
Güller güzel kokan narin çiçeklerdir. Uzaktan güzel dururlar, yakınlaştığında kokularıyla kendilerine çekerler ama dokunmak istediğinde dikenleri zarar verebilir. İnsanlar da böyledir, uzaktan görünüşü hoşuna gider yaklaşıp tanıdığında ilk güzel gözükür ve iyice kendine çeker ama sevip ona bağlanmak istediğinde sana zarar verirler. Sevgi belki zarar vermez ama bağlılık en büyük zehirdir. Sevgi acıtır ama bağlılık kanatır çünkü insana zarar verir. Vazgeçmeni engeller, belki karşındaki sana zarar verir ama sen ona bağlandığın için kopamazsın ondan. Aslında bunun temelinde de alışılmışlık vardır. Eğer alıştıysan bağlanırsın, bağlanırsan kopamazsın ve işte o zaman hem kendine hem de fark etmeden karşında kine zarar verirsin.
Aslında bizde biraz böyleydik ama bir o kadar da değildik Demir ile birbirimize zarardık her şekilde ama fayda olduğumuz konularda vardı. Biz bir muammaydık ve sonumuz belli değildi ya da ne olacağımız. Sınırları zorluyorduk ama bir o kadar da yerimizde sekiyorduk. Muhtemelen neyi neden yaptığımızı ikimizde bilmiyorduk ama yapıyorduk çünkü içimizden bir ses öyle diyordu. Belki de o sesler birbirimize aitti.
Birbirimizden hem nefret edip hem seviyorduk. Biz hem bir çelişki hem de bir uyumduk. Zıt ama eştik. Bir tanımımız ya da açıklanmamız yoktu. Sadece ikimizin bildiği ama benim son kısımlarını unuttuğum yaşanmışlıklarımız vardı.
Birbirimize bakarken sadece gözlerimize bakıyorduk. Bir kez bile gözlerimiz başka bir yere kaymamıştı çünkü asıl gözlerimizin içinde her şeyi görüyorduk ama görmeyi reddettiğimiz çok şey vardı.
Holly'nin sesiyle bakışmamız bölünmüştü ve bakışlarımı ilk ondan koparan ben olmuştum. "O zaman en baştan başlayalım." Holly aynı ciddiyetle Tulip'e döndü ve zorla tebessüm etti. Bu hareketini görünce dudaklarımı birbirine bastırdım. Duygusuzluk konusunda May'a yeni bir rakip çıkmıştı. Ee May'da rekabeti sevdiği için kendine seçeceği öğretmeni muhtemelen bulmuştu. Ona baktığımda yanıldığımı gördüm çünkü Earl ile bakıştığını görmüştüm. May onu aşağılayarak bakarken Earl onun bakışlarını hiç ciddiye almıyor gibiydi.
Holly, Tulip'e yeteneğini sorunca Tulip bir süre duraksadı ama hiç işkillendirmeden cevap verdi. "Savunma konusunda taktik biliyorum ama pek kas gücüm yok." Holly'nin dudaklarında küçük bir tebessüm belirdiğinde Dean’de gülerek Lenora’ya dönmüştü. Anlamlı bir şekilde bakıştıklarında Holly konuştu. "O konuda sana Lenora bire bir yardım edebilir emin ol ama tabii seçim senin."
Lenora, Tulip'i süzerken dudağı yana kıvrıldı. "Bence benim kafamda ki tilkilere pek yetişemez senin aklın." Tulip'e baktığında yüzünde tek bir mimik kıpırdamadan gülümsediğini gördüm. Tatlı tatlı gözlerini kırpıştırdığında, "Sizi seçiyorum." dedi. Lenora onaylarcasına kaşlarını kaldırdı ve Holly bana döndü ama ben konuşmadan May lafa atladı.
"Ben seni seçiyorum." Herkes ona döndüğünde onun Earl ile muhatap olduğunu gördük. Earl gülüşünü zor tutarken, "Tamamdır." diyerek May'ı işaret etti. "Yeteneğin nedir?"
May'ın dudağı tek kenara kıvrıldığında, "Ne istersen var." diyerek ağırlığını tek ayağına verdi. Göz kırparak, "Sen ne istersin?" dedi.
Irvin öksürerek ona döndüğünde May ofladı. "Ciddili her şeyde iyiyim." Tekrar o küçümseyici bakışları ortaya çıktı, "Hatta senden bile iyiyimdir." dedi.
Earl artık hırsa bağlamış olacak ki, "Görelim o zaman." dedi.
May gayet rahat bir tavırla, "Görelim tabii." dedi.
Arkadan bir tane öğretmen gergin havayı dağıtmak için araya girdi. Uzun dalgalı bal rengi saçları vardı ve kalçasına kadar uzanıyordu. "Tamam o zaman diğerleri de söyleyip seçsin çok uzatmayalım-" dediği an May'dan aldığım cesaretle, "Yakın dövüşte iyiyimdir ve Dean’i seçiyorum." dediğim an Dean bile afallayarak bana baktı.
"Ne?" dediğinde dudaklarım iki yana kıvrılmıştı. Bu sıralar onu çok şaşırtıyordum sanırım. Yani şöyle bir bakınca terk ettiği kadın birden karşısında belirmişti ve şu an karşısında dikiliyordu. Böyle ona karşı diklenmekte çok iyi hissettiriyormuş doğrusu. Görsün bakalım kim kimi yok sayıyormuş.
Omuz silktiğim sırada boğazını temizleyip kendini toparladı. Bir an Lenora'ya bakar gibi oldu ama onun Tulip ile ilgilendiğini görünce bana döndü. "Okey." dediğinde e harfini uzatmıştı. Hala kendi gibi olduğunu mu gösteriyordu bilmiyordum.
Bana doğru yöneldiğinde yan tarafımda hissettiğim bakışlarla başımı çevirdim ve Irvin'i görmemle yutkundum. Tam olarak neyin peşinde olduğumu anlamadığı için sorgulayan gözlerle bana bakıyordu.
Pekala, sorun yok, sıkıntı yok. İçime derin bir nefes çektiğimde sorun yok dercesine gülümsedim ama bu onu pek ikna etmedi. Bu sırada Dean yanıma geldiğinden ona bir şey söyleyemedim. Dean koluma dokunup beni yönlendireceği sırada refleks olarak kolumu çektim ve bir adım geriledim. Durduk. Bakışlarım kolumda ve onun havada kalan elinden yavaşça yüzüne çıktığında donup kalmıştım. Onun bakışları ilk kolumda sonra geriye attığım adımdan kalan boşluğa sonra da kendi eline ve en sonunda yüzüme çıkmıştı. Bakışlarını gözlerime sabitlediğinde gözlerinden bir çok şey geçiyordu.
Öylece kalmışken bir an yanımda Irvin'in olduğunu hatırlayıp kısa bir an ona baktım ve onunda şu an yaşadığımız durumu sorgularcasına baktığını gördüm.
Yo yo yo, hayır hayır hayır. Bu şu an yaşanmadı. Değil mi? İçime derin bir nefes çekerek Dean'a döndüm ve onun da Irvin'e baktığını gördüm. Daha sonra bakışları Irvin'in eline ve daha sonra benim elime inince yutkunmadan edemedim. Muhtemelen şu an aklında bugün içeriye el ele tutuşarak girdiğimiz görüntüler dönüyordu.
Toparlamak adına sessizliği böldüm ve aynı şekilde rolümden de bir ödün vermeden yabancı birine açıklama yaparmış gibi, "Temas sevmiyorum da." dedim. "Refleksif oldu ama merak etmeyin çalışmalarda sorun çıkarmam." Sözlerimle bakışları tekrar yüzüme çıktı. Bilerek yapıp yapmadığımı sorguluyordu şu an çünkü eskiden de temas sevmezdim ama onun temasından kaçmazdım. Ama eskiden... Ondan sonra çok şey yaşamıştım ve o hiç birini bilmiyordu. Gözlerimde ki burukluğu görmesiyle yerinde sendeledi ve havada kalan elini indirdi.
Yerinde dikleşerek boğazını temizledi. "Anladım." dediğinde sesinde ki şüphe ile bakışları Irvin ile benim aramda gidip geliyordu. Neyi sorguladığını anlayınca bir dakika bile düşünmeden konuştum.
"Irvin benim sevgilim o yüzden onun temasından ve diğer bir kaç kişinin temasından çekinmiyorum." dediğimde bir kez daha sarsıldı ama bunu o kadar da belli etmedi. Ciddi olup olmadığımı anlamak için bakışlarını yüzümde oyalarken ben oldukça ciddi bir şekilde ona bakıyordum. Bu sırada Irvin ilk kez ondan sevgilim diye bahsettiğim için 32 diş sırıtmakla meşguldü.
Dean en sonunda gerçekten sevgili olduğumuzu sindirmek için içine derin bir nefes çekti ve bakışlarını arkamda bir boşluğa sabitlerken, "Okey." dedi ve yanımdan geçti özellikle bana temas etmemişti. "Beni takip edin." dediğinde ne zamandır tuttuğumu bilmediğim nefesimi verdim. Genellikle ona sığındığım için ona karşı böyle olmak... Zordu ama yapmıştım. Ayrıca az önce Dean bana inanmıştı. Hani yalan söyleyemiyordum?! Az önce beni en iyi tanıyan adam yalanıma inanmıştı. Bununla daha sonra May'a övünebilirdim. Tam arkamı dönüp gideceğim sırada Irvin ve onun sırıtan suratı ile karşılaştığımda gözlerimi devirdim ve dudaklarımı kıpırdatarak, "Sahte." dedim. Arkamı döndüğümde yalnız benim duyabileceğim bir sesle, "Elbet bir gün gerçek olacak." dediğini duyunca atmaya kalktığım adımımı da atamadım. Ciddi değildi değil mi? Omzumun üstünden arkaya baktığımda onun da öğretmenlere döndüğünü gördüm. Yani yüzünü göremiyordum ve ciddi olup olmadığını anlayamamıştım. Zaten kafam yeterince doluydu bu söylenecek söz müydü şimdi? Zaten kalbimin hızlanması da fazla garipti. Neyse sorun yok zaten Irvin genellikle dalga geçen biri olduğundan muhtemelen yine öyle yapmıştır. Zaten sonradan sorup bu düşüncemi garantiye alırdım.
Artık daha fazla oyalanmadan Dean’in peşinden gittim. Yerde köpük toptan oluşan dövüş minderlerinin dizildiği bir alandaydı. Bu alandan parça parça her yerde vardı. Zaten giriş kat oldukça geniş olduğundan bunları dövüşürken güvenliğimizi sağlamak için çalışma yapacağımız kısımlara koymuş olmamalılar. Bu şu an bulunduğumuz salonda olan tek şeydi ve dövüş yeteneği olanların genelleri buraya dağılmıştı ama etrafta bir sürü kapı vardı. Muhtemelen başka çalışmalarda gerçekleştiriyorlardı. Gerçekten çok kapsamlı bir yerdi. Gerçekten sırf bir ülkeyi yönetmek için mi burayı kurmuşlardı yoksa daha fazlasını mı hedefliyorlardı?
Dean’in gülüşünü duyduğumda ona döndüm. "Bitti mi incelemen?" Hemen kendimi toparlayarak yerimde dikleştim.
"Geldiğimizde bu kat bize gezdirilmemişti de sadece merak."
Başını aşağı yukarı salladığında dövüş pozisyonu aldı. Direk başlayacağımızı anladığımda bir ayağımı diğerinin daha gerisine atıp yumruklarımı kaldırdım ve bende dövüş pozisyonu aldım. Hiç bir zaman profesyonel bir dövüş kursuna gitmemiştim ama gelmeden önce May beni biraz çalıştırmıştı birde... Eskiden Demir'in öğrettikleri var. Aslında bildiklerimin çoğunu o öğretmişti ama ondan sonrası da vardı. Zaten eskiden Demir'in her zaman yanımda olacağını düşünür ve pek kedimi savunmayı öğrenmek istemezdim çünkü başıma bir şey gelirse onun beni koruyacağını bilirdim. Şimdi o kızdan eser kalmamıştı. Farkında değildi ama beni en çok Demir değiştirmişti.
Onu değiştirip Dean olmasını sağlayan nedeni bilmiyordum ve bilmek de istemiyordum. Belki önyargıydı ama nedensizce ne söylerse söylesin haklı çıkamayacağını düşünüyordum çünkü karşımda ki adamla eskiden tanıdığım adam çok farklı kişilerdi. Dean ile Demir arasında büyük farklar vardı.
Dean, "İlk hamleyi sen yap." dediğinde şu an bulunduğumuz zamana dönüş sağladım. Şu sıralar dikkat bozukluğu da başlamıştı. Vücudum ilacı bırakmamı söylüyordu ama beynim ilaçsız nasıl yaşayacağını bilmiyordu ve ben şu sıralar ilacın dozunu oldukça arttırmıştım. Her an bir baygınlık bile geçirebilirdim.
Daha fazla beklemeyip ilk yumruğu attım ve sonra bir tane daha ve bir tane daha... Sağdan soldan ona geçirirken acımıyordum çünkü içimde yenemediğim bir hırs vardı. Belki de hırs değil de Demir'e karşı olan birikmişliğimdi.
Bir an bir yumruğumun yönünü değiştirip karnına vurduğumda çok etkilenmedi ama yumruğumun başarılı bir şekilde hedefe ulaşmasıyla o da karşı atağa geçti. İkimizde bir anlık duraksadık ama sonra onun karşı atağıyla ben kendimi savundum ama bir yandan ona hasar vermeye de çalışıyordum.
Bir anda yana kaçarak ona yandan bir şekilde tekme attım. Karnına gelmesini hedeflediğim tekme onun da iki adım geri kaçmasıyla başarısız sonuçlanmıştı. Beni beklemeden öne atıldığında hemen dizlerimi kırıp aşağı eğildim. Tekrar bir yumruğum karnını hedeflemişti ki geri çekildi. Onun düşünmesine fırsat vermeden doğrulurken tek ayağımın üzerinde dönüp bir tekme savurduğumda belini bükerek arkaya doğru eğildi ve darbemden kurtuldu. Ayağım yere bastığında bir saniye bile düşünmeden diğer ayağımla karnına tekme attım ama ondan da bir adım geriye çekilerek ve iki eliyle ayağımı ittirerek kurtulmuştu.
