
"En güzel manzaraların olduğu yerde bile; ağaçların, yaprakların altında böcekler birbirlerini yer."
♟️♟️♟️
İnsanların çocukluğu koca bir ağacın kökleri gibidir, nasıl köklenirse o kadar sağlam olur. Her bir kök birer darbe niteliğini taşırken, alınan bir diğer darbelerden korunmamızı sağlayan da her zaman darbe niteliğinde olan köklerimizdir. Bu yüzdendir ki; derin acılar zırhlı duvarı esir alır, derin yaralar zırhlı duvarın gazabına aşinadır.
Yazgan ailesi koca bir çınar gibiydi, her dalında bir aile ve yaşanmışlık yatardı. Öyle ki, o dalları birbirine bağlayan koca gövde daima dalların altında ezilen taraf olmuştur. O dalların arasında gezinen böcekler yaprakları kemirirken; dallar suçu gövdede bulur, köklerini suçlardı.
Yazgan'ların düşmanları vardı ve bu düşmanlar sert rüzgarları temsil ederdi, koca çınarı sallar ama yerinden edemezdi. Yazgan ailesini bitiren şey fırtına rüzgarları değil, yapraklardan başlayarak kemirmeye başlayan böcekler olacaktı. Yazgan'ları yok eden, yine Yazgan olanlar olacaktı. Çünkü dışarıda gösterilen kötülüğün ahı insanı içten içe yok ederdi, çürütürdü, kökünü kuruturdu.
O kuru çürük en sonunda ateşe verilirdi.
Bugün günlerden 27 Şubat'tı. Artık Yazgan değil, Altun'dum. Öyle ki, bunu güzel bir şekilde herkese göstermek isterken unuttuğum bir şey vardı. Kendimi bildim bileli ruhumun Altun olduğunu hissederdim, öyle ki bir yanım başka bir evrende gerçekten de canımla ve kanımla gerçek bir Altun olduğumu düşündürürürdü.
Biz başka bir evrende değildik.
Ve unuttuğum şey, kanımda Yazgan kanı olmasıydı.
Ben Altun'lar kadar kusursuz olamazdım, benim hayatım yangınlarla çevriliydi ve kendimi korumak için o yangına benim de barut atmam gerekirdi. Ben içimde ateşi başlatanların kanını taşıyordum ve ister istemez o koca çınarın böceği olarak dalları kemiriyordum.
Ben olmak istemediğim bu yolda, ağaca mahkumdum ve bu mahkumluğumu ağaca zarar vererek yok etmeye çalışıyordum.
Herkesin, özellikle de Emre'nin korkulu ve şaşkın bakışları üzerimdeyken daha fazla dayanamayaraktan kendimi evden dışarı atmıştım. Öyle ki, Emre yalnız başıma çıkmama bile müsaade etmezken kimse peşimden bile gelmemişti. Boran'ın yardımıyla çıkardığım yangın, yangını canlı canlı izlemelerini sağlamam ve benden gizli saklı iş yapmalarına karşılık yaptığım baş kaldırının hâlâ şokunda olmalıydılar.
Kaç saat yürüdüm, kaç dakika taksiyle yol gittim, kendimi nereye attığımdan en ufak bir bilgim bile yoktu. En sonunda bir kafenin önünde durmuştum, dışardan bakıldığı zaman sıcak, içinin marjinal olduğunu düşündüren bir yapısı vardı. İçeriye girdiğimde göze çarpan ilk şey, çok fazla masanın olmasıydı. Kafenin en sonunda, en köşede bulunan masaya geçip bir bira söylediğimde, dakikalarca yaptığım tek şey camdan dışarıyı izlemek oldu. Telefonum, duvara çarpmam sonucunda bozulmuştu ve zar zor kullanılıyordu. Hoş, doğru düzgün kullanılmayan telefonu yanıma alma gereği bile duymamıştım.
Babamla konuşmaya ihtiyacım vardı. Onun soyadını taşıyordum artık ve içimdeki bu hüznü babama dökmek istiyordum. Aynı zamanda gururla, başardığıma dair anneme de kendimi göstermek isterdim. Korkulacak bir şey olmadığını ve hatta o bilmese bile kendimi en güçsüz anımda bile koruyabildiğimi ona göstermeyi çok isterdim.
Çıkardığım yangını, verdiğim zararı bilseydi kadının yüreğine inerdi.
Şu an Yazgan'ların ne durumda olduğunu, ne hissettiklerini, ne düşündüklerini ve en önemlisi Sadık'ın kafasında gezinenleri bilmek isterdim. Öyle ki, en güçsüz anımın şu an olduğunu ve yıllar sonra bile güçlü zararlar verebileceğimi herkesin görmesi, Yazgan'ları bozguna uğratmış olmalıydı.
Aynı zamanda koca uyuşturucu deposunda çıkardığım yangından parçaları alıp, Emre'nin evine bırakmam ve orada da koca bir yangını başlatmam kimsenin aklına gelecek iş değildi. Emre'nin korkulu, şaşkın ve mahçup bakışları gözlerimin önünden gitmiyordu. İçimde koca bir merak vardı; ben gittikten sonra ne yapıldı, ne konuşuldu ve ne düşünüldü çok merak ediyordum.
Kendimi tutamayıp kahkaha atmaya başladığımda, kendi kedime gülmeme daha çok gülüp kahkaham giderek artmaya başlamıştı.
"Benim gibi deliler de varmış," dedi bir ses, sesin nereden geldiğini anlamam biraz uzun sürmüştü. Ortalıkta kimse yoktu ama sonunda o sesin yan masadan geldiğini anlamıştım. Kahkaham dinmiş, gülümsemem yavaş yavaş yüzümden solmuş ve yan masamda duran adama bakmıştım. Esmer, kara gözleri ve kısa saçları olan, yaklaşık 1.80 boylarında ve vücudu oldukça yerinde olan bir adamdı. Aramızda pek bir yaş farkı olduğunu düşünmüyordum çünkü fazla genç birine benziyordu.
"Bana mı dediniz?"
