
Suya atılan çamurlu bir taş, suyu bulandırır. Suç taşta mıdır, taşın üstünde ki çamur da mı? Suya atıldığı anda çamur taşın üstünden suya karışır, aslında suyu kirleten o çamurdur ama çamuru kimse göremediğinden suçlayamazsınız. Taş vardır orada ve suçlamak için aradığımız kişi o olur. Aslında ne taş ne de çamur suçludur. Asıl suç o çamurlu taşı suya atan kişidedir. O kişi taşı attığı an ortadan kaybolduğunda yine taşı suçlarız.
Bizim hayatımızda böyle değil miydi? Anne ve babalarımız kendi suçlarını bize bulaştırıp tek başımıza bırakmıştı. Bir kavga çıktığında ise ne bize bırakılan suçlar ne de o suçu bırakanlar suçlanır. Sadece biz suçlanırız çünkü görünürde ki suçlu biz oluruz.
Cenk, Cansel, Afet, Kumsal, Tulip, Tutku, Mayıs, Ilgaz ve ben. Hepimiz ailelerimizin günahını taşıyan çocuklardık. Hepimiz bunun farkında olsak bile yine birbirimizi suçlardık. Asıl neden neydi? Kendi günahımızı yok saymak için mi başkasının günahını yüzüne vuruyorduk. Evet, hepimiz bunu yapıyorduk.
Birbirimizden şüphe ediyorduk çünkü kimse kendinden şüphe etmek istemezdi. Çoğumuz birbirinden nefret ediyordu çünkü tüm sevgimizi kendimize harcamıştık. Yalnızdık, hepimiz yalnız büyümüştük. Kimse bize sevgi göstermemişti ve biz tüm sevgimizi kendimize harcamak zorunda kalmıştık.
Aslında birbirimizi en iyi biz anlamaz mıydık? Anlamamız lazımdı ki anlıyorduk da zaten. O yüzden birbirimizden nefret ediyorduk çünkü hepimiz inkar etsek de içimizde kendimizden nefret eden bir tarafımız vardı. Günahlarımızdan, suçlarımızdan, kötülüklerimizden, karanlık taraflarımızdan ve onları gizlemek zorunda kalmamızdan, bulaştığımız pisliklerden... Bunların hepsine sahip olmasak ta hepimiz en az bir tanesini içimizde taşıyorduk. Sırf bu yüzden kendimizden nefret ediyorduk ama hayata tutunmak için kendimizi seviyorduk. En azından kendimizi kandırıp sevmiş gibi davranıyorduk. Kimisi bunun için özgüvenli davranır, kimisi egolu, kimisi kavgacı, bazıları çevresinde ki insanları umursamaz, bazıları sürekli güler, bazıları ise sessiz kalır. Bunların hepsi kendimizi kandırmak için bir çözümdü aslında. Tek bir an sadece tek bir an kendimizden nefret etsek yaşamak için bir sebebimiz kalmayacaktı çünkü kimsemiz yoktu bizim.
Kendimizde olduğunu bildiğimiz karanlık tarafın birbirimizde olduğunu bildiğimizden sevmiyorduk, ısınamıyorduk aslında birbirimize. Sürekli şüphe duyuyorduk çünkü onun yerinde bende olsam yapabilirdim diyoruz. Sürekli kavga ediyoruz çünkü kendimize olan nefretimizi içimize atmış başkasında gördüğümüzde onun yüzüne haykırıyorduk. Ne kadar kabullenmeye çalışsak ta biz birbirimize hiç ısınamayacak ve sevemeyecektik.
Şu an oturduğumuz kahvaltı masası da buna şahitti. Hiç kimseden çıt çıkmıyordu, dün olan halimizden eser kalmamıştı. Tek bir an mutlu olabileceğimize inanmıştık ama anlık bir şey olduğunun hepimiz farkındaydık. Hayatımız buna izin vermezdi ki bir kere. Biz mutlu olmazdık, buna esir tutulmuştuk. Bu demek değil ki hiç mutlu olmayacağız, anlık mutluluklarımız olabilir çünkü bir aradayız bu yalnız olmaktan bin kat daha iyi. Bunu nereden bildiğimi bilmesem bile eminim biz bir aradayken ara sıra da olsa mutlu olacaktık ve bu hiç mutlu olmamaktan bin kat daha iyiydi.
Kahvaltı sadece çatalın tabağa değmesi sesiyle geçmişti. Gerçekten tek bir kişi bile konuşmamıştı. Ilgaz bile tek kelime etmemişti. Kahvaltıdan sonra klasik olarak hepimiz salonda oturuyorduk ve herkes bir şeyle ilgileniyordu. Çoğunluk olarak telefona bakıyorduk.
Uzun bir süre sonra sessizlik katlanılamaz boyuta gelince sessizliği bölen şaşmaz bir şekilde Ilgaz oldu. "Acaba sözleşmeye uzun süre sessizlik yasak gibi bir cümle mi koysaydık."
"Lider maddesini koyana kadar onu koysaydın." diye atıldığımda Ilgaz bana döndü. Yine sırıtıyordu ve bu onun yüzünü parçalama isteğimi arttırıyordu.
"Sen koysaydın Arıza Kız."
"Benim öyle bir isteğim yok alışığım sessizliğe, senin sorunun bu." Omuz silkip tekrar önüme döndüm.
"Kusura bakmazsanız içim daraldı." Konuya dahil olan Tulip'in ardında Kumsal konuştu.
"Katılıyorum. Sıkıldım."
"Bende." diyerek konuya dahil olan Cansel'e hepimiz şaşkınlıkla baktık. Sanırım artık Cansel'in sosyalleşme çabasına böyle tepki göstermemeliydik ama kabul etmeliyiz ki bu hepimizi şoka sokan bir durumdu.
"Kardeşime daha ne kadar onu yiyecek gibi bakmayı planlıyorsunuz?" Cenk'in sorusuyla hepimiz bakışlarımızı Cansel'in üzerinden çektik.
Sessizlik kısa bir an tekrar kapıyı çaldığında onu kapı dışarı eden kişi Afet olmuştu. "Oyun oynayalım mı?"
Çocukça bir hevesle sorduğu soruyu Cenk yanıtladı. "Oyun mu?" Sesinde ki alay açıktı ve bu yeterli değilmiş gibi gülüşüyle daha da gözümüze soktu. "Kaç yaşındasın sen? Üç mü?"
"Ha ha ha." Afet'in gerçekten uzak gülüşünün ardından Kumsal yandan Afet'in boynuna sarıldı.
Şımarık bir çocuk gibi çenesini Afet'in omzuna dayadıktan sonra Cenk'e dik dik baktı. "Oynayalım. Mümkünse keyfimizi kaçıracak kişileri de oyuna dahil etmeyelim."
Cenk daha geniş güldü. "Ne bu? Dışlanıyor muyum şimdi de?" Yapmacık bir üzüntüyle dudağını büktü. Sonra tekrar kafasını iki yana sallayarak güldü.
Kumsal daha sert bir sesle somurtarak konuştu. "Dışlanmak değil de. Mızıkçıları oyuna dahil etmemek diyelim buna." Yüzünü buruşturdu. "Oyunu anlayacak beyin seviyesine sahip olmayanları da dahil etmiyoruz diyebiliriz buna." Samimiyetsizce gülümseyip Afet'e daha sıkı sarıldı ve Afet sessizce kıkırdadı.
Cenk sanki onların bu keyifli haline katlamıyormuş gibi konuştu. "İyice küçük çocuklara dönüştünüz. Ne oynayacaksınız? Evcilik mi?" Dalga geçercesine güldü ve bakışlarını Afet'e çevirdi. Kesinlikle amacı Afet'e bulaşmaktı ama Kumsal Afet'in avukatı olmaya yemin etmişçesine asla ona söz hakkı tanımıyordu.
Kumsal en sinir bozucu şekilde sırıttı. Cenk'e göz ucuyla bile bakmadan çenesini Afet'in omzundan çekip saçını savurarak başını eğdi ve Afet'in göğüs kafesi hizasında tuttu. Afet'e alttan alttan tatlı tatlı bakarken bir kaç kere gözlerini kırpıştırdı. Afet'in bakışları Kumsal'a dönünce kıkırdamaları sesli gülüşlere dönüşürken Kumsal da güldü. "Ne oynayalım Afet? Ne istersin? Valla evcilik de motorumu satar bez bebek alır gelirim senin için." Afet kahkaha attığında Kumsal da keyfi yerine gelmiş şekilde gülerek kafasını kaldırdı ve Cenk'e dil çıkardı sonra Afet'e tekrar sarıldı.
Onların gülüşleri solunca Afet tekrardan konuştu. "Ben bazılarının aksine ciddiyim bu arada." Cenk'e yandan bakış atıp tekrar bize döndü. "Birbirimizi tanımak için falan..."
