45. Bölüm

Kankırmızısı 2: Geri Dönüş ~13. BÖLÜM~

Roselissa
r_roselissa

İnsan bazen umutlarına sıkı sıkıya tutunurdu. En olmayacak dediği noktada bile aslında hala en içinden bir nokta o anın olacağına inanırdı. Bu duruma kendisi bile dur diyemezdi ama gerçekten beklentisi karşılanmadığında... Umutları yıkılırdı ve daha önce yaşamadığı kadar hayal kırıklığı yaşardı. Yine de uslanmazdı ve tekrar tekrar umutlarına tutunurdu. Bir yerden sonra gerçekten olmadığını anladığında ise iş hayal kırıklıklarıyla kalmazdı ve çöküşe geçilirdi.

Çöktükten sonra istese de toparlanamazdı. Sadece kendini kandırarak toparladığını düşünürdü ama asla toparlamazdı. Hala içinde ki o yıkık dökük enkaz duruyordur. Belki de biraz çabalanırsa o enkaz toparlanırdı ama o kadar hayal kırıklığının ardından insanın kendisine ve bir şeyleri yapabilmeye olan inancı kalmazdı. Sadece yaşamak zorunda olduğu için iyi görünmeye çalışırdı ama işler öyle işlemiyordu.

Çevresine mutlu görünse bile aslında içinde hiç bir şeye hevesi kalmazdı. Sadece gerçekten yıkılacağı ve hiç bir şey için çabalamayacağı o günü yani ölümü beklerdi.

Bende öyleydim zaten kimseye yalan söyleyemeyen Selis en çok kendini kandırırdı. Kendi saçma yalanlarıma inanıp hayata tutunuyordum ama tüm gün yatıp tavanı izleyebilirdim. O şekilde bir yorulmuşluk vardı son günlerde üstümde. Belki de aldığımız eğitimlerden dolayıydı bilmiyordum. Zaten ben ne biliyordum ki.

Belki de nasıl yaşamam gerektiğini bilmiyordum. Bir türlü hayata nasıl tutunacağımı bilmediğim için bu kadar yorgun ve hayattan bıkmış hissediyordum ama dürüst olmak gerekirse yaşama çabasına bile girmek istemiyordum. Sadece uslu uslu oturup ölümün bana gelmesini beklemek vardı içimde. Gerçekten birden neden böyle düşündüğümü bilmiyordum çünkü normalde tam tersi bir kişiliğim vardı. Yaşama sebebimi bulur ve tamamen ona yönelip hayata tutunurdum.

Bana son günlerde ne olmuştu bilmiyordum ama yüksek dozdan sonra son geçirdiğim baygınlıkla ilacımı azaltmıştım. İlk bir hafta o kadar zorlanmıştım ki bunu yapabilmek için. İlacı çok aldığım için beni kendine çekiyordu ama direnmiştim. Yine de günde en az bir en çok üç tane içiyordum çünkü her gün Dean’i görürken kafamın içinde her şey daha da zorlaşıyordu o yüzden ilacımı almak zorundaydım.

Neyse ki artık iyi ve kendimdeydim. İlk geldiğimiz günün üzerinden tam olarak 20 gün geçmişti. Buranın sistemine ne kadar alışsam da pestilimin çıktığı bir gerçekti. Ekipten herkesin yetenekleri farklı olduğu için hepimizin farklı programları oluyordu ve her hafta yenileniyordu.

Beslenmemize de oldukça dikkat ediyorlardı. Günün bazı öğünlerini serbest bıraksalar da kesinlikle yememiz gereken şeyleri kahvaltıda önümüze koyuyorlardı ve 2. kattaki yemek salonunda tüm öğretmenler ve öğrenciler yiyorduk. Aynı zamanda her gün istediğimiz öğretmen bize eğitim veriyordu ve ben özellikle Dean ile muhatap olmuyordum.

Bu süreçte May’ın bileği çoktan iyileşmiş ve Earl'a diklenmeye başlamıştı. İkisinden birinin cesedi çıkana kadar bu düşmanlık pek bitecek gibi durmuyordu. Aralarında ki nefret burada ki herkesin birbirine duyduğu tüm duygulara ağır basıyordu. Neyse ki bu ilk 20 günü May'ı kimseyle yatırmadan rahatlıkla atlatmıştım. Irvin bu görevi bana verdiğinden resmen bakıcısı gibi May'ın peşinden ayrılmıyordum.

Buranın sistemi hakkında çok bir bilgi edinemediğimiz için hala elimizde doğru düzün bir plan yoktu o yüzden hayatı akışına bırakmış takılıyorduk. Zaten bu süreçte bize tek bir zorluk çıkarmamışlardı. Dean ne yapmaya çalışıyordu, ne planlıyordu bilmiyorum ama şu anlık işler gayet yolunda gibiydi.

Aynı zamanda geçen şu 20 günde hiç bir yöneticiyi görmemiştik. Çok önemli bir durum olmadıkça öğrencilerle muhatap olmuyorlarmış. Genellikle duyuruları Holly veya diğer öğretmenler aracılığıyla bize iletiyorlardı.

Şu an May ile karşılıklı yataklarımızda otururken ikimizde pek konuşmuyorduk çünkü konuşacak olay yoktu. İkimizde telefonda boş boş video kaydırıyorduk.

Kapının çalmasıyla ofladım. May gülerek, "Valla bu sefer sıra sende." dedi. Her gün bir milyon kez kapımız çalındığı için artık sırayla kapıyı açıyorduk ama May çoğunlukla sırasını bana atmaya çalışıyordu. Ne yazık ki bu sefer gerçekten de sıra bendeydi. Hani bugün ki eğitimimiz de tamamlanmışken kim gelmiş olabilirdi. Zaten az önce yemek yemiştik ve odalara daha yeni dağılmıştık.

Söylene söylene kapıya yürüyüp açtığımda tam karşımda Tulip'i görmemle gülümsedim. Bu kısa sürede onu ekibin içine dahil etmeye çalışmıştım çünkü dışlanmış gibi hissetmesini istemiyordum. Çok olmasa da bize daha yakındı ve inanılmaz bir şekilde de May ile iyi anlaşmaya başlamışlardı. Sanırım artık aralarında ki sorun her neyse çözmeye başlamışlardı. Günün çoğu zamanı birlikte olduğumuz için onun gelmesini hiç garipsemeden içeri girmesi için kenara çekildim.

Tulip gülerek içeri girdiğinde hemen May'ın yatağına kurulmuştu. May hiç rahatından ödün vermeden ona baktı. "Can sıkıntımı giderecek bir dedikodu getirdiğini söyle bana."

Tulip dudaklarını büzerek kafasını hafifçe geri attı ve düşündü. "Bilemedim şimdi. Ben anlatıyım sen karar ver."

May kafasını sallayıp telefonunu yanında ki komidine bıraktığı sırada bende kapıyı örtüp kendi yatağıma geçmiştim. Tulip sanki gelir gelmez odaya bir enerji yaymıştı. Boşa demiyordum ben bu kız enerji kaynağı diye sadece enerjisini yaymak için ortama ısınması gerekiyordu.

Tulip'in nefes nefese halini fark ettiğimde, "Sen nerden böyle?" diyerek sordum.

Gülerek bileğinde ki lastikle kısa saçlarını ensesinde topuz yaparken anlatmaya başlamıştı bile. "Şimdi ben can sıkıntısından ve öğrendiğim küçük bir bilgiyle buraya gelirken Clara ile daha önce görmediğim bir kızı bakışırken gördüm. Yani konuşmuyorlardı ve birbirlerine uzaklardı ama kızı ilk kez gördüğüm için gidip Clara'ya sordum. O da o sırada Aisha'ların yanına gidiyordu. O sırada bana o kız hakkında tahminlerinden bahsetti." Bir an duraksayıp araya küçük bir bilgi ekledi. "Bu arada Clara'da iyi gözlemciymiş."

May'a gönderme yapmasıyla May'ın kaşları çatılmıştı. "Pardon da artık şu kızı benle kıyaslamayı bırakır mısınız?" Evet gerçekten Clara ile May'ı ekip içinde çok kıyaslıyorduk çünkü May'ın çok övündüğü yeteneklerinin çoğu Clara'da da vardı ama o göstermek yerine gizlemeyi iyi biliyordu bu yüzden Clara gözümüzde May'dan bir tık daha yetenekliydi. Gerçi May egosunu tatmin etmek için kendiyle övünmeseydi o da kendini iyi gizleyebilirdi. Bu son cümlemi de May yaklaşık 100 kere kurduğundan zorla beynime sokmuştu.

May'a dönüp, "Tamam May sensin." dedim ve Tulip'e geri döndüm. "Ee?" diyerek devam etmesini sağladım.

"Neyse işte Clara'da kızın adının Flower olduğunu ama doğru düzgün bile İngilizce konuşmadığını söyledi Bire bir muhabbete geçmese de bir kaç kişinin bazen ona Türkçe olarak Çiçek diye hitap ettiği duymuş. Hatta daha çok Türkçe konuştuğunu düşünüyor. Aynı zamanda kız hiç eğitimlere de katılmıyor ve çok pasif. Muhtemelen üye olduğunu düşünmekle birlikte ana binada da üyelerin olabileceğini iddia ediyor."

Bu son söyledikleri imkansızdı çünkü yan binalardan buraya geçilmesin diye bahçede bile demir teller vardı. Resmen hapishane gibi bir yerdi ama herkes buraya kendi isteğiyle geldiğinden kimse bu durumu garipsemiyordu. Ve ben aradan 20 gün geçmesine rağmen neden hala insanların bile isteye kendi hür iradesiyle buraya geldiklerine akıl sır erdiremiyordum. Hani illa asker olacaklarsa gidip devlete çalışabilirlerdi. Burası resmen terör örgütü gibi bir yerdi tabii kimse bunu kanıtlayamazdı.

Şu yirmi günde zaten dersim olan öğretmenler dışında hiç kimseyle konuşamamıştım ama onların ağzından da laf almak çok zordu. Umuyorum ki bir aya kalmaz gerekli bilgiyi toplardık.

May'da benim gibi düşüncelere dalmışken Tulip oturduğu yerde ayaklarını bağdaş kurdu ve omuz silkti. "Bunların yarısı Clara'nın tahminleri tabii."

Gözlerim kısıldığında, "Clara'nın tahminleri de pek yanlış çıkmaz." demiştim ki May bir saniye beklemeden, "Benimkilerde çıkmaz." dediğinde çığlık atmak istedim. Irvin ve May gerçekten ego konusunda bir numaraydılar.

