştı. Birkaç damla cama yapışırken, sessizce aşağıya doğru süzülüşünü izledim. "Cidden böyle mi düşünüyorsun?" Sorusuna cevapsız kaldım. "Tülin, sen benim canımdan bir parça gibisin. Bu şekilde düşünmen bendeki konumunu asla değiştirmez. Ben ve diğerleri aniden değişimine, ters tepkiler vermene ve hatta onları yeri gelince itmene doğal olarak şaşırdılar. Hepsi seni seven, sayan ve hatta kardeşi gibi gören insanlar. Emin ol, seni sevmelerinin sebebi o ilk anlardaki neşenden kaynaklı. Böyle düşünmelerinin sebebi yine sensin ve sende alışık olmayan davranışlar görmeleri onları da şaşırttı."

Arkamı dönüp yüzüne alayla baktığımda, alaylı ifademe eşlik eden koca bir acı vardı. "Demek, böyle düşünmelerinin sebebi benimdir, öyle mi?" Dik bir şekilde yürüyüp yatağın uç kısmına geldiğimde cümlelerime devam ettim. "Belki benim böyle davranmamın bir sebebi vardır? Belki de böyle aniden değişmemin bir nedeni vardır?" İşaret parmağımla Emre'yi göstererek, "Bencilce düşünceleriniz de umrumda değil. Her şeyin bir nedeni varsa, benim de kendimce sebeplerim var." dedim ve tam o sırada odanın kapısı çaldı.

"Gelebilir miyiz?" Kapıyı açıp aralıktan başını uzatarak konuşan Karan'dı. Başımı olumlu anlamda salladığımda, Karan önde olmak üzere diğerleri de içeri girdi. "Nasılsınız, komutanım? Her gelişimizde çok daha iyi görüyoruz sizi."

"Sağ olun, iyiyim. Birkaç güne çıkarım buradan."

"Sonuçların iyiye gidiyor," dedi Arkın, az önce yaslandığım pencere taşına geçip yaslanmıştı. "Dediğin gibi, birkaç güne kalmaz taburcu olursun. Ama hastaneden çıkar çıkmaz evde dinlenmeye devam edeceksin. İşine bir süre de orada hasret kalacaksın."

Emre, başını önüne eğip usulca iki yana salladı. "Biri bitse öteki başlıyor."

"Komutanım," dedi Kenan, bir bana bir Emre'ye bakıyordu. Kısa süreli sessizliğinde, Emre ile iş konuşması gerektiğini anlamıştım. Emre, benim yanımda konuşulmasının bir sakınca olmadığını ima eden bir bakış attığında, Kenan direkt lafa girdi. "Görevde Çakı'nın yerini tespit edip baskın yaptığımızda, maalesef ki kaçmayı başardı. Fakat aniden gelişen bir şey olduğu için birkaç adamını ve silahlarını ele geçirdik. Kurulu sistemler direkt karargaha getirildi ve Çakı'nın silahları nereden aldığını bu sayede öğrenmiş olduk."

Emre, hafifçe öne eğilmişti ve yüzünde katı bir ifade vardı. "Tekin bana bundan bahsetmedi," dediğinde sinirini hissediyor gibiydim.

"Kendisi hâlâ sistemlerle ilgileniyor. Sadece bununla sınırlı kalmayacağını ve hatta birçok şeye ulaşılabileceğini düşünüyor. Bütün her şeyi öğrendiğinde sizinle daha ayrıntılı ve derin bir konuşma yapacaktır."

"Çakı dediğiniz adam, silahları nereden ve kimden alıyormuş?" Kendimi tutamayıp bu soruyu sorduğumda, bütün gözler beni buldu. Geri adım atmayıp hâlâ merakla Kenan'a baktığımda, Kenan başını önüne eğip konuşmaya başladı.

"Rusya'dan. Eski Rus ajanı tarafından tahsis edilen silahları bizim lehimize kullanıyor. Ayrıca, Rusya'dan aldığı silahların ücretini uyuşturucu sayesinde karşılıyormuş. Yani kısacası Çakı uyuşturucu üretip satıyor, elde ettiği gelir ile Rusya'dan silah getittiriyor."

Göktuğ, elinde bir tablet ile Emre'nin yanına yaklaştığında, Kenan geriye çekilmişti. "Eski Rus ajanı, silahları Çakı'ya satan kişi, Anton Petrov. Rusya'da ve dünya genelinde kırmızı bültende arananlarda ilk sıralarda. Bu adamın kurduğu sistem ve işlerin düzeneği fazla sağlam. İsteseler, ele geçirdiğimiz sistemi direktmen etkisiz hale getirebilirlerdi fakat bunu yapmadılar. Onları öğrenmemizi istiyor gibiler."

"Bunu neden istesinler ki?" Yine kendimi tutamayıp lafa daldığımda, şaşkınlıkla karşılamak yerine direkt soruma cevap verilmişti.

"Çünkü bizim hedefimiz sadece Çakı'yken, ona yardım edenler Çakı yüzünden zarar görmektense onun yanında olduğunu açıkça belli ederek bu işten vazgeçmemiz için göz dağı veriyorlar."

Karan sorumu cevapladığında direktmen yüzümde alaylı bir gülümseme oluştu. "Türk askerinin asla geri adım atmayacağını, buna inat daha beter hamleler yapacağını hâlâ öğrenebilmiş değiller."

Emre'nin yüzünde gururlu bir ifade yer edinirken, sessizliğini bozup konuşmaya başlamıştı. "En yakın zamanda, Çakı'nın kime uyuşturucu sattığını öğrenmemiz gerek. Çakı'nın bir gücü Anton, diğer gücünü de öğrenip ona göre hareket etmemiz gerek."

"Emredersiniz komutanım," dedi Göktuğ, Kenan ve Karan aynı anda. Elimi yatağın başlığına vurup kapıya doğru yavaş yavaş ilerlerken, arkamdan Emre'nin seslenişiyle olduğum yerde durmuştum.

"Seninle konuşmamız bitmedi."

İki elimi kaldırıp dudaklarımı büzdüm. "Gidebiliyorsam bitmiştir. Benim diyeceklerim o kadardı," dediğimde tek tek hepsinin gözlerinin içine baktım. "Kimin işine gelirse." Adımlarımı tamamlayıp odadan çıktığımda, geride bıraktığım tek şey kapının hızla çarpıp gür bir ses çıkarmasıydı.

♟️♟️♟️

Mahkeme Gününe Son 4 Gün

"Rusça'yı nasıl bu kadar kolay ele alabiliyorsun?"

Oturduğum masada oldukça yayık bir haldeyken, başım direktmen sesin olduğu yöne çevrilmişti. Arkın, doktor üniforması ile kapıya yaslanıp öylece dersimi izliyordu. Ne zamandan beri oradaydı bilmiyordum fakat uzun bir süre olduğu kesindi.

"On beş dakika derse ara verelim," dedi, bana Rus dilini öğreten yaşlı, adının Faruk olduğunu her seferinde unuttuğum adam. Odadan çıktığında, az önce kalktığı sandalyeye direkt Arkın geçip oturmuştu.