Lafını Mayıs böldü. "Lütfen bana lise ergeni gibi doğruluk cesaret falan oynayacağımızı söyleme. Evcilik bile oynamaya razıyım."
Bakışlarım Mayıs'a döndü. "Niye tatlım bizden saklaman gereken mühim konuların mı var?"
Mayıs bana bakmadan elini kaldırdı ve işaret parmağını kaldırarak 1 yaptı. "Birincisi, muhatabım sen değilsin." İşaret parmağının yanına orta parmağını da ekleyerek 2 yaptı. "İkincisi, kendi koyduğun maddeyi ihlal etmeye bu kadar hevesli olduğunu bilmiyordum tatlım." Tatlım kelimesi bastırarak, vurgu yaparak hatta altını ve üstünü çizerek söyleyebileceği en imalı şekilde söylemişti ama bu umurumda bile değildi çünkü ben ona ölene kadar bile tatlım diyebilirim.
"Ben geçmişinle ilgili bir imada bulanmamıştım aslında ama bir şeyleri saklamak deyince senin aklına ilk geçmişin geliyorsa bu benim değil senin sorunun olur tatlım."
Sinirle burnundan soludu ve benim bakışlarım hala ondayken o buz mavilerini bana çevirmemekte oldukça inatçıydı. "Bence büyük beklentilere girme derim. Malum benim saklayacak o kadar büyük acılarım yok ama sözleşmeye o maddeyi ekleyecek kadar acı bir geçmişinin olduğunu bilmiyordum."
Ellerim yumruk haline gelirken kimse sesini çıkarmıyordu çünkü artık herkes bizim kavgamıza alışmıştı. "En azından ben kendi acılarımı gizlemek için başkasının yarasına tuz basacak kadar kalpsiz bir kız değilim."
Bu cümlem onu en sonunda sarsmış olacak ki sonunda bana döndü ve yüzündeki o sanki tokat yemiş gibi duran ifadeyi görmek kadar keyfimi yerine getirecek bir şey olamazdı. Bunu da şu an fark etmiştim çünkü Mayıs'ta ilk kez böyle bir etki bırakmıştım.
"En azından ben başkası sırf duygularını saklamayı çok iyi biliyor diye ona kalpsiz diyecek kadar beyin yoksunu bir kız değilim." Gözleri gözlerimin en içine işleyip sanki içime bir bıçak saplarken durmadım ve işaret parmağımı sanki tehdit edermişçesine salladım.
"Sen tam da kendini tüm duygularından arındırmış ama kendi uydurduğun bahanelerin arkasına sığınıp kendini mükemmel bir kız zanneden aptalın tekisin." Yüzüme keyifli bir sırıtış takınıp işaret parmağımı indirdim. "Ayrıca beyin yoksunu mu? Beyinsiz olmaktan bin kat daha iyidir emin ol." Şaşırmış gibi yapıp gözlerimi büyüttüm. "Aa doğru ya sende bu dediklerimi anlayabilecek bir beyin bulunmuyordu değil mi?" Dudaklarımı sanki ona üzülüyormuşum gibi büzdüm. "Özür dilerim. Unutmuşum."
Mayıs hırsla soluyup oturduğu yerde tüm bedenini bana döndürdü ve aynı benim gibi işaret parmağını tehdit edercesine salladı. "Sen uzun cümleler kurup kendini akıllı sanan salağın tekisin. Ama benim etki yaratmak için uzun cümle kurmama gerek yok çünkü bir bakışım ile seni yerin dibine sokabilirim sadece istemiyorum." Kafasını omzuna düşürdü. "Anlıyorsun değil mi?" Parmağını bir kaç kere kendi ile benim aramda sallayıp indirdi. "Bak sırf senin o boş kafana girsin diye tane tane anlatıyorum anlarsın ya?" Aynı benim gibi keyifli bir şekilde sırıtınca ikimizde aynı surat ifadesine bürünmüştük. Bunu birbirimizi sinir etmek için yapsak da ne kadar içten içe uyuz olsak da birbirimize yansıtmamak için tek bir mimiğimizi bile hareket ettirmiyorduk.
Bende onun gibi kafamı omzuma yatırdım. "Neden?" diye sorduğumda gözlerini kıstı ve devam etmemi bekledi. "Neden hep kendi kişiliğini gizleyip bu soğuk haline bürünüyorsun ki? Kendini gizlediğini sanıyorsan büyük yanılgı içindesin çünkü hepimiz senin ne kadar kalpsiz ve duygusuz bir kız olduğunun farkındayız. Biliyor musun Mayıs asla sevilmeyecek bir kızsın." Sanki sıcak bir ortamdayken kapı açılmışta içeriye birden buz gibi hava girip onun yüzünü dondurmuşçasına öylece kaldı. Bu sefer tam anlamıyla gerçekleri hatta onun bile farkında olduğu gerçeklerini yüzüne vurmuş olmalıyım ki yüzünde ki uyuz sırıtışı silinirken en duygusuz ve soğuk yüz ifadesini takınıp ilk yerinde dikleşti sonra ayağa kalkıp tam önümde dikildi.
Buz mavisi gözleri sanki bir an gerçekten beni donduracakmış gibi ürpersem de bunu ona çaktırmadım ve olduğum yerde milim kıpırdamadan en rahat duruşumla başımı kaldırıp ona baktım. "Sen." dedi dişlerinin arasından ve işaret parmağını kaldırıp az önce ki gibi salladı. Bence ikimizde dün gecenin intikamını aldığımın farkındaydık.
Birden sanki aklına bir şey gelmiş gibi işaret parmağını indirdi. Hızla arkasını döndü ve dönüşüyle savrulan siyah saçları yüzümü teğet geçti. Kollarını iki yana açıp, "Oynayalım." dedi. Herkes konunun değişme hızıyla ona öylece bakarken ben arkama yaslandım ve kollarımı göğsümde bağlayıp eserimi keyifle izledim. "Doğruluk cesaretse bile okeyim şu an. Hadi oynayalım şu oyunu. Zaten birbirimize kaynaşmamız için yer aramıyor muyduk? Harika fırsat işte. Hem birbirimizi iyice tanırız." Son cümlesi bana bakmadan söylese de bana gönderme yaptığını anlamıştım. Aklı sıra benle oynuyordu ama ben istemediğim sürece kimse bana geçmişimi anlattıramazdı.
En sonunda Ilgaz ayağa kalkınca bakışlarım hala Mayıs'ın siyah saçlarında ve bana dönük duran sırtındaydı.
Ilgaz dikkatleri üzerine çektiğinde, "Pekala bu kadar tantana yeterli başım ağrıdı. Zaten biraz daha devam etseydiniz ben evin altında ki bombalar yardımıyla sizi susturacaktım." dedi. Son cümlesiyle benim de bakışlarım ona döndüğünde Mayıs yan dönmüştü ve artık profilini görebiliyordum.
Ilgaz sırayla hepimize göz gezdirdikten sonra ellerini teslim olur gibi havaya kaldırdı ve en son bana bakınca bir adım geriledi. "Şaka. Sadece şaka. Sizde her şeyi çok ciddiye alıyorsunuz."
"Aman ne komik." diye homurdanan Mayıs'ı duymazlıktan gelip bana bakarken sırıttı. Nasıl bakıyordum da bu kadar hoşuna gitmiş olabilirdi ki? Ellerini indirdikten sonra boğazını temizledi.
Etrafa göz gezdirdikten sonra aklına bir şey gelmiş gibi koltuğun üzerinde ki kırlentlerden bir tanesini alıp havaya kaldırdı. Sanki kupa kaldırırmış gibi gururla kaldırdığı yastığa hepimiz anlamamış tabiri caizse mala bakıyor gibi bakarken Ilgaz sırıttı.
"E doğruluk cesaret bence de saçma olur. Sıcak yastık oyununu hiç duydunuz mu?"
Mayıs deli bir insanla konuşur gibi ellerini kaldırdı ve karın hizasında tutup avuç içlerini yere bakacak şekilde durdu. "Bak Ilgaz, liseli olmayalım derken ilkokul çağına dönelim diye bir şey kastetmemiştim ben."
Ilgaz güldüğünde yastığı indirdi ama hala elinde tutarken hepimize sırayla baktı. "Şimdi ciddi bir şekilde oyunu anlatacağım ve bence hepiniz oynamak konusunda hak vereceksiniz." Mayıs gözlerini devirdi. Ilgaz Kumsal'a bakıp, "Ayrıca daha demin evcilik oynamaya bile razı olduğunuzdan buna bir sorun çıkaracağınızı düşünmüyorum." dedi. Hepimizi görebileceği bir konuma geçip oyunu anlatmaya başladı. "İlk olarak ortada bir çember oluşturacağız..."
"Oynamıyorum." Mayıs lafını bölüp kesin bir dille konuştuğunda Ilgaz bıçaktan daha keskin bakışlarını Mayıs'a çevirdi. Mayıs oflayarak elini anlat der gibi öne uzatınca Ilgaz sırıttı ve anlatmaya devam etti.