Adam, elinde çevirip durduğu çakmaktan gözünü ayırmadan cevap verdi. "Kendi kendine deli gibi kahkaha atacak başka deli mi var?"
Birkaç saniye gözlerimi adamdan ayırmayıp öylece bakakaldığımda, kendimi tutamayıp bir kahkaha daha attım. Öyle ki bu kahkaham öncekine göre daha gürdü. Bunu fark eden adam sonunda yüzüme bakma gereği duymuş ve kahkahama karşılık vermeye başlamıştı.
"Normal olmadığım için sevinmeli miyim?"
"Normal olmadığımız için sevinmeliyiz." Adam oturduğu masadan birasını alarak kalktı ve tam karşıma geçip oturdu. Elindeki çakmağı bir an bile olsun bırakmamıştı. "Kemal," dedi, adının Kemal olduğunu öğrendiğim adam. Elini uzattığında, bozgunluğumu belli etmeyerekten karşılık verdim.
"Tülin," dedim, aynı şekilde elini sıkarak.
"Ne attı seni buraya?" Kemal, oturduğu sandalyede iyice sırtını yaslayıp birasını usulca yudumlamaya başladı.
"Buraya gelmek için bir şey olması gerektiğini bilmiyordum." Aynı şekilde sırtımı sandalyeye dayayıp biramın son yudumlarını kafama diktim.
"Ha sen yabancısın," dedi, Kemal. Heyecanla öne doğru eğildi. "Ankara'nın yabancısısın sen."
İstemsizce kaşlarım çatılmıştı, anlık olarak etrafıma bakma gereği hissetmiştim. Bu kafeye, herkesin gelebileceği bir kafe olduğunu düşünerekten girmiştim. Fakat Kemal'in tavrı aksini gösteriyordu. Acaba doğru yerde miydim?
"Onu da nereden çıkardın?"
Kemal, başını hafif öne eğip bakışlarını dikleştirdi. Dudaklarında sinsi bir gülümseme vardı. "Normal bir kafe değil burası, derdi olan kendini buraya atar. Baksana milletin suratına, beş karış resmen." Hızla bakışlarım diğer masada oturan insanlara kayınca, Kemal'in dediğine hak vermiştim. Bazıları gizli gizli ağlıyor, bazıları karşısında oturan kişiye üzgün üzgün bir şeyler anlatıyor, bazıları da tıpkı benim gibi yalnız başına oturmuş ve suratları beş karış vaziyette biralarını içiyorlardı.
"Haklısın," dedim ve arkama yaslanıp bir bacağımı diğerinin üzerine attım. "Yabancıyım burada."
"Yeni mi taşındın," dedi Kemal, birasının son yudumunu midesine uğurlayıp yeni iki bira istemişti.
"Sayılır, kalıcı değilim." Garson, biraları masaya bırakırken hızla birkaç yudum içtim. Alev alev yanıyor gibiydim. "Sen doğduğundan beri buradasın herhalde?"
Kemal, usulca başını salladı. "Evet, ancak artık tatillerde gelebiliyorum." Derin bir iç çekti. "Ankara'ma hasret kalacak kadar bir sevdaya tutuldum, Tülin." Cebimden bir dal sigara çıkarıp ucunu ateşe verdiğimde, sigarayı dudaklarımdan alıp Kemal'e uzatmıştım. "Kullanmıyorum," dedi Kemal, elini hayır anlamında sallayarak.
"O çakmak ne için o zaman?"
Kemal, birkaç saniye öylece elindeki çakmağa baktı. "O olmayınca eksik hissediyorum kendimi." Çakmağı göstererek gözlerime baktı. "Rahmetli babamdan hatıra," dediğinde hızla kaşlarım havalandı. Metal bir zippo ve üzerinde Kurt simgesi olan bir çakmaktı.
"Başın sağ olsun."
"Dostlar sağ olsun."
Sigara elimde öylece kalakaldığında, içimdeki içme isteği daha da artmıştı. Derin nefesler gönderdiğim dumanın ciğerimde dans ettiğini hissedebiliyordum. "Bahsettiğin sevda nedir? Memleketinden uzaklaşacak kadar aşık mısın?"
Kemal'in yüzünde direktmen sarhoş bir gülümseme yer edindi. "Çok," dedi ve birasından bir yudum aldıktan sonra derin bir iç çeti. "Çok aşığım." Derinlere dalan bakışları hızla toparlanıp alaycılığa büründü. "Gerçi Allah'ın her günü götümden kan getirmese iyi olacak da, her zorluğuna katlanacak kadar sevdalıyım."
Kaşlarım hızla çatılmıştı ve iki kolumu masaya dayayarak hafifçe öne doğru eğilmiştim. "Sevdiğin kadın seni sevmiyor mu?"
"Kadın olduğunu kim söyledi?"
Bozguna uğradım. "Gay misin?" Kemal'in gay olabileceğini düşünmüyordum ama istemsizce düşünmeden edememiştim. Kimseyi yönelimine göre asla yargılamazdım fakat Kemal de o izlenimi asla görememiştim.
Düşüncelerimin arasında boğulurken, Kemal öyle bir kahkaha atmıştı ki birkaç kişi dönüp bize baktı. "Vatan," dedi Kemal, kahkahasının arasından.
"Ne?"
"Askerim ben," dedi Kemal, o an rezil olmuşluğun ve şaşkınlığın etkisiyle yüzümde anlamsız bir ifadenin oluştuğuna emindim.
"Anlaşıldı," dediğimde masadan kalkmak için hazırlanıyordum. "Çok iyi anladım ben, sizden kurtuluş yok. O Emre'ye de söyle, yaptığı hatanın farkına daha varamadan kim oluyor da peşime askerlerinden birini takıyor?" Hızla ceketimi alıp masadan kalktığımda, Kemal de benimle birlikte kalkmıştı. Cebinden para çıkarıp masaya bıraktı ve koşar adımlarla peşime takıldı. "Gelme peşimden yoksa işi çığrından çıkarırım, sen değil git komutanın gelsin."
"Ya," dedi Kemal, cebinden çıkardığı fazla paraları toparlamaya çalışarak peşimden geliyordu. O kadar hızlı yürüyordum ki, koşar adımlarla beni yakalamaya çalışıyordu. "Bir dur be şampiyon, Emre kim? Neyden bahsettiğini bile anlamıyorum ben."