Tulip, "Her neyse." diyerek anlatmaya devam etti. Sanırım anlatacakları burada bitmemişti. "Sonra işte Aisha'ların odasının önüne geldiğimizde içeriden gülerek Aisha fırladı arkasından Conroy. Sanırım Aisha can sıkıntısından Conroy'un telefonuna virüs bulaştırmış."

Kendimi tutamayarak güldüm. "Mükemmel aktivite."

May'da bana destek çıktı. "Gerçekten insanlar canı sıkıldığında nelerle uğraşıyor bide bize bak." Az önce komidine bıraktığını telefonu gösterdi. "Anca video kaydırıp birbirimize atalım." Sözleriyle tekrar güldüm. Yataklarımız karşı karşıyaydı ama sanki birbirimize çok uzakmışız gibi karşımıza çıkan videoları birbirimize atıyorduk. Gerçi bir yerden sonra abartıyorduk. En son ona otel reklamı atmıştım ve tek nedeni onu sinir etmekti.

May'ın sözlerine itiraz ederek, "Öyle deme dedikodu da yapıyoruz." dedim.

May sanki çok büyük bir şey söylemişim gibi ellerini yüzüne koyup bana döndü. "Ne diyorsun! Valla ben bunu nasıl unuttum. Çok büyük iş."

Tulip gülerek, "Bence gayet önemli bir iş." dediğinde gülerek başımı salladım ve May ikimize birden gözlerini devirip tekrar Tulip'e döndü ve devamını anlatmasını bekleyen gözlerle ona baktı. Bende aynısını yaptığımda Tulip kaldığı yerden devam etti.

"Neyse o sırada Clara bu işte parmağı olduğunu belli edince bende yanında olunca kabak benim başıma patladı ama benim olayla alakam yok." Ellerini kaldırıp mağduru oynayarak ellerini göğsünde birleştirdiğinde May güldü.

"Ah benim zavallı kızım. Kim üzdü seni?"

Tulip dudaklarını büzerek ona baktığında gözlerini kırpıştırmıştı ve saniyeler içinde gözleri dolmuştu. Aslında kızda gerçekten çok ciddi bir yetenek vardı. "Anne beni hor görüyorlar."

Aralarında geçen komik muhabbeti izlerken kendimi tutamayarak bir yandan da gülüyordum. May çenesini dikleştirerek, "Öyle her şeyi bana söyleme. Her zaman yanında olmayacağım ben senin. Artık bazı şeylerin üstesinden kendi başına gelmelisin." dediği gibi Tulip kafasını sallayarak başını kucağına eğdi.

Burnunu çekerek gözyaşlarını sildiğinde sesini incelterek çocuk sesiyle, "Tamam anne." dediğinde May gülmemek için dudaklarını birbirine bastırmıştı.

Son olarak, "Git yüzünü yıka öyle her şeye ağlama. Burnunu da temizle." diyerek cık cıkladı. "Pasaklı seni." Son söyledikleriyle May ile Tulip bakışmışlardı ve kısa sürede odanın içini dolduracak büyüklükte kahkaha atmışlardı. Bende onlara katılırken doğrusunu söylemek gerekirse onları izlerken bile eğleniyordum. Kim derdi ki hiç arkadaşı olmayan, en yakın ve tek arkadaşını kaybeden ve daha önce hiç kız arkadaşı olmayan üç kız birbirlerini bulup çok iyi anlaşacaklar? Biri söylese inanmazdım ama işte; Tulip, May ve ben Selen buradaydık. Şu anda ise her zaman ki gibi çok eğleniyorduk.

Gülüşmelerimiz bitince Tulip anlatmaya devam etti. "Ben aralarından sıvışıp kaçtığımda en son arkamdan sanırım Aisha virüsü temizleyeceğini söylüyordu ama temizlemeyeceğine yemin edebilirim. Amacı Conroy'u süründürmek sanırım. Valla ben bunların anlaşma şekillerini bir türlü çözemedim."

Elimi kaldırıp, "Valla bende." dediğimde May'da kafasını aşağı yukarı sallayarak, "Çözemediğim tek insan türleri." dediğinde Tulip güldü. Bir insanın gülüşü bile iç ısıtabilir miydi?

"Bence ekip olarak öyleyiz." Tekrar, "Katılıyorum." diyerek Tulip'i desteklediğimde May gözlerini kısmış Tulip'e bakıyordu. O sırada ben Tulip'in sözlerine ne kadar katıldığımı düşünüyordum. Gerçekten biz ekip olarak insan değil de başka bir tür olabilir miydik? Gerçekten hepimiz çok gariptik de.

May en sonunda ağzında ki baklayı çıkarıp, "Senin adın niye Türkçe'yken Lale değildi?" diye sordu.

Tulip, "Anlamadım?" deyince May kısa bir açıklama yaptı. "Hani Flower dediğin kızın adı Çiçek’miş ya. Senin ismin niye yabancı?" Tulip yutkunduğunda bakışlarını kaçırmıştı. "Türk olduğundan şüphem yok çünkü çok iyi Türkçe konuşuyorsun ama yurt dışında büyüdüğün içinde İngilizcen mükemmel." Kısa bir an duraksasa da devam etti. "Madem ailen Türkçeyi çok iyi bilecek kadar Türk’tü neden adın Lale değil de Tulip?"

Tulip gülerek, "Beynimi yaktın." dediğinde role bu sefer iyi girememişti çünkü May hala ciddiyetle ona bakıyordu. Tulip oflayarak kafasını önüne eğdiğinde, "Anlatmasam olur mu?" dediğinde May'ın bakışları bana kaymıştı.

Bakışlarını ben ve Tulip arasında seyahat ettirirken aşağılayıcı bir şekilde güldü. "Tabii ki olur. Zaten anca ben bahsedeyim geçmişimden diğer herkes devlet sırrı gibi saklasın." İmasıyla birlikte bakışlarımı kaçırmıştım. May, Tulip'e geçmişinden biraz bahsetmişti ama bana bahsettiği kadar detaylı değil. Zaten bir daha kimseye o şekilde kendini açabileceğini zannetmiyorum. Bana geçmişini anlatması bile tamamen boşluğuna gelmişti yoksa isteyerek yaptığı bir şey değildi.

May gözlerini devirerek, "Her neyse." diyerek ortamı toparladı çünkü Tulip'in neşesi kaçmasıyla sanki üzerimize kara bulutlar dolanmaya başlamıştı. Gerçekten ben geçmişimi saklıyordum çünkü anlatamayacağım kadar çok şey yaşamıştım. Peki Tulip ne yaşamıştı? Aklımda delice sorular dönmeye başladığında hepsini geri plana attım. Böyle olunca kafamı dolu hissetmiştim ve düşüncelerim birbirine girmişti ama artık bu hisse alışmıştım o yüzden sıkıntı yoktu.

May, Tulip'e bakarak, "Ee?" dedi. "Asıl dedikoduya gelecek misin artık?" Tulip'in anında yüzünde çiçekler açarken birden canlanmıştı ve eski neşesine kavuşmuştu.

Tulip ellerine birbirine vurarak yerinde yaylana yaylana bir sağa bir sola sallanmaya başlamıştı. Onun bu çocuk halleri yüzümü gülümsetirken onu dinliyordum. "Ya aslında tahmin ettiğimiz bir şeydi ama konuşmalarını duyunca emin oldum." May tek kaşını kaldırdığında Tulip sanki bir sır verir gibi fısıldayarak ikimizin arasında öne eğilmişti. "Lenora ile Dean sevgiliymiş. Hatta bir yıl içinde evlenmeyi planlıyorlarmış."

Duyduklarımla yüzümde ki gülüşüm öylece solarken duyduklarımı beynimin içinde tekrar tekrar döndürdüm. Doğru mu duymuştum? Dean ve Lenora? Yutkundum. Bakışlarım boşluğa düştüğünde kısa bir an sanki buradan uzaklaşmıştım ama bana çok uzun gelmişti.

Geçmişim gözlerimin önünde belirdiğinde uzun süre sonra tekrar ağlamak istedim. Gerçi en son ağlamak istediğim zaman ilaç yüzünden fenalaştığımda bunu insanların görmesiydi. Çoğu kişiye basit gelebilir ama bu durum gerçekten kötü hissetmeme neden olmuştu.

Onca yılı hemen unutmuş muydu yani? Tamam iki yıl o kadar da az değildi ama evlenme kararı alacak kadar kısa da değildi. Sonuçta 10 yıl aynı evin içinde yaşamıştık ve 4 yıl boyunca işkence görürken de beni korumak için elinden geleni yapmıştı. Ne biliyim insan 14 yıl boyunca hayatında olan birini hemen unutabilir miydi? Ben unutamamıştım da... Hala ne kadar istemesem de her anımda o aklıma geliyordu ve ben o beni terk ettikten sonra çok şey yaşasam da hiç onu suçlamamıştım ve hala onu beklemiştim...

Gerçi terk eden oydu. Durum böyleyken ne bekliyordum ki? Belki de sadece benden sıkıldığı için terk etmişti. Başımı eğdiğimde bir kutu ilacı kafama dikip saatlerce uyumak istiyordum. En azından kabuslarımla boğuşurken onu unuturdum. Tabii kabuslarıma da girmezse. Zaten kabuslarıma iyi gelen tek şey Irvin'di en son onun kokusunu soluyarak uyuduğumda bu sefer rüya görmemiştim ama kabusta yoktu.

Gözlerimi yumduğumda ana geri dönmeye çalıştım ve bu konuda May'ın sesi bana fazlasıyla yardımcı oldu. "Ee zaten yakınlıklarından bu belli eğil miydi."

Şu 20 gündü Dean'a o kadar bakmamıştım ve onu umursamamaya çalışmıştım ki... Aslında içimde, aklımda ve kalbimde hala o varken sanki hiç yokmuş gibi davranmıştım. Sanırım bunu çok iyi yapmıştım çünkü gerçekten onu fark etmemiştim.

"Evet ama emin olduk." Tulip'in konuşmasıyla da tamamen kendime gelip kafamı kaldırıp onlara baktım. Sanki May şu ana kadar beni izliyormuş gibi ona baktığım an bakışlarını tekrar Tulip'e çıkardı. Bir an sadece tepkimi ölçmek için bunu bilip de şu an konuştuklarını düşünmüştüm ama bunu yapmazlardı değil mi? Gerçi May'dan her şeyi beklerdim.