"Hepimiz çember olunca ortaya biri geçecek ve..." Mayıs yüzünü buruşturdu. "O sırada çember olan kişiler yastığı birbirine elden ele verecek . Ortada ki kişi gözü kapalı duruyor olacak ve yastığın kimde olduğunu bilmeden dur diyecek. O dur dediğinde yastık kimin elinde kalırsa ortada olan kişi ona soru soracak ve bu soruyu cevaplamak zorundasınız." İşaret parmağını bize salladı. "Vallahi mızıkçılık falan istemiyorum uğraştırmayın beni."
"Çok özelimize girilmeyecekse okeyim ben."
Mayıs'ın bakışları cümlemin ardından bana döndü. "Zaten anlaşmada ki maddeler varken en fazla ne sorabiliriz ki?"
İlk ben sonra da Mayıs sırayla gözlerimizi devirdiğimizde Ilgaz bu hareketimize gülmemek için dudaklarını birbirine bastırmış bir pozisyonda bakıyordu. Muhtemelen şu an birbirimize ne kadar benzediğimiz gibi saçmalıkları düşünüyordu.
"Her neyse sonra da soru sorulan kişi ortaya geçecek ve oyun böyle devam edecek. Alın size birbirinizi tanımak için gül gibi fırsat işte. Sorun istediğiniz soruyu merak ettiklerinizi öğrenin."
Son cümlenin ardından kimseye ağzını açma fırsatı bile vermeden Mayıs birden yere oturdu ve hepimiz ona şaşkınlıkla bakarken o umursamazlıkla konuştu. "Hadi, hadi çok uzatmayın çember oluşturun çevremde. Ben başlarsam oynarız bu oyunu."
Kimse ses çıkarmadan yavaş yavaş yere çember şeklinde oturmuştu ve herkes yerini almışı. Mayıs çemberin ortasındayken sağımda ki Ilgaz hala elinde yastığı tutuyordu.
Birden Afet lafa atladı. "Yastığın yönünü istediğimiz gibi değiştirebiliyor muyuz?
Cenk ona bunu gerçekten sorup sormadığına inanamayan gözlerle bakarken Afet bunun farkında olsa da ona göz ucuyla bile bakmayıp tebessüm ederek Ilgaz'a bakıyordu. Ilgaz sırıtarak, "Hayır tek yön." dedi.
Afet'in bunu neden sorduğunu ya da Ilgaz evet deseydi amacının ne olduğunu anlamamıştım ama bu sanırım sadece onun ve Ilgaz'ın anlayabileceği bir konuydu. Bu yüzlerinden okunuyordu ama Cenk de dahil herkes ikisine anlamsız gözlerle bakıyordu.
Sağımda Ilgaz, solumda ise Tulip vardı. Ilgaz'ın diğer yanında Tutku, onun yanında Kumsal, Kumsal'ın yanında tabii ki asla şaşmaz Afet, Afet'in yanında hemen önce Cansel otursa da Cenk'in yer değiştirme istekleri üzerine artık Cenk, Tulip ve Cenk'in arasında da Cansel oturuyordu.
Mayıs ortamızda sıkılmış gözlerle Ilgaz'a bakarken bakışları elinde tuttuğu yastığa kaydı. "Artık başlarsanız sevinirim." En sinir bozucu ses tonuyla konuşmasına Ilgaz da aynı sinir bozuculuğuyla karşılık verdi.
"Az önce oynamıyorum diyordun ama neyse. " Mayıs gözlerini devirdiği sırada Ilgaz'ın sırıtışı büyüdü. "Gözlerini kapatacak mısın kara böcek? Oyunun kuralları malum."
"Bir gün o sürekli sırıtan ağzına kara böcekler dolar umarım." Homurdanarak gözlerini kapatan Mayıs'ın ardından ben de ağzımın içinde, "Umarım." diye homurdansam da bunu kimse duymamıştı. Tabii ki kaşları şaşkınlıkla havada duran Ilgaz haricinde. Adamın kulakları baykuş kulağı gibiydi maşallah, her şeyi duyuyordu. Ona ne dermiş gibi bakıp kafamı salladığımda tekrar sırıttı ve ben o an sırf o biraz daha sırıtmasın diye ağzını dikmek, yapıştırmak ve bildiğim tüm yöntemleri denemek istedim.
Mayıs, "Başlamadınız mı daha?" diye sorduğunda kaç dakikadır o şekilde durduğumuzu merak ettim. En sonunda göz kontağını kesince Ilgaz, "Başladık." diyerek yastığı bana verdi. Bende hızlıca Tulip'e verdiğimde yastık saat yönünde elden ele geçti.
Oyun ne kadar çocukça dursa da aslında birbirimiz hakkında merak ettiğimiz soruları sormamız için iyi bir fırsattı. Sorun şu ki, şu an fark ediyorum ben kimse hakkında bir şey merak etmiyormuşum. Ortaya geçsem kime ne soracağımı gerçekten biliyordum.
Tabii ortaya geçmekten önce ilk soru sorulan kişi olmak istemezdim. Hele Mayıs tarafından asla istemezdim. Birden Mayıs, "Dur." dediğinde elimde ki yastığı Tulip’e uzatıyordum ki Mayıs'ın dur deyişiyle Tulip geri çekildi ve yastık elimde öylece heykel gibi donup kaldım.
Mayıs gözlerini açıp bana baktığında yüzünde sinsi bir sırıtış belirdi. Kaşlarımı çattım ve tam dudaklarımı açıp itiraz edeceğim sırada Mayıs ağzıma gelen tüm kelimeleri geri yolladı. "Hislerim kuvvetlidir tatlım." Kaşlarım daha fazla çatıldığında yastığı kucağıma koydum ve çenemi yukarı dikip ona iddialı gözlerle baktım. Sanki bu hoşuna gitmişçesine yüzünde ki o sinsi gülümseme daha fazla büyüdü. Bir süre düşünür gibi yaptı ama sorusunu çoktan planladığına emindim. Yastığın nasıl bende durduğunu ise düşünmek bile istemiyordum.
"Bankada ki para nereden geliyor?" Birden hiç ama hiç beklemediğim şekilde sorduğu soruyla dudaklarım yalan için aralandıysa da o bunu engelledi. "Yalan da yok. Değil mi?" Soru Ilgaz'a yönelikti ve Ilgaz kafasını aşağı yukarı sallayarak bunu onaylamıştı.
Kaşlarım daha fazla çatılırken sinirli bir kaç soluğu dışarı bıraktım ve gözlerimi kısarak ona baktım. Soracak soru kalmamış mıydı? Ayrıca yalan söylesem kim anlardı ki? Tamam, yalan yok biz bir ekipsek yalan olmamalı. Dudaklarımın arasından kendimi sakinleştirmek istercesine bir soluğu dışarı bıraktım. Bir kez yutkundum ve dudaklarımı nemlendirip buz mavisi gözlerine en dik duruşumla baktım. "En yakın olduğum insandan." Sadece bunu diyebildim. Gerçekten en yakınım o muydu?
Mayıs kafasını omzuna düşürüp, "O kim?" diye sordu.
Onu taklit ederek kafamı omzuma düşürdüm. "Tek soru hakkın olmalı. Değil mi?" Sorum Ilgaz'a yönelikti. Mayıs'ın bakışları Ilgaz'a döndüğünde görmesem de Ilgaz'ın beni onaylayan bir hareket yaptığını anladım ve Mayıs gözlerini devirip sinirle yerinden kalktı. Bende yerimden kalktığımda birbirimize doğru yürüdük. Yastığı ona uzattığımda tutup benimle birlikte çekti. Ve dudaklarını kulağımın yakınında sabit tutup sadece benim duyabileceğim şekilde fısıldadı. "Merak etme bu daha başlangıçtı. Bugün seni bu oyuna oturduğuna pişman edeceğim."
Yastığı alıp giderken bende sanki söylediklerinin bir etkisi yokmuşçasına umursamaz bir şekilde omuz silktim ve ortaya geçtim. Başımı arkaya doğru atıp gözlerimi kapattığımda aslında bunun bir kumar olduğunu şu an fark ediyordum. Mayıs ve benim aramda ki bir kumar. Herkes için bir oyun bizim için birbirimizi devireceğimiz bir fırsat...
Belirli bir süre geçtikten sonra, "Dur." dedim. Sesim boş salonda neredeyse yankı yapacakken ilk gözlerimi araladım ve tavan ile bakıştıktan sonra kafamı indirip herkese sırayla baktım. Yastığın önümde ki kimsede durmadığını fark edince oturduğum yerde 180 derece dönüp arkamda ki dörtlüye göz gezdirdim ve yastığın Kumsal'da durduğunu fark ettim.
Bir süre soru düşündükten sonra aklıma ilk gelen soruyu sordum. "Neden motor kullanmaya başladın?"