Hızla olduğum yerde durup arkamı döndüğümde, Kemal de kendini frenleyip bana çarpmamak için kendini toparladı. "Senin karşında salak mı var? Emre'nin peşime taktığı askerlerinden birisin işte."
Kemal hızla teslim olur gibi elini kaldırdı. "Emin ol Emre dediğin herifi tanımıyorum bile, kızım ben seni ilk defa görüyorum hayatım boyunca. Hayatımda Emre diye biri bile yok." Kemal'in gözlerine daha derinden bakıp yalan söyleyip söylemediğini anlamaya çalışırken bir kez daha elleri havadayken konuşmaya başladı. "Yemin ediyorum sana. Hem ben, aslen buralıyım ama okulum İzmir'de . Hava Astsubay Meslek Yüksekokulu'nda okuyorum.
Şüpheci bakışlarım hâlâ yerindeydi. "Eğer yalan söylüyorsan..."
"Söylemiyorum, tanırsan zamanla öğrenirsin zaten." Bakışlarımdaki yumuşamayı anlar anlamaz elleri de usulca inmişti.
"Demek havacısın," dedim ve hemen yanımda bulunan banka oturdum. Çarşı pek kalabalık değildi fakat banklarda oturan birçok genç, Ankara'nın şubat ayında olunmasına rağmen nadir kasvetsiz havasından faydalanmak için kendini dışarı atmıştı. Kemal, bankta yanıma oturmuş ve öylece gelip geçene bakmama eşlik etmişti.
"Öyleyim, ilk senem."
Kollarımı birbirine dolayıp odağımı Kemal'e çevirdim. "Okulda okumanın zorluğu nasıl?"
Kemal, dirseklerini banka dayayıp dik bir oturuşa geçmişti. "Beni boş ver de, sen az önce beni suçladığın mevzuya gel istersen." Haklıydı, ona bir açıklama yapmam gerekiyordu.
"Ankara böyle tesadüflerle dolu bir şehir midir?" Bunu düşündüren birçok nedenim vardı. Öyle ki, Umut hayatımdan tamamen çıkmasına rağmen, olmadık yerde aniden karşımda belirmesi bile buna dahildi.
"Konuyu değiştirme, şampiyon."
Hızla başımı salladım. "Değişmiyorum," dedim ve bakışlarımı gelip geçen insanlara çevirdim. "Hava harp isteyenlerdenim."
Kemal, hızla öne eğilip dirseklerini diz kapağına dayadı. Bakışları gözlerimi odağına almış, şaşkınlığını gizleyememişti. "Vay be," dediğinde bakışlarına gurur da eklenmişti. "Harbiyeli olmak isteyen bir kadın, helal olsun."
Yüzüme istemsizce bir gülümseme oturduğunda, Kemal de aynı şekilde bana bakıp gülümsedi. "Öyle tabii," dediğimde derin bir iç çekmeden edememiştim.
"Bu sorumun cevabı sayılmaz ama. Evet birimizin havacı olması, diğerimizin havacı olma yolunda ilerlemesi tamamiyle tesadüf fakat bu bir cevap değil."
Ayağa kalktığımda, Kemal'in de kalkması için başımla işaret yapmıştım. Biraz yürümeye ihtiyacım vardı. "Bir Yüzbaşı tarafından harp okuluna girmek için eğitim alıyorum." Kemal'den bir tepki gelmemişti. "Spor ve sınav için, özel ders eğitimi için buradayım. Normalde Bursa'da yaşıyorum tabii." Bakışlarım alayla Kemal'e kaydı. "Şimdi sen cevap ver bakalım, Ankara böyle tesadüflerle dolu bir şehir midir?"
Kemal, elleri ceketinin cebinde yavaş yavaş yürürken küçük bir kıkırdama dudaklarından firar etti. "Öncelikle, bir Yüzbaşı tarafından harp okuluna hazırlanmana şaşırdım. Böylesine bir fırsat her insanın eline geçmez." Kemal, derin bir iç çekti. "Sanırım Yüzbaşı ailenden birisi?" Onaylarcasına başımı salladım sadece. "Soruna gelecek olursam, Ankara tesadüflerle kaplı bir şehir mi bilemem fakat askerlerin dolup taştığı bir şehir olduğu kesin. Bizim bu yaşadığımıza tesadüf denmez çünkü tesadüfler birbirini tanıyan iki insanın arasında geçen bir durumdur."
Kemal'in yeri geldiğinde felsefik konuşması fazlasıyla hoşuma gitmişti. "Ne denir o zaman?"
"Kader denir. Ankara'da yalnızlığın ezgisine kapılmadan seni tutan bir dost edindin ve bu kaderin bir oyunu."
Haklıydı. Kurt Timi tarafından eğitim almam ve onlarla aramızdaki yaş farkı, bizi resmiyete götürüyordu ister istemez. Göktuğ, Kenan ve Karan; Batın, Şafak ve Tekin'e nazaran daha genç ve yaşlarına rağmen kendi aralarında resmiyeti kıran bir üçlüydü. Onlar benim gözümde resmiyetle yaklaşacağım askerler değildi çünkü bana, diğerlerine göre daha samimi yaklaşıyorlardı. Fakat Arkın çok daha farklıydı. Yerine göre bazen resmi, bazen de samimi olabiliyordu. İster istemez Arkın'a karşı kendimi daha yakın hissediyordum ama Arkın da dahil herkese gösterdiğim samimiyeti eski düzeyine tekrardan getirmiştim. Benim iyiliğim için bile olsa, benden hiçbir şey saklanmamalıydı. Öyle ki bu konuda gözlerimin içine baka baka yalan söylemeleri bile kırmızı çizgiyi çizmeme yeterli bir sebepti.
"Kader oyunları beraberinde neyi getirir bilinmez, fakat ben seninle tanıştığıma memnun oldum."
Kemal'in yüzünde içtenlikle bir gülümseme yer edinmişti. "Ben de memnun oldum, İzmir'e yolun düşerse seve seve ağırlarım seni. Bakarsın İzmir'de ben de sana birkaç eğitim verebilirim."