Ona savunma veya saldırı fırsatı vermeden tekrar yumruklarımla saldırıya geçtim. Teker teker yumruklarımı atarken bir anda bir adım geri çekildim ve bir saniye beklemeden kendi etrafımda dönüp dirseğimi boynuna geçirmeyi hedeflemiştim ama kolumu tutmasıyla onunla omzumun üzerinden kısa bir an bakıştık ama bu sefer zamanın durmasına izin veremeden geldiğim yönde geri dönerek kendimi geri çektim.
Bir salise bile bakışsak da onun gözlerimde ki öfkeyi gördüğüne eminim çünkü sarsılmıştı. Neye bu kadar öfkeli olduğumu sorguluyordu muhtemelen şu an çünkü anlamıyordu.
Hiçbir şeyi düşünmesine izin vermeden aynı hırs ve öfkeyle öne atıldım. Sıçrayarak üzerine atılmamla karnına oturmuştum ama pozisyonumuzdan çok şuan ona zarar vermeyi düşünüyordum çünkü öfkeliydim. Onca yıldan sonra onun bana gelmesini beklerken ona gelen ben olmuştum ve bunu sorgulamadan beni yok sayıyordu. Sadece bu da değildi.
Yüzüne art arda yumruklar atarken o kollarını yüzünün hizasına getirmiş kendini koruyordu. Bir anda ellerini iki elimin arasından geçirip kollarımı tutmasıyla aynı anda yer değiştirmemizi sağlayıp beni altına almıştı.
Atkuyruğumdan taşan ve yüzüme gelen bir kaç saç tutamını hırsla üfleyip ona baktım. Üzerimdeyken hala şu an ne yaptığımı ve daha çok neden yaptığımı sorguluyordu. Göz göze geldiğimizde sanki içimde ki fırtınayı görmüştü ama bunu daha uzun süre yapmasına izin vermedim.
Onun iki yanında duran bacaklarımı karnıma çektim ve ayaklarımı onun karnına bastırarak tüm gücümle onu itip üzerimden kaldırdım ve biraz ileriye itmeyi başardım. Sırt üstü düştüğünde bir saniye beklemeden ayağa kalktım ve o daha belini yeni doğrulturken ayaktayken art arda karnına tekme atmaya başladım. Sanki bu yaptıklarım canını yakmıyormuş gibi yüzünde acının emaresi yoktu. Eh, doğru o acıya alışmak için çeşit çeşit eğitimlerden geçmiştir ve bunun içinde beni bırakmıştır.
Tekmelerimden kurtulmak için tekrar yere yattı ve yuvarlanarak benden uzaklaştı. Ona yaklaşamadan ayağa fırladı. Hiç düşünmeden yüzüne tekme attığım da kendini yana kaçırarak kıl payı kurtulmuştu tekmemden. Ara vermeden tekrar kendi etrafımda dönerek tekme attığımda kendini 3-4 adım geri atmıştı. Dudaklarının iki yana kıvrıldığını görünce daha çok çıldırdım. Muhtemelen şu an bu kadar şey biliyor olmam hoşuna gidiyordu.
Tekrar saldırıya geçtiğimde yüzüne ciddi bir ifade takındı. Karnına yandan bir tekme daha atıp bir yandan ona yaklaştığımda kendini yana attı ama bu sefer diğer taraftan tekme attım. Bu sefer tekmem karnıyla buluştuğunda az da olsa canı acımış olmalı ki öne bükülmüştü ama hemen toparlamıştı.
Tekrar yumruk atacağım sırada kolumdan tutup beni öne savurunca onun arkasında bir kaç adım ilerlemiştim ama hemen toparlayıp ona döndüm dönmemle birlikte yüzüme gelen tekmeyle refleks olarak belimi kırarak geriye doğru eğildim ama hemen doğruldum. Doğrulmamla yüzüme gelen yumruğu görünce tekrar eğildim ve karnına yumruk atacağım sırada geriye çekildi. İçimden küfrederken bu sefer onun tekrar saldırıya geçmesine izin vermeden daha da hızlandım.
Attığım tekme yüzünü sıyırdı ikincisini atmakta gecikmedim. Darbelerimi art arda indirirken ne o beni takip edip kendini savunuyordu ne de ben ne yaptığımı bilmiyordum. Sadece arka arkaya aklıma gelen tüm saldırı tekniklerini uyguluyordum. Bu sırada çoğundan kendini savunamadığı için oldukça hasar almıştı ama benim içimde ki ateş sönmüyordu. Onun beni yok saymasıyla oluşan küçük kıvılcım kısa zamanda içimde bir yangına dönüşmüştü. Bu yangını geçmişte yaşadıklarım ve onun terkinden sonra olan görüntüler tetiklemişti. İlacıma ihtiyacım vardı çünkü aslında şu an kendimde değildim. Kulaklarım uğulduyor, üzerimde eller hissediyordum ve kafamın içinde ki sesler susmak bilmiyordu. Bunlar yetmiyormuş gibi bir de üstüne başıma şiddetli bir ağrı girmişti. Çıldırmış gibiydim ve tüm bunların hıncını Dean’den çıkarıyordum.
Ne yaptığımı bilmiyordum ama en son attığım tekmeyi tutup beni kendine çekmesiyle dengemi yitirmiştim. Düşmemem için belimden tutup beni tamamen kendine çektiğinde bedenlerimiz bir bütün olmuştu. Tek eliyle bacağımı belinin yanında sabitlemişken diğeriyle belimi sarıyordu ve soluk soluğa kalmış bir halde kafasını hafifçe eğmiş bana bakıyordu.
Bende aynı şekilde ter içinde ve nefessiz kalmıştım. Gözlerim gözlerini bulduğunda durdum. Sanki ilacımmış gibi vücudumda ki tüm anormallikler dindi. Hayır bu olmalıydı ama onda dinlenmeye ihtiyacım vardı. Yıllar sonra başımı göğsüne yaslayıp soluklanmaya her şeyden çok ihtiyacım vardı.
Ama bunu yapmadım çünkü ben artık o eski kız değildim. Dediğim gibi beni en çok o değiştirmişken eski Selis'i bende aramaya hakkı yoktu. Ellerimi göğsüne bastırıp onu iteceğim sırada beni daha sıkı tuttu ve hareketlerimi kısıtladı. Ağzımı açacağım sırada beni susturdu. "Dur artık." Türkçe konuştuğunda gözlerimi büyüterek ona baktım. Yutkundum ama kendi rolümden ödün vermedim.
"Beni bırakır mısınız?" İngilizce konuşup onu duymazdan gelmemle ağzının içinde küfretti. "Temas sevmediğimi söylemiştim."
Gözlerini kapatıp bir süre kendini toparlamaya çalıştı. Derin derin nefesler alıp verirken sabır dileniyor gibiydi. Ona fark ettirmeden bir yandan onun kokusunu soluyordum çünkü sakinleşmeye ihtiyacım vardı. Kahve gibi kokuyordu, yoğun bir kahve kokusu vardı ve bu bana huzurlu hissettiriyordu. En azından sakinleştiriyordu. Kokusunu solurken gözlerimi kapatmamak için kendimi zorluyordum.
Gözlerini açıp tekrar İngilizceye geçiş yapıp, "Çalışmalarda sorun olmayacağını söylemiştin." dedi.
Bende boş gözlerle ona bakmaya çalıştım ama gözlerimin en derininde ki öfkeyi gördüğüne eminim. "Zaten sorun değil." Şu an olduğumuz pozisyonu gösterdim. "Ama sizce şuan dövüşüyor gibi mi duruyoruz."
Kendini tutamayıp güldü. "Ne yapıyor gibi duruyoruz?"
Gözbebeklerimin bir an büyüyüp küçüldüğünü hissettim. Bu yabancı ayağına bana yürüyor muydu? Çenemi dikleştirdim. "Rica etsem beni bırakır mısınız?" derken kollarından çıkmak için bir kez daha kendimi zorluyordum. "Biliyorsunuz sevgilim var." Irvin'i hatırlamasıyla çenesi kasılmıştı.
Vücudu da kasılırken beni birden bırakınca dengemi ilk başta kaybettim ama bir şekilde toparladım. Dik durduğumda başım dönüyordu ve hafiften gözüm kararmıştı ama çaktırmadım. İlaç yan etki mi yapıyor yoksa bana mı öyle geliyor?
"Doğru." diyerek arkasını döndü ve bir kaç saniye durup bana döndü. "Performansın iyi buna göre belgeni dolduracağım ve sana uygun program hazırlanacak." Sorgularcasına gözlerime baktığında kaşları da çatılmıştı. Bir terslik olduğunu anlasa da soramıyordu. "Başka bir-" Yerimde sendelediğimde lafını yarıda kesip öne atılmıştı ki elimi kaldırıp onu durdurdum. Gözlerinde yer edinen endişeyi görebiliyordum ama gülümseyerek iyi olduğuma onu ikna etmeye çalıştım. "İyiyim ben." Gözümde ki kararma geçtiğinde baş dönmesiyle baş edebilecek hale gelmiştim. "Ne diyordunuz?"
Bir kaç beni süzdü ve içi rahat etmese de sorgulamadı, daha çok sorgulayamadı. "Başka bir yeteneğin var mı?" Kafamı iki yana salladığımda, "Bugünlük bu kadar o zaman." dediğinde arkamı dönmüştüm ki arkamdan, "Selen." diye seslenmesiyle tekrar ona döndüm. İsmim ağzından tükürür gibi çıkmıştı çünkü o bana Matmazel demeye alışkındı. Bende özlemiştim ama sanırım artık duymam imkansızdı. "Buraya gelmeden önce sağlık kontrolünden geçip taramanı bize gönderdin değil mi?"
Nefesimi vererek, "Evet." dediğimde diyecek bir şey bulamadığı için başını sallayıp arkasını döndü ve benden uzaklaştı. Arkasından bakmak yerine bende ona sırtımı döndüm ve duvar kenarı boş bir alana yürüdüm. Arkamdan bir an bana baktığını hissetsem de ona bakmamıştım. Artık sanırım gerçekten düşmandık.
Duvar kenarında May'ların çalışma alanına yakın bir yerde oturup onları izlemeye başladım. Şu an onları duyabileceğim kadar da yakındım.
İkisi de karşı karşıya dururken nefes nefeseydi. Earl'a baktığımda gözlerinde ki saliselik karanlığı görmem uzun sürmemişti. Sanki şu an bir kızı yenememek içinde büyük bir patlama yaratmış gibi May'a atılmıştı ama May eğilerek ona çelme takmasıyla yüzüstü yere boylamasını sağlamıştı. "Ovv." diye bir tepki verdiğim sırada yanımda bir haraketlilik hissetmemle başımı çevirdim. Yanıma oturan Irvin'i gördüğümde onun da pür dikkat May'ı izlediğini gördüm. Yüzünde gururlu bir ifade varken, "Kimin kuzeni be!" diye övündüğü sırada güldüm.
"Görende sen yetiştirdin zanneder." Hiç beni tınlamadan kavgayı izleyince bende önüme döndüm. May'ın attığı tekmelerin hızına yetişemiyordum doğrusu. Resmen kız uçuyordu.
Earl bir an ayağını tutunca May zıplayarak diğer ayağıyla da yerden bağlantısını kesti. Earl afalladığında May resmen havada tekme atarak az önce kaldırdığı ayağını Earl'ın boynuna sararak sırtına çıktığı gibi onu yere düşürdü.
Yanımdan Irvin'in "Helal kız sana!" demesiyle tekrar güldüm ama gözlerimi karşımda ki görüntüden ayıramadım.
Earl bir an elini uzatıp May'ın saçını çekmesiyle May kısık bir çığlık atmıştı. Earl onu üzerinden atıp ayağa kalkarken bilerek kolunu tutup bileğinden hafifçe bükmüştü. May yine kısık sesle bağırırken Earl ona üstten bir bakış atıp, "N’oldu prenses?" diye sorduğunda May dağınık saçlarının arasından bileğini tutarak ciddi bir nefretle ona bakıyordu. Evet anlık olarak Earl, May'ın nefretini çok pis kazanmıştı. Earl ona üstten bakışlar atmaya devam ederken konuşmasa bile küçümsüyordu. Bu sırada yanımda ki Irvin'in gerildiğinin de farkındaydım.
Earl acınası bir şeye bakar gibi dudaklarını büzdü. "Kim verdi sana bu eğitimi? Manav falan mı?" May'ın dişlerinin arasından hırıltılı bir nefes döküldüğünde Earl'ın gülmesi bardağı taşıran son damla olmuştu.
Irvin yanımdan fırladığı gibi onların yanına gitmesi saniyelerini almıştı. Aslında bıraksa beş dakika içinde May onu doğduğuna pişman ederdi ama demek ki insanın kuzeni olunca bir düşünceli olası geliyormuş. Sırtımı duvara yaslarken ayaklarımı bağdaş kurarak onları izledim. Valla şu an bir çekirdek eksik.
Irvin yanlarına vardığı gibi Earl'a yumruk atmakta gecikmemişti. "Sen kimin kuzenini hileyle yeniyorsun lan?" Irvin oldukça sert yumruk atmış olmalı ki bir kaç adım gerileyip eğilerek yüzünü tutmuştu. Irvin yandan May'a bakınca bu sefer o küçümseyici bir şekilde Earl'a baktı. "Tabii hakkıyla yenemeyeceğini anladı anca böyle."
Bu sefer May kahkaha attığında Earl'ın şarteller atmış gibi yere eğilip tek ayağını uzatarak Irvin'in ayaklarının altından geçirdi. Tek çelme Irvin'in sadece dengesini yitirmesine neden olduğu için hiç gecikmeden kendi etrafında dönerek diğer ayağını uzatarak ikinci çelmeyi de taktığında Irvin sırt üstü yere düşmüştü. Earl hemen ayaklanıp Irvin'e yerden kalkma fırsatı vermeden üzerine eğilip yumruğunu havaya kaldırmıştı. Bir an yerimden kalkmak istedim ama May'ı görünce tekrar yerime yerleştim. İki kuzen bence çok iyi gidiyorlardı aralarına girmemek gerek.
Earl yumruğunu havaya kaldırdığında Irvin daha yeni yerinde doğrulmaya başlamıştı o yüzden yüzüne gelen yumruğuna hazırlıksız yakalanıp kendini korumak için tek kolunu yüzüne siper etmişti. Yine de Earl'ın yumruğunun suratıyla buluşması için boş bir alan vardı.