"Kolay şeyleri zor, zor şeyleri ise kolay bir şekilde öğreniyorsun." Kollarını birbirine kenetlediğinde bir ayağını diğerinin üzerine attı.

"Ben biraz ters ayarım," dediğimde not tuttuğum defterin kapağını kapattım.

"Orası kesin, net bir şekilde görüyoruz hepimiz ters ayar olduğunu." Bakışlarımı devirip çantamdan bir dal sigara ve ALTUN çakmağımı çıkardığımda, bu sefer göz deviren Arkın olmuştu. "Kaç defa uyardım seni, burada içme şu sigarayı diye. Yakalanırsan Emre için de senin için de iyi şeyler olmaz."

Gözlerinin içine bakarak dediklerini umursamadan sigarayı yakıp derin nefesleri ciğerime gönderdim. Birkaç saniye öylece beni izledikten sonra kendisi de bir dal çıkarıp yaktı. Karşılıklı sigara içerken bile bakışlarımızla konuşuyor gibiydik. "Çıkar ağzındaki baklayı, kıvranıp durma karşımda." Arkın, öne doğru eğilip dirseklerini diz kapağına dayayınca kendini konuşmaya hazırladığını anlamıştım.

"Emre, mahkemeden sonra ufak bir kutlama yapmak istediğini söyledi."

"Evet," dediğimde, oturduğum sandalyede iyice yayılmış ve bir ayağımı diğerinin üzerine atmıştım. "Var öyle bir planım."

"Nerede yapmayı planlıyorsun?" Sigaramdan derin bir nefes aldığımda, kaşlarımla yukarıyı gösterdim. "Ne?" Arkın, anlamıştı fakat emin olmaya çalışıyordu. "Burada mı yapacaksın?" Hızla, yok artık, der gibi bir bakış attığımda sigaramın külünü direkt yere savurdum. Yanılmıştım, Arkın'ın bir şey anladığı yoktu.

"Emre'nin evinde yapacağım tabii ki. Senin de yardımına ihtiyacım olacak. Şu projeksiyon cihazını benim için söküp getirebilir misin?"

Arkın, bir bana bir de projeksiyon cihazına bakıyordu. "Orasını hallederiz de, ne yapacaksın projeksiyon cihazını?"

Sigaramı yere atıp ayağa kalktığımda, direkt pencereye doğru ilerleyip camı açtım. "Size Altun olma serüvenimi izleteceğim," dediğimde arkamı dönüp kalçamı cayır cayır yanan kalorifere yasladım. "Sizi Tülin Altun ile tanıştıracağım."

Arkın, anladığını ifade eder gibi başını salladığında sessizlik hakkını kullanmayı tercih etmişti. İçerisi bolca temiz havayla dolup soğuk havasını her köşeye yerleştirirken, pencereyi kapatıp tekrardan yerime oturdum.

"Emre yarın taburcu oluyor," dediğinde ayağa kalktı ve kapıya doğru yavaş yavaş yürümeye başladı. "Onu hastaneden almaya bizimle gelmek ister misin?"

Başımı sayfalarını çevirdiğim kitaptan ayırıp Arkın'ın deniz mavisi gözlerine çevirdiğimde, öylece durmuş vereceğim cevabı bekliyordu. "Kimler olacak?"

"Sadece ben ve Tekin komutan."

Belli etmemeye çalışsam da yüzüm buruşmuştu. "Siz alırsınız, ben Emre için evde birkaç hazırlık yaparım."

Arkın, odadan çıkmak yerine tekrardan yanıma gelmiş ve hatta tam dibimde durmuştu. Ellerini masaya yaslayıp yüzüme doğru eğildiğinde, gözlerine bakmak için başımı kaldırdım.

Fazla yakındık.

Hem de çok.

Onun nefesini alıyor, kendi nefesime katarak ona iade ediyordum adeta. "Yakından çok daha iyi alıyorum kokusunu,"

"Limonun mu?"

Muzipçe gülümsemişti. "Hayır, yakında bize neden böyle davrandığının sebebi ortaya çıkacak. Onun kokusunu yakınında daha iyi alıyorum çünkü gözlerinin derininde vicdanın yatıyor." Elinin tersiyle perçemimi kulağımın arkasına attığında, bakışları yüzümün her zerresini ezberlemek ister gibi bakıyordu. "Belli etmemeye çalışsan da, unutma, ben bu gözleri okumayı öğreneli çok oluyor."

"Daha beni tanımıyorsun, Arkın." Artık fısıldamaya başlamıştık.

"Ben seni değil, gözlerini tanıyorum ve böylesi çok daha işime yarıyor. Sen, bakışlarınla konuştuğunu fark etmesen bile ben her konuşmanı ezberlerim senin." Başını usulca omuzuna yatırdığında, bakışları dudaklarıma kaymıştı. "Ezberim kötüdür ve ben hiç unutmayacağım şeyleri ezberledim, farkında bile değilsin."

"Evet, Tülin hanım. Kaldığımız yerden devam edebilir..."

Faruk Bey aniden odaya girdiğinde, Arkın eğildiği yerden direkt doğrulup kapıya doğru yöneldi ve Faruk bey'in yüzüne bile bakmamıştı. Öyle bir anda içeri girmişti ki, her şey birkaç saniye içinde yaşanmıştı ve ben ne olduğunu bile anlayamamıştım.

"Başlayalım, Fuat Bey. Kaldığımız yerden devam edip, bazı şeyler hiç yaşanmamış gibi davranmak iyidir."

"Ah, Tülin hanım. Faruk benim adım, Faruk!"

Adın batsın, Faruk. Sence şu an konumuz senin adın mı?

♟️♟️♟️

Mahkeme Gününe Son 3 Gün

Bahçeye özenle ektiğim çiçekleri sularken, diğer yandan içeride savaş alanı yaratarak etrafı toplamaya çalışan Göktuğ, Kenan ve Karan'a bakıyordum. Koltuğun yastıklarını birbirlerine vurarak kabartıyorlardı.

"Elinin ayarını sikeyim, Kenan." Acıyla bağıran ve kafasını tutan Karan'dı.

"Sen az önce gelecekteki evlatlarımı yok ederken iyiydi," dedi Kenan, onun da yüzünde acılı bir ifade vardı. Göktuğ, iki elinde tuttuğu yastıklarla köşede durmuş diğerlerinin haline gülüyordu.

"Göktuğ, bence pişmiş kelle gibi gülmemelisin." Elimdeki hortumu yere bırakıp suyu kapattığımda, iki elimi pencerenin taşına yaslayıp her birine tek tek baktım. "Zararı olmayanı, zararlı çıkartacak kadar sinirliler şu an." Başımla Kenan ve Karan'ı gösterdim.

"Harbiden," dedi Kenan. "Senin zararın yok." Başıyla Karan'a işaret yaptığında, hızla Göktuğ'nun üzerine atlayıp yastıkla vurmaya başlamışlardı. Göktuğ, ikisinin arasında kurtulmaya çalışırken, ben de dahil olmak üzere diğerlerinin kahkahası kulakları dolduruyordu.

