
Hayatın bana öğrettiği bir gerçek varsa o da en net şekilde her şeyin yoluna girdiğini hissettirip daha sonradan seni tökezlettiğiydi. Bir yerden sonra her şeyin yoluna girmesine korkar hale gelirsin ve hep bir sorun arayışına girerek her şeyden şikayet etmeye başlarsın. Mutlu hissettiğinde kendini üzmeye yer ararsın mesela.
Bazen ise öyle bir an gelir ki her şeyin yolunda olduğunu hissedersin. Aslında hiçbir şey yolunda değildir sadece öyle hissedersin. Oysa ki daha düzeltmen yoluna sokman gereken çok şey vardır. Yoluna çıkacak bir sürü pürüz vardır. Bunları göz ardı edip anı yaşamak istersin ama daha sonra yere çakılışın daha çok can acıtır.
Sanırım artık mutlu olmamalıydım. Mutlu olduğumda hayatımın en önemli parçası benden gidebiliyordu. Bunu da yok sayıp alışmış gibi davranırken daha büyük bir darbe yerdin. Bu döngü tekrar ederdi ve sen kime bağlanırsan hayat onu ellerinden çekip alırdı. Belki de kimseyi sevmemeliydim ve kimseye değer vermemeliydim.
Bazen canının acıdığını belli etmek istersin çünkü hayat çok üstüne gelir ama bir bakmışsın acını belli ettiğin kişi seni arkandan bıçaklamış. Her şey bir anlık gelişirdi bu hayatta. Göz açıp kapayana kadar... Bir bakmışsın biri senden alınmış, bir bakmışsın biri senden gitmiş...
Hayatın işleyişi buydu. Yaşama tutunmanı sağlayan kişi ellerinden çekilip alınırdı belki de bu onsuz yaşamayı öğrenip kendi ayaklarımızın üzerinde durmamız için yapılır. Neden en baştan kendi ayaklarımızın üzerinde durmamız istenmiyor ki? İlk birine varımızı yoğumuzu bağlayıp sonra ondan koparılmak zorunda mıyız illa?
Hayat o kadar zor ki bazen neyi nasıl yapacağımı bilmiyorum. Aslında biliyorum ama o düşüncelerime ulaşamıyorum. Bu yüzden ne yapmak istediğimi de bazen kestiremiyorum. Şu an olduğum kişi kimdi? Kendimi bile kandıran bir kızım ben, peki gerçek ben kimdi? Asla o kıza ulaşabileceğimi zannetmiyordum çünkü yıllar önce o kız öldürülmüştü. Dört yıllık işkencede aslında ben ölmüştüm. Onların işkencelerine dayanmak isterken aslında duygularımdan arınmış ve sadece ölmemeye çalışan bir kız olmuştum. Şu an yaptığımda buydu; sadece yaşamak...
Yaşıyordum ve yaşamak için kendime bir neden arıyordum. İntikam en sıkı sıkıya tutunduğum nedenimdi ve onu kaybetmek istemiyordum. Ben aslında bu intikam oyunun hiç bitmesini istemiyordum. Çünkü biterse herkesi kaybederdim. Kankırmızısı dağılacaktı ve Demir artık hayallerimde bile yok olacaktı. Ben ise bomboş ruh gibi gezen o kız olacaktım. Hayata gerçekten tutunmak için bir nedenim yoktu. Kim bilir belki ben hayata tutunmaktan vazgeçtiğimde hayat bana tutunurdu...
İçim acıyordu. Dört gündür içim acıyordu ama ben kendimi kandırıp mutlu olduğumu düşünüyordum. Oysa ki içimde ki bu huzursuzluk hiç normal değildi. Onu tamamen kaybettiğimin gerçekliğini hissettiğimden dolayıydı belki de... Bilmiyorum. Zaten ben ne zaman neyi bildim ki... Hep o saf insanların yüzüne gülüp arkasından saydırdığı nefret edilen salak kız oldum. Bu gerçeğin farkındaydım ama değişmek için kendimi zorlamıyordum. Hatta çaba bile sarf etmiyordum. Belki de hayatımın düzene girmesi için tek yapmam gereken şey kendimi değiştirmekti ama ben o kadar yorgun ve bitmiş hissediyordum ki bunu yapamıyordum.