Kumsal bu kadar basit bir soru beklemiyormuş gibi ilk dudaklarını büktü sonra da kafasını sallayıp konuştu. "Nedeni yok." Tek elini saçının yan tarafından tarıyormuş gibi geçirdi ve uzun saçlarının dibinden uçlarına doğru hareket ettirdi. "Hep hızı ve heyecanı seven bir kız olmuştum. İlk fırsatta denemem gereken bir şeydi zaten. Ayrıca çok küçük yaşlardan beri de hayalimdi."
Cevabından tatmin olmuşçasına kafamı aşağı yukarı sallasam da umurumda bile değildi. Öylesine geçiştirmek için sormuştum çünkü gerçekten merak etmiyordum. Kumsal ile yer değiştirmemizin ardından tekrar yastık elden ele dolaşmaya başladı.
Oyun aynı seyirde devam ederken Kumsal'ın, "Dur." komutuyla yastık Cenk'in elinde öylece kaldı. Afet hemen yanımda gülmemek için dudaklarını birbirine bastırmıştı bile.
Kumsal gözlerini açıp Cenk'e döndüğünde gözlerinde haylaz bir çocuğun pırıltıları vardı. Onun aksine Cenk oldukça baygın gözlerle Kumsal'a bakıyordu. Kumsal’ın dudakları tek tarafa doğru kıvrılırken, "Sanırım gerçekten altıncı hissim kuvvetliymiş." diye mırıldandı. Sonrasında bir kaç öksürük ile boğazını temizleyip ciddiyete büründü. "Madem daha demin para konusu açılmıştı. Bende soriyim sen nasıl bu yaşına kadar hem kendine hem kardeşine baktın. Sakın para kazanarak ve benzeri mal mal cevaplar verme ciddi ciddi o paranın nereden geldiğini söyle." Cümlesini noktayı koymasının ardından dudaklarında haylaz gülüşü yerini aldı. Bakışlarım Cenk'e kaydığında az önce ki baygın bakışlarından eser kalmadığını fark ettim. Çenesini kitlemiş öfkeyle Kumsal'a bakıyordu. Bakışları Afet'e kayınca Afet omuz silkti ve Cenk sorunun ardından beri tuttuğunu nefesini serbest bıraktı.
Başını yere eğerken, "Size güvenebileceğimi nereden bileyim?" diye sordu. Başını kaldırdığında tek kaşını kaldırmış şekilde hepimize teker teker baktı.
Mayıs laf sokma fırsatını asla kaçırmadan, "Bence aramızda tek güvenemeyeceğiz kişi Tulip olabilir. Sonuçta hakkımızda oldukça merak ettiği şeyler olmalı." diye imayla konuştu.
Kimse Mayıs'ı tiye almadı. Ilgaz derin bir nefesi içine çekti ve konuşacağı sırada Afet sözü devraldı. "Bunu sözleşmeye herkes birbirini koruyacak maddesini koyan adam mı soruyor?"
Cenk'in bakışları Afet'e döndüğünde yutkunduğunu gördüm. Afet güven vermek istercesine başını aşağı yukarı sallayıp gülümsedi. "Birbirimize güvenmeden ekip olamayız." Mayıs yine dalga geçercesine kısa bir gülüş atsa da kimse onu umursamadı.
Cenk kafasın aşağı yukarı salladı ve kimseyle göz teması kurmadan karşıda ki duvara bakarak konuştu. "Çalarak." Herkes tek kelimeyle lal kesilmişti. Ortamı yine bizim sessizliğimiz yani Kankırmızısı Sessizliği kaplarken normal bir insana kısa gelecek o süre bize sanki yıllar geçmiş gibi gelmişti. Eminim herkese böyle gelmişti çünkü biz aynıydık. Ne kadar inkâr etsek de, kavga etsek de biz aynıydık.
Cenk bir kez daha yutkunduğunda, "Banka soyuyorum." dedi birden. Bu sefer Ilgaz sessizliğini koruyamadan dikkatli gözlerle Cenk'e baktı.
"Her ay hatta neredeyse her hafta haberlere çıkan o tek başına binlerce banka soyan beyaz kar maskeli adam sen miydin?"
"Gerçekten o sen miydin? Yemin ederim hep merak etmiştim. Neden o kar maskesi beyaz?" Tulip'in sanki önemli olan tek nokta buymuş gibi sorduğu soruya Cansel cevap verdi.
"Annem ile birlikte küçükken yapmıştık. Babam için. Küçük çocuk aklımla geri geldiğinde rahat sokağa çıksın diye. Herkes ona nefret yağdırmasın diye."
"Baban... Yani babanız..." Tutku başladığı cümlenin devamını getirmedi. Yine de Cenk sorusunu anlayıp cevap verdi.
"Sokakta vücudu beş parçaya ayrılmış olan kadın cinayeti." Yutkundu. "Babamın üstüne kalmıştı." Sesinde nefret vardı öfke vardı ama en çok intikam vardı. Onları bu hayata mahkum eden insanlardan almak istediği intikam.
Ortam yine bizim sessizliğimize gömülürken sanırım herkes kendi içinde konuyu kapatma ateşkesini imzalamıştı.
Aynı sessizlikle Kumsal ve Cenk yer değiştirince bakışlarım Ilgaz'a kaydı. Sanki hissetmiş gibi onun da bakışları bana kaydığında garip bir şekilde bakışlarımızla konuştuk. Gözlerinden gördüm, o da bunun bu şekilde olacağını düşünmemişti. Tek istediği eğlenmemiz ve birbirimizle kaynaşmamızdı. Ama unuttuğu bir şey vardı; Biz ve peşimizde sürüklediğimiz karanlık tarafımız her zaman bir kara delik gibi tüm mutluluklarımızı içine çekecekti. Mutlu olabilirdik ama bu çok kısa sürerdi.
Aynı sessizlikle oyun devam ederken yastık bu sefer Tulip'te durduğunda Kumsal kafasını Afet'in omzuna yasladı ve oyunu seyretmeye koyuldu. Sanırım az önce zevk alarak sorduğu soru için o da pişmandı. Cenk'in yorgun bakışları yastığa sonra da Tulip'e döndüğünde hiç düşünmeden konuştu.
"Teyzen ölmüşken neden yurt dışına geri dönmek istedin?" Soruyu öyle düşünmeden sormuştu ki birden bunu kendisinin sorduğuna Cenk bile şüphe etmişti.
Tulip yutkundu ve "Orada kurulu bir düzenim olduğu için." dedi. Sesi kısık çıkmıştı.
Mayıs hiç bir şeyi umursamadan, "Neden Türkiye'ye geldin o zaman?" diye sorduğunda aslında sorusu gayet mantıklıydı ama şu an gerçekten bu negatif ortamda daha da içimizi karartacak bu soruya gerek yoktu.
Kendimi tutamayıp ortaya atıldım. "Birincisi sana ne Mayıs. İkincisi tek soru soruluyor tek soru sorulmasa bile soru sorma sırası sende değil."
Gözlerini devirdiğinde garip bir şekilde ses çıkarmadı. Aynı sessizlikle Tulip ve Cenk yer değiştirdiğinde yastık tekrar elden ele dönmeye başlamıştı. Eminim ki şu an herkesin kafası fazlasıyla doluydu. Ben bile bir an nasıl eğlenmek için oturduğumuz bu ortamın bu hale geldiğini sorgulasam da sonrasında bizim Kankırmızısı ekibi olduğumuzu hatırladım. Bizim rengimiz bile uğursuzdu nasıl mutlu olabilirdik ki?
Yastık elime geçince birden Tulip, "Dur." dedi. O an çığlık atmak istedim desem yeridir. Gerçekten ben böyle şansın içine edeyim ama ya.
Tulip'in bakışları beni bulduğunda bir süre düşündü. Bu süre kimisine uzun, kimisine kısa gelmişti. Ben ise sanırım zaman algımı yitirmiştim. "Hiç ölmek istedin mi?"
Tulip'in beklenmedik sorusuyla gözlerim irileşti ve ona şaşkın bir şekilde bakarken bir süre yüzünü inceledim. Hayır, bu soruyu öylesine umursamaz bir şekilde sormuştu. Hiç bir şey bildiği yoktu. Bilemezdi değil mi?
Yüzümde ki şaşkınlığı gizlemeye çalışarak umursamaz görünmeye çalıştım. Boşa çabaydı herkes az önce ki şok olmuş ifademi görmüştü. Yine de omuz silktim ve ses tonumu en umursamaz şekilde ayarladım. "Evet..." Cümleye devam edecektim ama sesim titriyordu. Cümleye devam edecektim ama gözlerime yine aynı görüntüler doluyordu. Hayatıma devam edecektim ama hayatıma o giriyordu...