"Alacağın olsun, Tülin." Kenan ve Karan üzerindeyken, Göktuğ'nun sesi fazla boğuk çıkmıştı. Üçünün mesleği ve yaşları, içlerindeki çocuğu bastırmaya yetmemişti. Kendime bir sigara yakıp tekrardan çiçeklerin yanına geçtiğimde, yere çömelip hepsini tek tek okşadım. "Tülin bugün biraz daha iyi değil mi sizce de?" Konuşan Göktuğ'ydu ve fazla kısık sesle konuşmaya özen gösteriyordu. Fakat bu, benim onları duymama engel değildi.

"Tülin hep iyiydi, sadece davranışları farklıydı."

"Haklısın, Kenan. Bugün biraz daha ılımlı bize karşı." Konuşan Karan'dı. Olduğum yerden doğrulup tam içeri girecekken, bir araba evin önüne yanaştı. Gelenler Şafak ve Batın'dı.

"Hoş geldiniz," dedim, bir elimi kaldırarak. Şafak, göz kırpıp direkt içeri girdiğinde, Batın usulca yanıma yanaştı.

"Nasılsın, Tülin?"

Durgun bir gülümseme ile karşılık verdiğimde, elimle içeriye geçmesi için işaret yaptım. "İdare eder, sen nasılsın?"

"İyi sayılırım. Mahkemeye üç gün kaldı, heyecanlı mısın?"

Batın'a öyle bir bakmıştım ki, gözlerimdeki parlamayı net bir şekilde görüyor olmalıydı, aynı zamanda alaylı yüz ifademi de anlamıştı. "Öyle bir heyecanlıyım ki," dedim ve alt dudağımı anlık olarak dişledim. "Tülin Altun olduktan sonraki yüz ifadelerinizi görmeye bile heyecanlıyım."

Batın'ın kaşları çatılmıştı. "Bizler de emin ol senin yerine mutlu olacağız, göreceğin tek ifade mutluluk ifadesi olacak."

Söylediklerine direkt kahkaha attım. "Öyledir tabii," dediğimde tekrardan elimle içeriyi gösterip geçmesi için yol verdim. Herkes koltuklarda yerini almıştı ve kendi aralarında sohbet ediyorlardı. "Çay içer misiniz?" Direkt mutfağa yönelip bizimkilere seslendiğimde, herkesten onaylar bir sesleniş gelmişti. Çayı bardaklara doldurup tepsiyle herkese dağıttığımda, ben çay içmek yerine kendime sütlü türk kahvesi yapmıştım. Fincanımı alıp içeriye geçtiğimde, boşta kalan tekli koltuğa oturup ortada dönen sohbeti sessizce dinlemeye başladım.

"Havalar düzeliyor gibi. Şu sıralar yapsak fena olmaz komutanım," dedi Göktuğ çayından bir yudum alarak.

"Emre komutanım olmadığı sürece biraz zor," dediğinde Şafak, çayına iki kaşık şeker atıyordu.

"Emre komutanım hem iyi bir oyuncu hem de iyi bir yönetici. Biz oynarsak aynı şekilde bizi de yönetebilir. Her seferinde oynayan birisi de değil, oynamadığı zamanlarda bizi yönlendiren tek kişi Emre komutanımızdır. Bu sefer oynamasa bile eminim ki iyi bir şekilde yönetmesini bilir." Konuşan Kenan'dı.

"Beni her seferinde kaleci yapmasa iyi aslında," dediğinde Karan, diğerleri kıkırdayarak karşılık vermişti.

"Oğlum sen de kalede iyisin ama, yapacak bir şey yok." Batın, Karan'ın sırtına vurup destek olmuştu.

"Ben halimden memnunum, defans tam benlik." Konuşan Göktuğ'ydu ve cümlesi biter bitmez Şafak araya girmişti.

"Ulan geçen sefer bizim defansa koyduk seni, Karan'la geyik yapmaktan oyuna odaklanamadın." Az önceki kıkırdamalar kahkahaya dönüşmüştü.

"Bence herkes yerinden memnun ve birileri geyik bile yapsa, birimizin açığını diğeri mutlaka kapatır." Batın, çayından yudumlarken araya girdi.

"Diğer dört kişiyi nereden bulacaksınız?" Bu sefer konuşan bendim ve merakıma yenik düşerek direkt lafa girmiştim. "Yani, Arkın da oynayacaksa dört kişi eksiğiniz var. Arkın da kadroda var mı?"

Herkesten öyle bir ses çıkmıştı ki, buna karşılık gülmeler bile kulakları doldurmuştu.

"Arkın takımın bel kemiği, bizi ayakta tutandır. O olmazsa kazanmamız bile zordur." Şafak, Arkın için o kadar emin konuşmuştu ki istemsizce bu maçı merak etmiştim.

"Genellikle maçları kazanır mısınız?" Kahvemin son yudumunu içip fal kapattığımda, sorumun cevabını merakla bekliyordum.

"Genellikle değil, biz hep kazanırız." Sorumun cevabını, açık cam kapıdan içeriye giren Arkın vermişti ve hemen yanında Emre de vardı. Herkes ayağa kalktığında, Arkın'ın bakışları üzerimden yine ayrılmamaya yemin etmiş gibiydi. Üzerindeki bol deri ceket ona farklı bir hava katmıştı, olduğundan daha çekici görünüyordu.

"Hoş geldiniz komutanım," dedi herkes tek tek Emre'ye karşı. Hızla yanına geçip koluna girdiğimde, pür dikkat gözlerinin içine bakıyordum.

"İyi misin?"

"İyiyim, Tülin." Sesinde soğukluk vardı. Emre'yi, bir diğer tekli koltuğa oturtup tekrardan yerime geçtiğimde, cam kapıdan Tekin'de girmişti. Herkes onu da karşıladığında, ben yerimden bile kalkmamıştım. "Maç hakkında mı konuşuyorsunuz?"

"Evet, komutanım. Bayağıdır yapmıyoruz. Konusu açılmışken yaparız diye düşündük fakat siz yoksunuz," dedi Karan, Tekin'e yer vermek için yerinden kalkıp masanın başına geçmişti. Arkın'la yan yana durup kalçalarını masaya dayamışlardı.

"Beni boş verin. Diğer devrelerle konuşun, yarın akşam yaparsınız maçı."

Herkes kendi arasında sevinip yarın ki maç hakkında konuşurken, Emre bana doğru eğilip başıyla bahçeyi göstermişti. İkimiz de yerimizden kalkıp bahçeye çıkarken, iki dal sigara çıkarıp birini Emre'ye uzattım.

"Bi' bırakamadın şu sigarayı," dediğinde cebinden çakmağını çıkarıp sigaramın ucunu ateşe verdi.

"Azalttım, ancak bırakmayı düşünmüyorum. O konuda anlaşalım."

Belli bir süre sessizce sigaramızı içerken, Emre'nin bakışları bir an bile çiçeklerden ayrılmamıştı. "Çiçekler güzel olmuş," dediğinde sigarasının külünü savurdu. "Sen savaşın ortasına çiçek ekecek kadar aydınlık mı bakardın hayata?"

Bir elimi pencere taşına dayayıp Emre'ye doğru döndüğümde, bakışlarını çiçeklerden ayırıp gözlerime dikti. "Bu evin sessizliğine, hissizliğine, kuruluğuna, ruhsuz olmasına ben bile dayanamadım. Bu evde üzerimize kurşunlar yağdı, bırak en azından evin yarasını masum çiçeklerle örteyim."