Kimse beni anlayamazdı ve anlamasını da bekleyemezdim çünkü ben kendimi anlatamıyordum. Bir tek o anlardı ve ben onu kaybettiğimi dört gün önce merdivenlerin başında onları gördüğümde anladım. Benim suçum yoktu ki ama... O benden gitmişti. Neden gitmişti ki? Onu acılarımla çok mu boğmuştum? Çok mu bencil davranmıştım? İstemeden canını mı yakmıştım? İçimde ki Selis ona muhtaç hissediyordu kendini. Bu beni aciz mi yapardı? Neyse zaten hep haline acınan o kız olmuştum.
Dean ve Lenora'yı görmemin ardından dört gün geçmişti. Irvin ile ilk kez o kadar açık konuşmamızın ardından da dört gün geçmişti. Aslında ben değil o konuşmuştu...
Acaba ondan tamamen uzaklaşmalı mıydım? Aradan geçen dört günde aramızda ki bağda hiç bir fark yoktu. Sanki o gün ki konuşmalar hiç olmamış gibiydi. Oysa benim içimde çağ olup büyümüştü. Anladığım ve farkına vardığım büyük bir gerçek vardı ama ben kendimi kandırıp bu gerçeği yok sayıyordum.
Bildiğim bir gerçek daha vardı ki biz Ilgaz ile olmazdık. Demir artık benim için imkansızdı ama Ilgaz imkansızın da ötesindeydi. Neyse ben zaten yalnızlığı seven bir kızdım o yüzden sorun değildi. Zaten Ilgaz ile olsaydık da sonumuz Demir ile olduğundan farklı olmayacaktı. Ben yine bencil olurdum ve o yine bana dayanamayıp bırakırdı. Bunun için gerçekten sevgili olmamıza bile gerek yoktu ki... Şu an bile kendimden bıktırıyordum insanları. Çekilmez bir insandım, biri benim yanımda bir saat bile geçiremezdi. İnsanları kendimden ittiğim bir havam vardı ve ben bunun çözümünü bir türlü bulamıyordum. Aslında bir yandan iyi de oluyordu çünkü her yeni insan demek aklımda yeni binlerce şüphe demek. Acaba nasıl biri? Bana zarar verir mi? Göründüğü gibi mi yoksa bambaşka biri mi? Bana katlanır mı? Onu incitir miyim? Bir şeyler mi saklıyor? Yalan mı söylüyor? Ona ne adar güvenebilirim?...
Kafam yeterince doluyken daha fazla kişiyle daha fazla kafamı doldurmak istemiyordum çünkü böyle oldukça düşüncelerim kafamın içinde susmuyordu ve ben her gün daha da çok kendime ulaşmakta zorlanıyordum.
Kankırmızısı ekibiyle bu sorunu aşmıştım. Aslında aşamamıştım hala her salisede karşımda ki kişinin her hareketinde aklımda binlerce düşünce ve soru işaretleri beliriyordu ama ben artık onları arka plana atıp ana odaklanabiliyordum. Bu konuda ilacımın da büyük bir etkisi vardı tabii... Aslında o ilaç daha çok gün içinde yaşadıklarımı unutmamı sağlıyordu ve bu şekilde tavanla bakıştığımda daha az şeyi sorguluyordum. Bende ki b12 eksikliği değildi ki, ilacımın etkisiydi.
Zamanla ilacımın bana gereğinden fazla şeyleri unutturduğunu fark ettiğimde ilacı bırakmak istemiştim çünkü bir süre sonra Demir'in yüzünü bile unutmaya başlamıştım sadece aklımda çocukluğu vardı. Ama ilaç beni kendine o kadar bağlamıştı ki içmediğim her an kafamda ki düşüncelerden dolayı kafayı yiyecek gibi oluyordum.