Kafamı iki yana sallayıp düşüncelerimi kovmaya çalıştım. Tam şu an ilacıma ihtiyacım vardı. Mayıs'ın sesi az da olsa beni kafamın içinden çıkardı ve boğulmaktan kurtardı. "Ne yani herkes uzun uzun açıklarken sıra bu kıza geldiğinde tek kelimeyle kapatacak mı konuyu?" Bana sataşması bile işime gelirdi şu an en azından kafamın içinden çıkmış olurdum.
Tam dudaklarımı nemlendirip cevap vereceğim sırada Tulip konuştu. "Soruyu soran benim ve gayet ikna oldum cevabına."
Mayıs ikimizi de küçümser bir şekilde gülünce Tulip'le yer değiştirdik. Yastığı ona verirken istemsiz bir şekilde ona teşekkür eden gözlerle bakmıştım. Aslında kendim de kurtarabilirdim kendimi az önce ki durumdan. Her neyse deyip ortaya oturdum ve yine az önceki kafamı arkaya atıp gözlerimi kapattım.
İşte tek bir hareketimle gözlerimi kapatmamla yine görüntüler zihnimde belirdi. Sertçe yutkundum ve kafamı şiddetle iki yana sallayıp kendimi ana bırakmaya çalıştım. Şu an olmazdı sekiz kişinin ortasında çaresiz bir kız gibi görünemezdim. Tek bir soru beni yıkamazdı değil mi? Yıkmamalıydı.
Kendimi tamamen düşüncelerden kurtarıp ana bırakmak için birden, "Dur." dedim. Sesim beklediğimden yüksek çıkmıştı. Bu komutu kendi düşüncelerime mi vermiştim yoksa onlara mı bilmiyordum. Kafamı aşağı eğip ilk kucağımda ki ellerime baktım. Bulanık gören gözlerim normal görüşüne döndüğünde kafamı kaldırdım ve olduğu yerde taş kesilmiş oturan ekibe baktım. "Sesim yüksek çıktı. Kusura bakmayın..." diye fısıldadığım da bir kaçı kafasını salladı. En sonunda oynadığımız oyunu hatırlayıp yastığın kimde durduğuna baktım.
Afet elinde ki yastıkla bana endişeli gözlerle bakıyordu. O kadar mı kötü görünüyordum? Yutkunup gülümsemeye çalıştım. O da bana gülümsediğinde kendimden beklemediğim soru dudaklarımdan döküldü. "Küçükken hiç evden kaçtın mı?"
Neden bunu sormuştum? Neden kendime engel olamıyordum? Tek istediğim şu an buradan def olup gitmekti. Ne olurdu ki bir kere kendi geçmişimi başkasına yansıtmasam?
Afet yutkundu ve sanki o an, anlık, bir anlık, saliselik bir zaman diliminde mavi gözleri buğulandı ama bir kaç göz kırpışıyla kendini toparladı. Kafasını yana yatırıp bana baktı. "Kaçtım. Bir çok kez. Evet, kendi evimden annem ve babamdan. Daha çok kavgalarından zihnime dolan dayanamadığım seslerinden. Ama kaçamadım da hep buldular. Her seferinde..." Yutkundu ve gözlerini yumdu. Olduğu yerde dikleşti. Kumsal ona destek olmak istercesine kollarını omzuna sardı. "Boş versene sorunun cevabı evet kaçtım. Bu kadar."
Başımı ağır ağır aşağı yukarı salladığımda Afet ile yer değiştirdik. Eğer oyun devam edecekse tek isteğim bir daha ortaya geçmemek çünkü ben can yakıyordum. Gerçekten neden o soruyu sorduğumu bilmiyordum. İlk kez içimde ki ses bana zarar verecek bir davranış sergilememi istemişti. Hayır, bana değil Afet'e. Doğruya ben zaten çevreme zarar veren bir kızdım, değil mi?
Oyun devam ederken bu kez yastık Ilgaz'da durdu. Afet gözlerini açıp Ilgaz'a baktığında bir saniye bile düşünmedi ve bence hepimizin merak ettiği o soruyu sordu. "Bu ekibi neden kurdun? Gerçekten neden kurdun? Bu imkanlar altında tek başına da intikamını alabilirdin Ilgaz. Bize muhtaç değildin daha iyi adamlar tutabilirdin. Hiç biri de emrinden çıkmazdı. Tamam Mayıs kuzenin olabilir ama peki ya biz?"
Ilgaz'ın bakışları ilk önce Afet'te oyalandı sonra sırayla hepimize baktı. Sıra bana geldiğinde göz temasımız biraz uzun sürse de zorlukla koparabilmişti aramızda ki bağı.
"Yalnızdım..." diye fısıldadığında herkes şaşırsa da ben sadece kafamı omzuma düşürüp onu dinledim. "Tutku var evet ama ben yine yalnızdım. Ev sessizdi. Kimse yoktu. Amacım intikam almak evet. Bunun için adamlarda tutabilirdim ama onlarla ekip..." Kafasını iki yana salladı. "Bir aile olamazdık. Belki asla olamayacak bir şeyi diliyorum ama ben tekrar bir ailem olsun istiyorum. Çocukça bir istek olabilir ama neden biz mutlu olamayalım ki? Hepimiz yalnız değil miyiz? İntikam alamasak bile neden ömrümüzün bir kısmında mutlu olmayı denemeyelim ki?"
Düşünmeden kurmuştu bu cümlelerini çünkü tıkanmıştı. Duraksamadan anlatmamıştı. Gözlerini sıkıca yumdu ve geri açtığında tekrar sırıtmaya çalışsa da gözlerinde ki hüznü gizleyemedi. O an anladım aslında o her zaman acılarını gizlemek için sırıtıyordu. Ya da... Hayır diğer seçenek olamazdı. O bana özel kalmalıydı. Neden benden başka bir insan sırf diğer insanlar onu sevmesin diye sinir bozucu bir kişiliğe bürünürdü ki? Neden her insanın gideceğini düşünüp onlarla bağ kurmak istemezdi? Neden belki bir gün ben gidersem onlar üzülmesin diye düşünüp kimseyi kedine bağlamazdı ki? Hayır bunları sadece ben yapıyordum. Bu salaklıkları başka bir insan yapamazdı. Hayır, salaklık değil akıllı bir kızım ben. Kendimi sevmeliyim...
Gözlerimi açığımda ne süredir kapalı tuttuğumu bile bilmiyordum. Ilgaz ve Afet çoktan yer değiştirmişti. Yastık tekrardan elden ele giderken benim tek ihtiyacım olan ilacımdı kafam çok dolmuştu. Nefes alamıyordum, düşüncelerim beni boğuyordu. Acılarım değil, yaşadıklarım değil, acılarımı ve yaşadıklarımı düşünmek beni boğuyordu.
Derin bir nefesi ciğerlerime doldurduğumda Ilgaz'ın "Dur." dediğini duydum. Yatık bende değildi ama ben bakışlarımı kucağımdan başka bir yere indiremiyordum. Tek istediğim ilacımı içmekti. Kendime gelmem lazımdı. Kaldıramıyordum, fazlaydı. Düşüncelerim birbirine girmişti. Uyumak istiyorum, kabus göreceksem bile sadece uyumak istiyorum. Kafam boşalsın istiyorum.
Gözlerimi sıkıca yumup açtığımda yastığın kimde durduğuna baktım ve o an Tutku ile göz göze geldim. Kendimi ana bırakmak istedim ve seslerin kafama dolmasına izin verdim.
Ilgaz yine sırıtıyordu ama bu sefer tüm duygularını gizleyebiliyordu. "Ne yani şimdi ben kendi kardeşime mi soru soracağım? Ee ben zaten her şeyini biliyorum."
Tutku oflayarak kafasını iki yana salladı. "Sen biliyorsun abi." Elleriyle bizi gösterdi. "Onlar değil."
Ilgaz kafasını aşağı yukarı sallayarak bir süre ne soracağını düşündü. Kısa bir süre sonra parmağını şaklatarak, "Buldum." dedi. Yüzünde ki gülümseme solarken, "En çok kimi özledin?" diye sordu. Sanki bunu bizim olduğumuzu unutup sormuştu.
Tutku yutkunduğunda sadece abisinin gözlerinin içine bakıyordu. Ilgaz'ında Tutku'dan farkı yoktu. Sanki gözleriyle konuşuyorlardı ama Tutku düşüncelerini sesli dile getirmesi gerektiğini hatırlamış gibi içine sesli bir nefes çekti.
"İnsan tanıyamadığı birini özleyemez abi. En azından babamı tanımıştım." Gözünden tek bir damla yaş düşünce elinin tersiyle hızla sildi ve tek kelime etmeden hızla oturduğu yerden kalkıp evden çıktı. Aslında cevabı açıktı.
Gözlerim Ilgaz'a kaydığında o da sorduğu sorudan bin pişman bir şekilde tek elinin avucunu yere yaslamış yüzü de yere eğik gözlerini kapatmış duruyordu.