Emre, elindeki sigarayı küllüğe atıp söndürdüğünde, yüzümü ellerinin arasına alıp bir abi gibi şefkatle okşadı. "Senin şu huyuna hayranım zaten. Bütün olumsuzlukları vicdanının güzelliğiyle yok ediyorsun. İstersen bütün evi çiçeklerle beze, burası senin evin ve sen ne dersen o olur."

Ne alayla gülmüştüm, ne de sitemli bakmıştım. İçim buruk bir hâl alırken, aynı şekilde buruk bir gülümseme yerleşmişti dudaklarıma.

"Bana yine de pek güvenme," dediğimde o buruk gülümseme tekrardan eskisi gibi alaylı bir ifadeye büründü. "Bakmışsın tepem atmış, vermişim ateşe güzelim çiçekleri. Bilirsin, sağım solum belli olmaz."

Emre, beni kendine doğru çekip başımı tam da yarasına denk gelecek şekilde bastırdığında, aynı içtenlikle ona sarılmıştım.

"Sessiz kalmandansa, dünyayı ateşe vermene bile razı gelirim."

♟️♟️♟️

Mahkeme Gününe Son 2 Gün

Sol tarafımda Emre, sağ tarafımda ise Afra oturuyordu ve elimizde çekirdeklerle lojmanın sahasında futbol maçı yapan ekibi sehrediyorduk. Afra'nın yaşında Şafak'ın karısı, aynı zamanda bana edebiyat dersi veren Yaren ve üç yaşındaki kızı Adel oturuyordu. Adel, ara ara kucağıma gelip oturuyordu, beni çok sevdiğini söylüyordu herkes.

"Selamlar," dedi bir ses. Hepimiz aynı anda arkamızı döndüğümüzde, sarışın, genç bir kadın direkt Emre'nin yanına geçip oturmuştu.

"Hoş geldin," dedi Afra ve Yaren neşeli bir şekilde. Sarışın kadını yakından tanıyor olmalıydılar.

"Nasılsın, Gökçe?" Emre, poşetten çekirdek avuçlayıp direkt Gökçe denen kadının avucuna doldurdu.

"İyiyim Emre abi, sen nasılsın? Sizler nasılsınız? Adel, biriciğim nasılsın bakalım?" Adel, elini öpüp Gökçe'ye karşı salladığında, diğerleri de iyi olduğunu belirtiyordu.

"Gökçe, seni Tülin ile tanıştırayım," dedi Emre, geriye doğru yaslanıp Gökçe ile yüz yüze gelmemizi sağlamıştı. "Kendisi eğitim için burada, evladım gibidir."

Gökçe, elini kaldırıp sıkmam için uzattığında aynı şekilde uzatıp birbirimizin elini sıkmıştık. "Demek o meşhur Tülin sensin," dediğinde, elini çekmiş ve samimi bir şekilde gülümsemişti.

"Meşhur olduğumu bilmiyordum," dediğimde lafım aslında Emre'ye ithafendi.

"Emre abi, sen gelmeden önce lafını çok ederdi, Göktuğ bile evde senden bahsedip dururdu."

Emre direkt bana döndü. "Gökçe, Göktuğ'nun kardeşi."

İki kaşımı kaldırıp, anladım, der gibi başımı salladığımda, araya Afra girdi.

"Senin bu yıl son senendi, öyle değil mi?"

Gökçe hızla başını onaylar şekilde sallayıp, Afra'ya bakmak için biraz daha eğildi. "Evet, birkaç ayım kaldı. İple çekiyorum mezun olmayı."

"Ne okuyorsun," diye sorduğumda, Gökçe direkt cevapladı.

"Hukuk."

"Gökçe beni örnek alarak hukuk kazandı aslında," dedi Afra, kaşlarımı kaldırıp Gökçe'ye baktığımda, onaylar gibi başını sallamıştı.

"Belki hayatımın aşkını da hukukta bulurum ümidiyle girdim bu yola," dediğinde, küçük kıkırdamalarımız etrafa yayılmıştı.

"Gol! Babam gol attı. Anne bak, babam gol attı!" Adel, eliyle babasını gösterip avazı çıktığı kadar bağırıyordu. "Tülin, hadi gel babamın yanına gidelim." Adel hızla elimden tutup beni ayağa kaldırdığında, oturma alanından aşağı inip sahaya doğru biraz daha yaklaşmıştık. Şafak ve Arkın koşarak yanımıza gelmişti ve aradaki telden tutunarak konuşmaya başlamışlardı.

"Babacığım," dedi Şafak, olduğu yerden dizlerinin üzerine çöküp ellerini tellere dayadı. Adel de aynı şekilde babasının ellerini tellerin arasından tuttuğunda, mutlulukla babasına bakıyordu.

"Baba gol attın," dedi Adel, zıplayarak.

"Evet, babacığım, senin için attım."

Şafak ve Adel şımarırken, Arkın kolunu tele dayamıştı. Teller aramızda duvar olmasına rağmen birbirimize temas ediyorduk.

"Gelmişsin," dedi Arkın, Şafak ve Adel'i izlerken sadece benim onu duyabileceğim düzeyde konuşuyordu.

"Gelmeyeceğimi düşündüren nedir?"

Arkın, derin bir nefes alıp kollarını birbirine kenetledi, tellere iyice yaslandı. "Herkese tavrın ortada, hepimiz gelmezsin diye düşündük."

Ellerimi siyah eşofmanımın ceplerine yerleştirip yaslandığım yerden doğrulunca, Arkın da aynısını yaptı. Şimdi gözlerimiz birbirine bakıyordu, o dik duruşuyla tam karşımdaydı.

"Bu maçı kaçıramazdım. Seni de çok övdüler, marifetlerini bizzat görmek istedim."

Arkın, küçük bir kahkaha attı ve kollarını tele dayadı, aynı şekilde alnını da kollarına dayamıştı. "Görebildin mi bari?"

Başımı eğip alttan bir bakış attığımda, elimi tutması için Adel'e uzattım. "Daha değil," dediğimde muzip bir gülümseme ile Adel'e döndüm, bakışlarım hâlâ Arkın'daydı. "Hadi Adel, gidelim."

Adel'le tekrardan diğerlerinin yanına geçip oturduğumuzda, Afra direkt yanaşıp kısık bir sesle konuşmaya başladı. "Mahkeme iki gün sonra," dediğinde elime sıcak kahveyi tutuşturdu. "Nasıl hissediyorsun? Heyecanlı mısın?"

Kahveye iki küp şeker atıp karıştırdığımda, gözlerimi maçtan ayırmamaya çalışıyordum. "Tabii, ruhum zaten Altun'du. Artık resmi olacağı için mutluyum sadece." Cümlem biter bitmez, diğerlerinden alkış sesi yükselmişti çünkü Arkın gol atmıştı. Golü atar atmaz olduğumuz tarafa dönüp öyle bir bakmıştı ki, az önceki lafımı bana yedirir cinstendi.