May bana bakmasa da damarıma basarak, "Doğru birde evleneceklerini bilemezdik." dediğinde ki sesinde ki ima resmen bana gönderme yaptığını haykırıyordu. Bu şekilde bunu bilerek şu an konuştuklarını anlamış oldum. Zaten May bir şeylerden şüpheleniyordu ama verdiğim tepkiyle emin olmuştu. Kafamı iki yana salladım, tahmin etse bile ne yaşadığım hakkında aklına tek bir fikir bile gelmezdi.

Bu sefer Tulip'e dönüp, "Bunu nerden duydun?" diye sorduğumda sesimi normal düzeyde tutmak için zorlanmıştım ama başarmıştım.

Tulip omuz silkerek çok basit bir şeyden bahseder gibi, "Lenora ve Dean aralarında konuşurken duydum." dedi. Gerçi onlar için bu çok basit bir şeydi ama benim için değildi.

Biliyorum çok salak bir düşünce ama... Belki yanlış anlamıştır yada belki bir açıklaması vardır... Gerçekten Dean’in beni tek bir terk edişiyle sildiği gibi benimde onu silmem lazımdı. İçime derin bir nefes çekerken alacağım intikamla birlikte umarım bunu becerebilirdim diyordum. Bu bilgi bile ondan nefret etmeme neden olmamıştı çünkü sadece beni kırmıştı ama ben sırf onu seviyorum diye onun beni sevmesine gerek yoktu ve bu onun başka birini sevmesine engel değildi. Bu durumda ben de karşısına geçip bir şey diyemezdim çünkü biz artık hiçbir şeydik. Anılarımız aklıma düştükçe gözlerimin ardı sızladı ama ağlamayacağımı bildiğim için içim rahattı.

May tam kaşlarını kaldırmış bana laf sokacaktı ki odanın kapısı bu sefer alacaklı gibi çalınmaya başlamıştı. May o tarafa dönüp, "Kır istersen." diye bağırdığında kendimi tutamayıp kahkaha attım. Kahkahamla birlikte bana döndüğünde ona kapıyı gösterdim. "Bil bakalım sıra kimde."

May göz devirdiğinde keyfinden hiç ödün vermeden Tulip'e döndü. "Kızım kapıya bakar mısın?"

Tulip gülerek ayağa kalktı. "Tabii anneciğim." Onların bu anne kız oyunu da bir yerde sıkıyordu ama!

Tulip kapıya yürürken May bana Tulip'i işaret ederek, "Sıramı salmış bulunuyorum." dediğinde gözlerimi devirim. İşi gücü yatmaktı zaten. Gerçi Earl onu tüm güm yorduğu için yatmakta hakkıydı ama bana ne şurada bir kapı açacaktı abartılacak bir yanı yoktu. Ayrıca Earl'ın ona yaptığının iki mislini Earl'a çektirdiğine emindim. Eğer Earl'den nefret etmeseydim onun için üzülebilirdim ama ben o çocuktan çok pis kokular alıyordum. Tam anlamıyla bir oruspu çocuğu çıkacakmış gibi hissediyordum.

Tulip kapıyı açtığı gibi içeriye dalan Thanos ile gözlerimi belertmiştim. İçeri girdiği an kapıyı kapatıp sırtını kapıya yaslamıştı. Nefes nefese bir şekilde hepimize tek tek baktığında bizde ne olduğunu anlamaya çalışarak ona bakıyorduk.

Avuç içlerini de kapıya bastırmış sanki biri gelirse girmesin diye ekstra bir çaba sarf ediyordu. Zaten kart olmadığı sürece kimse giremezdi.

May sonunda bu yoğun ve gerici sessizliği bozarak konuştu. "Sana n’oluyor?" Sorusunu yönelttiği sırada Tulip kafasını çevirerek May'a bakmıştı.

Hala nefes nefeseyken yerimden kalkıp ona açılmamış bir su şişesini verdim. Gülümseyerek, "Merak etme o kapı kapalıyken kırılmadığı sürece kimse içeri giremez." diyerek onu rahatlatmaya çalıştım ama aklıma düşen soruyla kaşlarım hafifçe çatıldı. "Umarım peşinde ki kişi kapıyı kıracak kadar delirmemiştir veya onu delirtmemişsindir."

Thanos suyu içtiğinde hala kapının önünde duruyordu. "Yani tam olarak bende bilmiyorum ama bakın vallahi ben suçsuzum."

May küçümseyici bir şekilde gülerek, "Bu sözlerine tüm kalbimle inanmıyorum." dediğinde bende gülerek kafamı salladım. "Bende." Ardından da Tulip elini kaldırarak, "Artı bir ekle." diye bize destek çıktı.

Sözlerimizin üstüne Thanos elini kalbine götürüp inleyerek öne eğildi. "Kalbim kırılmadı resmen ortadan ikiye yarıldı. Bana bu kadar mı güvenmiyorsunuz."

May hiç çekinmeden, "Evet." dediğinde bende kafamı salladım. "Bende." Tulip en sonunda, "Al benden de o kadar." diyerek noktayı koydu.

Thanos tekrar doğrulup kapıya yaslandı ve bu sefer daha umursamaz bir sesle, "Bana olan güveniniz gözlerimi yaşarttı doğrusu." dedi. En sonunda tekrar hepimizi kısaca süzdü. "Ve siz üçünüz çok fazla bir araya gelmeyin. Ya da bir araya geldiğinizde yanınıza birini almayın. O insan bermuda şeytan üçgenine düşmüş gibi hissedebilir çünkü." İşaret parmağıyla kendini gösterdi. "Ve o insan ben oluyorum."

May oflayarak yatağa yayıldı ve eline telefonu aldı. "Ne çok konuştun be. Bir insan abisine bu kadar benzeyebilir."

Thanos'un kaşları çatılmıştı. "Ben abime benzemiyorum. Bizim alakamız bile yok."

May inanmadığını belli edercesine kafasını salladı. "Tamam inandım, tamam." Bir an gözlerini telefondan ayırıp kızgın gözlerle Thanos'a baktı. "Ayrıca senin zamanlamanı sikiyim." Gülmemek için dudaklarımı birbirine bastırdım. Eğer Thanos gelmeseydi bana laf sokacaktı ama tam bu sırada Thanos gelmişti.

Tulip baygın gözlerle May'a dönerek, "Sen artık bir şeyleri sikme May." dediğinde May, Tulip'e bakmadan güldü. Bu sırıtışı biliyordum ben yine işi cinselliğe bağlayacaktı. Ve evet, bu bağlamamış haliydi.

"Bir şeyleri sikmem için bir sike ihtiyacım var Tulip ve şansına küs ki o bende bulunmuyor. Ha illa sikilmek istiyorsan birini bulabilirim." Tulip yüzünü buruşturduğu sırada ben gözlerimi devirdim.

Thanos cık cıklayarak, "Edepsiz." dedi. Daha sonra kendini göstererek, "Çocuk var burada." diye bir hatırlatma yaptı.

May kaşlarını alayla kaldırarak ona baktı. "Ciddi ciddi kendini hala çocuk sanan bir kuzene sahibim. On sekizine girmemiş miydin sen?"

Thanos iğneleyici bir ses tonu kullanarak, "Malum birileri bana hala çocuk muamelesi yaptığından fark etmemişim." dedi.

May gülerek hiç bir şey demeden telefonuna geri döndü. Bu sırada odanın kapısı tekrar çok sert bir kaç vuruşla çalındığında Thanos yerinden sıçrayarak geri geri adımladı ve odanın kapıya en uzak köşesine sinerek korku dolu gözlerle kapıya baktı.

Bu hareketiyle gülüşüme engel olamazken Thanos'a döndüm. "Madem biri kapıya geldiğinde kaçacaksın niye yarım saattir kapının önünde dikiliyorsun?"

Thanos hala kapıya bakarken beni duymamış gibiydi. O sırada sorumu May yanıtladı. "Cidden hala bunun hareketlerinde mantık arıyor musun?" Ona hak vererek başımı salladım. May'a döndüğümde gözlerinde ki şeytani parıltılarla bana baktığını gördüm. "Kapı açma sırası sende."

Gözlerimi devirerek hala kapının yanında duran Tulip'e döndüm. "Tulip hazır kapının yanındayken kapıyı açar mısın?" Tulip kafasını salladığında May surat asmıştı ve tekrar telefonuna dönmüştü. Yine de, "Bir daha ki kapı açma sırası senin." diyerek ona küçük bir hatırlatma da bulunmayı ihmal etmedim. Umuyorum ki bir daha ki sırasını da bana salmazdı.

Thanos korkudan iyice yerine sinmişken Tulip kapıyı çoktan açmıştı bile. Kapının ardında beliren Irvin bir anda içeri girince ben bile hızıyla bir an irkilmiştim. Sanki bunu hemen fark etmiş gibi bana döndü. "Her şeye de korkma be Arıza Kız. Zaten seninle işim yok."

Tulip kapıyı kapatıp tekrar May'ın yatağına oturduğunda kaşlarımı çatarak Irvin'e döndüm. "Korkmadım refleks olarak sıçradım."

Irvin sırıtarak, "Tamam öyle olsun." dediğinde hemen ona çıkışarak, "Öyle zaten." demiştim.

Bu sırada May ile Tulip'in arasında kısa bir sohbet geçmişti ama duymuştum. "Irvin geleceğini biliyor muydun da gelene kadar kapının yanında bekledin."

Tulip omuz silkerek, "Hayır ama Selen'in durumları eşitlemek isteyeceğin göz önünde bulundurarak kapının yanında dikilmiştim." dedi.

May bundan sonra gözlerini devirerek tekrar önüne dönmüştü. Bu sırada Irvin yerde çöküp saklandığını zanneden Thanos'un tepesinde dikiliyordu. Thanos kafasını kaldırarak abisine baktığında mal mal sırıtmıştı. Kesinlikle abisine benziyordu ama kişilik olarak yoksa görünüş olarak hiç benzemiyordu. Görünüşü daha çok May'a benziyordu.

Fark ettiklerimle gözlerim büyümüştü. Irvin'e Thanos'a kızması için fırsat vermeden hatta ağzını bile açtırmadan, "Irvin sen evlatlıksın!" diye bağırdım. Söylediklerimle herkes afallamış gözlerle bana döndüğünde Irvin resmen ağır çekimde yönünü bana çevirmişti. Yerinden çıkacak kadar açtığı gözleriyle bana bakarken, "Ne?" dedi fısıltıyla karışık çıkan sesiyle.