Tam Earl'ın yumruğu Irvin'ın suratıyla bulaşacağı sırada May'ın eli araya girdi ve Earl'ın kolunu tutarak onu geri çektiği gibi ne olduğunu anlamasına izin vermeden kafa attı. Resmen kafa attı!
Kendimi tutamayıp ıslık çaldığımda May yandan bana %100 havalı bir bakış attı ve saçını savurarak doğrulup kendini gösterdi. Gülerek onu alkışladığımda bakışlarım Earl'a kaydı. May'ın attığı kafayla tam anlamıyla yeri boylamıştı. Yüzünü tutarken ve yerde acı içinde kıvranırken umarım burnuna bir şey olmamıştır diyordum içimden. Ya da olsun ne olacak ki.
Tekrar May'a baktığımda Irvin'e sağlam elini uzattığını gördüm. Irvin tutup kalktığında May son kez Earl'a baktı. Az önce Earl'ın ona attığı üstten, küçümseyici ve acınası bakışların aynısını ona gönderirken dudaklarında kendisine özgü aşağılayıcı gülüşü vardı. "Hileyle bir kızı yenmek ve zaten yere serdiğin birine el kaldırmak mı?" Göz devirip kafasını iki yana salladı. "Nerden aldın sen adamlığını? Manavdan mı?" Hiç de acıması yoktur kendisinin.
Ben kendimi tutamayıp güldüm de Earl'ı o şekilde bırakıp yanıma gelmişlerdi. May hemen diminde bitip, "Harikaydım değil mi?" dedi ve ben cevap vermeden kendini övemeye devam etti. "Ah, biliyorum mükemmelim."
Irvin sanki az önce May'ı kurtarmamış gibi onu küçümseyerek yanıma oturdu. "Ben gelmesem bi bok yapamıyordun."
May hiddetle ona dönüp, "Gelmeseydin lan! Zorla çağırdık sanki." Homurdanarak yanıma oturdu. "Zaten hallediyordum ben."
Irvin yarım ağız güldü. "Gördük nasıl hallettiğini."
May, Irvin'i bana şikayet edip, "Selen şu sevgiline bir şey de." dediğinde sinirle, "Sahte!" dediğimde Irvin güldü.
"Gördük az önce sahte olan sevgilini nasıl sahiplendiğini."
Ellerimle yüzümü kapatıp boğuk bir sesle konuştum. "Hah, bir kere düştük mü zaten diline kurtuluş yok."
May o kısımları kaçırdığı için hırkamı çekiştirerek, "Ne oldu? Ne kaçırdım ben?" diye sorduğunda ellerimi yüzümden çektim ve gülümseyerek May'a döndüm. Tek elimi uzattığımda o da uzattı ve el sıkıştık.
"Tebrik ederim May Summıt mükemmel dövüşünüzle beni etkilediniz."
Kafasını geriye atıp bana çapkın bir bakış attı. "Sizi de gördüm Selen hanım." Göz kırptığında ben de güldüm. "Siz de fena değildiniz yani."
Irvin, "Yapmayın şunu gözümün önünde." dediğinde May hiddetlenerek Irvin'e döndü. "La var ya harbi bi gün elimde kalacaksın sen."
Irvin sustuğunda May'da yerine sindi. Çaprazımızda ki duvar köşesinde Lenora ve Tulip'i görmemle biraz da onları izleme kararı aldım. Şahsen daha ilk günden dövüş horozları gibi dövüştürülmemiz dışında hiç bir sorun yoktu. Gerçi bir de May'ın burkulan bileği vardı ama sözleşmede geçen eğitimde görülen hasarlar için öğretmenlerde şikayet edilemez maddesi yüzünden sesimiz çıkmıyordu.
Sahi sözleşmeyi hatırlamışken... Yönümü Irvin'e çevirdim. "Sayın liderimiz bir sualde bulunabilir miyim?"
Irvin ciddiyetle kafasını salladığında dudaklarımı ıslattım. "Bizim tam olarak bu imzaladığımız sözleşmeyi daha önceden kabul ettiğimizden neden haberimiz yok. Hani planda ki her detayı biliyorduk ya?"
Sorduğum soruya tam Irvin cevap verecekti ki sağ tarafımda oturan May kafasını uzatıp ona baktı. "Harbiden senin yapacağın planı sikiyim ben Irvin."
Irvin kaşlarını çatarak sol yanımdan kafasını uzatarak May'a baktı. "Rica ediyorum sen artık bir şeyleri sikme May."
May, "Ben sikmiyorum zaten de neyse." diye homurdanarak tekrar yerine sinince Irvin, "Bir şey mi dedin?" diye sordu. May gürleyerek, "Yok bir şey! Sayende!" dediğinde Irvin'de gülerek sırtını yasladı.
Ayaklarımı uzatarak, "Soruma cevap alamadım liderim." dediğimde o da ayağını uzattı ve May'da bizden eksik kalmamak için hemen ayaklarını uzattı.
"Valla onu Aisha'ya sor. Bana bir sözleşmeden bahsetti de bu kadarından bahsetmedi." Sonunda soruma cevap alabilmiştim. Sanırım bu kadarı derken köle gibi kullanılmamızdan bahsediyordu.
May gülerek, "Sakın sen dinlememiş olma." dediğinde Irvin, Lenora ve Tulip'e bakarak, "Susar mısın şurada ciddi bir şey izliyorum. Senin yüzünden odaklanamıyorum." dedi. Aslında bir yandan konuşup bir yandan da izliyorduk ve Lenora ile Tulip'in dövüşü daha çok birbirlerini kandırmak üzeriydi. Tulip çok beceremese de Lenora tam anlamıyla sağ gösterip sol vuruyordu, Tulip denese de pek bir şey çıkmıyordu.
May yanımda susmadı. "Bizde izliyoruz ama bir yandan konuşarak odaklanabiliyoruz." Cık cıkladı. "Her anlamda yetersizsin kuzen. Bence liderliği devretme zamanın geldi de geçiyor."
Irvin sinirli bir sesle, "Bana yaşlı muamelesi uygulamayı bırak." dedi.
May gülerek, "Ama yaşlısın." dediğinde Irvin sinirle yere vurdu.
"Sende çocuksun."
Araya girme zamanımın geldiğini anlayıp sohbetlerine dahil oldum. "Bence en ideal lider adayı benim."
"Vermiyorum kimseye liderliğimi."
Gözlerimi kırpıştırarak Irvin'e döndüm. "Bana da mı?" Bir an gülecek gibi oldu ama gülmeden ciddi bir tavır takındı. "Sana da."
Tüm tatlılığım kaybolurken sert bir yüzle Irvin'e baktım. "Siktir git Irvin."
Irvin gözlerini büyüterek bir May'a bir bana baktı. "Az takılın siz."
May hızla lafa dahil oldu. "Asıl siz az takılın kız sana benziyor!"
Irvin sinirle bana döndü. "Arıza Kız artık kimseye benzemeden kendin olur musun?"
Kafamı geriye atarak abartı bir şekilde ofladım. Tekrar ikisine baktığımda bakışlarım baygındı. "Susar mısınız artık ya?" dediğimde garip bir şekilde ikisi de sustu. Neden sustuklarını anlamak için Lenora ve Tulip'e baktığımda bende oraya kilitlendim.
Tulip'in sırtı duvara yaslıydı ama beline kadar. Belinden aşağısı yere düşmeye müsait bir şekilde duruyordu ve ayakları uzatılmış bir şekilde yarı oturur pozisyondaydı. Lenora ise bir eliyle Tulip'in kolunu tutmuş diğeriyle omzunu tutmuş vaziyette hırsla Tulip'e bakarken üzerine eğilmiş vaziyette ayakta duruyordu. Bir ayağı Tulip'in iki ayağının ortasında olduğu için Tulip'in hareketlerini kısıtlıyordu. Tulip kafasını kaldırmış nefes nefese ona bakarken ne yapacağını bilemiyor gibi duruyordu.
Lenora'nın dudakları kıvrıldığında, "Ne demiştik. İlk kim kimin sırtını yere getirirse kaybeder mi?" dedi. Sanırım herkesin çalışma şekli birbirinden oldukça farklıydı.
Lenora tam Tulip'in tuttuğu kolunu çekerek ve omzuna koyduğu elini bastırarak onu yere yatırmayı planlıyordu ki hatta çok az harekete geçmişti ki Tulip'in çığlığı onu durdurdu. Tulip tüm salonu inleten bir çığlık attığında hızla vücudunu taradım. Bir ayağını hafifçe kendine çekmesi dışında bir hareketlenme yoktu. Lenora'nın da ona zarar vermesi için bir yer yoktu. Ne olduğunu anlayamamıştım ama bakışlarım salondakilere kayınca bir kaç kişi dışında kimsenin buraya bakmadığını gördüm. Demek ki sakatlanmalara alışıklardı. Biz gerçekten bitmiştik.
Tekrar Tulip ve Lenora'ya döndüğümde Lenora'nın da duraksayıp Tulip'i süzdüğünü fark ettim. Ne olduğunu anlamaya çalışıyordu muhtemelen çünkü Tulip kafasını geriye atarak bir kez daha bağırmıştı ve tutamadığı göz yaşları göz kapaklarının arasından firar etmişti.
Lenora’nın gözleri büyüdüğünde bir anlık Tulip'i tutan elleri gevşemişti çünkü ne olduğunu anlayamıyordu. Tulip bu andan faydalanıp ellerini onu tutan ellerin içinden geçirdi ve Lenora daha ne olduğunu anlamadan kollarını sıkıca tutup onu geri ittirip birazda sağa yatırarak sırtının yerle buluşmasını sağladı. Lenora afallayarak ona bakarken hepimiz öylece kalmıştık. Bir salisede ne yapmıştı bu kız?
Bacakları Lenora'nın iki yanından açıkken dizlerini kırmış bir şekilde duruyordu ve elleriyle Lenora'nın kollarını yere resmen çivilemişti. Tulip'in kısa kahve saçları iki yanından yüzünü örterken birden gülmeye başladı. Gülmesi geçince yüzünü Lenora'nın yüzüne yaklaştırıp bir şeyler fısıldadı ama bu mesafeden duyamamıştım. Kafasını kaldırıp ellerini kollarından çektiğinde yerinde dikleşip bir süre dizlerinin üzerinde durdu ama bu süre çok da uzun sürmedi. Yerinden sıçrayarak ayağa kalktığında gözlerinde ki yaşlarıyla tek elinin tersiyle sildi.
Lenora hala ne olduğunu kavramayarak ellerinden yardım alarak yerinde oturur pozisyona geldi ve kafasını kaldırıp Tulip'e baktı. O sırada Tulip onu izlediğimizi yeni fark etmiş olmalı ki bizi görünce kısa bir an duraksadı ama sonra gülümseyip bize doğru seke seke yürüdü. Yanımıza geldiğinde bana bakıp, "Nasıl? Kapmış mıyım bir şeyler?" dediğinde kendimi tutamayıp güldüm.
Kafamı iki yana sallayarak gülüşümü tutmaya çalıştım. Tekrar Tulip'e baktığımda, "Şahsen bunu ben öğretmedim." dedim ama yüzü asılınca gülümseyerek, "Kapmışsın bir şeyler." diye ona cevap verdim. Tekrar yüzü aydınlanınca o da geçip May'ın yanına yerleşti. Bu sırada May ona ters ters bakıyordu.
Tekrar Lenora'ya baktığımda omzunun üstünden geriye bakarak bize yani daha çok Tulip'e baktığını gördüm. En sonunda bir tepki verebildiğinde kaşlarını çatıp öfke dolu gözlerle Tulip'e bakmıştı. Ellerinden destek alarak yerinden kalktığından dişlerinin arasından sinirli bir nefes verdi ve arkasını dönüp gitti. Sinirlendiğinde de maviş gözleriyle onu hiç ciddiye alamıyordum.
"Az önce ne yaşandı?" diye soran Irvin'e dönerek elimi omzuna koydum. Doğrusu bende pek anlamamıştım.
"Sen kafanı yorma. Malum o kafa bize lazım." Bana baktığında çocuk gibi gözlerini kırpıştırdı. Gerçekten ne olduğunu anlamlandıramamış gibi bakıyordu. Böyle masum masum bakınca da çok tatlı geliyordu gözüme. Dudaklarımda küçük bir tebessüm oluştuğunda bakışları bir an dudaklarıma kaydı ve hemen önüme döndüm.
Bu sırada May, "Tulip'in rol yapma konusunda çok iyi olduğunu belirtmiştim size." diye söylenmekle meşguldü.
Tulip dudaklarını tek bir çizgi haline getirip ona baktığında yanakları çok tombik duruyordu. "Bu arada bende buradayım canım. En azından ben yokken arkamdan konuşsaydın."
May kafasını geriye atarak ofladı. "Şunu anlayın artık arkanızdan konuşmam gereken şeyleri yanınızda konuşuyorsam bu siz duyun diyedir." Bir dünya klasiği olan o meşhur göz devirmesini yaptı. "Yok hani arkandan konuştuğumda kimseyi incitip kıramıyorum. Elime ne geçecek?"
Yandan yandan May'a baktım. "Daha önce hiç çok açık sözlü olduğunu sana söyleyen olmuş muydu?"
Dudakları büzüp bir süre düşündü. "Sayamayacağım kadar çok."
"Anladım birde ben belirtmiş olayım o zaman." Çok ciddi bir sesle. "Gereksiz derecede açık sözlüsün." dememle bir saniye beklemeden, "Biliyorum. O konuda da bir numarayım." diye kendini övdü.
Ben hala ne yaşandığını pek anlayamamıştım bu arada. Bildiğim bir şey varsa o da ilk günden burada ki öğretmenleri kendimize düşman ettiğimizdi.
Karşıdan gelen Kathy'le birlikte hepimiz sus pus olmuştuk. Onunda sinirleri tepesinde görünüyordu. Bakalım onda nasıl bir bela vardı. Kathy tam karşımızda durduğunda dördümüze baktı. Kaşları çatıldığında bir an yüzünü buruşturur gibi oldu. "Ne o be okulun belalı dörtlüsü gibi oturmuşsunuz?"
May gözlerini devirdi. "Sende okulun serserisi gibi dolaşıyorsun ona bakarsak."