Kaşlarım merakla çatıldı. "Okulun ilerleyişi nasıl? Düşündüğün gibi çıktı mı?"
Kemal, hızla başını olumsuz anlamda sallayıp gözlerini devirdi. "Baba mesleği benimkisi, seve seve yaparım fakat asla düşündüğüm gibi çıkmadı. Sana nasıl bir eğitim veriliyor bilmiyorum fakat eminim ki o eğitimin iki katını okula girdiğin an Allah'ın her günü yaşayacaksın. Kendini her türlü zorluğa alıştırmanı öneririm."
Cebimden bir sigara çıkarıp yaktığımda, Kemal yol üzerindeki büfeden iki bira alıp gelmişti. Büfenin tam karşısında olacak şekilde duran banka geçip oturduğumuzda, kendimi tutamamış ve dilimin ucundaki o soruyu sormuştum.
"Bu yüzden mi Yüzbaşı'nın ailemden biri olduğunu öğrendiğinde derin bir iç çektin? Baban askerdi ve şehit mi oldu?"
Kemal, birasından birkaç yudum alırken gözlerini gözlerimden ayırmamıştı. "Hep böyle gözünden bir şey kaçmaz mı?"
Kendimi tutamayıp güldüğümde sigaramı dudaklarıma götürdüm. "Genellikle."
"Babam," dedi Kemal ve geriye doğru yaslanıp başını önüne eğdi. "Beni asker olmam için eğitirken kalp krizi geçirdi. Tıpkı senin gibi her gün babam tarafından spor eğitimi alırdım." Birkaç saniye sessiz kalıp öylece birasını yudumladı. "Öldüğü gün, diğer günlere nazaran beni sporda daha fazla zorlamıştı. Bana her eğitim verdiğinde kendi de çalışırdı, o gün aniden kalp krizi geçirdi. Bunun suçluluk duygusunu hâlâ içimde yaşarım ama babama kendimi affettirmek için iyi bir asker olmam şarttı." O derin iç çekişini bu sefer daha kesik kesik duymuştum. "Kollarımın arasında can verdi, ölsem de unutmam bunu."
Hayatım boyunca bir olaya üzüldüğümde bunu istemsizce dışa yansıtamazdım fakat o yüreğimin yanışını bir ben bilirdim. Öyle ki bu olaya bile üzülmüştüm fakat her zaman olduğu gibi yüzümde rüzgar bile esmemişti. Elimle Kemal'in omuzuna iki kere vurup bana bakmasını sağladığımda, içtenlikle gülümsedim. Kemal de aynı içtenlikle güldüğünde, başını iki yana sallayıp bakışlarını başka yöne çevirdi. "Bu saatten sonra benden kurtuluşun yok," dediğinde tekrardan bakışlarımız buluştu.
"O ne demek öyle?"
"Şu demek," dediğinde o da elini omuzuma yerleştirmişti. "Yarbay Okan Öztürk'ün bir lafı vardır; vatan uğruna can vermeye hazır olan herkes, yeri gelir kardeşin yeri gelir aşkın olur. Önemli olan vatana bağlı olduğun gibi o bağa da bağlı olmaktır."
Kemal'in adına içim kan ağlarken, yüzümde gurur gülümsemesi vardı. "Başın sağ olsun."
"Vatan sağ olsun, kardeşim."
♟️♟️♟️
Saatin kaç olduğunu bilmiyordum fakat gece yarısı olduğu kesindi. Öyle ki etraf fazlasıyla sessizdi ve bu sessizliği bozan Kemal'le deli gibi kahkaha atmamızdı. Saatlerce yürümüştük ve en sonunda Emre'nin evinin bulunduğu sokağa girmiştik. Buraya kendi isteğimle gelmek istememiştim fakat bilmediğim bir şehirde adımlarım beni buraya getirmişti.
Her kaybolduğumda yolumun buraya çıkacağı aşikardı.
"Bu Albay, fazlasıyla sert bir adam. Bakma öyle, çoğu asker serttir ama bu bir başka. Kendisinden korkulmasını, çekinilmesini istemez. E haklı tabii, askerlik cesaret işi ama biz Albay'ın bir sert bakışına korkudan altımıza işeyecek hâle geliyoruz." Yolun ortasında sallana sallana yürürken birasından bir yudum daha alıp konuşmaya kaldığı yerden devam etti. "Bi tane çocuk, okulda gizli bir arka kapı var ve geceleri sigara içmek isteyen orada içer, gecenin bir vakti kalkmış sigarasını içmiş. İçsin tabii, herkes içiyor. Ama bu dangalak Albay'ı uzaktan görmüş, e Albay da onu görmüş. Seslenmiş askere, bu andaval korkudan sigarayı yere atıp içeri girmiş." Kıkırdayarak karşılık verdiğimde, gülmemi arttıran şey ayakta zor duruyor oluşumdu. "Beş dakika sonra geldi Albay, hepimizi ayağa dikti. O kişinin kim olduğunu sordu, kimseden ses seda yok tabii. O an kimse çıkıp da, bendim, demediği için bütün herkese ceza verdi. Yok efendim hafta sonu dışarı çıkma yasağı mı dersin? Efendime söyleyeyim yağmurlu havada çimleri sulama, güneşin çatında kışlık üniforma ile çimleri ellerimizle temizleme, dikenli telli yolda çamura bulana bulana saatlerce sürünme, aylarca okulun her yerini bizim temizlememiz mi dersin?"
Gözlerim açık Kemal'e bakarken, Kemal de onaylamak ister gibi başını sallıyordu. "Galiba neden, götümden kan almasa iyi, dediğini şu an anlıyorum."
"İşin can sıkan tarafı, o barzonun kim olduğu hâlâ ortaya çıkmadı ve kendi aramızda bile bu kişinin kim olduğunu bulmaya çalışıyoruz. Yok sen yaptın, o kişi sendin diye kavgalar çıkınca daha beter cezalar çıkıyor ortaya."