Bu sırada Thanos kendine gelip onu kurtarma çabamı anlamış olmalı ki sessizce ayaklanmıştı. Irvin'in dikkatini daha da dağıtmak için kollarımı iki yana açarak, "Baksana." dedim. Tam Thanos abisinin yanından sıvışacaktı ki Irvin onun varlığını unutmamış gibi kolunu arkaya uzatarak onun kolunu sertçe tuttu ve tek itişiyle Thanos'u tekrar duvara yapıştırdı. Thanos ağlamaklı bir ifadeyle tekrar yere çöktüğünde en azından yiyeceği azarın zamanını geciktirmek için rolümü sürdürdüm.

"Thanos ve May ne kadar da birbirine benziyor. İkisi de siyah saçlı ve mavi gözlü." Bir süre duraksadım. "Saç şekillerini saymazsak bire bir aynılar." Sonra elimle onu gösterdim. "Ama sen." Gözleri büyüterek çok önemli bir bilgiyi söylüyor gibi yaptım. "İkisine de benzemiyorsun. Onları gören kuzen olduğuna inanır ama senin bu ikisiyle kan bağın olduğuna kimse ölse inanmaz." Çok doğru bir tespitte bulunmuşum gibi başımı ağır ağır aşağı yukarı salladım. "Sen kesinlikle evlatlıksın."

May'ın yanımda ki aşağılayıcı gülüşünü duymazdan gelerek Irvin'e bakmaya devam ettim. Irvin ise bu sırada her kelimemle daha çok sırıtmış bana bakıyordu. "Zaten belliydi." dediğinde tüm yüzüm düşmüştü. Bunun sonucunda bir kavga çıkmasını bekliyorum. Bana kendini göstererek kendi etrafında bir tur döndü. "Bir bana bak," Yüzü buruşturarak iki elinin biriyle yanında ki Thanos'u diğeriyle karşıda ki May'ı gösterdi. "Birde şunlara." Ellerini cebine yerleştirdiğinde tekrar sırıtıyordu. "Sence bunlardan olma şansım var mı? Sana diyorum ben eşsin bir varlığım. Kan bağım olmamasını tercih ederim ama eğer bu ikisiyle bir kan bağım varsa bile bunlara benzememişim. Ne kadar da mükemmelim ben ya."

Bu söylediklerimden bile kendini övecek bir şeyler çıkartması ağzımın bir karış açılmasına neden olmuştu. Bu adam gerçek miydi ya? "Sana cidden inanamıyorum Irvin."

Sırıtışı son seviyeye gelirken başını aşağı yukarı salladı. "Biliyorum inanılmaz biriyim."

Boş bulunup, "Öylesin." dediğimde May'ın yanında ki Tulip'in kıkırtısını duymamla kendime gelmiştim. Başımı iki yana sallayarak toparladım. "Yani gerçekten inanılamayacak birisin." Kaşlarım çatıldığında, "Kötü anlamanda işte." diyerek durumu toparlamaya çalıştım ama konuştukça daha da battığımın farkındaydım.

Sanki farkında değilmişim gibi May, "Tatlım bence sus." dedi. Yine onu duymazdan geldim. Nasıl olsa bu onu en çok sinir eden şeylerden biriydi o yüzden ekstra bir çaba sarf etmeme gerek kalmıyordu.

Irvin ise kafasını eğerek iki yana salladı ve gülüşünü bastırdı. "İltifatlar için teşekkürler. Bugünlük ilgimi de aldım ve yeterince doydum." Daha sonrasında gözlerini bana dikti. "Ama sanırım sen yine bir arıza çıkaramadın."

Sinirle soluduğumda kollarımı göğsümde bağdaş kurdum. 20 gündür ben May'a nasıl göz kulak oluyorsam Irvin'de benim peşimde dolanıp iki de bir 'sakın arıza çıkarma' deyip duruyordu. İnadına bir olay çıkarmak istiyordum ama bizi ele vermek de istemediğimden bunu ekip içinde yapmaya çalışıyordum. Maalesef Irvin tüm yollarımı tıkadığı için 20 gündür hiç bir arıza başarısına ulaşamamıştım. Onun taktığı lakabın aksine gayet sakin biriydim normal hayatım da zaten... Tamam belki birazcık sinirli olabilirdim ama bu sürekli arıza çıkarak bir kız olduğum anlamına gelmiyordu!

Irvin kazandığı galibiyetle sonunda Thanos’a döndü. Zaten gücü anca ona yetiyordu. Oyalayamamıştım da zaten. Niye bu kadar zekiydi ki? Benimle ilgilenirken Thanos'u unutması lazımdı.

"Abicim?" diye sorarak başını öne eğmişti Irvin.

Thanos‘ta kafasını kaldırarak Irvin'e bakıyordu. "Abim." Sonunda asıl olayın ne olduğunu öğrenecek olmanın memnuniyetiyle onları pürdikkat dinlemeye başladım çünkü hala Thanos'un neden Irvin'den kaçtığını bilmiyorduk. Tek bildiğimin Thanos'un tamamen suçsuz ve masum olmasıydı ama bence kesinlikle öyle değildi.

Irvin, "Sen hep benim başıma iş açmak zorunda mısın?" diye anlayışlı ama bir o kadar da iğneleyici bir ses tonuyla konuştuğunda Thanos yerinden fırlayıp ona diklenmişti.

"Ne zaman başına iş açtım ya. Hep ekip kurulduktan sonra oluyor ve hepsi Conroy yüzünden oluyor."

Irvin kaşlarını kaldırarak arkasını döndüğünde, "Eminim bunu Conroy'da bilmek isteyecektir." diyerek kapıya doğru yürümeye başlamıştı ki Thanos koşarak ona arkasından sarılarak dramatik sesler çıkarmaya başlayınca durdu. Irvin'de dahil hepimiz gülmemek için kendimizi zor tutuyorduk.

Thanos, "Abim. Canım abim." diye sızlanırken ben yanaklarımın içini dişlemeye başlamıştım. Biraz daha zorlarsa kahkaha atacaktım. "Zaten ne oluyorsa hep onun yüzünden oluyor bir günde iki kere muhatap etme beni onla." Hızla Irvin'e sarılmayı bırakarak çevresinde yarım tur döndü ve abisinin karşısına geçerek göz teması kurdu. "Hem bu sefer cidden suçsuzum." Irvin alayla kaşlarını kaldırdığında sözlerine inanmadığını fazlasıyla belli ediyordu bence. "Ya niye kimse bana inanmıyor?"

Thanos'un sızlanmasına karşılık May gülerek, "Neden acaba?" dediğinde bende kendimi tutamayıp güldüm ve beni de Tulip takip etti.

Gerçekten Conroy, Thanos'a fazlasıyla sarmıştı ve her seferinde Conroy, Thanos'a bulaştığında onu Irvin koruyordu ve Irvin bu durumdan fazlasıyla bıkmıştı. Conroy'un, Thanos'a sarmasının nedeni ise sanırım Thanos ile Clara'nın bu sıralar fazla vakit geçirmeleriydi. Zaten yetenek alanları da aynı olduğundan çoğu dersleri birlikte geçiyordu. Bu sayede az da olsa yakınlaşmışlardı ama tam olarak son durumları neydi bende bilmiyordum.

Thanos güldüğümüz için kaşlarını çatarak bize döndü. Üçümüze birden bakarken, "Gülmeyin be!" dediğinde Irvin hemen ardından, "Çemkirme kızlara." dediğinde gülüşüm büyümüştü. Thanos tekrar süt dökmüş kedi gibi abisine döndüğünde açıklamaya kaldığı yerden devam etti.

"Abi cidden suçsuzum. Odaya girmeden önce Kathy ile karşılaştım ve nasıl yaptı bilmiyorum ama beni çok pis manipüle edip Conroy'un telefonunu Clara ile birlikte ona vermemi sağladı. Bende mağdurum çünkü bu sırada benimde telefonum yürütüldü. Clara abisinden bir şeyler kapmış olmalı ki ne ara eşofmanımın cebinden telefonumu aldı fark etmedim bile. Sonrası zaten Aisha'nın canı sıkıldığı için telefona virüs bulaştırmasıyla gerçekleşti ama ben telefonu alırken valla bunu bilmiyordum. Dedim ya Kathy öyle bir şey yaptı ki psikolojimle oynadı resmen, hatta büyü bile yapmış olabilir emin değilim. Sonrası tamamen yanlış anlaşılmalarla Conroy'un beni dinlemeden kovalamasıyla gelişti. Zaten sebepsiz yere beni dövüyor son günlerde sende biliyorsun."

Thanos'un uzun açıklamasıyla hepimiz aydınlanmıştık. Yani alışık olduğumuz olaylardan biriydi işte o yüzden çok şaşırmıyordum.

Irvin sırıtırken, "Zaten buraya gelmeden Kathy bana bunların hepsini anlatmıştı." dediğinde Thanos öylece kaldı. Boşa stres yaptığını anlayınca ağzı bir karış açılmıştı. Irvin gülerek başını salladı. "Seni test edeyim dedim bakalım abine yalan mı söylüyorsun gerçeği mi." Sanki Thanos büyük bir görevi başarmış gibi elini Thanos'un omzuna koyup bir kaç kez vurdu. "Aferin hep böyle doğruları söyle."

Thanos abisinin elini omzundan ittirerek sinirle, "Sonra Thanos neden çocuk gibi." derken iki elini birden kaldırıp bir kaç adım geri atmıştı ve kollarını uzatarak Irvin'i göstermişti. "Al işte. Hala küçük çocuk gibi tavsiyeler veriyorlar."

May gülerken, "Bence alıştın bu duruma." dediğinde Thanos'un kolları düşmüştü. Homurdanarak kafasını aşağı yukarı salladığında bu sefer gülen bendim. "Maalesef." diyerek May'ı onaylamasıyla bu sefer Tulip, "Ama hoşuna da gidiyor bence?" diye sorarak gülmüştü.

Thanos kaşlarını çatarak yine üçümüze baktı. "Siz artık susacak mısınız?"

Irvin, Thanos'un kafasına bir tane geçirerek "Kızlarla doğru konuş." dediğinde Thanos kafasını ovuşturarak abisine döndü. Tam ağzını açıp bir şey diyecekti Irvin onun konuşmasına izin vermedi. "Hem Conroy 'bana abi diyeceksin' de demiyor muydu sana? Ne hala Conroy deyip duruyorsun?"

Thanos ofladı. "Alışmışlık var bir kere tamam mı? Hem nerden çıktı ki birden bu istek bir de bir tek bana?"

Bu sefer ben lafa dahil oldum. "Bunu Conroy'a sormaya ne dersin?"