Kathy sinirle karşıma yere çöküp dizlerini bağdaş kurarak oturdu. Sinirle tek elini kaldırıp arkasını gösterdi. "Bu Holly ne ayak?" Böylece gösterdiği yere bakmadan Holly'i gösterdiğini anlamış olduk.
Bir kaç derin nefes alıp vererek kendini sakinleştirmeye çalıştı. "Kırk bir deneme!" Gözlerimi büyüterek ona baktığımda neyden bahsettiğini anlamamıştım. Bence hiç birimiz anlamamıştı. "Kırk bir kere beni yere serdi bir kez kazanamadım."
May tam anlamıyla kötü adam kahkahası attı ve aşağılayan bir sesle Kathy'e dönüp, "Merak etme." diyerek dudak büzdü. Yapmacık bir şekilde üzülüyormuş gibi yaptı. "Sende elbet bir gün kazanırsın." Moral verir gibi Kathy'e daha kötü hissettirmesiyle göz devirdim.
"Sus be!" diye ona çıkıştı Kathy. Anlaşılan sinirini atacak yer arıyordu. "Kız makine gibi yetiştirilmiş. Bir an karşımda robot olduğunu düşündüm. Zaten bu düşünceyle kırk birinci yenilgimde bıraktım."
Kendimi tutamayıp güldüğümde bu sefer bana ters ters baktı. "Siz anca gülün zaten sizin çalışmalar nasıl geçti? Görende mükemmel zanneder."
Irvin bir saniye bile beklemeden kendini överek, "Ben mükemmeldim." dedi.
Bu sefer ona döndüm. "Sahi sen n’aptın?"
Yandan havalı zannettiği bir bakış atarak tekrar önüne dönüp çenesini dikleştirdi. "Zekamla adını unuttuğum öğretmeni bin kez alt ettim."
May'ın yanımdan gelen gülüşünü duydum. "Öğretmenin adını aklında tutamayan bide zeki?" Kafasını iki yana sallayarak ayıplar bir şekilde cık cıkladı. "Yetersiz seni." Sanırım cidden ekibin başına geçmeyi kafaya koymuştu.
"An itibariyle seninle muhatap olmama kararı alıyorum."
May yine aşağılayıcı bir gülüş gönderdi Irvin'e. "Bende çok meraklıydım sana." Bir süre bekledi ama Irvin'den cevap gelmeyince Irvin'in sözlerinde ki ciddiyeti anlamış gibi homurdandı. "Ne bok yiyorsan ye."
Kathy, May'ın incinen bileğini görünce tek kaşını kaldırdı. "Sende pek iyi bir iş çıkarmışa benzemiyor gibisin."
May hiddetle ona dönerek gözlerini büyüttü. Kendini göstererek, "Ben mi?" diye sordu. "Hakaret olarak kabul ederim." Saçlarını savurarak havalı bir şekilde Kathy'e baktı. "Bileğimi burksa bile mükemmel bir iş çıkarıp onu haşat ettim."
Irvin hemen May'ı göstererek çocuk gibi Kathy'e döndü. "Ben olmasan geberip gidiyordu." Sözleriyle gülüşümü bastıramazken May gözlerini belerterek kafasını uzatmış Irvin'e bakıyordu. "Abart istersen." Tekrar Kathy'e döndü. “İki çelmeyle yere serildi be bu. Ben yetişmesem dayak manyağı olacaktı ama o gelmese de ben halledebilirdim. Sadece bir şeylere burnunu sokmaya çok hevesli."
Irvin tekrar ağzını açıp May'ı şikayet edecekken Kathy onlardan sıkılmış gibi tişörtünün yakasını tutup çekiştirdi. "Ay daraldım." Bakışları ikisi arasında gidip gelirken konuştu. "Bana ne be bu kadar detaydan. Anneniz miyim ben sizin de birbirinizi şikayet edip duruyorsunuz."
Güldüm. "Ben her zaman çekiyorum bunları." Sözlerimle Irvin ve May aynı anda bana dönüp aynı anda konuştu. "Herkes sen edemiyor işte." Aynı anda aynı şeyi söylemeleriyle bir kez daha güldüm. Ne kadar reddetseler de iki kuzen bire bir aynıydılar. Belki de bu yüzden anlaşamıyorlardı ve aynı şeyi söylediklerinden hemen sonra birbirlerine ters ters bakmaya başlamışlardı.
Aynı şeyi söyleseler bile söyleyiş amaçlarının farklı olduğunu biliyordum. May, Kathy'i gömmek için söylemişti ama Irvin muhtemel kırk yılın başı beni övmek istemişti yoksa Kathy'e bulaşmak istediğini zannetmiyorum.
May, Irvin'e "Sen hani benle konuşmuyordun?" diye sorduğunda Irvin, May'a bakmayı bırakıp önüne döndü. "Öyle zaten." Irvin'in bu tripli haline gülmemek için başımı sağa çevirdiğimde May eğildiğinden dolayı Tulip'i gördüm.
Sanki burada değilmiş gibi başını önüne eğmiş ve parmaklarıyla oynuyordu. Böyle bakınca çok saf ve masum görünüyordu. İstemsizce bakışlarım yumuşamıştı. Şu an fark ediyorum da biz onu dışlıyor muyuz? Belki isteyerek değil ama... Bir düşününce ne yapsak hep bir adım geride kalırdı, bir sohbet olduğunda Clara bile ekibe dahil olmaya başladığından bize alışmış ve sohbete dahil olmaya başlamıştı ama Tulip genellikle susardı. Gerçi bizim sohbetlerimiz genellikle boş kavgalardan oluşurdu ama olsun.
Tulip ekiple kaynaşmak yerine hep uzakta durup bizi izlerdi. Belki alışamamıştı, belki bir türlü bize ısınamamıştı ya da... Bir anda aklıma onun hiç arkadaşı olmadığı gelince yutkundum. Belki de böyle bir arkadaş grubunda ne yapması gerektiği ve nasıl bize dahil olacağını bilmiyordur.
Ne kadar geç olmuş ve Fransa'ya gelmiş olsak ta bundan sonra onu da aramıza dahil etmem lazımdı. Yani bende ilk başta uzaktım ekibe ama alıştıkça onların yanında rahat hissediyordum. Tulip'in de bizle yakınlaşmasını sağlamalıydım. Kendime bu sözü vererek kafamı tekrar önüme çevireceğim sırada Holly ile Dean’i gördüm.
Kathy'nin arka tarafında ve baya bir uzaktaydılar ama buraya bakarak konuştuklarının farkındaydım. Eğer diğerleri olsaydı belki yeni gelen öğrenciler hakkında konuştuklarını düşünebilirdim ama sadece ikisi olunca istemsizce benim hakkımda konuştuklarını düşündüm. İlk geldiğimde Holly'nin verdiği tepkiyle beni tanıdığına emindim artık ama diğerlerini bilmiyordum. Belki de Dean onlara da beni anlatmıştı ve hepsi gelme amacımızı tahmin edebiliyordu. Belki de şu an bir plan kurmuşlardı ve biz onları bitirmeden onlar bizi bitirecekti. Hiç bir şeyden emin olamıyordum, her şey olabilirdi. Umarım benim yüzümden ekibin başına bir iş gelmezdi. Biliyorum hepsi buraya gelirken başlarına gelecek her şeyi kabul etmişlerdi ama başlarına özellikle benim yüzümden bir şey gelmesini istemiyordum.
Bu uzaklıktan bile Holly’nin gözlerinde ki nefreti görmemle kesinlikle benim hakkında konuştuklarına emin oldum çünkü geldiğimden beri Holly'de bana karşı anlayamadığım bir nefret vardı. Oysa ki ben onu ilk kez görüyordum. Muhtemelen yaşıt olduğumuzdan dolayı daha önce görme şansım yoktu.
Az önce Kathy'nin, Holly hakkında söyledikleri aklıma gelince nefesim kesildi. Makine gibi demişti değil mi? Robot gibi... Belki de öyle yetiştirildi. Aklıma gelenlerle boğazım düğümlenmişti. Ya kaçmasaydım bende mi onun gibi olacaktım? Yoksa direndiğim için olmaz mıydım? Belki de kendi isteğiyle bu hale gelmişti. Bilmiyorum ve onun hikayesini bilmediğim sürece hakkında yorum yapamayacaktım. Yine de hislerim onunda kolay şeyler yaşadığını söylemiyordu.
Onlara bakmayı bırakıp önüme döneceğim sırada Dean ile göz göze geldik. Bu uzaklıktan bile bana baktığını görebiliyordum. Bu göz temasını çok uzun tutmadan içime derin bir nefes çekerek bakışlarımı kucağıma indirdim. Ona karşı ne kadar rol yaparsam yapıyım içimde hala onun bana dönmesini bekleyen bir Selis vardı çünkü o Selis ona kalpten bağlıydı ve o bağ ne yaşarsa yaşasın kopmamıştı.
Yanımda duran elimin üstünde bir el hissettiğimde başımı kaldırdım. May'ın buz gibi mavileriyle karşılaştığımda yutkunmamak için kendimi kastım. Bir Dean ve Holly'e bir bana bakarken ne olduğunu sorgular gibi bir hali vardı. Omuz silkerek gülümsedim. Bir şey olmadığına inanmamıştı ama inanmış gibi yaptı.
Bu sırada karşıdan gelen Conroy'la ana dönmeye çalıştım. Kathy'nin keyfi yerine geldiğinde dudakları pis bir sırıtışla kıvrıldı. "Geldi benim stres topum." Sözleriyle gülmemek için dudaklarımı birbirine bastırdım. Conroy'a sinir olsa bile sinirini atmak için kullanabiliyordu.
Conroy kısa sürede yanımıza gelmişti. Tepemizde dikildiğinde teker teker hepimize baktıktan sonra geldiği gibi geri dönünce arkasından bakakaldım.
Kathy arkasından, "Pişt pişt pişt." diye çağırdı. Conroy'un adımları kesildiğinde Kathy gülmemek için kendini zor tutarak, "Gel buraya kuçu kuçu." diye çağırmasıyla dudaklarımın arasından engelleyemediğim bir kıkırtı çıktı. Sol tarafımda bakışları hissetmemle kısa bir an sol tarafa baktım ve Irvin'in dudaklarında ki tebessümle beni izlediğini fark ettiğimde hiç ona bakmamış gibi yapıp önüme döndüm. Sevgili rolünü bu kadar abartmasına gerek yoktu bence.
Conroy sinirli bir şekilde Kathy'e dönüp, "Köpek miyim ben?" diye sorduğunda Kathy güldü.
"Valla köpek gibi çağırdığımda geldiğine göre öylesin."
Conroy, "Valle kipik gibi çiğirdiğimda döndüğine göri öylesin." diye Kathy'nin taklidini yapınca Kathy'nin kaşları çatılmıştı. Bozulan sinirleriyle, "Gel şuraya sinirimi bozma benim." dediğinde Conroy bir kez daha hepimize teker teker baktı.
Kaşlarını yukarı kaldırıp, "Tı." dediğinde Kathy’nin sinirleriyle ne kadar oynadığını bilemezdi. "Benim ilgimi çeken kişi burada değil."
Kathy sinirle, "Sokucam şimdi ilgini çeken kişiyi." dediğinde ne dediği fark edip dudaklarını birbirine bastırdı ve gözlerini büyütüp Conroy'a döndü.
Conroy ise eline geçen fırsatı kaçırmayıp, "Olur." dedi ağzını gere gere. Kathy sinirle, "O anlamda demedim." dediğinde Conroy'un keyfine diyecek yoktu.
"Başka anlamlarda da olur."
"Asabımı bozma benim otur şuraya. Çok meraklın değilim herhalde ama Aisha seni görür görmez senin olduğun yere gideceğinden buraya oturmak zorundasın."
Conroy havalı bir şekilde ellerini sarı saçlarını arasından geçirip Kathy'e baktı. "Sende biliyorsun Aisha beni senden daha çok seviyor."
Kathy sinirle, "Var ya seni-" diye başlayarak ellerini yere bastırıp ayağa kalkmaya niyetlenmişti ki Conroy hemen yanına gelip onu durdurdu. "Tamam be rahat dur."
Conroy'da karşımıza oturduğunda korkusundan Kathy'e uzak oturmuştu. Yine de Kathy'e bulaşmayı ihmal etmedi. "Holly denen kız seni bilmem kaç kez yendi."
Kathy kaşlarını çatarak ona döndüğünde, "Sen nerden biliyorsun bunu?" diye ona sataştı.
Conroy yine kendini överek, "Ben her şeyi bilirim." dediğinde Kathy sabır dilendi.
En sonunda Conroy'a dönerek havasından ödün vermeden tek eliyle saçlarını omzunun arkasına attı. "Dövüşte benden iyi olabilir ama yiyorsa beni motorda yensin."
Conroy alayla kaşlarını kaldırıp Holly'i gösterdi. "Yiyorsa bunu ona söyle ve yarışın." Kathy gayet makul bir teklifte bulunmuş gibi dudaklarını büzerek başını hafifçe yan bir şekilde öne eğerek Conroy'un teklifini kabul etti. "Olur." Tam ayağa kalkacağı sırada Aisha'nın yanımıza gelmesiyle gözleri ışıldamıştı. "Ya da boş versene." diyerek Aisha'nın yanımıza gelmesini bekledi.
Aisha yanımıza geldiğinde Kathy kimseyi konuşturmadan ona Conroy'u göstererek, "Bu bugün eski yattığı kızlarla övündü." dedi. Conroy ağzını bir karış açarak ona baktığında hepimiz öylece kalakalmıştık. Kathy bir süre düşündü. "Ne demişti..." Yüzünü buruşturdu. "Tam hatırlamıyorum ama sanki sen hayatında yokmuşsun gibi eskileriyle övündü."
Conroy öylece ona bakarken ağzını zar zor kapattı. Yutkunarak kafasını kaldırdığında zar zor Aisha'ya bakmıştı. Aisha bir an afallasa da gülümseyerek bakışlarını Kathy'den çekip Conroy'a döndü. Gülümsemesini gören Kathy'nin kaşları çatılırken Conroy ne yapacağını ve ne diyeceğini bilemez bir şekilde Aisha'ya bakıyordu.