"Bu mahkemeden sonra seni o adamdan korumak gerek. Tabii sen, nasıl bir insan olduğunu daha iyi bilirsin fakat, bu onu kızdıracaktır. Tedbirli olmakta fayda var, olabildiğince dikkatli olmanı istiyorum senden."

Sıkıntılı bir nefes alıp kahvemden bir yudum aldığımda, sol tarafımda bulunan Emre'ye baktım. Afra'ya hak verir gibi gözlerimin içine bakıyordu. Belli etmese de konuşmamızı dinlediği ortadaydı.

"Ben o adamı tanımıyorum, tanıyamıyorum çünkü neler yapabileceğini kimse kestiremez." Gözlerim Arkın'ı bulduğunda, dişlerimi sıkarak içimdeki öfkeyi dizginleştirmeye çalıştım. "Benim onu tanımadığım gibi, o da beni tanımıyor." Tekrardan Afra'ya baktığımda, güven vermek ister gibi elini tutup sıktım ve yüzüme küçük bir gülümseme ekledim. "Tülin'in birçok parçası var, merak etme, kimse o parçalarla uğraşmak istemez."

Afra, söylediklerime gülerek cevap verdiğinde, Emre sıkıntılı bir nefes vermişti. "O parçalar batacağı yeri iyi bilir."

İmayla Emre'ye baktığımda, söylediklerinde bir nedenin yattığını ikimiz de biliyorduk. Dilime çok fazla cümle dizilmişti, çok fazla kelimeler boğazıma tıkılıp kalmıştı. Fakat şu an ağzımı açıp gözümü yummak yerine, konuyu sessizliğimle kapatıp maça odaklanmayı tercih ettim.

Zira Tülin'in her bir parçası keseceği yeri bilirken, cümleleri de kurşun niteliğindeydi.

Şimdilik, o kurşunları yemeye razı gelebilirdim. Ne de olsa Tülin Altun, her şey için anını beklerdi.

♟️♟️♟️

Mahkeme Gününe Son 1 Gün

Gün geçtikçe spor ruhumu iyileştiriyor gibiydi. Kendimi daha güçlü hissederken, aynı zamanda ruhumu şifaya boğuyordum.

Arkın yanımda değildi, bugün yalnız başıma spor yapıyordum ve Arkın'ın zorlamasına nazaran kendimi olabildiğince daha fazla zorluyordum. En sonunda dayanamayıp kendimi yere attığımda, uzandığım yerden bir şarkı açıp öylece dinlenmeye çalıştım.

Şarkıyı yarıda kesen, telefonumun çaldığını belirten titreşim olmuştu.

"Efendim," dedim, felefonun ucundaki kişiye karşı. Kimin aradığına bakmadan direktmen onaylamıştım aramayı.

"Şu inadından vazgeçmedin, öyle değil mi?" Arayan annemdi.

"Sana da merhaba, anne." Cümlesinin altında yatan sitemli tonu, siniri ve korkuyu hissedebiliyordum.

"Bu baş kaldırışının sonu felaketle bitecek, bunu biliyorsun ama görmezden geliyorsun."

Uzandığım yerden oflayarak kalktığımda, sırtımda serili olan havluyu hâlâ terli olan bölgelerimde gezdiriyordum. "Seni bu kadar korkutan ya da sinirlendiren ne? Hayır anlamıyorum, sevdiğin adamın soyadını taşıyacağım artık, sevdiğin adamın kızı olarak varsayacak herkes. Seni bu kadar geren nedir? Bütün bunlar olumlu yöndeyken, seni olumsuzluğa bakmayı zorlayan nedir, anne?"

Annem bir süre sessiz kaldığında, ben de sessiz kalmasına saygı duyarak tek kelime bile etmemiştim.

"Korkuyorum, Tülin. Haldun'un soyadını taşıman, ailenin varisi olarak gerçek Altun olman hepimizi mutlu eder. Ancak sen Altun olduktan sonra, Sadık bunu gururuna yediremez. Seni evladı yerine koymasa da, sana yıllarca babalık yapmasa da, seni her bakımdan himayesi altına almaya çalışan adama baş kaldırmanın sonucunda olacaklardan korkuyorum. Sana bir zarar gelmesinden korkuyorum."

Haklıydı, davayı açmama bile üzerime kurşun yağdırarak karşılık veren adamdı. Bu savaşa çoktan başlamıştık aslında, tepkisiz kalmam daha çok himayesi altına gireceğim anlamına gelirdi. Yarından sonra gerçek bir Altun olmam, onun soyundan olmadığım için daha sert darbeler vurarak karşılık vereceğine işaretti.

Öyle ki, o kurşun bana isabet edebilirdi de.

"Korkma," diyebildim sadece. "Korkma, bana bir şey olmaz."

Annem lafı direkt ağzıma tıkamıştı. "Sana söylemesi kolay. Sadık'ı tanımıyorsun, yapabileceklerini kestiremiyorsun. Senin yersiz cesaretin nereden geliyor bilmiyorum ama vazgeç şu davadan. Çok geç sayılmaz, vazgeçersen aklını kullanmış olursun."

Oturduğum yerden ayağa kalktığımda, sırtımda serili olan havluyu çekip direkt yere fırlatmıştım. "Anlamıyorsun, değil mi? Senin yerinde olsam yirmi üç yıl boyunca onun değil soyadını taşımak, karısı olmaktan bile midem bulanırdı. Sen o yirmi üç yılı koparıp atmak isterken, ben de aynı şekilde bu soyadı leke gibi taşımak istemiyorum. En büyük kusurum bu ve ben soyadımı göğsümü gere gere dile getirmek istiyorum artık." Derin bir nefes aldığımda, titrediğimi hissediyordum. "Ölürüm de, vazgeçmem bu davadan. Ben Tülin'im, Tülin Altun. Herkese, tek tek ezberleteceğim bunu. Karşı gelenleri gerekirse ezer geçerim, ama yine de ben vazgeçmem."

Telefonu ne annemin yüzüne kapatmıştım ne de konuşmaya devam etmiştim. Sol tarafımda bulunan duvara doğru fırlatıp telefonun parçalanmasını sağladığımda, devamında sinir çığlıklarım eşlik etmişti. İçimdeki sinir günlerdir suskunluğumun esiriydi ve ben patlayamayacak kadar sakin kalmak zorundaydım. Patlarsam yakardım, patlarsam hiç iyi şeyler olmazdı ve bunun bu şekilde olmasını istemiyordum.

"Sakin ol, sakin ol, Tülin. Bana bak, sakin olman gerek, duyuyor musun beni?" Bir kol bütün bedenimi sarıp sarmaladığında, burnuma o tanıdık koku gelmişti. Ağlamıyordum, ikinci bir çığlığı içime halpsediyordum. Nefes nefese kalmış gibi, nefes almaktan başka hiçbir şey yapmıyordum. Oysa ki nefes nefese kalacak hiçbir şey yapmamıştım, sinirimin başka bir şekilde boşalma yöntemi olabilirdi.

"Arkın," dedim, beni sakinleştiren o deniz kokusundan başka hiçbir şey değildi. Derin derin nefesler alışımın, sinirimi yok edişimin etkeni bu olsa gerekti.