Kumsal hiç bir şey demeden oturduğu yerden kalktı ve Tutku'nun arkasından çıkışa ilerledi. Kimse sesini çıkarmıyordu. Eğlenmek için oynadığımız bu oyun nasıl bu hale geldi bence bunu kimse bilmiyordu. Cansel ve arkasından Cenk'te çıkınca kimseden çıt çıkmıyordu.
Dağılmıştık, harap olmuştuk, farkında olmadan, bilmeden sorduğumuz sorularla birbirimizin içinden geçmiştik. Kelimeler bir insana zarar verebilir miydi? Bizim kelimelerimiz de cümlelerimiz de herkese ve her şeye zarardı. Aslında biz her şeye zarardık. Hepimiz kendimizi bir hata olarak görüyorduk çünkü hayatımız mahvolmuştu. Mutluluk duygusunu tatsa da doğru düzgün hatırlamıyorduk. Kim bilir belki biz mutlu olmayı bile hak etmeyen dokuz gençtik. Belki de sadece acı çekmek için gelmiştik bu dünyaya. Belki biz acı çektikçe başka insanların acıları azalacaktı. Neden ama neden herkes eşit acı çekmiyordu ki? Bizim hayatımız mahvolurken neden bazıları en mutlu saatlerini geçiriyordu şu anda? Bu düşüncelerim bencillik miydi? Ben bencil miyim? Sanırım...
Afet'te oturduğu yerden kalktığında kimseye bakmadan yanımızdan ayrıldı. Eğer yanlış görmediysem ağlıyordu. Umarım yanlış görmüşümdür. Az önce ona sorduğum soru, onu çok mu derinden etkilemişti. Ben sanırım baştan aşağı bir hataydım. Kimseyle bağ kurmayı hak etmiyordum. Tek yaptığım zarar vermekti.
Omzuma birinin dokunduğunu hissettiğimde hızla kendimi geri çektim ve başımı kaldırıp kim olduğuna baktım.
Tulip az önce ki hareketimden dolayı irileşmiş gözlerle bana bakıyordu. "Sadece..." Sesim fısıltı gibi çıktığında bir kaç öksürükle düzelttim. "Temas sevmiyorum."
"Anladım." Başını salladı. "İyi misin? Sana yanlış bir soru sormadım değil mi? O andan beri iyi değilsin."
"Hayır." Yalan söyledim, ne zararı vardı ki. "Onunla ilgisi yok." Ben neden Tulip'in bana yaptığı bu konuşmayı gidip Afet'e yapamıyordum mesela? Ne eksiğim vardı benim? Neden insanlarla iletişime geçemiyordum ki, ne engelim vardı?
"Peki." Dudaklarını ıslattı. "Odaya geçiyorum ben."
Kafamı aşağı yukarı salladım. "Gelirim bende birazdan." Anlayışla gülümsedi ve yanımdan ayrıldı. Garip, hala Tulip’e karşı önümde buzdan duvarlar var gibi hissediyordum. Oysa ki o şu ana kadar tanıdığım en sıcakkanlı insan olabilirdi.
Bakışlarım Ilgaz'a kaydığında az ilerisinde sırtını koltuğa dayamış tek ayağını uzatmış, tek ayağını dizinden kırıp bir kolunu kırdığı dizinin üzerine atmış onu izleyen Mayıs'ı gördüm.
Ilgaz ise hala aynı pozisyondaydı ama artık kafasını kaldırmış karşısında ki duvarı izliyordu. Mayıs benim orada olmamı umursamıyormuş gibi en acımasız sesiyle konuştu.
"Mutlu musun? Değilsin tabii ki." Ilgaz ile konuşuyordu ama benim onu duyduğumun da farkındaydı. "Yalnız hissetmemek için kurduğun ekipte ki herkes mahvolmuş durumda Ilgaz. İçlerini rahatlatmak için intikam masalını uydurdun ama bu intikam sadece bize yaşadığımız acıları hatırlatıyor. Her şekilde hepimizin amacı olsa da böyle mutlu değiliz zorlama." İçine bir nefes çekti geri bırakırken konuşmaya devam etti. "Mutlu olmamız için yaptığın her şey sen de dahil herkesi tüketiyor. Bilmeden sorduğumuz sorular her birimizin içini parçalıyor. Zorlama biz sadece ekibiz, bizden bir aile çıkmaz. Sadece alacağımız intikama odaklan bence." Mayıs olduğu yerden kalkıp Ilgaz'ın omzunu sıvazladıktan sonra salondan çıktı. O an fark ettim Mayıs'a hiç bir soru sorulmamıştı. Tabii ya hiç bir şey yüzüne vurulmayınca en rahatımız o oldu. Bu konuyu sonra düşünecektim. Eğer bir şeyleri sonraya ertelemezsem kafam patlayacaktı çünkü tek hissettiğim şu an kafamın patlayacak gibi olan ağrısıydı. İlacımı içmeliydim...
Sertçe yutkunup ayaklandığımda ne yapacağımı bilemedim. Ilgaz'ı öylece bırakıp gidebilir miydim? İlacımı almam lazımdı, kendi kafam yerinde değilken başkasını toparlayamazdım.
Ilgaz hala oturduğu yerde kafasını kaldırıp bana bakınca sertçe yutkundum. Gözleri yanımda kal der gibi bakıyordu. Sanki onu teselli etmeme ihtiyacı var gibiydi. Ben teselli etmeyi bilmiyorum ki. Ağzımı açıp öğretseler de öğrenmek istemedim diyemiyordum.
O an orada öylece dikildiğim için kendimden nefret etmek istedim ama yapamazdım. Nefes alış verişlerim hızlanırken tek ihtiyacım olan ilacımdı çünkü kafamda ki sesler çoğalmaya başlamıştı.
Ilgaz bana öyle bir bakıyordu ki... Sanki kimse bana bir seçenek sunmasa da o an orada iki seçeneğim varmış gibi hissettim. Ilgaz'a elimi uzatıp onu oradan kaldıracaktım ya da arkama bakmadan çekip gidecektim.
Bir an bile göz temasını kesmedik. O yalnız kalmak istemiyordu. Alışmış olabilirdi ama yalnız kalmak istemiyordu belki de korkuyordu.
Elim hafifçe öne doğru uzandı. Bakışları elime kaydığında kafamı hızla iki yana salladım elimi geri çekip arkamı döndüm ama ilerleyemedim. Arkamdan baktığını hissediyordum ama konuşmadım, konuşmadı.
Daha fazla orada duramadım hızla salondan ayrıldım ve merdivenleri çıkmaya başladım.
Her basamak bir gerçek. Hayır, her basamak bir bahane.
Onun elini tutamazdım ki ben temas sevmiyordum. Hayır, onun elini tutamazdım çünkü bunu bana yapan herkes gitmişti.
Onu teselli edemezdim çünkü kimse bana öğretmemişti. Hayır, onu teselli edemezdim çünkü nasıl teselli edildiğini bilmiyordum. Öğretmişlerdi ama ben bencildim dinlememiştim.
Hem ben çevreme zarar veriyordum ona bir yararım dokunmazdı ki. Hayır, ben kendime zarar vermemek için çevremi incitiyordum, bu da benim elimde ki bir tercihti ama ben tercih etmiyordum.
Kafamı iki yana sallayıp merdivenleri daha hızlı çıktım. Sıralayabileceğim daha bir çok bahanem... Hayır, gerçeklerim vardı ama bunu yapmamalıydım. Tek yaptığım zarar vermekti. Hem kendime, hem çevreme...
Odaya girdiğim an Tulip'e bakmadan hızla çantamın içinden ilacımı aldım ve üç tane birden ağzıma attım. Suya ihtiyaç duymadan hepsini yuttum.
Sadece kafamda ki sesler sussun istiyordum. Artık düşüncelerim birbirine girmemeliydi. Geçmiş, geçmişte kalmalı o görüntüler artık gözlerimin önüne gelmemeliydi.
Tulip'e baktığımda ellerini iki yanına bastırmış yatağın üzerinde otururken çatık kaşlarla beni izliyordu. Sadece omuz silktim ve o da huzursuzca, zorla gülümseyip yatağa yattı.
Kafamın içinde ki her şeyin; seslerin, düşüncelerin, görüntülerin silindiğini ve gittiğini hissettiğimde nefes alış veriş hızlarım normale dönmüştü.
Bir süre yerde o şekilde oturduktan sonra kendimi yatağa attım. Cenin pozisyonunu alıp üzerimi örtmeden gözlerimi yumdum. Sanırım henüz gece olmamasına rağmen herkes dinlenmek istiyordu.
Tulip yanımda telefona bakıyordu, aşağıdan motor sesi geliyordu, yan odadan gülüşme sesleri. Herkes kendini teselli etmenin bir yolunu buluyordu.
Ilgaz hariç... Benim ilacım vardı. Onun neyi vardı? Hayır, şu an onu düşünmem büyük bir hata olmalı. Ben sadece kendimi düşünmeliyim, tüm sevgimi kendime harcamalıyım.