Gülüşmelerimizin arasında etrafıma bakınırken, Emre'nin evinin tam önünde olduğumuzu ve yan tarafta kendi evinin önünde öylece dikilmiş ve beni izleyen Arkın'ı fark etmiştim. Üzerindeki takım elbiseyi çıkarmamıştı, gömleğinin kolları dirseğine kadar katlı ve elleri kumaş pantolonunun cebinde öylece dikilmiş, çatık kaşlarla bana bakıyordu.
Kaşlarını bana doğru çatmaya hakkı bile yoktu.
Arkın, ellerini cebinden çekmeden usulca bize doğru yaklaşırken bakışları bu sefer Kemal'i bulmuştu. Öyle bir bakıyordu ki, boyunun uzunluğundan değil de bakışlarının keskinliğinden direkt üstünlük kurduğu aşikardı.
"Merhaba," dedi Arkın, başıyla da selam vermişti. Bakışları hâlâ sertti.
"Merhaba," diye karşılık verdi Kemal. Arkın'ın sert bakışlarını görüyordu ve sanki hiç o sert bakışların altında kalmıyormuş gibi rahattı.
"Sen kimsin?" Yok artık, bu kadar da pat diye aniden sorulmazdı.
"Pardon?" Kemal bozguna uğramıştı.
"Kimsin diyorum kardeş? Tülin'in neyi oluyorsun? Yanında ne işin var?"
Bir adımda Kemal'in hemen yanına geçip Arkın'ın bana bakmasını istemiştim fakat o gözlerini Kemal'e öyle bir kitlemişti ki, hareketimi bile anlayamamış gibiydi. "Bu soruyu bana sorman gerekmez mi, Arkın?"
"Dur durduğun yerde, muhattabım sen değilsin."
Kurduğu cümle sanki tokat yemişim gibi hissettirirken, olduğum yerde hareket bile edemedim. Vücudum, bakışlarım, yüz ifadem bile donuklaşmıştı. Kendimi tutamayıp gülümsediğimde tek kaşım da havalandı. O an bir araba sokağa giriş yaptığında farı öylece bizi aydınlatıyordu. Gelen araba Emre'ye aitti, onun evinin tam önünde durmuştu.
"Tülin," dedi Emre, arabadan inip direkt yanıma geldi. Arabanın sağ koltuğundan Batın inmişti ve olduğu yerden bize bakıyordu. Tek tek arkadan Afra, Kenan ve Karan da inince yolu öylece doldurmuştuk.
Bu sırada Arkın hâlâ bakışlarını Kemal'den bir an bile olsun ayırmıyordu.
"Sen beni çıldırtacak mısın? Bari telefonunu yanına alsaydın, peşindeki korumaları nasıl atlattın bilmiyorum fakat bu yaşanan bütün saçmalıkları konuşmadan bize uyku yok." Peşimde bir korumanın olduğunu bile bilmiyordum.
Kemal istemsizce bulunduğu pozisyondan daha dik bir duruşa geçmişti. "Bence de konuşmalıyız, bana vermeniz gereken bir hesap var." Söylediğime karşılık Emre gülmüştü fakat bu gülmenin sinirden olduğunu anlamak zor değildi. O an bakışları Kemal'i bulduğunda, Kemal'e bakan Arkın'a da şaşkınlıkla bakakalmıştı.
Arkın hâlâ ve hâlâ o sert bakışlarını Kemal'den ayırmıyordu.
"Merhaba," dedi Emre, verdiği selamda aslında, sen kimsin, iması vardı.
"Merhaba," diye karşılık verdi Kemal. O an sokağa bir araba daha yanaştı ve evin önünde durdu. İçinden Şafak, Tekin ve Göktuğ inmişti.
"Bugün tanıştık." Yaptığım kısa açıklama ne Emre'ye ne de Arkın'a yetebilmiş değildi.
"Hava Astsubay öğrencisiyim komutanım, Kemal Öztürk." Kemal'in dik duruşu, Emre'ye olan saygısıydı. Kemal'e bahsettiğim kadarıyla, Emre'nin kim olduğunu anlamıştı.
"Memnun oldum, Kemal." Emre başını salladığında, Arkın'ın bakışları bu sefer benim üzerimdeydi.
"Sağ olun," dediğinde Kemal, Arkın derin bir nefes alıp arkasını döndü. Bu iç çekiş aslında sabır çekiş gibiydi.
"Evin buralarda mı?"
"Sayılır, bir arka sokakta."
Emre, başıyla Göktuğ'a işaret yaptı. "Bizim arkadaş seni hemen eve bıraksın."
Kemal mahcubiyetle, "Hiç gerek yok," dediğinde Emre, sus, der gibi elini kaldırmıştı. Bu hareketten sonra Kemal'in itiraz etme gibi bir şansı yoktu.
"İyi akşamlar," dedi ve başıyla selam verdi Kemal. Sonrasında gözleri anlık olarak beni bulduğunda ve ardından Arkın'a baktığında, imalı bir sesle konuşmaya başladı. "Tanıştığımıza memnun oldum."
Bu cümleden sonra Arkın birkaç adım atıp Kemal'e doğru yaklaşırken, başını sallayıp kaşlarını kaldırdığında, bakışlarında alay vardı fakat o sertlik daha gözle görülürdü.
"Biz de," dediğinde Emre, başıyla evi işaret edip direkt oraya doğru yönelmişti ve herkes peşinden giderken ben olduğum yerde kalmıştım. Arkın, birkaç adım geriden bana bakıyor, Kemal yanımda ve Göktuğ ise arabada Kemal'i bekliyordu.
"Güzel bir geceydi, her şey için teşekkürler." Elimle Kemal'in omuzuna dokunduğumda, Arkamda Arkın'ın nefes verişini duymuştum.