Aisha ise hepimizi şaşırtarak, "Olabilir." dedi. Bu sefer Kathy'nin ağzı bir karış açılırken Aisha'ya bakakalmıştı. Conroy tam anlamıyla rahatlamasa da Aisha'nın bu tepkisiyle içine su serpilmişti. Tabii bu kısa sürdü. "Sonuçta biz sahte sevgiliyiz ve birbirimizin hiçbir şeyi sayılırız." Conroy'un yüzü donuklaştığında Aisha hala gülümsüyordu ama gözlerinin ardının sızladığını hisseder gibi olmuştum. "Bu yüzden sorun yok. Zaten bu işten sonra dağılacağız ve birbirimizi hiç görmeyeceğiz." Omuz silkti. "İstediğini yapabilirsin."
Conroy'un içinin acısını hisseder gibi olmuştum. Muhtemelen içine bir bıçak saplanır gibi hissediyordu. Aisha'yı seviyor mu bilmiyorum ama sanki umutları vardı ve o umutlar bir kaç cümleyle elinden alınmış gibi gözlerinde parıltılar sönmüştü. Yüzü solarken boğazını temizlemeye çalıştı. Yutkunamadığından bile emindim.
Boğuk bir sesle, "Anladım." dediğinde sesini düzeltti. "Haklısın yani." İçine çektiği nefesle göğsü inip kalkarken başını eğmişti.
Başını eğdiği an Aisha artık onun görmediğini bilerek yüzünde ki gülümsemeyi kaybetti. İkisinin birbirine karşı bir şeyler hissettiğine yemin edebilirim ama kanıtlayamam.
Aisha da susarak Kathy'nin yanına oturdu. Aisha'nın sözleri neredeyse Kathy'i bile etkilemişti. Conroy'u sevmemesine rağmen bir an üzülür gibi olmuştu ama Aisha'ya baktığında bunu neden yaptığını anlamıştı. Şahsen ben anlamamıştım ama onlar daha yakındı.
Kathy'nin bakışlarında ki acı hem Conroy hem Aisha içindi ama daha çok Aisha için olduğu belliydi. Bakışlarını yumuşadığında dudaklarını birbirine bastırıp Aisha'yla konuşma işini sonraya bıraktı. Muhtemelen yalnız kaldıklarında konuşurlardı aynı Aisha ve Conroy'un da daha sonra konuşacakları gibi çünkü ben bu konunun burada kapanacağını zannetmiyordum.
Kathy, Aisha'nın modunu yerine getirmek için elini tuttu ve sinirli görünmeye çalışarak, "Ben bu Holly'i dövemiyorum." dedi. Onun çocuk gibi Holly'i şikayet etmesi Aisha'ya tatlı gelmiş olmalı ki dudaklarında bir tebessüm belirmişti. Ciddi durmaya çalışıp kaşlarını çattı. "Neden?"
Kathy aynı şekilde çocuk gibi ona uzakta ki Holly'i gösterip, "Kırk bir kere yendi beni inanabiliyor musun ya? Tam kırk bir kez." diye şikayet etti.
Aisha kısa bir an Holly'e bakıp cık cıkladı. "Çok ayıp etmiş. En azından bir kere sana bilerek yenilebilirdi." Sözleriyle Kathy'nin kaşları çatılırken Aisha gülmüştü ve Conroy istemsizce kafasını kaldırıp Aisha'ya bakmıştı. Gülüşüyle birlikte içi gitmiş gibi ona bakıyordu. Kendi içinde girdiği savaşta yeniliyormuş gibi sertçe yüzünü ovuşturdu. Bu sırada Kathy, Aisha'ya küçük bir çocuk gibi bugün yaptıklarını anlatırken Conroy gözlerini kırpmadan onu izliyordu ama Aisha bunu fark etmiyordu.
Onlar sohbet ederken benim aklıma az önce Aisha'nın sözleriyle yeni bir soru işareti düşmüştü. Aslında hep oradaydı ama Aisha'nın söyledikleriyle kendini öne çıkarmıştı. Sahi burada ki işimiz bittiğinde bize ne olacaktı. Burada ki işimizin bile tam olarak ne olduğunu bilmiyorduk ama elbet bir sonu gelecekti. Yani sanırım... Belki de bizim sonumuz gelirdi.
Düşüncelerimle ofladım. Hiç bir şeyi kestiremiyordum. Bilmiyorum belki de ilk günden bir şeylere karar verme isteğim saçmaydı ama kafam çok doluydu ve düşüncelerimin her birinin bir sesi vardı. O sesler kafamda hiç susmuyordu ve ben yine ve yine ilacıma ihtiyaç duyuyordum.
Yanımıza gelen Clara ve Thanos ile birlikte düşüncelerimden sıyrılmıştım. Etrafımda değişen bir etken olmadığı sürece de düşüncelerimin seline kapılıp gidiyordum. Thanos ve Clara yanımıza gelip tepemizde dikildiklerinde ekip tamamlanmıştı. Onların gelişiyle Conroy sonunda gözlerini Aisha'dan ayırabilmişti. Clara ile Thanos'u yan yana görünce kaşları çatılsa da bir şey demedi.
Thanos hepimize bakıp aynı abisi gibi sırıtarak, "Hayırdır?" diye sordu. "Piknik mi yapıyorsunuz?"
Irvin hepimizden önce çıkışıp, "He geri zekâlı." diye sataştı kardeşine ve peşinden de May cümlesini devam ettirdi. "Hatta özellikle seni çağırmadık keyfimiz kaçmasın diye."
Thanos üzülmüş gibi dudaklarını büzüp elini kalbine götürdü. "Kalbim çıt." Onun bu rollenmesi Clara'ya komik veya tatlı gelmiş olacak ki dudaklarında küçük bir tebessüm oluşmuştu. Bunu gören Conroy daha fazla susamadı. "Siz hayırdır?"
İkisi de ona döndüğünde Conroy'un bakışları ikisi arasında gidip geliyordu ve Aisha'da sonunda konuşunca Conroy'a kısa bir an baksa da bakışlarını çok uzun onun üstünde tutmadı. "Böyle yan yana nerden?"
Thanos ilk bir yutkunsa da sonrasında kendini toparladı. Tek eli ensesine giderken, "Abi hani ikimizde silah kullanmakta iyiyiz ya." dedi.
Conroy, "Eee?" dediğinde elini ensesinden çekip indirdi. Neredeyse hazır ola geçecekti. Gözlerim kısıldığında bakışlarım Clara ve Thanos arasında gidip geliyordu. May düşüncelerimi sesli dile getirerek bana yaklaşıp fısıldadı. "Bunlara n’oluyor?"
Gülmemek için dudaklarımı birbirine bastırdım ve aynı onun gibi fısıldadım. "Bilemem artık."
Bu sırada Thanos hala açıklama yapmakla meşguldü. "Abi işte aynı yere götürdüler çalışma için bizde beraber döndük."
Conroy tek kaşını kaldırıp, "Niye?" diye sorduğunda Thanos sorunun saçmalığına bakmadan cevaplamaya daha doğrusu Conroy'a hesap vermeye devam ediyordu.
"Abi hani Clara tekte gelebilirdi ama hani burası kurtların yuvası gibi bir yer o yüzden beraber dönelim dedim."
Conroy aynı surat ifadesiyle, "Kendini koruyamaz mı benim kardeşim?" diye sorduğunda tam Thanos cevap vermek için ağzını açmıştı ki Irvin araya girdi.
"Rahat bırak lan kardeşimi." Oldukça ciddi bir şekilde Conroy'a bakıyordu. "Burada ki tek abi sen misin?" Irvin yakasını düzeltip, "Ayrıca ben ekstra olarak liderim."
Ben gözlerimi devirdiğim sırada Conroy alayla kaşlarını kaldırmış Irvin'e bakıyordu. Dikkatinin başka yöne yönelmesiyle Thanos sonunda rahat bir nefes vermişti ve minnettar gözlerle abisine bakıyordu. "Beceremedikten sonra neye yarar?" Conroy'un sözleriyle Irvin sinirlenmeye başlamıştı. "En azından ben iyi bir abiyim." Conroy bir süre duraksayıp düşündü. "Eminim lider olsam o konuda da iyi bir iş çıkartırdım."
Bu sefer Irvin'den önce May ileri atıldı. "Sıraya gir. Irvin liderliği bırakırsa sırada ben varım."
Irvin ise hiç üşenmeden ikisine ayrı ayrı cevap verdi. İlk May'a "Liderliği bırakacağımı kim söyledi? Daha çok beklersin." dedikten sonra tekrar Conroy'a dönüp, "Sen kimin abiliğine laf atıyorsun lan!" diye çıkışınca Conroy'dan önce ben konuştum.
"Haklı ama şimdi. Ben Thanos'u azarlamak dışında pek bir şey yaptığını görmedim."
Irvin hayretler içinde bana dönüp ihanete uğramış gibi elini kaldırıp göğsüne koydu. "Arıza Kız?" dedikten sonra sanki onu düşmanına satmışım gibi büyük bir tepki gösterdi. Tabii kendini savunmayı da ihmal etmeyip, "Az önce onu kurtardım ya." demesiyle kendimi tutamayarak güldüm ve kafamı aşağı yukarı sallayarak, "Büyük başarı." dedim.
Sanki çok büyük bir iltifatta bulunmuşum gibi kafasını kaldırarak gururlu gururlu ileri baktı. "Biliyorum. Mükemmelim ben."
Gözlerimi devirdiğim sırada Conroy'un aklına Clara ve Thanos gelmiş olmalı ki tekrar onlara döndü. Hala ikisinin ayakta yan yana durduklarını gördüğünde kaşları çatılmıştı. "Clara gel yanıma otur abicim."
Clara abisinin yanına geçerken Conroy öldürücü gözlerle Thanos'a bakıyordu. Irvin'in kaşları çatıldığında Thanos'un oturması için onun paçasını çekiştirdi. Thanos sanki emir almış gibi birden yere çökünce kısa bir an kendimi geri çektim. Irvin ise onun bu hareketiyle avuç içiyle alnına vurup, "Bu benim kardeşim değil." diye hayıflanmıştı.
Clara tam Conroy'un yanına oturacağı sırada yapılan çağrıyla öylece kaldı. "Tüm öğrenciler tekrar sıraya geçsin! Tekrar ediyorum. Tüm öğrenciler tekrar sıraya geçsin!" Yapılan duyuruyla kısa bir an birbirimize baksak da hiç birimiz konuşmadan hepimiz ayaklandık. Bu sırada yeni oturan Thanos homurdanmakla meşguldü. Clara yüz ifadesini sabit tutarak Thanos'a baktı. "En azından oturabildin. Bence çok konuşma."
Thanos iftiraya uğramış gibi Clara'ya dönüp, "Gıkım bile çıkmadı." dedi. Clara tam ona cevap verecekken Conroy kolunu Clara'nın omzuna atıp onu kolunun altına çektiğinde Thanos ile aralarında ki iletişimi sonlandırmıştı.
Hiç birimizden çıt çıkmazken tekrar sıraya geçmiştik. Diğer öğrencilerde söylenerek sıraya geldiklerinde bizi kesmek istediklerini söylemeseler de bakışlarından bunu anlayabiliyordum. Tüm öğrenciler sıraya dizildiğinde karşımızda sadece Holly, Dean, Lenora ve Earl vardı. Diğer öğretmenleri göremeyince kaşlarım çatıldı. Sanırım bu dördü diğer öğretmenlerden daha yüksek rütbede gibi bir şey olmalılar ama eminde değilim.
Klasik olarak Holly açıklama yapmaya başladı. "Bugün ki eğitimlerinize ara veriyoruz çünkü yeni gelen öğrenciler ile her yıl yaptığımız etkinliği yapacağız. O yüzden bugün ki eğitimlerinize ara veriyoruz."
Herkes kafasını onaylarken bir anda Lenora bugün ki kıza bakarak konuştu. "Sen devam et çalışmana."
Kızın adı sanırım Georgia'ydı. Georgia'nın kaşları çatılır gibi olsa da hemen ifadesini düzeltti. "Anlamadım?"
Lenora onu küçümseyen hatta ezen bakışlar atarken kendini ne zannediyordu bilmiyorum. "Duydun işte." Diğer öğrencileri gösterdi. "Onlar etkinlikten sonra da çalışmalarını bitirebilir ama seninkini ikiye katladığım için bitiremezsin." Alayla kaşlarını büktü. "Merak etme seni tanımazlarsa hiç bir şey kaybetmezler." Dudaklarında pis sırıtışla gözlerini kısarak kızı resmen yerin dibine soktu. "Zaten hiç arkadaşın yokken bu saatten sonra edinebileceğini düşünmen senin salaklığın olur."
Georgia bir an ağzını açıp ona sataşacak olduysa da diğer bir kaç öğrencinin gülüşleriyle dudaklarını birbirine bastırdı. Neredeyse gözlerini dolduğunu buradan görebiliyordum. İtaat etmek için değil de daha çok gözyaşlarını saklamak için başını önüne eğdiğinde içim sızlamıştı. Sanırım burada ki herkes o kadar da kötü değildi. "Peki, siz nasıl uygun görürseniz." diyerek arkasını dönüp gitti. Kısa bir an arkasından baktığımda gözyaşlarını sildiğini gördüm. Çok dikkat çekmeden önüme döndüğümde Lenora'ya bakmamak için kendimi zorluyordum çünkü içimde ki bu hisle onu gördüğüm an kıza dalacağımı biliyordum.
Yine de yanımda Tulip'in rahatsızca kıpırdandığını görünce kafamı kaldırıp Tulip'e batım. Karşıya baktığını gördüğümde Lenora'nın ona da nefretle baktığını gördüm. Bu kız öyle bir şeydi ki bakışlarıyla insanın psikolojisiyle oynuyordu. Tam anlamıyla melek yüzlü şeytandı. Güzel ve şirin görünümünün arkasına saklanıp sinsi ve oyunbaz yanını insanlardan saklıyordu. Evet, kısa sürede onun hakkında anladığım bir şey varsa o da buydu.
Muhtemelen Tulip'e nefretle bakmasının nedeni de onu az önce yenememiş olmasıydı. Muhtemelen burada ki en iyisinin kendisi olduğunu düşünüyordu ve basit bir öğrencinin onu yenmesine tahammül edemiyordu. Hah, şımarık şey.
Lenora'yı gördükten sonra Irvin ve May'ın egosu karşısında şapka çıkartırdım. Onun ki ayrı bir seviye ego ve kibirdi. Ciddili her şeyde en iyisi olduğunu düşünüyor olabilir mi? Saçmalık.