İlacın etkisiyle gevşeyen bedenimi serbest bıraktım. Sırtım yatakla buluştuğunda bakışlarım tavana kaydı. Tavanı izlerken bir süre sonra ağırlaşan göz kapaklarımı tutamadım ve kendimi uykunun ve yeni kabusların kollarına bıraktım.
Hislerim uyandığımda her şeyin düzeleceğini söylüyordu ve hislerim beni hiç yanıltmazdı. Hislerime güvenerek uyudum. Sanırım bu dünya da tek güveneceğim şey hislerim olacaktı yani yine kendim. Sanırım ben hayatım boyunca kendime dayanıp yaşayacak bir kız olacaktım. Ne hiç kimse beni hak edecekti ne de ben kimseyi hak edecektim.
...
Kabuslarla dolu derin ama kısa süren bir uykudan Tulip'in çağırmasıyla uyandım. Garip ama aldığım ilaca rağmen en ufak seste bile uyanmaya başlamıştım.
Kendime gelmek için kısa bir duş aldım ve saçlarımı tarayıp üzerime açık gri renk bir boğazlı kazak geçirdim. Altıma bacaklarımı sıkıca saran siyah kotumu giydikten sonra banyodan ayrıldım.
Aşağı indiğim sırada herkes her ne yaptıysa kendini avutmayı başarmış gibi duruyordu. Ilgaz bile... Yazılı bir sözleşme olmasa bile herkes bugün yaşananları hiçe saymak konusunda sözleşmiş gibiydi.
Bende ortama ayak uydurdum ve salonda ki tekli koltuğa kendimi bıraktım. Herkes geldiğinde Ilgaz konuşmasını yapmaya başlamıştı bile. "Artık bence bu ekibin kurulma nedenini unutmadan iş başına koyulmalıyız. Zaten size karargah kurdurduğumu söylemiştim. Şimdilik orayı size göstereceğim sonrasına ise yarın karar veririz."
Kimse ses çıkarmadan Ilgaz'ı kafasıyla onaylarken Ilgaz salondan çıkıp evin çıkışına doğru yöneldi. Herkes sırayla yerinden kalkıp Ilgaz'ı takip ederken sessizce ilerliyorduk. Evden çıktığımız an Ilgaz bahçeden dışarıya çıkmamıştı ve hemen evin sol tarafına yönelmişti. Kimseden ses çıkmazken Ilgaz'ı takip etmeye devam ediyorduk. Birden evin hemen bitişiğinde olan merdivenleri görünce gözlerim şaşkınlıkla irileşti. Bu merdivenler ne zamandan beri buradaydı?
Yerin altına doğru uzanan merdivenlerden inerken kimse nereye gittiğimizi sorgulamıyordu. Merdivenlerin sonuna geldiğimizde çift kanatlı kapıyı iki yana iterek açıp içeri giren Ilgaz'ın peşinden karınca sürüsü gibi içeri girdik. İlk karanlık olan yeri birden ışıklar aydınlatınca gözlerimi ışığa alışmaya zorladım ve sonra etrafı incelemeye koyuldum.
Neredeyse ev kadar geniş olan karargah zaten evin altında bulunduğundan oldukça genişti. Ortada dokuz kişilik dikdörtgen bir toplantı masası, etrafında ise sandalyeler bulunuyordu. Hemen karşısında dev bir beyaz perde ve tavanda da projeksiyon bulunuyordu. Masanın biraz gerisinde altı adet üzerinde bilgisayarların kurulu olduğu tek kişilik masalar ve sandalyeler vardı. Sanki bir iş yerindeymiş gibi hissettiren geniş ortamda iki tane daha kapı bulunuyordu. Yavaşça kapılara doğru yürüdüğümde birinde tamamen ağırlık vb. aletlerin bulunduğunu diğerinde ise geniş bir alan ve kum torbası olduğunu gördüm. Ne işe yarayacağını sorgulamayacaktım bile çünkü her türlü işimizi görebilirdi. Sonuçta Fransa'da ne gibi bir ortamla karşı karşıya geleceğimizi bilmiyorduk.
Herkes benim gibi ortamı inceledikten sonra tekrar toplantı masasının yakınında toplandık ve Ilgaz tekrar konuşma işini devraldı. "Burada gerekli araştırmaları falan yapacağız zaten anlamışsınızdır. Diğer odalarda ise gideceğimiz yerde gerekli olacak, işimize yarayacak olan çalışmalarımızı gerçekleştireceğiz. Şimdilik çalışmaya başlamayacağız bugünlük dinlenip yarın araştıracaklarınız ve duyup, öğrenecekleriniz için kendinize zaman tanıyın."
Ilgaz'ın duraksamadan ve soluksuz bir sesle anlattıklarını kafamın bir köşesine not ettim. Yine kimseden çıt çıkmazken herkes Ilgaz'ın anlattıklarını kafasıyla onaylayıp karargahtan ayrıldı ve merdivenleri geri çıkmaya başladı. Ilgaz sanki ortamı saran bu negatif enerjiden bıkmış gibi burnundan sert bir nefes verirken, yanımdan bana tek bir an bile göz teması kurmadan çekip gitti.
Yanımdan sanki bir rüzgarmış gibi esip geçmişti. Bense onun ardında bıraktığı rüzgarda ilk ürpermiştim sonra da üşüdüğümü hissetmiştim. Hep hatalar yapan bir kızdım ama bugün yaptığım onu bu kadar mı etkilemişti?
Mayıs çıkmadan önce benimle göz teması kurunca onun bakışlarında ki buzların içime parça parça düştüğünü hissettim ama bunu ona belli etmedim.
Bugün bir kere daha kafamı doldurmamak için düşüncelerimden sıyrılmaya uğraştım. Tulip'in sesi ise bu konuda bana oldukça yardımcı olmuştu. "Gelmiyor musun?"
Kafamı aşağı yukarı sallayıp onu onayladım ve Tulip ile birlikte oradan ayrıldık. Garip bir şekilde hala Tulip ile aramda buzdan bir duvar varmış gibi hissediyordum. Zaten insanlara zar zor ısınırken bence bu durumdan bir an önce kurtulmalıydım. Eğer bu ekipte kalacaksam en azından bir tane arkadaş edinsem hiç de fena olmazdı. Ayrıca gözlemlerime göre Tulip gayet sıcak bir kızdı. Sadece ben kendimi ondan fazlasıyla uzak hissediyordum.
Merdivenleri çıkarken, "Bugün içtiğin ilaç da neydi?" diye sordu. Sorusuna karşılık kaşlarımı çatarken Tulip yanlış anlaşılmaması için ellerini kaldırdı ve anlayışla konuşmaya çalıştı. "Cevap vermek zorunda değilsin. Sadece meraktan sordum. Eğer bir rahatsızlığın falan varsa diye... Tabii cevaplamak zorunda değilsin."
Onun bu tatlı telaşına karşılık yüzümde sıcak bir gülümseme oluşurken saçlarımı omzumun üzerinden arkaya attım ve evin içine girerken konuştum. "Sadece beni rahatlatan bir ilaç. Doktor bir arkadaşım vardı. O vermişti."
Ağzımdan çıkan cümlelere ben bile şaşırırken Tulip öylece kalmıştı. "Doktor bir arkadaşın mı var? Vay çok havalıymış."
Gülümsediğimde ciğerlerime cam parçaları saplanıyormuş gibi hissettim, sanki karnımın içinde cehennem ateşi çıkmıştı ve benim hissettiğim tek şey acıydı. "Eski bir arkadaşımdı diyebilirim."
Beraber odaya geçtiğimizde kendimi yatağa attım o da benim ardımdan karşımda ki kendi yatağına oturdu ve oturduğu yerde ayaklarını bağdaş kurarak dirseklerini dizlerine dayadı ve yüzünü avuçlarının arasına alıp bana en sıcak gözlerle baktı.
Ben onun aksine dümdüz otururken yine de onun bu samimiyetine karşılık vermek için kendimi gülümsemeye zorluyordum. Kendimi konuşmak için zorlasam da dudaklarım bir türlü aralanmadı aralansa bile sesimi bulamadım ve dudaklarımın arasından çıkan tek şey kesik kesik dökülen nefesim oldu. Beni bu çıkmazdan kurtaran ise yine Tulip oldu.
"Benim hiç arkadaşım olmadı. Bir iki kere konuştuğum insanlar olsa da hiç arkadaşım olmamıştı."
Kaşlarım şaşkınlıkla havalanırken onun gibi sıcak bir kızın nasıl hiç arkadaşı olmadığını düşündüm. "Benimde çok oldu sayılmaz ki. Zaten olanların hepsi de gitti. Sonuç yine Selis Kandemir yalnız."
Tulip kıkırdayınca en samimi ve içten sesiyle konuştu. "O zaman ben seni hiç bırakmam, arkadaş olmasak bile."