Sorumla birlikte Thanos bir saniye beklemeden ellerini kaldırıp iki yana salladı bir yandan başını da iki yana sallamıştı. "Yok, yok, yok. Kalsın." Sözleriyle güldüğümde o bu sırada tekrar Irvin'e dönmüştü. "Hem ona bakarsak Clara'da bana abi demiyor. Bende ondan büyüğüm."

Irvin tek kaşını kaldırarak, "Ha demesini isterdin yani?" dediğinde Thanos bir saniye beklemeden, "Hayır, tabii ki." diye oldukça kendinden emin bir cevap verdiğinde kaşlarım havalanmıştı. Irvin'in bakışlarını göremiyordum ama Thanos abisinin bakışlarını görünce bir süre duraksayıp ensesini kaşıdı ve durumu saçma bir kaç cümleyle toparlamaya çalıştı. "Yani hani işte kız nasıl alıştıysa öyle desin. Rahat etsin yani."

Irvin onu geçiştirircesine kafasını salladı ve avuç içiyle Thanos'un boynuna bir şaplak attığında Thanos az da olsa öne bükülmüştü. Irvin, Thanos'un yönünü kapıya çevirirken bir yandan hala ensesinde tuttuğu eliyle onu ittiriyordu. "Hadi bakalım artık seni odaya kilitleme vakti geldi. Bugünlük başına bu kadar bela yeter."

Çıkmadan, "Abi bari telefonumu alsaydım..." diye ağzından bir şeyler gevelese de Irvin onu reddedercesine kapıdan dışarıya fırlatmıştı. Son olarak dışarı çıkınca kapıyı kapatmadan önce kapının aralığından kafasını uzatıp bana baktığında yüzünde en sinir bozucu sırıtışı vardı. "Sende rahat dur. Arıza çıkarma."

Sinirlenerek arkamda ki yastığa uzandığımda direk kapıyı kapatmıştı ama belki yüzüne isabet eder diye yastığı fırlatmıştım. Yastık kapanan kapıya son sürat çarptığında Irvin'in kapı arkasında ki gülüşünü duymak daha çok sinirlerimi bozuyordu.

Bu sırada Tulip'in telefonuna gelen bildirimle ona döndüm. May hala telefonuyla ilgilenirken Tulip telefonunu çıkararak gelen mesaja baktığında bir anlık yüzü düşmüştü ama bu sadece bir saniyelik bir şeydi ve ben ona bakıyor olmasam bunu görmezdim. Acaba Tulip mutlu görünürken bile rol yapıyor olabilir mi?

Tulip telefonu cebine koyarak bize baktı. "Bence bugünlük bu kadar olay yeter." diyerek ayaklandı. "Bugün ki yorgunluğumu bir duş alıp atmam lazım. Zaten kafamı yastığa koysam sabaha kadar uyurum." Sabahtan kastı sabahın beşiydi çünkü burada ki disiplin öyle işliyordu. O kadar sinir bozucuydu ki. Zaten uyumadığım için uyku konusunda bir problemim yoktu ama sabahın soğuğunda koşu yapmak hiç iyi değildi. Normalde de günlük koşu yapardım ama bu güneş doğmadan önce olmazdı!

Tulip'in sözleri üzerine May'ın, "Ne bok yiyorsan ye." demesiyle Tulip sinirden gülmüştü.

"İyi o zaman gidiyorum ben." dediğinde ise, "Siktir git." diye karşılık vermesine o kadar alışmıştık ki. Tulip daha fazla oyalanmadan odadan çıktığında odanın içinde tekrar bir sessizlik hakim olmuştu.

Camdan güneşin yarım saat içinde batacağını görebiliyordum. Sessizlikle birlikte beynimin içinde ki sesler çoğaldığında yutkunmuştum. Demir... Neden onu düşünmeden edemiyordum? Tamam uzaktayken de aklımdaydı ama...

Evlenecek miydi yani? Gerçekten mi? Neden bu kadar çok ağlamak istiyordum? Demir Zirve benim en büyük çıkmaz sokağımdı. Çıkışını düşünerek sokak boyunca koşmuştum ama yolun sonuna geldiğimde tüm umutlarım çöp olmuştu. Biliyorum saçma ama içimde bir gün kavuşacağımıza dair bir şeyler vardı. İmkansızdı ve ben imkansıza inanıyordum. Artık ise inanamıyordum. Hiçbir şeye...

O kadar boşlukta hissediyordum ki kendimi toparlama ihtiyacım vardı. içime derin bir nefes çekerek telefonumu elime aldım. Ayağa kalkarak kapıya yöneldim ve siyah postallarımı giyerken, "Ben biraz hava alacağım." diye May'a açıklama yaptım ve ona konuşma fırsatı bırakmadan odadan çıktım. Kapıyı kapatmadan önce iç çektiğini duydum. Muhtemelen o da bu halime üzülüyordu ve ben onu üzdüğüm için daha beter oluyordum. Kapıyı kapattığımda bir süre öylece boşluğa baktım. Kafamı geriye atarak bir kaç saniye tavanla bakıştım. Belki de uzun süredir tavanı izleyip kendi kendime beynimde düşüncelerime dalmadığım için beynim bu kadar dolmuştu. Bu saçma olsa da tavanı izlerken bazı şeylere karar veriyordum ve cevabı olmayan soruların cevabını bulup kafamdan atıyordum. Bu sayede daha rahatlamış hissediyordum ama uzun zamandır bunu yapamıyordum. O kadar dolmuştum ki her an patlayıp çevreme haykıracakmışım gibi hissediyordum. Neyse ki bu konuda irademi koruyabilirdim. Sanırım...

Sırf yolu uzatmak için merdivenlere yöneldim. Öylesine dolanacaktım bir amacım yoktu sadece kafamı dağıtmak istiyordum. Merdivenlerin başına geldiğimde daha bir adım bile atmamıştım ki merdivenin dönemeç kısmında gördüklerimle buz kestim.

Hayır, hayır, hayır. Yanlış görüyordum değil mi? Çok düşünmekten kafayı yemiştim o kadar. Dimi?

Yutkunamadım, öylece kaldım. Vücudum taş kesilmiş gibi kılımı bile kıpırdatamadım hatta göz bile kırpamadım öylece bakakaldım. Neyse ki beni göremeyecek kadar meşgullerdi.

Nefesim bile kesildiğinde o an o kadar ağlamak istedim ki şu zamana kadar tüm ağlama isteklerime bedeldi. İçim acıyordu, kalbim sızlıyordu.

Karşımda görmeyi en beklemediğim ve en görmek istemediğim manzara vardı. Dean ve Lenora dudak dudağaydılar. Yani evlenmek üzere olan bir çiftin öpüşmesi kadar normal bir şey yoktu tabii ki ama bunu ben görmek zorunda mıydım?

Sani kalbim bir el tarafından sıkılıyormuş gibi hissediyordum. Kalbim durmuş atmayı unutmuş ve vücuduma kan pompalamayı bırakmıştı. Ölebilir miyim?

Neden hep böyle oluyordu ki? Tam mutluyum her şey yolunda dediğim anda neden her şey birden batıyordu ve hayatım alt üst oluyordu? Mutlu olmayı bile kendime yasaklamıştım zaten ben ama Kankırmızısı ekibiyle tekrar mutlu olabileceğime inanmıştım çünkü uzun zamandır mutluydum ve canımı acıtacak hiç bir şey olmamıştı. Günün yarısında gülüp, eğleniyordum. Gerçekten her şey yoluna girmişken mi ben bu manzarayı görecektim.

Bakışlarım öylece onların üzerinde kaldığında Dean’in Lenora'nın belinde olan elinin daha aşağılara indiğini görünce hemen gözlerimi yumdum ve arkamı döndüm.

Sanki beynim olanları yeni anlamış gibi bana yeni yeni komut vermeye başlamıştı. Hızlı adımlarla koridorun tam aksi yönüne yürümeye başlamıştım ama bir yandan da adım seslerimi duymasınlar diye yere çok sert basmıyordum. Kalbim birden öyle hızlı atmaya başlamıştı ki neredeyse kaburgalarımı delecekti. Tuttuğum nefesimi bıraktığım gibi o kadar hızlı nefes alıp veriyordum ki sanki dakikalarca suya sokulan kafamı yeni sudan çıkarmışlar gibiydim.

İçim öyle bir acıyordu ki sadece yere çöküp ağlamak istiyordum. Belki etrafımda ki bir kaç şeyi parçalamak. Ama hayır bunu burada yapamazdım. Kendime hakim olmalıydım.

Asansörün önüne geldiğimde ne ara buraya geldiğimi veya şuan ne yaptığımı bilmiyordum. Sadece beynimin ve kalbimin verdiği komutlara uyuyordum. Asansöre bindiğimde bir kat bile aşağı inmeden durdurdum ve sırtımı asansörün bir duvarına yaslayıp haykırarak yere çöktüm. Bilerek iki katın arasında durmuştum ki çığlığımı kimse duymasın istemiştim.

Ellerimi kafamın iki yanına vururken çıldırmış gibiydim ama tek istediğim az önce ki görüntüleri aklımdan silmekti. Biliyordum onlar artık en durduk yerde gözümün önünde belirecekti, sürekli aklımda dönecekti ve en çok da kabuslarıma girecekti. Öyle bir boşluktaydım ki hiç bir şey hissedemiyordum.

Artık içimde ki Demir ölmüştü. Kesin olan tek bilgi buydu. Ondan şu durumda bile nefret edemiyordum çünkü kahretsin ki o mutluydu ve ben mutlu olmasını hep isterdim. Benim yanımda da mutluydu aslında neden beni bırakıp gitmişti ki? Onca yıl kendini bana alıştırıp neden beni terk etmişti? Ya da terk ettikten iki yıl sonra biriyle evlenecek kadar onu sevmiş miydi? Ben neden onu unutamıyordum? Ne yapmıştı bana böyle? Aklımda onca soru dönerken ben sadece başımı eğmiş kendime çektiğim ayaklarımın etrafına kollarımı dolamış ve kafamı orada ki boşluğa gömerek kendime oluşturduğum karanlık alanda düşüncelerime dalmıştım.

Bu sefer kriz geçirmemiştim eğer geçirseydim hemen sakinleşmezdim ama şu an iyiydim. Sadece vücudum verdiği tepkilerin normale geçmesini bekliyordum o kadar. Bedenimin titrediğini bile sakinleşirken anlıyordum.

Verdiğim tepkiler kısa sürmüştü ama hala beyimde o vardı. Ben ve küçük karanlığım sadece Demir'i düşünmek için bir kez daha yan yana gelmiştik. Oysa ben karanlıktan çok korkardım. O yüzden genellikle düşüncelerime dalmak için tavanı izlerdim ve karanlıktan ölesiye kaçardım. Yine karanlığa sığınmama sebep olan da Demir'di ama o artık benim için Demir değildi.