Diğer öğrenciler gideceğimiz yeri biliyor olmalı ki bir yere doğru yöneldiklerinde bizde onları takip ettik. Bir kapıyı açıp içeri girdiklerinde bizde peşi sıra onları takip ettik. En sonunda mükemmel dörtlü öğretmenlerimizde içeri girince en son içeri giren yani Earl kapıyı kapatmıştı.
İçeriye göz gezdirdiğimde kocaman bir masa ve etrafını dizili 25 sandalye dışında hiç bir şey görmemiştim. Earl kapıyı kapattıktan sonra, "Hepiniz oturun." dedi. Sanki köleleriymişiz gibi onların sözlerine itaat etmek bir tek benim sinirimi bozuyor olamazdı değil mi?
Herkes oturduğunda bu sefer konuşma yapan Dean’di ama ben masanın üzerine koyduğum ellerime bakıyordum. "Aslında bu etkinlik küçük bir oyun. Birbirinizi az da olsa tanımanızı sağlayacak ve bizim sizin gözlem yeteneklerinizi anlayacağımız bir oyun." Bir süre sustuğunda kafamı kaldırıp ona baktım. Neyse ki bana bakmıyordu. Lenora ona bir fanus uzattığında içerisinde kâğıtlar olan fanusu hafifçe salladı. "Sırayla isim çekecek ve ismi çıkan kişi kendisi hakkında iki doğru ve bir yalan söyleyecek. Bir kişi üçünden hangisinin yalan olduğunu bulmaya çalışacak ve bu kişiyi de doğrular ile yalanı söyleyen kişi fanustan seçecek. Sonrasında cevaplayan kişi söyleyecek ve seçecek derken oyun böyle devam edecek. Tüm kağıtlar bittiğinde hem biz sizi gözlemlemiş olacağız hem de herkes birbiri hakkında iki bilgi bilecek."
BU HAYATIMDA DUYDUĞUM EN SAÇMA ŞEYDİ!
Hani yok sanki istesek üç yalan söyleyip karşımızdakini kandıramazdık. Gerçekten çok saçmaydı ve ben ana ayak uydurup bir an önce bu saçmalıktan kurtulmak istiyordum. Neyse ki Dean bu konuşmayı yaparken bana bakmamıştı da ekstra gerilmemiştim.
Dikdörtgen masaya baktığımda sadece bir sandalye boştu. O da Georgia'nın boş yeri olmalıydı. İçim burkulurken önüme döndüm. Bu sırada masanın dört bir köşesine eş uzaklıklarla öğretmenler dağılmıştı ve ayakta duruyorlardı. Öğrencilerden biri fanusu almış ve ilk söyleyecek kişiyi seçiyordu. Anlık bir stres olsam da bu kısa sürdü. Yine de ilk çıkmak istemiyordum.
Siyahi olan bir adam fanusun içinden bir kağıt seçip açtı ve içince yazan ismi okudu. "Conroy." Çıkan isimle çaktırmadan Conroy'a baktığımda yüz ifadesi sabitti ama içinden şansına sövdüğüne eminim. Bakışlarım Kathy'e kaydığında gülmemek için kendini zor tuttuğunu fark ettim. Onda ki rahatlık ve keyif olacak insanda.
Conroy bir süre düşündü. "Bir kardeşim var, Üniversite okudum ve..." Bir an duraksadı sanki bir şeyi söyleyip söylememek konusunda kaldı ama söylemekten vazgeçmiş gibi nefesini verdi. "Gözlerimde lens var."
Siyahi çocuk fanusu Conroy'a doğru ittiğinde fanus masada sürünerek Conroy'un önüne gelmişti. Conroy içinden bir kağıt çektiğinde onun söylediklerinden hangisinin yalan olduğunu söyleyecek aynı zamanda sırada ki kişiyi de seçiyordu. "Ryan." çıkan ismi söylediğinde kimin olduğunu anlamak için masada ki kişilere baktım. Biri elini kaldırdığında o tarafa baktım.
Yemyeşil gözleri olan hatta burada ki loş ışıkta bile parıldayan yeşil gözler sahip kumral biri çıkmıştı. Conroy'u inceleyerek bir süre düşündü. Özellikle gözlerine bakıp lens olup olmadığını anlamaya çalıştı. Bir an bakışları bizde yani yeni gelen öğrencilerde gezindiğinde bakışları Clara'da oyalandı. Benzerliklerinden Clara ve Conroy'un kardeş olduğunu anlamak zor değildi. Ben bile ilk görüşte anlamıştım. En sonunda adı Ryan olan çocuk gülümseyerek, "Üniversite okusan burada olmazdın bence." diyerek seçtiği yalanı söylediği.
Conroy dudağını büzerek kafasını aşağı yukarı salladı. "Bingo!" diyerek doğru şıkkı bulduğunu belirterek fanusu ona ittirdi. Şimdiden sıkılmıştım ben.
Ryan çok düşünmeden, "Birini gömdüm, birini vurdum ve kendi annemi öldürdüm." dediğinde gözerim büyümüştü. Buradan iki tanesi doğruysa... Tüylerim ürpermişti. Beni diğer bir ürküten şey ise bu söylediklerini kimsenin garipsememesi ve sanki çok normal bir şeyden bahsedermiş gibi tepkisiz kalmasıydı. Biz cidden nereye düşmüştük?
Ben bunları düşünürken Ryan bir kağıt seçmiş ve içinde yazan ismi okumuştu. "Owen." İsmi okuduğunda hemen yanında ki çocuk gülerek fanusu önüne çekti. Sanırım çok yakın arkadaş olmalılar ki Owen denen saçını beyaza boyatmış çocuk bir saniye bile düşünmeden, "Anneni doğarken öldürdüğün herkesin bildiği bir gerçek. Birini ne ara gömdün hiç bir fikrim yok ama henüz hiç birimize birini vurma hakkı tanınmadı. O yüzden birini vurmadığına eminim."
Ryan, Owen'ı kafasın sallayarak onaylamıştı. Owen bize basit şıklar sunup, "Saçlarım boya, dans ederim, keskin nişancıyım." dedi. Şıkların iki tanesi birbiriyle fazla zıttı. Çok uzatmadan fanustan yeni kişiyi seçti. "Thanos."
Thanos elini hafifçe kaldırdığında fanus onun önüne itilmişti. Thanos kısa bir an düşünüp, "Dans?" diye sorduğunda Owen gülerek kafasını iki yana salladı.
"Saçlarım boya değil, peruk."
Thanos itiraz edip, "Ama hileli soru bu!" dediğinde neredeyse gülecektim. Masadan bir kaç kıkırtı döküldüğünde Thanos homurdanarak bir süre ne diyeceğini düşündü. "Çok iyi silah kullanırım, motorcuyum ve gözüm bozuk olduğu için lens takıyorum." Şıkları duyunca kaşlarımı çattım. Silah kullanması dışında diğerlerini bilmiyordum ama motor kullanmadığına eminim. Tabii silah kullanmayı bildiği bile bize sürpriz olurken motor da bir yerlerden çıkabilirdi.
Thanos sırada ki kişiyi seçip, "Tulip." dediğinde yanımda oturan Tulip elini kaldırdı ve fanus önüne geldi. Bir süre düşündü. "Motor mu?"
Yanlış olanı bulmalı ki Thanos gülerek başını salladı. Tulip konuşmadan Conroy araya girdi. Thanos'u Irvin'e göstererek, "Bu birde kör mü?" diye sordu.
Thanos'un kaşları çatıldığında, "Direk benimle de muhatap olabilirsin ve kör değildim sadece miyobum." dedi.
Bu sefer Conroy, "E nasıl silah kullanıyor?" diye sordu.
Kathy lafa girerek yüzünü buruşturdu. "Sırası mı sence bunu sorgulamanın?"
Conroy şüphe bile etmeden, "Evet" deyince kendimi tutamayıp kıkırdamıştım.
En sonunda Aisha, "Bence hayır." deyince Conroy ona bakıp, "Bence de hayır." dediğinde Kathy kusar gibi ses çıkardı. Bunun üzerine Conroy Kathy'e dönüp, "Sırası mı sence şu an bana sataşmanın?" diye sorduğunda Kathy öylece kalmıştı. Ne ara lafın ona döndüğünü sorguluyordu bence. Valla bizde nerede bulunduğumuzu umursamadan her ortamda kendimiz olabiliyormuşuz bunu fark ettim.
Herkes sustuğunda Tulip konuştu. "Annem öldü, en sevdiğim renk beyaz, en sevdiğim çiçek lale." derken bir yandan da elini fanusa daldırmıştı. "Ulrich." Sırada ki ismi okuduğunda bakışlarım masayı turladı ve kısa sürede elini kaldıran siyah saçlı adamı buldum.
Ulrich mavi gözlerini kısarak bir süre düşündü bu sırada Tulip fanusu atmıştı. Kısa bir düşünmenin ardından, "En sevdiğin renk?" diye sorduğunda Tulip kafasını iki yana salladı.
"En sevdiğim çiçek lale değil, sümbül." Ulrich muhtemelen isminden yola çıkarak düşünmüştü ama Tulip'in annesi laleyi seviyor diye ismi Tulip'ti. Bu Tulip'in de en sevdiği çiçeğin lale olacağı anlamına gelmiyordu.
Ulrich, "Birini ameliyat ettim, en sevdiğim araba markası BMW, odamda tek kalıyorum." diye şıklarını sıraladığında ben şahsen hangisinin doğru ya da yalan olduğunu ayırt edemiyordum çünkü hepsinin doğruluk payı vardı ama birini ameliyat edebilmesi için doktor olması lazımdı. Üniversite okumuş yaşı gösteriyordu ama okusaydı burada olmazdı. Yani sanırım. Umarım doktor değilken birini ameliyat etmemiştir çünkü böyle bir yerde bu da mümkün.
Seçtiği kağıtta yazan ismi okuyunca tekrar dikkatimi Ulrich'e verdim. "Rex." Bakışlarım Rex'i aradığında onun ilk geldiğimizde gördüğüm masada Lenora'yı izleyen sarışın çocuk olduğunu anladım. Tek eliyle saçlarını dağıtıp deniz mavisi gözlerini Ulrich'e dikti. "Sen araba sevmezsin." diyerek kafasını iki yana salladığında Ulrich'te onu onayladı.
Fanus Rex'in önüne geldiğinde kısa bir an düşündü. "Yirmi üç yaşındayım, bıçak kullanmakta ustayım ve buraya kendi isteğimle geldim." Gözlerim kısıldığında ilk şık bana daha yalan gibi geldi çünkü buraya gelenlerin çoğu kendi isteğiyle olmalı. Zaten onca şey duyduktan sonra bıçak kullanmayı bilmesi gayet normal ve olabilecek bir şeydi.
Rex sırada ki kişiyi seçip okudu. "May." Sağ yanıma baktığımda May uyuklamamak için kendini zor tutuyor gibiydi. Daha fanus ona gelmeden bir saniye düşünmeden cevap verdi. "Burada kendi isteğinle gelmedin ama şu an kendi isteğinle kalıyorsun." Rex fanusu itmek için elini üzerine koysa da öylece kalmıştı.
"Doğru." dedi ama daha çok sesinde bunu nasıl bildiğini sorar gibi bir tını vardı.
May sıkıldığını açık açık belli ederek elinin tersiyle ağzını kapatarak esnedi. "İnsanları gözlemlemekte iyiyimdir." Rex kaşlarını kaldırıp indirdiğinde fanusu May'ın önüne itmişti.
May çok düşünmeden, "Tekvandoda çok iyiyim, Latin dansı biliyorum ve çocukluk arkadaşımla hala görüşüyorum." diye şıklarını sıraladı. Sıraladığı şıklarla tek kaşım havalanmıştı. Çocukluk arkadaşından kastı Duygu olmalıydı ama onunla görüşemiyordu. Yani May Latin dansı mı biliyordu?
May yeni bir kağıt seçtiğinde bir saniye gecikmeden hemen ismi okudu. Bu oyunun bitmesini istediğini bu kadar belli edebilirdi. "Simon." Okuduğu ismin sahibi elini kaldırdığında yine bir saniye beklemeden fanusu kumral mavi gözlü çocuğun önüne itmişti.
Simon kısa bir an düşünüp, "Latin dansı?" diye sorduğunda May gülerek kafasını iki yana salladı. "Çocukluk arkadaşlıkları çocuklukta kalır." dediğinde yutkunmuştum. Aslında öyle olmamasını tüm gönlüyle istediğini biliyordum.
Bu sırada ekipteki bir kaç kişi şaşkın bakışlarla May'a baktığında May aşağılayıcı bir şekilde güldü ve bize kısaca baktı. "Şaşırdınız mı?" Dudağı tek bir kenara kıvrıldığında ve sandalyede ki dik oturuşuyla nasıl da çekici gözüktüğünün gayette farkındaydı ve burada ki iki üç erkeğin gözünde parlamıştı bile. "Şaşırabilirsiniz."
May'ın cümleleriyle buraya gelmeden önce ki 'Sizi daha çok şaşırtacağım’ sözleri aklıma geldi. Dürüst olmak gerekirse Latin dansı bilmesi beni bile şaşırtmıştı yani ne diyebilirim ki May'dan bu saatten sonra her şeyi beklerdim. Kısa bir an kafamı kaldırdığımda masanın kenarlarında duran öğretmenlerden Earl'ın dikkatle May'ı incelediğini gördüm. Bu bakışlardan ne anlamam gerektiğini bilmiyordum ama ürkütücü baktığı bir gerçekti. Daha sonra May'ı Earl konusunda uyarsam iyi olurdu.
Simon çok beklemeden, "Çok iyi yüzerim, uzmanlık alanım okçuluk ve robotik kodlamada iyiyimdir." dediğinde yine birbirinden zor şıklar vardı. Ben May gibi insanları tek bakışta çözemediğim için sıranın bana gelmesini hiç istemiyordum ama bir yandan da bir an önce gelsin de kurtulayım diyordum. Simon bizi çok bekletmeden diğer ismi seçti. "Andrew." dediğinde bakışlarım masada elini kaldıran adama kaydı. Kumral, kahverengi gözlü biriydi o da.
Fanus önüne geldiğinde gülüşünü zor bastırarak Simon'a bakıyordu. "Sen bu zekayla değil robotik kodlama iki sayıyı yan yana bile yazamazsın." dediğinde kendinden şüphesi bile yoktu.