Bu cümlesi gülümsememi sıcak bir hale getirirken aramızda ki buzdan duvar erimese bile çatlaklar oluştuğunu hissettim. "Bende seninle arkadaş olmaya çalışırım o zaman ama bir gün sende beni bırakırsın buna artık eminim."
Kaşları çatılsa da ben gülümsemeye devam ettim. Omuz silkti ve elini sanki yeni tanışıyormuşuz gibi öne uzattı. "Tanışalım mı? Tulip Brown. Bu teorini çürütecek ve seni hiç bir zaman bırakmayacak o kızım."
Temas sorunumu bir köşeye bırakıp elini sıktım. "Selis Kandemir. Bu iddialı hallerinden seni vazgeçirecek ve arkadaşın olmaya çabalayacak olan o kız."
Bir süre o şekilde kaldıktan sonra ellerimiz ayrıldı. Ben hala aynı şekilde otururken o kendini yatağa attı. "O zaman izninle arkadaşımın yanında rahat davranıyorum."
Kıkırdadım ve bende kendimi onun gibi yatağa attım. Duvarla bir süre bakıştıktan sonra, "Arkadaşlar izin istemez Tulip. Yaparlar ve birbirlerini anlarlar." diye açıkladım.
İkimizde bir süre öylece durduk ve o sırada havanın kararmaya başladığını fark ettim ama Tulip susmadı. Sorun yoktu zaten bugün fazlasıyla uyumuştum. "Hiç kardeşim gibi dediğin bir arkadaşın oldu mu peki?"
Düşünmeden cevap verdim. "Kız olarak soruyorsan hayır. Normal olmuştu okuldan. Bir tane var aslında ama... Boş versene o da gitti."
Derin bir nefes aldığını işittim. "En azından arkadaşın olmuş Selis. Bence bu bile büyük bir şans."
Gülümsediğimde aslında hiç onların olmamasını isterdim ya da belki ben olmamalıydım ve onların hayatına girmemeliydim.
"Pekiiii." Hareketlendiğini hissettiğimde kafamı çevirip ona baktım ve yatağında benim tarafıma doğru yan dönmüş bir şekilde ellerini kafasının altında birleştirmiş ayaklarını karnına çekmiş bana baktığını gördüm. Onun bu haline gülüp bende aynı şekli aldım ve ona döndüm. "Hiç aşık oldun mu?" Kaşlarını çattığında ben yutkunamadığımı hissettim. "Çok mu özele giriyorum?"
Duygularımı gizlemek için güldüm. "Sanırım arkadaş olmak için birbirimizin özelini bilmeliyiz."
"Ne demek sanırım?"
Onun kaşlarını çatarak sorgulayan bu tatlı haline sessizce güldüm ve mırıldanarak konuştum. "Tüm sevdiklerim benden gittiğine göre ben de biriyle arkadaş olmayı becerememişim demektir bu. O yüzden sanırım."
Tekrar gülümsediğinde artık hava tamamen kararmıştı ve onun yüzünü camdan içeriye sızan ay ışığı ile görüyordum. "Tamam o zaman. Sanırım öyleymiş. Sorumun cevabını alamadım? Almasam da olur tabii..."
Onun bu çekingenliğine güldüğümde, "Bilmiyorum." dedim. Tekrar kaşlarını çattığında, "Olduğumu zannediyordum ama aşık olmayı bile becerememişim ki beni tek bir mesajla terk etti."
"Şerefsiz!" diye sert bir dille konuştuğunda normalde kızacağım şey boşluğuma geldi için kahkaha attım ve o da gülüşüme katıldı.
"Ama sanırım hala onu seviyorum." Bu cümlem ile onun gülüşü birden kesildi ve yerinde sıçrayarak yatakta oturdu. Kolların göğsünde toplayıp kaşlarını çattı ve bana yapay bir sinir ve ciddiyet ile bakarak konuştu.
"Salak mısın Selis? Neden seni terk eden birini hala seviyorsun öğrenebilir miyim?"
Ben onunla büyüdüm...
Yattığım yerden becerebildiğim kadar omuz silktim. "Boş ver ben de bilmiyorum bunun cevabını."
Kendini tekrar yatağa attığında, "Hep ben sordum biraz da sen sor."
Bir süre düşünür gibi dudak büktüm. "Neden hiç arkadaşın olmadı? Senin gibi sıcak bir kız okulda ki popüler kız bile olabilirdi."
Yüzünde ki gülüş anlık solsa da yerine daha canlısı geldi. "Ben okula gitmedim. Eğitimimi evden gördüm, hep keyfime düşkün bir kız olmuşumdur."
Sessizce güldüğümde aslında içimden gülmek gelmemişti ve nedense bana yalan söylediğini hissetmiştim. Hislerim beni hiç yanıltmazdı...
Uzun bir süre odaya sessizlik hakimiyet sürdürdüğünde yine konuşan Tulip oldu. "Bir şey soracağım ama cevap vermek zorunda değilsin." Kafamı aşağı yukarı sallasam da aramızda ki buzdan duvarın daha da soğuduğunu hisseder olmuştum. "Neden ölmek istedin?"
Düşünceler, sesler ve görüntüler. Benim şeytan üçgenim. İçinden çıkamadığım her aklıma dolduklarından beni daha da içine çeken o üçlü.
Sertçe yutkunduğumda damarlarımda ki kanın bile ilacıma olan ihtiyacını hissettim ama bugün daha fazla doz alamazdım.
Gözlerimi yumup, "Uyuyalım mı Tulip?" diye sordum. Cevabını beklemedim. Onaylaması ya da reddetmesi umurumda değildi.
Sırtımı yatağa bıraktım ve yaklaşık beş dakika gözlerimi açmadım. Tulip'ten herhangi bir ses çıkmadığında gözlerimi yavaş yavaş açtım. Bir süre tavanla bakıştım. Zaman algımı yitirdiğim için bu sürenin ne kadar olduğunu unuttum. Belki de çoktan uyumuştum. Hayır, hala uyanıktım henüz gerçek ile hayali ayırt edemeyecek kadar kafayı yememiştim. Sadece kafamın içi çok doluydu ve beynim uyuyup tüm dertlerden uzaklaşmak istiyordu ama bilmediği bir şey vardı. Ben uyuduğumda da o sesler asla susmuyor, o görüntüler asla durmuyordu. Sadece düşünmeyi bırakıyordum. Aslında bu beni rahatlatsa da şimdilik uyanık kalmayı tercih ederdim.
Tulip'in düzenli soluklarını duyduğumda uyuduğunu anlamıştım ama emin olmak için uykulu mırıltılarını duymayı bekledim.
Uyuduğundan emin olduğumda ise yatakta doğruldum ve ayaklarımı yere uzatıp bir süre o şekilde durdum. Ayağa kalkmak için ayaklarıma baskı uyguladığımda ise ilk bir uyuşukluk hissettim ama kendimi toparladım.
Ayağa kalktığımda bacaklarım beni ilacıma götürmek istese de kendimi tuttum ve nefes almak için pencereye ilerledim. Soğuğun içeriye çok az sızmasını sağlayarak nefes aldım ve birden keskinleşen kulaklarımla evin kapısının açılıp kapandığını duydum.
Hırsız giremezdi değil mi? Camı geri kapattığımda cama vuran damlarla yağmurun çiselemeye başladığını anladım ama bunu umursamadım ve odadan çıktım. Kimseyi uyandırmamaya çalışarak attığım adımlarım ile yavaşça merdivenlerden inmeye başladım.
Kendimi korumak için elime hiç bir şey almamıştım. Nedeni yoktu çünkü kafam yerinde değildi. Saatin kaç olduğunu bile bilmiyordum.
Karanlıkta ilerlerken birden kapının önünde ki gölgeyi gördüm ve bu tanıdık bedenin sahibinin kim olduğuna emin olmak için ışığı aramaya koyuldum.
Bulduğum an vakit kaybetmeden ışığı açtım ve hole dolan ışık ile ilk gözlerim kamaşsa da sonra ışığa alıştı ve karşımda benle aynı durumda olan Mayıs ile göz göze geldim.
Gözlerim girişte ki saate kayınca saatin 04:15 olduğunu gördüm. Bu kız bu saatte nereden geliyordu.
Gözlerim Mayıs'a kaydığında onu baştan aşağı süzdüm ve üstünün başının dağınık olduğunu fark ettim. İçtiği alkolün kokusu ise bu mesafeden alınıyordu.
Sorgulayıcı bakışlarımı gözlerine sabitleyip kafamı omzuma düşürdüm. Gözlerimi kısarak, "Mayıs?" dedim sorar gibi.
Evet, işte şimdi elime düşmüştü.
| Okur Yorumları | Yorum Ekle |

| 8.25k Okunma |
870 Oy |
0 Takip |
59 Bölümlü Kitap |