O gerçekten Dean olmuştu.

Onları öyle görünce bir an ne tepki vereceğimi bilememiştim ama bir tepki göstermeye de hakkım yoktu. Demir benim her şeyimken ben artık onun hiç bir şeyiydim o yüzden hayatına müdahale edemezdim.

Peki neden hala ondan nefret edemiyordum? Bilmiyorum belki de evrenin bana gerçekten garezi vardı. Onca yıl o bana gelmedikçe ondan vazgeçmek için kendimi o kadar zorlamıştım ki... Ama olmamıştı kalbime karşı koyamıyordum, ve sadece kalbimde değil. Kafamın içinde bile sürekli o vardı ve ben buna engel olamıyordum.

En azından artık içimde ki ve eski tanıdığım Demir ile şuan karşımda olan kişinin aynı kişi olmadığından emindim. Demir beni seviyordu ve benden vazgeçmezdi ama Dean öyle değildi ve artık karşımda Dean vardı bundan emindim.

Kafamı kaldırdığımda kendimi karanlıktan kurtarmıştım. Ağlayamıyordum kahretsin ki ağlayamıyordum! Kafamı geri attığımda asansörün tavanında ki aynayla göz göze geldim. Kendi yansımama bakarken dudaklarım benden izinsiz aralandı. "Ben ne kadar da-" Kendi kendimi susturdum ve gözlerimi yumdum.

Hayır Selis kendini sevmelisin, sevmek zorundasın. Ona söz verdin ve bir gün çıkıp geldiğinde seni güçlü ve kendini seven bir kız olarak görecek. Ondan sonra tekrar yıkılabilirdim belki çünkü emindim o beni yine toparlardı. Sadece biraz sabır elbet bir gün gelecekti. Bundan adım gibi emindim.

Kendimi iyice sakinleştirdiğimde kastığım vücudumu serbest bırakarak ayaklarımı uzattım ve vücudumun tamamen kendine geldiğinden emin olmaya çalıştım.

Bu sırada telefonuma gelen mesajla gerçek hayata biraz daha bağlandım. Telefonu açtığımda ekranda Irvin'den gelen mesaj belirdi.

 

IRVİN

İnanır mısın sahilden günbatımı harika izleniyormuş.

Öyle bil istedim.

Belki binanın tam arkasında ki noktaya gelip bakmak istersin diye.

 

Attığı mesajlarla dudağımda ki oluşan tebessümü geç fark ettim. Sanki hissetmiş gibi bir anda tek mesajıyla nasıl bana iyi gelebiliyordu? Irvin gerçekten inanılmaz ve asla çözülemeyen biriydi. Bana tanımı olmayan bir kız diyordu ama asıl kendine hiç bakmıyordu.

Ayaklandığımda aynada kendime çekidüzen verdim ve sanki az önce hiç bir şey görmemişim gibi yaptım. Neyse ki ağlayamıyordum o yüzden insanlar üzüldüğümü hiç bir zaman anlayamıyordu.

Çenemi dikleştirdiğim sırada asansörü çalıştırdım ve zemin kata indim. Irvin'in bir mesajı bile kafamı dağıttı onun yanına gitmek gerçekten bana tahmin ettiğimden daha iyi gelecekti. Belki Dean’i hiç düşünmezdim. Zaten düşüncelerimden kurtulmam için Irvin'in boş konuşması yetiyordu. O belki onunla dalga geçtiğimi düşünüyordu ama gerçekten boş boş konuşması o kadar hoşuma gidiyordu ki. Hem hoşuma gitmesinden çok bana iyi geliyordu.

Binadan çıktığım gibi esen sert rüzgarla soğuğu iliklerime kadar hissettim. Aralığın sonlarına geldiğimiz için kar yağmış gibi soğuk vardı. Hırkama sarılarak binanın arkasına yürüdüm.

Hızlı hızlı yürüyerek kendimi ısıtmaya çalıştım ama az önce gördüklerimle vücudum bile buz kesmişken bu zordu.

Hayır, ben az önce bir şey görmemiştim. Hiç bir şey olmamıştı ki... Evet, kendimi kandırmak yaptığım en iyi şeyken gördüklerimi unutmam bir günümü almazdı. Gerçi unutamazdım ama en azından yok sayabilirdim.

Binanın arkasına gelmemle durdum. Irvin sahilin kenarında ama suyun ona değmeyeceği kadar da uzağında oturuyordu. Rüzgardan dolayı dalgalarda sert bir şekilde kıyıya geliyordu ve Irvin ne kadar uzak otursa da illa ki üzerine az da olsa su sıçrıyordu.

Kumların üzerinde yönü ufuk çizgisine ve güneşin battığı yöne dönükken ayaklarını dizlerinden kırmış ve ellerini de bacaklarına sarmıştı. Başını bir dizine yaslayıp yan yatırmıştı ve manzarayı izlemek yerine elinde tuttuğu telefona bakıyordu. Bende elimde ki telefona baktığımda ve onun hala çevrimiçi olduğunu görünce duraksadım. Hala mesajına cevap vermemi bekliyor olamazdı değil mi?

Telefonu kapatarak yavaş yavaş Irvin'e yaklaştığımda yandan görebildiğim kadar yüzünü inceliyordum. Sanki mesajına görüldü yemenin hüznüyle telefona bakıyordu ya da bunu sadece ben uyduruyordum. Telefonu kapatarak yanına fırlattığında kafasını dizlerine gömmüştü.

Onun bu halini görünce daha fazla oyalanmadan yüzümde ki küçük tebessümle onun yanına ilerledim. Artık ne kadar dalıp gittiyse benim geldiğimi bile fark etmemişti. Hemen yanında dikilirken belki geldiğimi fark ederde bana bakar diye bekliyordum ama bunu yapmayınca ben konuştum.

"Selam." Öyle saçma bir kelimeyle konuşmaya giriş yapmıştım işte. Irvin sesimi duymasıyla bir an kafasını kaldırır gibi olup durdu ama sonra kafasını kaldırdı. Tepesinde dikildiğim için tamamen kaldırmamıştı kafasını o yüzden botlarımla bakışıyordu.

Botlarımı görünce yüzünde sanırım artık bana özel hale gelen sırıtması oluşmuştu. "Selen..." diye fısıldayıp kafasını kaldırdığında yüzümü görmesiyle sırıtışı büyümüştü. Bu sefer daha canlı bir sesle, "Selen." dediğinde güldüm. Güldüğüme ben bile inanamamıştım. Oysa ki az önce dünya başıma yıkılmış gibiydi.

Gözlerimi kısarak, "N’oldu? Adımı mı ezberliyorsun?" diye sordum. Sonra bir şey yeni aklıma gelmiş gibi yaptım. "Ama doğru ismimi sen bulmuştun değil mi?" Daha sonra sorgulayan bakışlarımı ona indirdim. "İnsan kendi bulduğu ismi unutur mu hiç? Tı tı tı, bir lidere hiç yakıştıramadığım davranışlar bunlar."

Irvin'in sırıtışı büyürken bir eli ensesine gitmişti diğerini ise yanından kumlara bastırıp dik bir pozisyona geçmişti. "Yok yani bir an mesaja görüldü atınca gelmeyeceğini zannettim ondan. Hem zaten odandan görünen manzarayı neden izlemek için aşağı inesin ki?"

Sözleriyle gülerek yanına oturdum. "Dalga sesleriyle manzarayı izlemek daha huzur verici." Sunduğum bahaneye hemen inanmıştı. Ben onun beni buraya sırf beni bugün biraz daha çok görebilmek için çağırdığını biliyordum ama o hiç bir zaman benim buraya manzara için değil de onun için geldiğimi bilmeyecekti. Aslında aklım sanıldığından daha çok çalışıyordu ama ben salağa yatmayı ve kendimi bile kandırmayı seviyordum. Sevmekten çok gerçeklere kendimi kapatmaya alışmıştım. Zaten Irvin'in şu son 20 günde yaptığı sevgililik imaları haddi sınırını açmıştı. O yüzden buraya onun için geldiğimi bilmemeliydi. Asıl sıkıntı onun bazı sözlerine karşı kalbimin hızlanmasıydı. Bunu daha önce hiç yaşamamıştım. Aşk değildi ama bundan emindim çünkü aşkı bilirdim. Bu başka bir duyguydu, yabancı olduğum ve daha önce hiç tatmadığım bir duyguydu. Garipti.

Dalgaların ve rüzgarın uğultusundan başka ses çıkmayınca sessizliği bölmek adına saçma bir konu açtım. Genellikle böyle konuları Irvin açtığı için bu işlerde pek başarılı değildim. "Sen az önce beni botlarımdan mı tanıdın?" diye sorarken dizlerimi kırarak ayaklarımı kendime çekmiş ve kollarımı da dizlerimin üzerine koyarak başımı kollarıma yaslamış, manzarayı izliyordum.

Benim aksime Irvin rahat bir şekilde ayaklarını uzatmış ve kollarını iki yanından kumlara bastırmıştı. O manzara yerine bana bakarken, "Yani insanların sesleri birbirine benzeyebilir sonuçta. Senin gelmenden ümidi kesince emin olamadım ama bu botları görünce dedim bu kesin Selen." dedi.

Kaşlarım çatıldığında, "Uydurma." Diye kendime hakim olamayarak çemkirdim. "Diğer insanlarda postal giyer."

Bu halim hoşuna gidiyor olmalı ki güldü. "Yaz kış giymez ama." Ofladım ama ona cevap vermedim. "Ben az önce duyuldu mu yedim?" diye sorduğunda neredeyse gülecektim.

"Hayır üç nokta attım sana sen görmedin."

Kafası karışmış gibi, "Bu ne anlama geliyor?" diye sordu.

İçime derin bir nefes çektiğimde soğuk hava akciğerlerime nüfuz etmişti. "Sadece ne diyeceğimi bilmiyorum ama karşımda ki kişiyi de yanıtsız bırakıp kırmak istemiyorum demek."

Bir süre sustu ve ben hala beni izlediğinin farkındaydım. "İyi. Bunu bildiğim iyi oldu." Bir süre sussa da çok sessiz kalamadı. "Arıza çıkarsana."