Simon'un kaşları çatıldığında, "En azından sporun bir çok alanında çok iyiyim." dediğinde Andrew onu geçiştirir gibi kafasını sallamıştı.
"Annem hala hayatta, uğurlu sayım yedi, normalde İsveçliyim." Şıklarını sıraladığında çok geçmeden sırada ki kişiyi seçmişti.
Şu an bir şeyden emin olmuştum o da bu oyunu asla bizi kaynaştırmak için değil de incelemek için yaptıklarıyla. Dört bir yanımda ki dört kişinin bakışlarıyla gerilmiştim resmen. Ayrıca bizi kaynaştırmak için yapsalardı şu an hepimiz diken üstünde oturmazdık.
"Emma." Sırada ki kişinin adı okunduğunda bakışlarım elini kaldıran kıza kaydı. Kısa boylu, küçük yüzlü ve kıvır kıvır saçlı tatlı bir kıza benziyordu.
Fanus önüne gelirken, "Annen hayatta olsaydı burada olamazdın Andrew." dedi. Andrew onaylamaya bile gerek duymamıştı. "En sevdiğim meyve çilek, hala çizgi film izlerim ve soğuk havayı severim." Tam olarak bunlardan hangisinin yalan olduğunu nasıl bulmamız bekleniyordu? Emma soruyu sorup hemen diğer kişiyi seçti. "Fiona."
Elini kaldıran kıza baktığımda onun da kıvırcık kızıl saçlı ve mavi boncuk gözlü biri olduğunu gördüm. "Senin gibi bir yaz kızı soğuk havayı sevemez." dediğinde Emma tebessüm ederek onu onaylamıştı ve fanusu ona itmişti. Emma çok samimi gelmişti hele gülümsediğinde yanakları çok tatlı duruyordu ve söyledikleri de doğruysa... Onun burada ne işi vardı?
Fiona, "Örgü örmeyi biliyorum, ayak numaram otuz dokuz ve veterinerim." diye şıkları sıraladı. Tam olarak bunların hangisinin yalan olduğunu nasıl ayırt edelim? Hepsi birbirinden bambaşka şeylerdi. Fiona diğer kişiyi seçtiğinde, "Kathy." dedi ve Kathy elini kaldırdı. Fanus önüne geldiği sırada Kathy kızın boyuna bakıp ayak numarasını tahmin etmeye çalışıyordu.
Bu sırada May kulağıma eğilip, "Bende örgü örebiliyorum." demişti. Artık şaşırmadığım için tepki vermedim ama May bu tepkisizliğimi ona inanmadığım için zannedip, "Valla." dediğinde neredeyse gülecektim. Yine tepkisiz kaldığımda May, "Tamam be bende senle konuşmuyorum." diye triplenerek önüne döndü.
Gülmemek için yanaklarımın içini dişlediğim sırada Kathy en sonunda cevap verip, "Veteriner?" diye sordu.
Fiona kafasını iki yana sallayarak, "Ayak numaram otuz sekiz." dediğinde Kathy yerine ben çıldıracaktım. Bir ortam insanı bu kadar boğabilirdi. Ayrıca sırf bizi test etmek için buraya soktuklarını da daha fazla belli edemezlerdi.
Kathy çok uzatmadan, "Motor kullanıyorum, annemin ölümüne şahit oldum, saçlarım kaynak." dediğinde neredeyse gülecektim. Öyle bir imayla söylemişti ki bunları sanki hepsinin sıraladığı saçma şeylere inat yapar gibiydi. Kankırmızısı ekibi olarak çok eğlenceliydik ama burası hiç sarmamıştı beni. Neyse belki zamanla eğlenceli hale gelirdi gerçi gelmese de olur çünkü çok uzun kalmayı planlamıyorduk.
Kathy sırada ki kişiyi seçtiğinde ona baktım. "Xerxes." Neyse ki buraya gelmeden yabancı isimlerin nasıl okunacağına da çalışmıştık.
Xerxes elini kaldırdığında saçlarını üç numaraya vurdurduğunu ama yine de kızıllığının belli olduğunu gördüm. İlk dikkatimi çeken bu olsa da benim gözlerimle yarışacak parlaklıkta sarı gözleri olduğunu da görmüştüm.
"Annenin ölümüne şahit oldun?" Xerxes çok düşünmeden cevap verdiğinde Kathy dilini damağına vurarak yanlış bildiğini belli etti. "Saçlarım gayette doğal." diyerek yanlış şıkkı bir kez de doğrulayarak söyledi ve fanusu Xerxes'e itti.
Xerxes, "Saçlarımı kendi isteğimle kestim, normalde piercing takıyorum, futbol oynamayı severim." diye çok zaman harcamadan şıklarını sıralamıştı ve hemen diğer kişiyi seçmişti. O kadar beynim yanmıştı ki artık oyuna odaklanamıyordum. Bir oradan bir buraya kişiden kişiye sıçrarken anladığım bir şeyler varsa da üst üste bilgi eklenmesinden anladıklarımda gitmişti. Düşünme yetimi kaybetmiştim resmen!
"Aisha." Aisha'nın ismi okunduğunda ona bakmaya bile üşendim. Birazdan lise zamanlarıma geri dönüp kafamı masaya gömüp uyuyacaktım.
Aisha'ya bakmasam da sesini duyuyordum. En azından duyma yetimi kaybetmemiştim. Henüz! "Piercing?"
Aisha'nın cevabını bir kere cıklarak reddetmişti. "Saçlarımı kendi isteğimle kesmedim." diyerek doğru cevabı söylediğinde fanusun masada ki sürtünme sesini duymuştum. Artık yanlış doğru diye diye cidden beynim yanmıştı. Umarım bu içimde ki daralma hissi bir tek bende yoktur. Bu odada bir şey vardı ama ne?
Aisha, "Hackerim, sinir hastasıyım ve saçlarım boya." Dediğin de kağıtların karıştırılma sesi kulağıma gelmişti. Aynı şeylerin tekrarlanması da beni bunaltmış olabilir ama ciddili bayılacak gibi hissediyordum. Çok geçmeden Aisha, "Diana." diyerek diğer kişinin ismini okumuştu. Artık ismimin çıkmasını ve beyin fonksiyonlarımı yitirmeden cevap verip kurtulmak istiyordum.
Diana denen kızı görmesem de ne ince ne kalın olan sesini duymuştum. "Sinir hastasısın?" diye sorarken muhtemelen Aisha gibi bir kızın sinir hastası olma ihtimalini sıfır falan görüyordu.
Aisha muhtemelen kafasını iki yana sallayarak ona cevap vermişti. "Saçlarım doğal." diyerek az önce Kathy'nin kurduğu cümlenin aynısını kurarak cevap vermişti. Bunun için bile anlaştıkları konusunda eminim.
Gözlerim kapandığı sırada May fark etmiş olmalı ki omzuma dokundu. "İyi misin?" dediğinde başımı aşağı yukarı salladım ama iyi olmadığımın farkındaydı.
Sadece, "Sen de kötü hissediyor musun?" diye sorduğumda başını iki yana sallamasından ilacın yan etkisinden dolayı böyle olduğumu anladım. Yerimde dikleşip bakışlarımı kaldırdım. Kendime gelmem lazımdı. Bu oyun biter bitmez kendimi yatağa atabilirdim ama o zamana kadar dayanmalıydım. Gerçi benim için bu bir oyun değil de deneydi ama neyse.
Kafamı kaldırdığımda Dean ile göz göze gelmem dışında hiç bir sorun yoktu. Onun duygusuz gözlerine çok bakmadan bakışlarımı Diana denen kıza çevirdim. Siyaha çalan kısa kıvırcık ama kabarık saçları vardı. Ne çok kıvırcık vardı burada da?
Sanırım sorunu sormuş olmalı ki sırada ki kişiyi seçme aşamasına geçmişti. Gerçekten beynim durmak üzeriydi ana odaklanamıyordum. Birden neden ilacın yan etki yaptığını da anlayamıyordum.
"Maya." diye sırada ki isim okunduğunda ben çıkmadığım için şükredebilirdim.
Maya denen kız yerine Holly konuştu, "O bugünlük aramızda değil. Başka birini seç." dediği gibi bakışlarımı burada ki sandalyelerde tekrar gezdirdim. Bir sandalyenin boş olduğunu zaten görmüştüm ama iki tane boşmuş. Neden delirmiş gibi hissediyordum? Tek ihtiyacım olan kabus bile görecek olsam da uykuydu. Nedeni yok ama uyursam bu halimin son bulacağını düşünüyordum. Bu sırada diğer kişi seçilmişti. "Clara." denildiğinde bir kez daha kendim çıkmadığım için şükrederek Clara'ya döndüm.
"Bu ay içinde saçlarını kestin?" dediğinde Diana denen kız başını aşağı yukarı salladı. Şıkları bile duymadığım için çok üzerinde durmadım ama ana tutunmaya çalıştım. "Ortaokul mezunuyum, silah kullanabiliyorum, iki kardeşim var." Çok beklemeden diğer kişiyi seçti. "Irvin." dediğinde Irvin'e baktım ve onunda dikkatli bir şekilde bana baktığı gördüm. Çaprazımda oturuyordu ve muhtemelen beni incelemekten isminin okunduğunu bile duymamıştı.
May boğazını temizleyip bir tık daha yüksek sesle, "Irvin." dediğinde sonunda Irvin kendine gelebilmişti.
Bir yandan dinliyor olmalı ki Clara'ya bakıp, "İki kardeşsiniz." dedi ve bakışlarını tekrar bana çıkardı. Bu kadar dikkatli baktığında çevresindekilerin düşüncelerini umursamıyordu çünkü tek düşündüğü bendim. Hala bana bakarken bir yandan şıkları sıralıyordu. "Bugün doğum günüm, hiç sevmediğim bir kuzenim var, ehliyetim yok." Ehliyeti vardı. Fanustan yeni kağıt seçerken bile bakışları bendeydi sadece yeni kişiyi okurken bir anlık gözlerini benden ayırmak zorunda kalmıştı. "Georgia."
Lenora zevk dolu bir sesle, "O maalesef burada değil." demesiyle Irvin bir an önce bu işi halletmek ister gibi tekrar elini fanusa daldırdı. "Finn." diğer bir kişinin ismini okuduğunda masada ki siyahi çocuk elini kaldırdı. Irvin gözlerini benden ayırmadan fanusu ona itti.
Benim için endişelendiğini daha fazla belli edemezdi. Sorun olmadığını belli etmek için gülümsemeye çalıştım ama beceremediğimde yerinde kasıldığını hissettim. Şuan da kalabilmek için onun gözlerine odaklandım. Bir yandan az önce Irvin'in hiç sevmediğim kuzenim deyişi yüzünden May'ın yanımda ki homurtularını dinliyordum. En azından gerçeklikten kopmamı engelliyordu o yüzden sorun yoktu.
Bu sırada Finn, "Bugün doğum günün." diye seçtiği yalanı söylediğinde Irvin yine gözlerini benden ayırmadan başını iki yana salladı ve "Ehliyetim var." diyerek söylediği yalanın doğrusunu söyledi.
Finn, "Afrikalıyım, silah kullanmakta iyiyim, koşucuyum." diye maddelerini sıraladığında hala sıram gelmediği için onun söylediklerine odaklanmak için kendimi zorladım ama bakışlarımı Irvin'den ayırmadım. Şu an bana iyi geliyordu ama keşke biraz sırıtsa... Gamzeleri ve gülüş çizgileri kadar bana iyi gelen bir şey uzun zamandır yoktu.
Finn, "Victoria." diye sırada ki kişinin adını okuduğunda artık ismimin çıkması için yalvarabilirdim.
Victoria denen kızın kim olduğuna bakamadım çünkü şu an Irvin'e bakmak bana daha iyi geliyordu. "Afrikalı değilsin ve artık bu şaka sıktı." diyerek cevabını verdiğinde hemen ardından kendi maddelerini sıralamıştı. "İçerik üreticisiyim, dans ediyorum ve kıyafet dikiyorum." Yine çok beklemeden fanustan sırada ki ismi seçmişti. "Zaria." dediğinde ciddili çıldırmak üzereydim.
Zaria, "Dans etmeyi asla beceremezsin sen." dediğinde aralarında kısa bir sohbet geçmişti ama çok odaklanamamıştım. "Zincir kullanmayı biliyorum, jimnastik yapıyorum ve aşçıyım." Çok basit gelmişti o yüzden artık ben çıkmak istiyordum. Zaten o fanusta iki tane kağıt kalmıştı. "Jack." dediğinde neredeyse çığlık atacaktım. Tamam ilk çıkmak istemiyorum dedim ama en sona da kalmak istediğimi de söylememiştim.
Jack denen çocuk gülerek, "Aman sen mutfaktan uzak dur." dediğinde Zaria onun taklidini yapmıştı ve çok geçmeden maddelerini sıralamıştı. "Yüzmeyi biliyorum, dağ tırmanıcısıyım ve yapay zekayla ilgileniyorum." Son kağıtta benim ismimin yazdığını bildiğimden zar zor bakışlarımı Irvin'den çekip Jack denen çocuğa baktım. Sarışın biriydi. Kağıdı açtığında, "Selen." dediğinde bir kaç dudaklarımı açıp kapattım.
En sonunda sesimi bulduğumda, "Dağ tırmanıcısı?" diye sordum. Bu halim çoğu kişinin dikkatini çekmişti ilk günden böyle bir görüntü sergilemek istemezdim özellikle Irvin'in doğum gününün mükemmel geçmesini isterken günün bitmesine çok az kalmışken batırmak istemezdim ama kendime hakim olamıyordum.
Jack tek kaşını kaldırarak, "Doğru bildin." dediğinde sıra bana geçmişti.
Kafadan hemen iki doğru bir yanlış salladım ama ne dediğimi bile bilmiyordum. "Dağ evlerinden nefret ederim, en sevdiğim renk mor ve on sekiz yaşında terk edildim." Sözlerimle Dean’in yoğun bakışlarını üzerimde hissetsem de ona bakmadım.