"Burdayım," dediğinde kolları biraz daha bedenimi sarmıştı. Ne ara yere çökmüştük hatırlamıyordum fakat sırtım gövdesine yaslıydı ve olabildiğince beni rahatlatmak ister gibi şefkatle sarılıyordu. Ara ara saçlarımı okşarken, ruhumun bedenimden ayrıldığını ve rahatlığın esiri olduğunu hissediyordum.

"Hep böyle yanımda mı olacaksın?"

Arkın'ın, minik bir gülümseme ile kıkırdadığını duyar gibi olmuştum.

"Sen," dedi Arkın ve yüzüne bakmam için nazikçe beni kendine doğru çevirdi. "Çok güçlü bir kadınsın ve kolay kolay yıkılacak bir yapıya sahip değilsin." Usulca perçemlerimi geriye doğru itekledi ve yüzümün her noktasını ezberlemek ister gibi her ayrıntısına özenle baktı. "Dizlerinin üzerine çökeceğini anladığım an, buna izin vermeyeceğim ve o dizlerinin altında ezilsem bile seni tutan hep ben olacağım." Kulağıma doğru eğilip fısıldadı. "Tülin Altun dizlerinin üzerine çökerse, yanında ben olmak üzere gerekirse bütün dünya çöker çünkü benim tanıdığım o güçlü kadın, tek başına yıkılacak bir kadın hiç değil."

♟️♟️♟️

Mahkeme Günü

"Davacı Tülin Yazgan, Davalı Sadık Yazgan."

İşte o ses, kulakları dolduran, ince uzun koridorda yankı yapan o ses. Tüyleri kabartan, içe heyecanı gebe bırakan, boğazı kurutan, bacakları titreten o ses.

"Hazır mısın?"

Usulca sırtıma dokunan ve destek vermek ister gibi sıvazlayan Afra, avukat cübbesiyle tam yanımdaydı. Emre, giydiği takım elbise ile fazla resmi görünüyordu. Arkın da aynı şekilde, onları ilk kez takım elbiseli görüyordum.

Ben çoktan hazırdım.

Direkt başımı salladığımda, önde ben olmak üzere içeri girmiştik. Yanımda Afra oturuyordu, Arkın ve Emre izleyici yerindeydi.

İçeriye en son hakim girmişti.

Herkes ayağa kalktı.

Hakim, yerine oturup ayakta olanların da yerine oturması için işaret yaptığında, herkes usulca tekrardan yerine oturdu.

"Davacı Tülin Yazgan'ın Asliye Hukuk Mahkemesine yazılı olarak bildirdiği davada, Davalı Sadık Yazgan'ın mahkemede olmaması..." Etrafı, Katibin hızla söylenenleri yazdığı klavye sesi dolduruyordu. "Tülin Yazgan'ın açmış olduğu bu davada, iddianamenin değerlendirilmesi sonrası, mahkemeye sunulan iddianamenin detaylı bir şekilde incelendiğini göz önünde bulundurarak, tarafların savunmasına olanak sağlanmıştır."

Afra, direkt elini kaldırdı ve, "Sayın hakim," diyerek söz hakkı istedi.

"Buyurun, avukat hanım."

Afra, ayağa kalktı ve hakimi odağına alarak konuşmaya başladı. "Müvekkilim Tülin Yazgan'ın bu davayı açmasının nedeni, biyolojik babası Sadık Yazgan'ın ona yıllarca babalık yapmamasıdır. Müvekkilim, onu hiçe sayan ve evladı yerine bile koymadığı adamın soyadını taşımak istememiştir ve soyadından kendini men etmek istemiştir. Öyle ki, bu isteği yersiz değildir. Sadık Yazgan, birçok suç dosyası ile hukukumuzun göz önünde bulundurduğu birçok suça sahiptir. Müvekkilim, böyle bir adamın soyadını taşımak istemiyor ve adaletli kararınıza sığınmaktadır."

Hakimin gözleri beni bulmuştu. "Söylemek istediğiniz bir şey var mı?"

Ayağa kalktığımda anlık olarak bakışlarım Arkın'ı buldu. Gururla, güç vermek ister gibi bana bakıyordu. "Avukatım ne dediyse doğrudur. Türkiye Cumhuriyeti'nin yasalarına uymayaraktan ve suç dosyası kabarık olan bir adamın daha fazla soyadını taşımak istemiyorum." Cümlemi bitirip tekrardan yerime oturmamla hakimin, "Karar," diye bağırmasıyla birlikte tekrardan ayağa kalkmam bir olmuştu.

"Davacı Tülin Yazgan'ın, davalı Sadık Yazgan'a açmış olduğu davada, davacı Tülin Yazgan'ın avukatı Afra Kozan'ın savunmasını dikkate alarak mahkemenin sonucunu karara erdirdim. 27.02.2018 Tarihinden itibaren, Davalı Tülin Yazgan'ın, soyisminin Altun olarak kayda geçmesine, nüfusunda Tülin Altun yazmasında hiçbir sakınca görülmediğine ve onaylanmasına karar verilmiştir."

O tokmağın sert sesi bir kez daha duyulmuştu.

Bitmişti.

Büyük bir lekeden kurtulmuştum.

Direktmen Arkın'a baktığımda, istemsizce sol gözümden bir damla yaş firar etmişti. Arkın da aynı şekilde bana bakarken, gülümsememe engel olamıyordum.

Arınmış gibiydim.

Lekesizdim.

Emre, Arkın ve Afra bir şeyler söylüyordu fakat onları duyamıyordum. Etraf sessizdi ama içimde bir şenlik vardı. Ne ara adliyenin bahçesine çıkmıştık bilmiyordum fakat, içime derin bir nefes çektiğim andan itibaren etrafımdaki sesleri duymaya başlamıştım. Emre, karşıma gelip iki elinin arasına yüzümü almıştı. Akmaya devam eden göz yaşlarımı baş parmağıyla siliyordu.

"Bitti mi?" Diyebildiğim şey sadece bu olmuştu.

Emre hızla başını salladı. "Bitti," dediğinde onun da gözleri dolmuştu.

"Bitti," diye tekrarladığımda, bir anda kendimi Emre'ye sarılırken bulmuştum. "Lekesizim artık, gerçekten de Tülin Altun'um artık, artık gerçekten de özgürüm."

"Hadi eve geçelim, bizimkiler orada bekliyor."

Arkın'ın cümlesinden sonra hızla arabalara bindiğimizde, Emre ve ben yalnızdık. Afra, Arkın'ın arabasına binmişti.

Soyadım benim noksanımdı. Yıllarca bir yere kayıt yaptırırken, resmi bir yerde soyadımı söylemem gerekirken bıkkınlıkla, iğrenerek Yazgan'ı adımın yanına istemeyerek iliştirdiğim her bir anın içine su serpmiştim sanki. Ferahlamıştım, bundan sonra gururla soyadımı söyleyebilecektim. Resmi yerlerde, kaydımı yaptırırken ezilip bükülmeme gerek kalmayacaktı.

Ruhumun bağıra bağıra haykırdığı soyadımı, dilim de kabulüne almıştı.