İnanamayan gözlerle kafamı çevirip ona baktım. Dönmemle birlikte sırıtan yüzünü görmem bir oldu. "Ciddi misin sen?" diye sormamla bir çocuğun hevesiyle başını salladı. Dayanamayıp gülerek önüme döndüm. Gülmemle birlikte havanın soğukluğu yüzünden nefesim dudaklarımın arasından buhar olarak süzülüp havaya karışmıştı. "Çok farklısın Irvin. Kim durduk yere hayatında sorun çıkmasını ister ki?"

Sorumla birlikte sustu. O kadar uzun süre sustu ki bir an yanlış bir şey deyip demediğimi sorguladım ama yine de dönüp ona bakmadım. En sonunda içine aldığı derin nefesi işittim sonra da sesini. "Beni farklı kılan sensin Arıza Kız." Duraksadı ama sanki söyleyeceklerini söylemekte kararlıymış gibi konuşmaya devam etti. "Ben her zaman mükemmel ve pürüzsüz bir hayat geçirdim. Tamam sorunlar çıktı ama onları çözmeye çalıştım. Bana her şeyimin kusursuz olması gerektiği öğretildi ve ben hayatımda ki en küçük kusurdan bile nefret ettim. Bu yüzden bu kadar disiplinliyim ama konu sen olunca..." Durdu ama vazgeçmeden devam etti. "Senin benim üzerimde ki etkini daha önce sadece bir kere yaşamıştım ve sen..." Ara sıra duraksasa da onu kesmiyordum. Normalde nefes almadan aralıksız konuşabilen Irvin şimdi duraksıyordu. "Sen farklısın. Nedenini bilmiyorum, arıyorum ama bulamıyorum. Senin çıkardığın arızaları bir sorun olarak görmüyorum. Daha çok hayatımda ilk kez bana çizilen sınırların dışına çıkabilmenin özgürlüğünü hissediyorum Arıza Kız. Belki fark etmemişsindir ama ben bir sana böyleyim çünkü gerçekten beni farklı kılan sensin."

Durdu ve bu sefer gözlerini yumduğunu hissettim. "Neden böyle hiç bir fikrim yok. Daha önce kimseye hiç bir sorunumdan bahsetmedim çünkü bunu yapmamam gerektiği bana öğretilmişti. Hayatım kusursuz olmasa bile insanların bunu görmesi lazımdı. Belirli kurallar altında büyüdüm ve bunlardan en önemlisi hep bu oluyordu. Bu mükemmeliyetçiliğim ego değil aslında mecburiyet ama senden bunu anlamanı bekleyemem çünkü yaşayamadan anlayamazsın."

Bu sefer kafasını manzaraya çevirdi. "Hiç kimseye bu zamana kadar derdimi anlatmadığımdan bunu nasıl yapacağımı bilmiyorum." Sustu ve ofladı. "Çok uzun konuştum kısa kesmeliydim." Kendine kızdığında anlattıklarından yola çıkarak bunun da ona öğretilen bir kural olduğunu anlamıştım. Aslında zengin diye hayatı mükemmel geçmemişti. Ona kalacak olan mirası en iyi şekilde taşıyabilmesi için bazı kurallar çerçevesinde büyütülmüştü.

Yutkundum ama bir şey diyemedim. Irvin'in son sözleriyle birbirimizden çok zıt olsak da benzediğimizi fark ettim çünkü bende kimseye kendimden bahsedemiyordum.

Kafamı yana eğerek koluma yatırdığımda bu sefer manzarayı izleyen o ve onu izleyen ise bendim. Onun tüm yüz hatlarını ezberleyecekmişçesine izlerken ona söylemek istediklerimi aslında içimden söylüyordum.

Bende senden çok şikayetçiyim belki ama aslında... Bende senin yanında farklıyım çünkü ben gerçekten normal hayatımda bu kadar arıza çıkarmayan sessiz bir kızdım. Sırf senin gamzelerine ve gülüş çizgilerini görebilmek için sorun yaratabilirim. Nedenini bilmiyorum ama sırıtışın o kadar iyi geliyor ki bana... Aslında böyle bakınca yine kendimi düşündüğüm için arıza çıkarmış oluyorum. Ben gerçekten bencil biriyim sanırım.

Ayrıca senin yanında bende farklıydım. Tamam hakkımı savunacağım zaman o senin tabirinde ki Arıza Kız olabilirim ama öyle değilim işte. Bende kendimi ifade edemiyorum çünkü daha önce bunu hiç yapmadım. Çevremde ki insanlar bir şekilde beni anlıyordu ama onlar öyle diye senin de öyle olmanı bekleyemem. Zaten yeterince bencilken bir de senden bunu isteyemem.

Yine de senin benim sakinliğimin aksine olan o akıl almaz kişiliğini seviyorum çünkü olmak isteyip te olamadığım Selis'i bana hatırlatıyor. Belki normal bir hayat yaşasaydım herkes gibi o hayat dolu kızlardan olabilirdim ama benim içimde yaşama dair hiç bir şey bırakmamışları. Ve bende özür dilerim Irvin... Her şey için çünkü ben başlı başına bir hataydım ve sana verip verebileceğim tek şeyin zarar olduğunun farkındayım ama yine de senden uzaklaşamıyorum. Dedim ya bencil bir kızım ben.

Bu söylediklerimi asla sesli bir şekilde dile getirmeyecektim ve bunları Irvin asla bilmeyecekti. Bana olan duygularının farkındaydım ve ona umut vermek istemiyorum. Zaten az önce ki sözleriyle hızlanan kalbimin bana neyi anlatmak istediğini de bir türlü anlamıyordum. Bir insanın sözleriyle kalbim nasıl hızlanabilirdi ki?

Bir an bunu Irvin'e söylemek istedim ama gözlerimi yumarak bundan vazgeçtim. Ondan uzaklaşmam lazımdı ama benim yanımda hissettiklerini söylemişken ondan uzaklaşmakta ona zarar vermek olmaz mıydı? Ama yanındayken de bir zarardım. Öyle bir çıkmazdaydım ki her şekilde zarar görecek olan kişi Irvin oluyordu.

Sanırım şuana kadar kapıldığım en yanlış his Demir'e aşık olmaktı. Bu zamana kadar onu beklemiştim ama artık bekleyemezdim çünkü o artık yoktu. Dean vardı ve ben o adamı tanımıyordum. İmkansız bir aşk dedikleri bu olsa gerek ha...

Çenemi tekrar dizlerimin üzerine koyduğum kollarıma koyarak neredeyse batmak üzere olan güneşe döndüm ve sırf konuşmak için, "Irvin?" dedim. Ne diyeceğimi bilmiyordum sadece sevmediği sessizliğin içinde daha fazla kaybolsun istemedim. İçimden bir ses benim için karanlık neyse onun içinde sessizliğin o olduğunu söylüyordu. Benim yüzümden sessizlikte kaybolmasını istemiyordum.

"Efendim?" dediğinde bu sefer onun bana baktığını hissediyordum. Sanki anlaşmışız gibi bunu sırayla yapıyorduk. Sanırım bugün doğru düzgün göz göze gelemeden bitecekti.

Ne diyeceğimi bilemediğim için birden, "Daha önce birini sevdin mi?" diye sordum. Soruyu sorduğum gibi kendime kızarak dilimi ısırdım. Umarım soruyu sorma amacımı yanlış anlamazdı. İşte bu yüzden ben susmalıydım çünkü konuştuğumda bile karşımdakine zarar verecek bir kızdım.

Vay be, uzun zaman sonra ilk kez kendime bu kadar dürüsttüm.

Irvin duraksadığında yüzümde dolanan bakışlarını hissediyordum. "Bilmiyorum."

Sözleriyle dudak büzdüm. "Nasıl bilmiyorsun ki? Ya aşık olduğunu hissedersin ya da hissetmezsin."

Gülüşünü duydum. "O kadar basit değilmiş Arıza Kız." Yutkundum ama o devam etti. "Daha önce bilmediğin bir duygunun içinde filizlenmesi çok garip bir durummuş." İçime çektiğim nefesin neredeyse beni boğacağını hissettim. O da mı garip hissediyordu? Kafamı hafifçe iki yana sallayarak aklıma gelen düşünceleri kovdum. Pekala, kendime çokta dürüst olamamam lazımmış demek ki.

"Ama bunun aşk olduğundan emin değilim. O yüzden bilmiyorum." Bir süre sustuğunda kendini zorlayarak, "Peki ya sen?" diye sordu. Sesinin titreşimi soğuktan olsa gerekti. Hayır, kimi kandırıyorum ki bal gibi de birini sevmemden korkuyordu işte.

Bir saniye bile şüphe etmeden, "Evet." dediğimde gözlerini yumduğunu hissettim. Ben buydum işte karşımdakini bir gram düşünmeden konuşan o kız. Bencilin tekiydim.

"Nasıl bir duyguymuş aşk. Anlatsana biraz. Belki bende emin olurum."

Kafamı yavaşça aşağı yukarı salladığımda bildiğim kadarını anlatmaya başlattım. "Söylenenin aksine uğruna öleceğini değil de onsuz yaşayamayacağı hissedersin. Aslında bu yüzden uğruna ölmek istersin. Onsuz yaşamaktansa onun yerine ölmeyi tercih edersin." Durdum bir süre ve aklımda Demir'in görüntüleri belirdiğinde titrek bir nefesi verdim. "Her şeyden çok seversin mesela. Her şeyden güzel gelir gözüne, hatalarını görmezsin. Kızsan bile ondan ayrılmak istemezsin hep yanında olmak istersin. Her şey güzel gelir genellikle o yüzden kavgaların bile bir tadı olur. Aslında..." Gözlerimin ardı sızladığında o kadar ağlamak istiyordum ki, hem de ilk kez birinin yanında. "Bu kadar her şey demişken, o senin her şeyin olur." Sözlerimle bu kafasını tekrar manzaraya çevirmişti. Artık güneş neredeyse batmıştı, gözükmüyordu bile.

"Anladım." dediğinde kafamı çevirip ona baktım. Normalde peki derdi. Neden peki demedi ki çok mu kırıldı?

"Neyi anladın?" diye sorarak sesini biraz daha duymak istedim çünkü onun sesi beynimde ki seslerin azalmasında yardımcı oluyordu.

İçine derin bir nefes çekerken, "Sanırım ben aşık olmuşum." demesiyle gözlerimi yumdum.