Bir tek cevaplamayan sıranın en başında yani kendiyle ilgili ilk iki doğru üç yanlışı söyleyen kişiydi. Kim olduğunu hatırlamıyordum bile ama Conroy'un sesini duyunca kim olduğunu anladım. "En sevdiğin renk?" diye sorunca kapanmak üzere olan gözlerimle başımı aşağı yukarı salladım. En sevdiğim renk kırmızıydı. Aslında nefret etmem gereken renk en sevdiğim renkti çünkü hayatım boyunca en çok gördüğüm renkti.
En sonunda Holly yine bir konuşma yapıp dağılabileceğimizi söylediğinde herkes teker teker çıkmıştı ve en sona biz kalmıştık. Holly'nin söylediklerini bile zor anlamışken ayağa nasıl kalkacağımı bilmiyordum. Sanki nasıl yerimden kalkacağımı unutmuş gibiydim.
Etrafımda olanlara çok odaklanamasam da May'ın Irvin hariç herkesi gönderdiğini fark etmiştim. Irvin'i göndermek ise bu halimi gördükten sonra çok zordu.
May'ın elini omzumda hissettiğimde kafamı kaldırmaya zorlayıp ona baktım. "N’oldu birden?" dediğinde Irvin onu ittirip hemen yanımda bitmişti. Dizlerini kırarak benimle aynı hizada durduğunda, "İyiyim." diye fısıldadım ama iyi olmadığım her halimden belliydi.
Irvin ne yapacağını bilemez bir şekilde bana bakarken, "Sadece uyumam lazım." dedim.
Gözlerini gözlerime kenetleyip, "Neyin var?" dediğinde endişesini iliklerime kadar hissetmiştim. İnsanların karşısında güçsüz görünmekten nefret ederdim bu kişi en yakınım bile olsa onun yanında aciz görünmek istemezdim ama ilacımı çok içmenin yan etkilerini durduramıyordum. Sadece uyuyunca kafamı toparlamayı umut ediyordum.
Kendimi zorlayarak ayağa kalktığımda yerimde sendelememle Irvin hemen kolumu tutmuştu. May ise hemen arkasından gözlerini kısarak beni inceliyordu. Muhtemelen birden bana ne olduğunu kestirmeye çalışıyordu. "Gerçekten iyiyim."
Hiç inandırıcı değildim biliyorum ama bir o kadar da ne dediğimi bilmiyordum çünkü gerçekten düşünme yetimi kaybetmiş gibiydim. Her an bilincimi kaybedip yere yığılabilirdim. Bunu daha önce iki kere yaşamıştım o yüzden deneyimliydim. Birincisinde serumla kendime gelebilmiştim ama ikincisinde uyuyarak normal halime dönmüştüm. Uykudan kastımın 19 saat olmasında bir sıkıntı yoktu bence.
Bakışlarımı zar zor Irvin'de tutarken aklıma gelenlerle yutkundum. "Özür dilerim." Irvin neyi kastettiğimi anlamadığı için kaşlarını çatmıştı ama ben zorla da olsa kendimi açıkladım. "Doğum günün mükemmel geçemedi." Ayaklarım yerden esildiğinde ne olduğunu anlamadan kendimi Irvin'in kucağında bulmuştum.
"İnan şuan ki sorunum bu değil. Zaten hiç bir doğum günüm iyi geçmemişti." Öylesine söylemişti belki bunları ama benim içim acımıştı.
Kafamı kaldırıp ona baktığımda ne yapacağını bilemeyerek bana bakıyordu. Neyim olduğunu anlayamadığı için ne yapması gerektiğini ve nasıl hareket edeceğini kestiremiyordu. May soğukkanlılıkla, "Neyi olduğunu kendisi gayet iyi biliyor bence." dedi. "Bence uyusun kötü olursa burada elbet revir vardır."
Irvin sinirle ona dönüp, "Uyuduğunda ya uyanamazsa." dediğinde kendimi tutamayarak kıkırdadım.
"Abartma Irvin ağır yaralı değilim. Tansiyonum düşmüş olmalı."
Söylediğim yalana gram inanmayarak gözlerini büyüterek bana baktı. "Bari mantıklı bir yalan söyle be kızım."
Kaşlarımı çatarak dudaklarımı büzdüm. "Bir kere ben yalan söyleyebiliyorum. Bugün Dean’i kandırdım."
Irvin çocuk gibi konuşmamı tatlı bulmuş olmalı ki kendine engel olmayarak sırıttı. "Aferin sana Arıza Kız."
Sonunda sırıttığında gözlerim gamzelerine kaymıştı. İşte şimdi gerçekten iyi hissediyordum. Ne dediğimi bilmediğimden ve beynim uyuştuğundan söylediklerimin farkında değildim. "Biraz daha böyle kal. Gamzelerin bana iyi geliyor." Saçmaydı ama gerçekten gülüşünü izlemek o kadar iyi hissettiriyordu ki bunun bir açıklaması yoktu.
Irvin öylece kaldığında, "Ayrıca doğum günlerini de sev." dedim.
Irvin'in sırıtması büyürken o da huzurlu görünüyordu. "Yanımda sen olacaksan neden olmasın."
Başım göğsüne düştüğünde onun o huzur veren kokusunu soludum. Yağmuru sevmezdim ama Irvin sayesinde yağmuru sevmiştim. Saçma bir şekilde yağmur yağmasaydı sonrasında toprak kokmazdı diye bir düşünceye kapılıyordum. Bu olmasıydı Irvin'in kokusu bu kadar huzurlu hissettiremezdi. Yine de bu yağmurun sesinden nefret ettiğim gerçeğini değiştirmeyecekti. Zaten en çok sesi bana 2 yıl öncesini hatırlatıyordu.
Gözlerim kapanırken Irvin, "Seni odana bırakabilir miyim?" diye sordu. Kendimde olsaydım gülerdim. Artık sonrasında nasıl bir tepki vereceğimi bilmediği için korkuyor olmalıydı. Başımı aşağı yukarı sallarken onu onaylamam tamamen kendimde olmadığım içindi. Yoksa asla herkesin içinden onun kucağında çıkmayı göze alamazdım. Konu burada Dean değildi tamamen kendi takıntılarımdı. Başkalarının beni bu halde görmesini istemiyordum çünkü ben güçlü durmaya alışkın bir kızdım.
Zaten şu hayatta tek sığındığım kişi Demir'di. Ondan sonra bir kişi benim o aciz halimi görmüştü ve bana yardım etmişti. Şu an ise Irvin ve ben ona kendi isteğimle sığınıyordum. Bundan daha sonra pişman olabilirdim ama şu an içimden bir ses bunun doğru olduğunu söylüyordu.
Irvin kapıya yönelirken May'a, "Sen koluna bir baktır bir de iş çıkmasın başımıza." diye emir vermekle meşguldü. "Ayrıca gruptan diğerlerine yaz öğretmenlerle daha çok muhatap olsunlar, öğrencilerden bi fıs çıkmaz."
Aslında son söylediklerinde haklıydı ama bence bazı öğrencilerde çok şey biliyordu. Sonunda girdiğimden beri beni boğan odadan çıkabildiğimizde gözlerim yarım açık etrafa bakıyordum. Zaten daha demin ki halimi çoğu kişi gördüğünden Irvin'in beni kucağında taşımasını kimse garipsemezdi. Zaten o halimi de hiç garipsememişlerdi, muhtemelen eğitimde olduğunu düşünmüşlerdi. Nasıl olsa hepsi alışkındı böyle şeylere.
Irvin asansöre yönelirken Holly’nin bakışlarını fark etmiştim. Bana öyle bir nefretle bakıyordu ki her an beni kesebilecek gibi. Irvin hızlı yürüdüğünden Holly'nin bakışlarına çok maruz kalmamıştım. Bu beni mutlu etmişti ama Holly'nin bakışlarına daha az maruz aldığım için değilde onun bu halde beni daha az gördüğü için. İyi olduğum bir anda onunla bol bol birbirimize öldürücü bakışlar atabilirdik. Sorun yok yani.
Irvin'e bakmasam da, "Çok ağırım değil mi? O yüzden bu kadar hızlı yürüyüp bir an önce benden kurtulmak istiyorsun." diye ona sataştım.
Gülüşünü duyduğumda sırf izleyebilmek için başımı kaldırmak istedim ama gücüm yetmedi. "Şu halde bile arıza olabiliyorsun ya..." Göğsü kalkıp indiğinde derin bir nefes alıp verdiğini anladım. "Hastasıyım şu hallerinin."
Son sözleriyle kalbim rayından çıkarken bunun nasıl olduğuna anlam veremedim. Sonuçta arıza çıkarmamı sevdiğini hep söylerdi, neden bir kaç kelimesiyle böyle olmuştu ki? Garipti.
Bir sürü kişinin yanından geçip asansöre binmiştik ama benim kafam o kadar yerinde değildi ki ciddi anlamda kimsenin bakışlarını takmıyordum. Hani o odada ki halimi görmeyenler bile bizi böyle görse sorun yoktu. Nasıl olsa sevgiliydik. Yani sahte.
Irvin direk odalarımızın olduğu kata asansörle gelmişti. Zaten bir merdiven bir asansör kullanmak anca May ile yapılacak bir saçmalıktı ama onunlayken saçmalıklar bile güzel geliyordu insana.
Irvin odama yani May ile bizim odamıza yürürken sıkıntıyla nefesini vermişti. "Neyin olduğunu söylememekte kararlısın?" Başımı aşağı yukarı salladığımda nefesini vererek gülmüştü. "Neden şaşırmadım acaba."
Odamın önünde durduğunda, "Kartın nerde?" diye sorunca elimi zorla hırkamın cebine sokmuştum ama o beni uğraştırmadan kendi elini cebime sokarak kartı aldı. Bu sırada onun sıcak elini elimde hissetmemle tenimin buz kestiğini anlamadım. Muhtemelen yüzüm bembeyaz kesilmişti. Onlarca kişinin karşısında böyle gözükmek istemezdim ama hepsi ilaç yüzündendi.
Irvin beni kucağından indirmeden kapıyı açmaya çalıştığı için zorlanıyordu bu yüzden işi bir tık uzun sürmüştü. Bu sırada gözlerim yarı açık olduğu için çaprazımızda ve biraz uzağımızda dikilen Dean’i görmemle bakışlarım ona kitlenmişti. Onunda kartı elindeydi ve bir kapının önünde durmuş bizi daha çok beni izliyordu.
Onun odası da mı bu kattaydı? Artık şansıma şaşırmıyordum. Dean ile göz göze geldiğimizde kaşları çatılmıştı. Yarı açık gözlerimde ne görüyor bilmiyorum ama bu onun hoşuna gitmemiş gibiydi. Bir şeyleri anlamış gibi bakıyordu. Ben ise onun gözlerinden hiç bir şey çıkaramıyordum. Sanki hiç hisleri yokmuş, duygusuzmuş gibi bakıyordu. Belki de benim kafam yerinde olmadığından öyle görüyorumdur. Umarım ikinci seçenektir.
Kısa ama bize uzun gelecek bir süre boyunca birbirimize bakmıştık. Irvin'in kapıyı açık odaya girmesiyle o da kendi odasına girmişti.
Irvin beni yatağıma bırakırken onun kokusuyla çoktan yarı uyur hale gelmiştim. Belki kabus görmezdim çünkü en son Irvin'in yanında durarak uyuduğumda rüya bile görmüştüm. O olay hala beni şaşırtıyordu ya gerçi.
Irvin ayakkabılarımı çıkarıp üzerimi örttüğünde uykuya dalmış sayılırdım ama May'ın geldiğini duymuştum. Irvin ile aralarında bir şeyler konuşmuşlardı ama uykuya dalmış sayıldığımdan duymamıştım.
Aslında bu hale gelmemin bir sebebi de Demir'di. Aslında her şeyin suçlusu Demir'di ama ben onu her şekilde kendi içimde aklıyordum. Eğer beni terk etmeseydi bu ilaçla hiç tanışmayacaktım ve onunla mutlu olacaktık. Yani olabilirdik ama gördüğüm kadarıyla kendi isteğiyle gelmiş ve bizzat kendi isteğiyle burada ki işlerle ilgileniyordu ve ben burasının gizli yüzünün bu kadar masum olduğunu da zannetmiyordum. Gerçi ortada olan yüzü de pek masum sayılmazdı. İlk günden üzerimizden tır geçmişti resmen.
Durum böyleyken Demir'i suçlamamak elde değildi ama hala bunu yapamıyordum. İçimde ufacık bir his hala onun masum olduğunu söylüyordu. Umarım bir gün o hissi de öldürmezdi. Eğer öldürürse ciddi anlamda hiç tanımadığı bir Selis ile karşılaşırdı. O Selis ondan ölümüne nefret ediyor olurdu ve bu sefer rolde yapmazdı.
...
Sonunda Allah'a şükürler olsun bölüm paylaşabildim. Yazın köye git gel ya da aile sorunları ya da sağlık sorunları derken ne bölüm yazabildim ne paylaşabildim. Bunların üstüne birde Instagram hesabım kilitlendi ben mal gibi ortada kaldım.
Yaklaşık bir ay sonra herşeye devam etme hevesim geldi ve Instagram hesabının yenisini açtım zaten bunu size bildirmiştim yeni hesabımın adı r_roselissa. Eski hesabımı takipten çıkıp yenisine geçerseniz sevinirim ve ayrıca eski hesabı şikayet ederseniz çok mutlu olurum. Boş boş köşede durması sinirlerimi bozuyor belki kapanır.
Kitaba gelirsek bölüm hakkında ki yorumlarınızı heyecanla bekliyorum. Her konuya değinebilirsiniz. Bölüm atmak için ve sizin düşüncelerinizi okumak için sabırsızlanıyorum isterseniz bana dm den de yazabilirsiniz.
Bölüm düzeninden bahsetmem gerekirse her hafta bir aksaklık olmadığı sürece İnşallah en az bir bölüma tmaya çalışacağım ve zamanla atamadığım bölümleri telafi etmeyi planlıyorum.
Birde 2. Kitabın bölüm planlaması bitti ve toplam 27 bölüm olduğu için gözüme çok geldi o yüzden ilerde atacağım bazı kısa bölümleri birleştirerek atabilirim bunu zaten size söylerim.
Çok çok öpüldünüss kendinize iyi bakın ölmeyin hastalanmayın siz bana lazımsınız heee.💖💞
Insta; r_roselissa
| Okur Yorumları | Yorum Ekle |

| 8.26k Okunma |
872 Oy |
0 Takip |
59 Bölümlü Kitap |