"Rica ederim, dikkat et kendine." Kemal gülümseyerek yanımdan ayrıldığında, anlık olarak Arkın'a bakmayı ihmal etmemişti. Arkamı dönüp direkt eve doğru ilerlediğimde, Arkın'ın peşimden geldiğini hissedebiliyordum. Aralık kapıdan içeri girdim ve direkt üst kata çıkıp kendimi odama attığımda, üzerimdeki resmi kıyafetlerden kurtulup rahat bir pijama giymiştim. Kaç şişe bira içmiştim bilmiyordum ve bu yüzdendir ki başımın dönmesini engelleyemiyordum. Odadan çıkıp alt kata indiğimde, mutfağa geçip kendime şekersiz türk kahvesi yaptım. Salona doğru ilerleyip tekli koltuğa kuruldum, hemen sol tarafımdaki bir diğer tekli koltukta Arkın, karşımdaki üçlü koltukta Batın, Şafak ve Tekin, Arkın'ın Sol tarafındaki üçlü koltukta ise Kenan ve Karan oturuyordu. Afra, masanın bir sandalyesini çekmiş ve en köşeye kurulmuştu. Emre ayaktaydı.
Hiç birinin yüzüne dahi bakmıyor, köpüklü kahvemi usulca yudumluyor ve arsızca bacak bacak üzerine atıyordum. Gülmemek için kendimi zor tutuyordum çünkü herkesin bakışları benim üzerimdeydi.
"Sen ne yaptığının farkında mısın?" Sonunda sessizliği bozan Emre oldu.
"Farkındayım," dediğimde yine kimsenin yüzüne bakmıyordum.
"Sadık'ın uyuşturucu deposunda yangın çıkartmak da ne demek oluyor? Sen bundan sonra olacakları kestirebiliyor musun?"
Bu sefer bakışlarım boşluğu değil, Emre'nin sinirli ifadesini bulmuştu. "İlk defa yaptığım bir şey değil. O adam sırf soyadımı değiştiğim için senin evini kurşuna dizdi ve üstelik sen yaralandın. Bunun bir karşılığı benim tarafımdan olmalıydı, sizi bilmem ama ben hiçbir şeyin altında kalmam." Oturduğum yerden daha rahat bir şekilde koltuğa yayıldım. "Ayrıca, bunu yapmamın bir diğer nedeni varsa o da benden bunu gizlemeniz. Söyleseniz bile bir karşılığı elbette yine Sadık'a karşı olurdu fakat benden hiçbir şey gizleyemezsiniz. Buna hakkınız yok!"
Ortamda gergin bir sessizlik vardı fakat içimdeki o siniri diğerlerine yansıtmamaya çalışıyordum. Öyle ki, bu gergin sessizliği bozan biri vardı. Tekin.
"Tülin, sen aklı başında bir gençsin. Üstelik asker olmak isteyen, bu yolda ilerlerken askerlerin gözetimi altında olan bir insansın. Öyle ki senin yapacağın bir hamle biz askerlere sen tarafından değil, yüce devletimiz tarafından zararı dokunur." Tekin'in söylediklerine Şafak ve Batın usulca başını sallamıştı.
"Orasını beni tanımadan ve böyle bir ailem olmadan önce düşünecektiniz. Siz sadece bana değil devletinizin polisine bile evi kurşunlayanların, Sadık'ın adamları değil de dağ itleri tarafından olduğuna dair yalan attınız. Bunu da öğrenmeyeceğimi sandınız, yine ve yeniden." Kahvemden bir yudum daha alacakken bir cümle daha kurmuştum. "O çok sevdiğin devletini düşünürken, olayı örtbas etmeye çalışırken aklın neredeydi?"
"Tülin," diye seslendi Emre ve sesi oldukça sertti. Tekin de hiddetle ayağa kalktığında, altta kalmak istemez gibi hızla ben de olduğum yerde ayağa kalkmıştım. Öyle ki, belli bir süreden sonra herkes ayağa kalkmıştı. Arkın'ın sağ eli, sol kolumun önündeydi. Korumak ister gibiydi, Tekin'in bakışları direkt oraya kitlenmişti.
"Kimse," dediğinde kelimesi dişlerinin arasından sızmıştı. "Benim devletime olan sevgimle alakalı tek bir cümle dahi kuramaz!" İşaret parmağı tehditkâr bir şekilde havalanmıştı. "İyi ya da kötü cümle, kimse kuramaz. Kötüyü kabul etmem, iyiye zaten sığamaz." Tehditle kaldırdığı elini indirdi. "Bu da böyle biline." Hızla salondan çıktığında, dış kapının hızla açılıp kapanan sesi kulakları doldurmuştu.
"Tülin," dedi bir ses, bu ses Afra'ya aitti. Oturduğu sandalyeden o da kalkmış ve salonun ortasına doğru biraz yaklaşmıştı. "Kimse senin içindeki kin ve öfke, aynı zamanda intikam hırsın için yargılamıyor. Evet haklısın, bu olayı kimse senden saklamamalıydı. Senin de içinde bulunduğun bir ev kurşunlandı ve sevdiğin birisi yaralandı. Onun ölecek olma korkusu sana bunları yaptırmış olabilir fakat en azından senin de tıpkı diğerleri gibi gizli saklı iş yapmanı kimse düşünemezdi. Bütün tepkilerinin sebebi de bu."
Alaycı bir ifadeyle kahkaha atmıştım. "Ne bekliyordun ki? Geleceğim, size diyeceğim ki, ben, sizin benden ne sakladığınızı biliyorum. Hem Sadık'ın evi kurşunlaması üzerine, hem bunu Sadık'ın yaptığını benden saklamanız üzerine, hem de Emre'nin yaralanması üzerine böyle bir planım var haberiniz olsun, mu demeliydim? Bunu dediğim zaman hanginiz izin verirdi? Biriniz çok basit bir mevzuymuş gibi tepki veriyorsunuz, biriniz de olayı abartıyor. Evet farkındayım, bu yaptığım şey sağlam bir darbeydi Sadık'a karşı. En azından benim hiçbir zaman altta kalmayacağımı ve her durumda ona karşılık vereceğimi anlamış oldu."
O gergin sessizlik yine etrafı sardığında, Arkın derin bir nefes alarak yerine tekrar oturmuştu. İki elini ensesinde birleştirdiğinde, diğerleri de tek tek yerlerine oturdu.