Anneme göre Yazgan olarak kalmamda hiçbir sakınca yoktu. Fakat benim için öyle değildi, benim acım asıl burada başlıyordu ve herkesin acısı kendi çınarını farklı şekilde yeşertirdi. Kurumuş dalları onarmak insanın kendi ellerindedir. Yazgan olmak, benim koca bir dalımı kurutmuştu.

Ben bugün o dalı yeşertmiştim.

Yol boyunca, mutluluktan sessizce ağlayarak camdan dışarıyı seyretmiştim. Öyle ki Emre müdahale bile etmemişti. İçim soğumuştu, biraz da ağlayarak ferahlamak istiyordum.

Eve vardığımızda göz yaşlarımı silip kendime çeki düzen verdim. Arkın ve Emre arabayı yan yana park etmişti ve ikisi de eve doğru önden yürürken, Afra ve benim arkada kalmamızın sebebi onu durdurmam olmuştu.

"Her şey için teşekkür ederim," dediğim an, Afra'nın boynuna sarılmıştım direkt. Aynı içtenlikle karşılık verirken, saçlarımdan öpüp beni bağrına bastı.

"Bilmem farkında mısın bilmiyorum fakat çok kısa sürede bile olsa kimimizin evladı, kimimizin kardeşi oldun. Senin mutluluğun bizi de mutlu etmeye yetiyor ve ortada nasıl bir çaba varsa, senin bir gülümsemenle, neşenle o çabanın yorgunluğu puf olup uçuyor adeta."

Başımı iki yana sallarken, ağlamamak için dudaklarımı birbirine bastırmıştım. "Yapma," diyebildim sadece. Afra'nın bakışları şaşkınlığa dönüşürken, büründüğüm hal yüzünden o şaşkınlık bakışları korkuya evrilmişti. "Bunu şu an söyleme, yapacaklarımdan önce böyle konuşma lütfen."

Afra, omuzlarımdan tutup beni hafifçe sarstı. "İyi misin? Tülin, neler olacak? Ne yapacaksın? Nelerden söz ediyorsun?"

Hızla kendimi toparlayıp yüzüme küçük bir gülümseme kondurduğumda, dik bir duruşa geçtim. "Hiç," dediğim an, Afra'nın kollarını omuzumdan çekmiş ve eve doğru ilerlemiştim. Yanaklarımda biriken yaşları iyice silip eve girdiğimde, herkesin gözleri direkt beni buldu. O gözlere bakmak içimi burksa da, aynı zamanda birazdan olacaklar için bana güç vermişti.

"Hayırlı olsun, tebrik ederim. Yeni soyadın umarım vatanımıza hayırlı olur." Konuşan Şafak'tı. Usulca başımı sallayarak teşekkür ettiğimde, iki elimi kumaş pantolonumun arka cebine yerleştirip boş duvara yaslandım ve ince ışık yayan projeksiyon cihazına baktım. Herkes tek tek tebrik ederken, sessiz kalarak, sadece başımı sallayarak karşılık veriyordum. Bulunduğum yerden herkese baktığımda, tam karşımda üçlü koltuğun tam ortasında Emre oturuyordu. Sağ tarafında Tekin, sol tarafında ise Şafak vardı. Oturdukları üçlü koltuğun hemen yanında bulunan bir diğer üçlü koltukta ise Kenan, Karan ve Göktuğ vardı. Tam karşılarında ise iki tekli koltuğa oturan Batın ve Afra vardı.

Arkın, sandalyeye bıraktığı ceketinden kurtulmuş, beyaz gömleğinin kollarını dirseğine kadar katlamış ve iki eli kumaş pantolonun cebinde masaya kalçasını dayayarak öylece bana bakıyordu.

O deniz gözleri, buğuluydu.

Bir şeyler olacağını anlamıştı.

"Teşekkür ederim, tebrikleriniz için ve beni kırmayıp buraya geldiğiniz için." Herkes, rica ettiğini belirten kısa konuşma yaparken, cebimden telefonumu çıkarıp kısa bir mesaj yazmıştım.

Mesajı gönderdiğim kişi, Boran'dı.

"Başlıyoruz..."

Boran, sadece mesajımı görmüştü ve hiçbir cevap yazmadan uygulamadan çıkmıştı.

"Hepiniz, birkaç ay sonra şerefli Türkiye Cumhuriyeti'ne onurlu bir asker olmam için çabalıyorsunuz. Hepinize bunun için de teşekkür ederim." Elimle Afra'yı gösterdim. "Az önce Afra'nın da dediği gibi, kiminiz evladı, kiminiz ise kardeşi olarak gördü beni." Başımı omuzuma doğru yatırdım, yüzümde alaylı bir gülümseme vardı. "Ancak beni çocuk yerine koyamazsınız." Sağ tarafımda bulunan kumandayı alıp projelsiyonu açtığımda, direkt telefonuma bağlı olduğu için koca duvarı herkesin görmesini istediğim görüntü kaplamıştı. "Beni, salak yerine, koyamazsınız!" O kadar tane tane, o kadar bastıra bastıra konuşmuştum ki, az önce alaylı gülümsemem silinmiş ve yerine şu zamana kadar kimsenin görmediği o sert ifadem gelmişti.

Geniş duvarda, projeksiyonun yansıttığı görüntüde koca bir yangın vardı. Bir alan yanıyordu, depo gibi bir yer. Yangın o kadar büyük bir alandaydı ki, etrafı aydınlatan ay ışığı değil, koca bir cehennem ateşiydi.

♟️♟️♟️

Eski Saray'ın deposu tıka basa uyuşturucu doluydu. Ramo bunlar yüzünden ölümle burun buruna gelmişti ve birçok çocuk da gelmeye devam edecekti.

Çocuktum, bütün bunlara aklım eriyordu. Çocuktum, bu işlere kalkışacak kadar cesaretliydim.

Ve çocuktum, yıllar geçse bile cesaretimi koruyacak ve bu illeti yok etmek için elimden geleni yapacaktım.

Elimdeki kibriti Boran'a uzatıp, aynı anda ateşi uyuşturucuların içine attığımızda koşarak depodan çıkmış ve kapıyı dıştan kilitleyerek, kilidi kapının altınsan ateşin içine doğru atmıştım.

Yine olsa yine yapardım, çünkü cesaret hiçbir zaman varlığını yitirmezdi.

♟️♟️♟️

Sekiz Gün Önce

Elimde usulca tutuşan sigaradan bir nefes daha aldığımda, ektiğim çiçekleri sevgiyle izliyordum.

"Başlıyor muyuz, kuzen?"

Sigaramdan bir duman daha aldığımda, gözlerim deniz mavisi gözlerle buluşmuştu.

"Başlıyoruz," dedim, o cam mavisi gözlerin tam da içine bakarak. Cam kapıdan direkt salona girdiğimde, Boran konuşmaya devam etti.

"Eminim ki sen de beni özlemişsindir fakat şu saatten sonra özlem giderecek çok vaktimiz var. Şimdilik olaya odaklanalım." Cümlesi biter bitmez kahkahasını gizlemeye çalışarak tekrardan lafa daldı. "Çok özledim seni, şaka gibi geliyor şu an. Yıllar sonra ikizimle konuşuyorum, Allah'ım, bu gerçek mi?"