"Olma Ilgaz." diyerek Türkçe konuşmaya başladım. "Biri her şeyin olmasın çünkü hayat seni her şeyinle sınıyor ve onsuz yaşayamam dediğin kişiyle onsuz yaşamayı öğretir sana hayat. Onun için ölmene bile izin vermez," Konuşurken bir bir yaşadıklarım gözlerimin önünde beliriyordu. Çok az titriyordum ama o muhtemelen bunun soğuktan olduğunu düşünüyordu. Böyle düşünmesi iyiydi, kriz geçirdiğimi bilmesini istemiyordum. "Yapma Ilgaz. İlk ve son kez sana yalvarıyorum birini sevme." Lenora ve Dean’in az önce ki görüntüleri gözümün önüne gelince hıçkırdım ama gözyaşı yoktu. "En çok o insan acıtıyor canını. Sevme birini. En çok kendini sev egolu ol, bırak herkes senden nefret etsin ama mutlu ol sen."

Sözlerimle başımı tekrar manzaraya çevirdiğim sırada onunda bana dönüp baktığını gördüm. "Mutlu olmamdan sana ne ki?"

Gözlerimi açarak güneşin tamamen kaybolduğu ufuk çizgisine kilitledim bakışlarımı. "Evet, haklısın bana ne ki." Ona istediğini vermeyecektim çünkü biliyordum ki en küçük bir umuda tutunacaktı. Bunu yapmadan kopmalıydı benden.

"Çok mu şey yaşadın sen?" diye sorduğunda bir an ona bakmak istedim ama yapamadım. "Yaşamış gibi konuşuyorsun da ondan."

Alayla güldüm. "Sana ne ki bundan?" diye ona onun sözleriyle karşılık verdim.

O da asla ona yakışmayacak bir soğuklukla güldü. "Senin aksine insanları düşünüyorum ben." Sanki içimde bir şeyler çatladı. Hayır kırıldı. Hayır, zaten kırık olan bir şey kırılmaz. Zaten kırılmış olan kalbimin üstünden geçilip tuzla buz edildi. Ama sorun yoktu nasıl olsa ben kalpsizdim ve Ilgaz'ın şu an demek istediği gibi bir tek kendimi düşünen biriydim. Selis üzülmez nasıl olsa...

Belki de benden uzaklaşmak için attığı ilk adımlardı bunlar ama onun diğer haline alışmışken bu sözlerine kırılmadan edemiyordu insan işte. Ne olurdu ki kendini bana hiç alıştırmasaydı, o zaman ikimize de zarar gelmeden birbirimizden uzaklaşabilirdik. Onun daha fazla canı yanmadan bu olsa iyi olurdu. Zaten ben üzülmezdim, ağlayamıyordum bile.

"Haklısın." diyerek sustuğumda sanki üstüme gelmeye ant içmiş gibi susmadı.

"Soruma cevap vermedin."

"Demek ki cevap vermek istemiyorum Ilgaz." diye sert çıkıştığımda gözlerini yumduğunu hissettim.

"Peki." diyerek yönünü batan güneşe çevirdiğinde bu sefer ikimizde manzaraya bakıyorduk. "Yine de bilmeni isterim ki üzüldüğünde ya da en basitinden moralin bozuk olduğunda ben buradayım." Durdu ve boğazını temizleyerek konuştu. "Yani insanlık görevi olarak."

"Anladım." demekten başka bir şey yapmadım. Zaten kötü biri değil miyim ben? Niye onu düşüneyim ki. Umurumda bile değildi Ilgaz. Zaten derdi olduğunda anlatacak kardeşi ve kuzeni vardı bana ihtiyacı yoktu. Ayrıca benden uzaklaşmalıydı da yoksa mutlu olamazdı.

Olmadı, bu sefer kendimi kandıramadım ve sert sesimi bir kenara bırakarak sıkkın bir sesle konuştum. "Eğer sende bir şey anlatmak istersen ben buradayım." Yutkundum. "Ne kadar anlatamasan da... Sonuçta benim yanımda farklı oluyorsan kimseye anlatamadıklarını bana anlatabilmen lazım."

Sanki tutunacağı dalı ona uzatmışım gibi hevesi bir sesle bana dönüp, "Cidden mi?" dediğinde sesi bile çocuk gibi çıkıyordu.

Zaten bu akşam kendimi hiç kandıramadığımdan pes eder gibi nefesimi vererek başımı aşağı yukarı sallayarak bende ona baktım. En içten sesle, "Cidden." dediğimde sanki karanlıkta bile gözleri parlamıştı.

Kafamı yan bir şekilde koluma yaslayarak onu izlemeye başladığımda o da kafasını hafifçe omzuna eğerek bana bakıyordu. Günün sonunda göz teması kurmayı başarabilmiştik en azından.

Onun gözlerine bakınca hiç bir şey anlamasam da hissettirdiği huzuru hiç bir şey bana getiremezdi. İki koyu kahverengi göz ve ikisinin de bana hissettirdikleri o kadar farklı ki. Birinin aşk olduğunu biliyordum ama sanki diğerinde huzurdan çok daha başka bir şeyler vardı ama ne olduğunu bilmiyordum çünkü bu çok... Garipti.




...

Hepinize Selamsss

Yeni bir bölümün ardından yine yorumlarınızı ve düşüncelerinizi bekliyorum.

Normalde bölümleri pazartesi gününe girdikten sonra gece atardım ama internetim olmadığı için erken attım.

Birde bu bölüm biraz kısa normalde 14. Bölüm ile birleştirip atmayı planlıyordum ama çeşitli sorunlardan dllayı 14. Bölümü yeni yazmaya başladım inşallah hafataya yetişir o da.

Birde okuyanların yıldıza basmadığını farkettim. Biliyorum çok fazla okuyan yok ama bari okuyanda yıldıza bassın değilmiiii???

Neyse çok itici hissettim şu an kendimi. Çok çok öpüldünüsss. Babayssss.

ınstagram: r_roselissa

Bölüm : 05.10.2025 21:48 tarihinde eklendi
Okur Yorumları Yorum Ekle
İçindekiler
Roselissa / KANKIRMIZISI / Kankırmızısı 2: Geri Dönüş ~13. BÖLÜM~
Roselissa
KANKIRMIZISI

8.26k Okunma

872 Oy

0 Takip
59
Bölümlü Kitap
KANKIRMIZISI 1: Gerçeklik Algısı ~GİRİŞ~Kankırmızısı 1: Gerçeklik Algısı ~1. BÖLÜM~Kankırmızısı 1: Gerçeklik Algısı ~2. BÖLÜM~Kankırmızısı 1: Gerçeklik Algısı ~3. BÖLÜM~Kankırmızısı 1: Gerçeklik Algısı ~4. BÖLÜM~Kankırmızısı 1: Gerçeklik Algısı ~5. BÖLÜM~Kankırmızısı 1: Gerçeklik Algısı ~6. BÖLÜM~Kankırmızısı 1: Gerçeklik Algısı ~7. BÖLÜM~Kankırmızısı 1: Gerçeklik Algısı ~8. BÖLÜM~Kankırmızısı 1: Gerçeklik Algısı ~9. BÖLÜM~Kankırmızısı 1: Gerçeklik Algısı ~10. BÖLÜM~Kankırmızısı 1: Gerçeklik Algısı ~11. BÖLÜM~Kankırmızısı 1: Gerçeklik Algısı ~12. BÖLÜM~Kankırmızısı 1: Gerçeklik Algısı ~13. BÖLÜM~Kankırmızısı 1: Gerçeklik Algısı ~14. BÖLÜM~Kankırmızısı 1: Gerçeklik Algısı ~15. BÖLÜM~Kankırmızısı 1: Gerçeklik Algısı ~16. BÖLÜM~Kankırmızısı 1: Gerçeklik Algısı ~17. BÖLÜM~Kankırmızısı 1: Gerçeklik Algısı ~18. BÖLÜM~Kankırmızısı 1: Gerçeklik Algısı ~19. BÖLÜM~Kankırmızısı 1: Gerçeklik Algısı ~20. BÖLÜM~Kankırmızısı 1: Gerçeklik Algısı ~21. BÖLÜM~Kankırmızısı 1: Gerçeklik Algısı ~22. BÖLÜM~Kankırmızısı 1: Gerçeklik Algısı ~23. BÖLÜM~Kankırmızısı 1: Gerçeklik Algısı ~24. BÖLÜM~KANKIRMIZISI 2: Geri DönüşKankırmızısı 2: Geri Dönüş ~1. BÖLÜM~Kankırmızısı 2: Geri Dönüş ~2. BÖLÜM~Kankırmızısı 2: Geri Dönüş ~3. BÖLÜM~Kankırmızısı 2: Geri Dönüş ~4. BÖLÜM~Kankırmızısı 2: Geri Dönüş ~5. BÖLÜM~Kankırmızısı 2: Geri Dönüş ~6. BÖLÜM~Kankırmızısı 2: Geri Dönüş ~7. BÖLÜM~ (part1)Kankırmızısı 2: Geri Dönüş ~7. BÖLÜM~ (part2)Kankırmızısı 2: Geri Dönüş ~8. BÖLÜM~Kankırmızısı 2: Geri Dönüş ~9. BÖLÜM~Kankırmızısı 2: Geri Dönüş ~10. BÖLÜM~Kankırmızısı 2: Geri Dönüş ~11. BÖLÜM~Kankırmızısı 2: Geri Dönüş ~12. BÖLÜM~Kankırmızısı 2: Geri Dönüş ~13. BÖLÜM~Kankırmızısı 2: Geri Dönüş ~14. BÖLÜM~Kankırmızısı 2: Geri Dönüş ~15. BÖLÜM~Kankırmızısı 2: Geri Dönüş ~16. BÖLÜM~Kankırmızısı 2: Geri Dönüş ~17. BÖLÜM~Kankırmızısı 2: Geri Dönüş ~18. BÖLÜM~Kankırmızısı 2: Geri Dönüş ~19. BÖLÜM~Kankırmızısı 2: Geri Dönüş ~20. BÖLÜM~Kankırmızısı 2: Geri Dönüş ~21. BÖLÜM~Kankırmızısı 2: Geri Dönüş ~22. BÖLÜM~Kankırmızısı 2: Geri Dönüş ~23. BÖLÜM~Kankırmızısı 2: Geri Dönüş ~24. BÖLÜM~Kankırmızısı 2: Geri Dönüş ~25. BÖLÜM~Kankırmızısı 2: Geri Dönüş ~26. BÖLÜM~Kankırmızısı 2: Geri Dönüş ~27. BÖLÜM~KANKIRMIZISI 3: DejavuKankırmızısı 3: Dejavu ~1. BÖLÜM~Kankırmızısı 3: Dejavu ~2. BÖLÜM~Kankırmızısı 3: Dejavu ~3. BÖLÜM~Kankırmızısı 3: Dejavu ~4. BÖLÜM~ (part 1)
Hikayeyi Paylaş
Loading...