"Evet, çok sağlam bir darbe oldu açıkçası. Sadık'ın milyon dolarları boşa gitti, aldığı mal kül oldu ve malı kimden alıyorsa, aldığı kişinin güvenini de kaybetti. Buna üzülecek değiliz." Emre'nin yüzünde sinir ve bir o kadar da korku vardı. "İçindeki bu öfke sadece bir depoyu yaktırmaz sana, bundan artık çok eminim. Ama dua et, Tülin, dua et o ateş gelip seni de yakmasın." Başını öne eğip, işaret parmağını tıpkı Tekin gibi tehditkarca kaldırmıştı. Bakışları başının aksine dikti. "Dua et, bu yangının karşılığı bize sert bir dönüş yapmasın. Tek temennim bu. Sen, yaptığın boy gösterisiyle asla sessiz kalmayacağını gösterdin. Ama bu zincir gibi uzayıp gidecek ve sen benim işimi zorlaştırıyorsun. Sen, benim seni koruma görevimi zedeliyorsun ve dua et bu iş çığrından çıkan bir hâl almasın." Son kez parmağını salladı. "Dua et, Tülin. Dua et."
Arkasını dönüp dışarı çıktığında yine ve yeniden o gergin ortam bizi esiri altına almıştı. Öyle ki bu gerginlik beni Emre'nin ne kadar istemesem de haklı olmasıyla yüzleştiriyordu.
Bu işin çıkmaza sürükleyen bir yolu vardı. Bu yol ormanlarla kaplıydı; ucu ateşe verilen, ormanın derinliği ile hararetini arttıran bir ateş yol boyunca devam ediyordu. Etmeye de devam edecekti.
Bu ateş yolda ilerlediğim her an yangınla kayıplar vermeme neden olacaktı.
♟️♟️♟️
Saat sabahın erken saatleriydi ve ben kendimi sıcacık suyun altında rahatlamaya çalışırken bulmuştum. On bir gündür buradaydım ve bu on bir günde birçok şey başımıza gelmişti. Öyle ki on bir güne sığan bu koca şey, bir omuza nasıl sığabilmişti hayret ediyordum. Şaşırmamak lazımdı, çünkü koca bir savaşın içindeydik.
Siyah ve beyaza kırmızı da yakışacak gibi duruyordu.
Ankara özüne dönmüştü, hava fazlasıyla kasfetliydi. Karla karışık yağmur yağıyordu ve fazla rüzgarlıydı. Duştan çıkar çıkmaz bornozla her yanımı kurulamış ve iç çamaşırlarımı giymiştim. Emre'nin benim için özel olarak getirdiği askeri renge sahip pantolon ve tişörtü üzerime geçirdiğimde, aynı renkte olan koyu yeşil poları da giymiştim. Sırt çantamda yedek kıyafetlerin olup olmadığını kontrol ettiğimde, saçlarımı kurulama isteği aniden doğmuştu. Normalde saçlarımı kendi kendine kurumaya bırakırdım fakat dışardaki hava bu şekilde dışarı çıkarsam beni hasta edecek gibi duruyordu. Kısa saçlarım hemen kurutup, sıkı bir topuz yapıp yine asker yeşili beremi kafama geçirmiştim. Çantamı omuzuma atıp odadan çıktığımda Emre beni girişte bekliyordu.
"Sen gelmiyorsun," dediğimde sırtımdaki çantayı kenara atıp hızla siyah botlarımı giyinmeye başladım.
"Ne zamandan beri emirleri sen verir oldun?"
Oturduğum yerden başımı kaldırıp dik dik Emre'ye bakıyordum. "Bu bir emir değil, yapman gerekeni söylüyorum sadece. Yaran hâlâ iyileşmedi, bana eşlik etmen doğru değil. Adam gibi iyileşene kadar arabayla gel karargaha."
Emre'nin sıkıntılı nefesler verdiğini duyabiliyordum. Öyle ki ayakkabılığın berjerinde tam yanıma oturmuş ve bir süre sessiz kalmıştı. "Ben seni anlayabiliyorum," diyerekten o sessizliğini bozdu. "Bundan sonra ister gizli ister açık, ne yaparsan yap kendini düşün. Onu geçtim, senin bir ailen var. Elimden geldiğince ömrümün sonuna kadar sizi koruyacağım fakat benim de işimi zorlaştırma." Yerde duran çantadan bir kutu çıkardı. "Al," dediğinde, bunun bir hediye olduğunu anlamıştım.
"Ne aldın?!" Emre usulca kaşlarını kaldırdı. "Hediyeleri sevdiğimi de biliyorsun, Yüzbaşı. Şaşırmıyorum artık sana, beni bilen zekana..." Kurdeleyle sarılmış kutuyu açtığımda, içinden son model bir cep felefonu çıkmıştı. Gözlerimi irice açıp Emre'ye baktığımda, gülümseyerek bana bakıyordu. "Şaka," diyebildim sadece. "Bu çok pahalı." Emre'nin, yapma, der gibi yüzüme baktığını görmüştüm. "Tabii ki dizilerdeki gibi, bu çok pahalı ben bunu kabul edemem, demeyeceğim. Hediye hediyedir, almışsın o kadar ve kabul edeceğim. Ama bu kadar pahalısını almana ne gerek vardı?"
Emre kendini tutamayıp gür bir kahkaha attığında, istemsizce eli yarasına gitmişti. Hâlâ acıyor olmalıydı. "Gerek vardı çünkü benim kızım en iyisini hak ediyor. Ama şöyle bir durum var," dediğinde bakışları direkt uyarı moduna geçmişti. "Yine gereksiz bir şeye sinirlenip duvarda parçalarsan, en ucuzunu alırım bu sefer. Teknolojiden geri kalırsın, görürsün sonra sinirinin celemesini."