Söylediklerine kıkırdayarak cevap verdiğimde, arkamdan cam kapıyı kapatıp direkt tekli koltuğa oturmuştum. "Şaka değil, kuzen. Sana anlatmam gereken çok şey var fakat şu an sadece gündemde olan mevzuyu çözmemiz gerek."

Boran, sıkıntılı bir nefes verdi. "Her zaman yanında olduğumu biliyorsun, Tülin. Yıllardır aramanı beklediğimi bir ben bir Allah bilir. Sen direkt mevzuyu anlat, neyse sıkıntı çözeriz."

"Dinle şimdi," dediğimde, sık sık gözüm camlara kayıyordu. Birinin beni dinlemesinden korkuyordum. "Bilirsin, çocukluğumdan beri asker olmak isterdim."

"Pilot asker," dedi Boran, beni onaylamak istercesine.

"Boran, ben Ankara'da bir Yüzbaşı tarafından asker olmak için eğitiliyorum. Bu Yüzbaşı, aile dostlarımızdan biri. Eğitim için Ankara'ya geldim ve bilirsin ki artık reşitim. Soyadımı değişmem için önümde bir engel yok ve ben soyadımı değişmek için davayı açtım."

Boran, lafımı bıçak gibi kesti. "Dur tahmin edeyim, Sadık Yazgan bu haberden sonra sana karşı bir hamle yaptı, öyle değil mi?"

Sanki görecekmiş gibi başımı salladım. "Evet, Yüzbaşı'nın evini kurşuna dizdi. Aynı zamanda Yüzbaşı yaralandı. Anlayacağın, olay bayağı ciddi ve Yüzbaşı, bunu yapanın Sadık olduğunu benden gizliyor."

"E tabii bu da senden kaçacak bir bilgi değil," diye dediklerimi odayladığında, istemsizce gülümsemiştim. "Yüzbaşı yaralandığı için sen de Sadık'a hamle mi yapmak istiyorsun?"

"Hem Yüzbaşı'nı yaraladığı için, hem içinde bulunduğum evi kurşuna dizdiği için, hem de bana boy gösterisi yaptığı için." Derin bir nefes alma ihtiyacı hissetmiştim. "Boy gösterisinde karşısında küçük Tülin olmadığını ona göstermek istiyorum."

Boran, direkt lafa atlamıştı. "Var mı bir planın?"

Ayağa kalktığımda, salonda volta atmaya başladım. "Var," dediğimde, dudaklarıma bir gülümseme konmuştu. "Bizim eski usülden ilerleyeceğiz, şimdilik tabi."

Boran'ın güldüğünü duyabiliyordum. "Ortalık cehennem ateşinde, yıllar sonra."

Aynı şekilde güldüğümde, dediğini tekrarlamıştım. "Yıllar sonra."

♟️♟️♟️

Şimdi

Boran'ın telefon numarasını, karargahta kullandığım bilgisayarda bilgilere erişerek bulmuştum. Sadece Boran'ın değil, bütün Yazgan'ların iletişim bilgilerine erişmiştim ve bu sayede Boran'a ulaşabilmiştim.

Duvarda, projeksiyonun ışığından duvara yansıyan görüntüde, koca bir arazinin deposu cayır cayır yanıyordu. O deponun içinde, başka ülkeden aldığı ve Türkiye içinde satışını yapıp, aynı zamanda başka ülkelere de sattığı uyuşturucular vardı.

Sadık Yazgan, milyon dolarlık bir zarara uğramıştı.

Yıllar sonra onu cehennem ateşiyle yüzleştirmiştim.

Görüntüyü, Boran'ın ceketinin düğmesine yerleştirilen gizli kameradan seyrediyorduk. Öyle ki, iki eli kumaş pantolonunun cebine yerleştirmiş ve onun için özenle yazdığım Arapça mesajımı okuyan Sadık Yazgan'ı bile net bir şekilde izleyebiliyorduk.

"Bu gördüğünüz kişi, az önce soyadından çıktığım adam, Sadık Yazgan." Elimle ekradaki Sadık'ı gösteriyordum. "Yıllar önce başladığı bu uyuşturucu işinde, birkaç kez de olsa aynı bu şekilde o işine sekte vurdum. Ve yine, tıpkı şu an olduğu gibi yıllar önce de birçok kez zarar etti. Ben o uyuşturucuları ateşe verdiğim için, iş yaptığı adamlar da onu ateşe atardı." İki adım ileriye gidip hepsine tek tek baktığımda, hepsinin yüzünde koca bir şaşkınlık vardı. "Sadık Yazgan, bunu benim yaptığımı anlamayacak kadar salak bir adam değil. Ama siz, benim bu evi Sadık'ın kurşuna dizdiğini anlamayacağımı düşünecek kadar aptalsınız."

"Tülin," dedi Arkın, yanıma gelmek için doğrulmuştu.

"Otur, oturduğun yerde!" Sesim o kadar gür çıkmıştı ki, duvarda yankılanmasını ben de dahil herkesin duyduğuna emindin. Öyle ki, ilk defa bu denli sertliğimle tanışan herkesin yüzünde koca bir şaşkınlık vardı. Kimse ağzını açamıyordu. "Sadık şimdi milyon dolarlarını kaybetti, iş yaptığı adamla aralarında koca bir savaş başlayacak. Bu yaptığım, Sadık'a ders olmayabilir, başka planlarla, başka darbelerle karşıma çıkabilir." İşaret parmağımla herkesi göstererek, "Bu saatten sonra, sizin benimle bir savaşınız olup olmayacağına siz karar vereceksiniz. Dediğim gibi, bu yaptığım Sadık'a karşı baş kaldırmaktı. Ancak size karşı koca bir dersti." Yüzüme tekrardan alaylı bir gülümseme eklediğimde, bana zıt olan o şaşkın bakışlar tam da karşımdaydı.

"Üzgünüm, Tülin Altun ile bu şekilde tanışmanızı istemezdim. Bu da sizin, benden bir şey saklayarak arkamdan iş çevirmenizin bedeli olsun."

♟️♟️♟️

Selam, selam, selam... Allah diyorum, başka bir şey diyemiyorum. Emin olun bu sonu yazmayı ben de beklemiyordum. 😁

Diğer bölümlere nazaran bu bölüm çok daha uzun, çünkü her şeyin yeni yeni başladığının habercisi bu uzunluk. Yavaştan alışın derim çünkü gelecek bölümler felaket, felaket, felaket.

Gelecek bölüm görüşmek üzere. Işıkla kalın! 🤍♟️​​​​​

1-) Tülin, Kurt Timine bu denli mesafeli yaklaşmakta sizce haklı mıydı?

2-) Kurt Timinin, Tülin'den gerçeği saklaması sizce doğru bir hareket miydi?

3-) Kardelen Altun, neden bu kadar endişeli olabilir?

4-) Tülin'in yaptığı hamleyi doğru buluyor musunuz?

5-) Kurt Timi bu hamleyi sizce nasıl karşılayacak?

Bölüm : 23.03.2025 20:05 tarihinde eklendi
Okur Yorumları Yorum Ekle
Hikayeyi Paylaş
Loading...