Gülüşümün arasından başımı iki yana sallamıştım. "Arkın," dediğimde bakışlarım Emre'ye yöneldi. "O söyledi, öyle değil mi?" Emre usulca başını salladı. "İçimde alamadığım bir intikamı yaşattığım zaman bazen ben bile kendimi tanıyamıyorum. Sinirimi illa ki bir şeyden çıkarmam gerekiyor o an. Hepiniz bunun farkındaydınız, beni on bir günde çok iyi tanıdınız. Tavrımı gramajına kadar ölçüp neden sonuç ilişkisi çıkarıyorsunuz, bazen hoşuma gidiyor ama bazen de rahatsız edici "
Emre, taktığım beremin uçlarından çekiştirerek iyice başımı sarmasını sağladı. "Seni on bir gün önce tanımadık ki," dediğinde, o an istemsizce hak vermiştim. Ben onları on bir gündür tanıyordum fakat onlar bilmediğim tarihlerde tanımışlardı beni. Bu bile rahatsız ediciydi. "Çıkalım mı?" Hızla ayaklandığında ben de oturduğum yerden kalkmış ve sırtıma çantamı alarak dış kapıdan kendimi bahçeye atmıştım.
"Çıkalım, ama önce seni arabayla önden uğurlayalım Yüzbaşı." Emre, başını iki yana sallayıp kısık bir kahkaha attı. Arabaya bindiğinde cama doğru eğildim ve camı açması için işaret yaptım. "Geldiğimde kahvaltım hazır olsun, ona göre." Kahkahası bu sefer gürdü. Gaza basıp ilerlediğinde, ellerimi çıtlatıp omuzlarımı dikleştirmiştim.
"Günaydın."
Ses arkamdan geliyordu ve dönüp baktığımda Arkın'la göz göze gelmiştim. Gözleri soğuk havada daha keskin bir renge bürünüyordu.
"Günaydın."
Derin bir nefes verdiğinde, nefesi soğuk hava nedeniyle gözle görülür cinstendi. "Koşuya mı?" Usulca başımı onaylar şekilde salladım. "İstersen kaçamak yapabilirsin. Karargahın yakınında indiririm seni arabadan, normalden az koşmuş olursun." Hayır, dercesine sallamıştım bu sefer başımı. "Sen bilirsin. Ben gideyim o zaman, bir şeye ihtiyacın var mı?" Yine ve yeniden olumsuz anlamda başımı salladım. "Tülin, beynin açılalı uzun bir süre oluyor. Sallayarak sarsma çünkü sarstıkça daha çok sarsılası geliyor. Adam gibi cevap verir misin?"
İki elim arkada birleşmişti ve yerdeki taşlarla ayağımın ucuyla oynuyordum, bakışlarım Arkın'ı buldu. "Neden benden sakladın?"
Arkın direkt cevap verdi. "İyiliğin için."
"Kemal'e neden öldürecekmiş gibi baktın?"
"Tanımadığımız bir herifin yanında bulunmasına alışık değiliz. Tanıştığın kişilere dikkat et."
Alayla güldüm. "Merak etme," dediğimde, ayağımın ucundaki taşa sertçe vurup uzağa doğru sürüklenmesini sağladım. "O bakışlarından sonra Kemal bana hainlikle yaklaşmış olsa bile artık yaklaşamaz."
Arkın belli etmemeye çalışsa da çenesinin kasılmasından gülüşünü zor tuttuğunu anlamıştım. "Senin değil yanına hainlikle yaklaşmak," dediğinde aramızdaki mesafeyi kapatmış ve ayakkabısının ucu, ayakkabımın ucuna değecek mesafeyi koymuştu aramıza. "Adım adım yaklaşırken bile destur çekmek gerekirmiş, bunu gayet iyi anladık."
"Anladın," diye düzelttim dediğini.
"Ne?"
"Anladın, anlayan sensin çünkü sadece adım adım yaklaşan sensin."
Yüzünde muzip bir gülümseme oluşmuştu. "Evet, sadece ben."
Hızla başımı salladım, "Sadece sen."
"Bir başkası olamaz."
Direkt kaşlarım çatıldı. "O niyeymiş?"
"Kimin ne amaçla geleceği belli olmaz, seni korumak görevimiz. Hele ki dünden sonra bu görev daha da ağır bir yük haline geldi."
Hiçbir adım atmadan sadece başımı uzatarak biraz daha yaklaşmıştım Arkın'a doğru. Hoş, adım atacak tek bir mesafe bile bırakmamıştı aramızda. "Sence de tek sebebi koruma içgüdüsü mü?"
Beremin arasından sızan bir tutam perçemi elinin tersiyle sevmeye başlamıştı. "Değil."
"Öyleyse nedir?"
"Çok soru soruyorsun."
"Çok çıkmaza sokuyorsun."
"Sınırı aşıyorsun."
"Sınırları yok sayıp çıkmazı sen yaratıyorsun." Evet, sınırları aşıyordum ve bunun farkında olmaması imkansızdı. Benim şu an ona karşı bu denli yaklaşmam bile onun dilinde sınır aşmaktı fakat bunu yüzüne vurduğumda bilmemezlikten geliyordu. "Bırak çıkmazlar başka sokaklara ait olsun, biz sınırlarımızla yolumuzdan memnunuz." Öyle bir geri çekilmiştim ki, bu geri çekiliş aramızdaki o yolun uzunluğunu katlayarak arttırmıştı. Gözlerinde, dediklerimi gayet iyi anladığına dair bir ifade yer edindi.
"Koşu seni bekler, Tülin Altun."
"Yollar seni bekler, Arkın Yazgı Tekinoğlu."
♟️♟️♟️
Selam, selam, selam... Son sahne biraz burukluk bıraktı gibi. Ama geçecek, ama daha iyileri bizi bulacak.
Bu bölümü biraz sade bırakmak istedim. Kendimi o esas bölüme hazırlıyorum ve tabii sizleri de. Bir sonraki bölümde görüşmek üzere. Işıkla kalın. 🤍♟️
1-) Kemal Öztürk karakterini nasıl buldunuz?
2-) Arkın Yazgı'nın, Kemal'i kıskandığını sezdiniz mi?
3-)Emre, Tekin ve diğerleri Tülin'e karşı haklı olabilirler mi?
4-) Tülin'in, Arkın'ın ona karşı biraz daha yakından ilgilenmesini sezip buna erkenden bir duvar örmesinin sebebi ne olabilir?
5-) Gelecek bölümler ile alakalı fikirleriniz nelerdir?
| Okur Yorumları | Yorum Ekle |