İlaç bunu azaltıyordu ve artık her konuda benim çıkış noktamdı. Yine de şu sıralar kullanmayı azalttığımdan düşüncelerim gittikçe artıyordu. Şu an oturup önüme bakarken bile o kadar çok şey düşünüyordum ki... Hah, bunları birine anlatsam benden direk bıkardı. Belki de kendimi kapatmam da bu yüzdendi. Ama doğruya doğru dertlerimi anlatmaya başlasam susmazdım. BU beni rahatlatır mıydı bilmiyordum çünkü hiç denememiştim ama kesin olan şey karşımda ki kişiyi rahatsız edeceğiydi. Zaten varlığımla bile insanları rahatsız ederken birde üstüne dertlerimi anlatmaya gerek yoktu. O yüzden May ne kadar ısrar etse de ona geçmişimi anlatmayacaktım. Zaten onca şey yaşamışken ve bunları anlatırken ağlamamam bile ona garip gelirdi. Zaten güven sorunları vardı ona anlattıklarım belki de hiç inandırıcı gelmezdi ve bana inanmazdı bile.
Her neyse. Düşüncelerimden sıyrılıp yanımda ki su şişesi alıp bir kaç yudum su içtim. Antrenman sırasında çok yorulmamıştım. Nedensizce bugün bizi çok yormamışlardı belki de yarın yeni yıla gireceğimiz içindi. Bugün 31 aralıktı. Yani yarın 2027'ye girecektik. Yılbaşı için bir planlamaları var mıydı bilmiyordum ama bugün bizi yeterince yormamalarının tek nedeni olarak aklıma gelen buydu. İlk kez sabah koşusu yaptırmamışlardı. Şok geçirdim desem yeridir. Bu işkenceden bizi mahrum bırakmaları çok saçmaydı.
Kafamı iki yana sallayarak düşüncelerimden tamamen sıyrılıp ayağa kalktım. İlerde May ve Holly'i görünce onların yanına ilerledim. May'dan ben sorumlu olduğum için bir kavga çıkarmasını istemiyordum ama uzun zamandır bunun için can attığını da biliyordum.
Yanlarında yaklaştığım sırada May'ın söylediklerini duymaya başlamıştım. "Tek merak ettiğim şey cidden robot olup olmadığın." May bugün ilk kez eğitimi için Holly’i seçmişti. Geldiğimizden beri Kathy ile başlayan Holly'nin namı yürüyüp gidiyordu. Kız gerçekten dövüş konusunda robottan farksızdı çünkü Conroy'u bile yenmişti. Şöyle de bakıldığında Conroy, Holly'nin iki katıydı. Kız gerçekten makine gibiydi. Nasıl yetiştirildiğini artık geçtim bende May gibi onun robot olduğunu düşünmeye başlamıştım. Holly Summıt tam anlamıyla bir gizemdi ve çözülebilecek gibi de değildi.
Holly ne kadar duygusuz gözükse de mimiklerini iyi kullanıyordu. Tek kaşını kaldırarak May'a baktı. "Sende ki bu ego fazla değil mi?"
May'ın kaşları çatıldığında sinirden kollarını göğsünde bağdaş kurmuştu. "Sen git o arkadaşına bak ilk." Arkadaştan kastı Lenora'ydı çünkü genellikle beraberlerdi ama Lenora’dan çok onu bir öğrenciyle birlikte görüyordum. Sanırım adı Maya'ydı.
Holly'de Maya'dan bahsettiğini zannetmiş olacak ki anlık kaşları çatıldı. "Maya'dan mı bahsediyorsun?"
May kendini tutamayıp gözlerini devirdi. Normalde tepkisiz olan Holly'nin Maya'nın adı geçtiğinde yüzünde ki değişimi görmemiş değildim. Maya'ya zarar gelmesini geçtim laf bile atılmasına izin vermiyordu. Maya dediğimiz kızsa siyah uzun saçları ve siyah gözleriyle gayet sert bir kıza benzese de oldukça hassas duruyordu ama karşındakine de ağzının payını vermesini biliyordu. Yani asla tutarlılığı olmayan her an her şeyi yapabilecek bir kızdı. Holly ile ikisi de gereğinden fazla yakındı.
May, "Lenora'dan bahsediyorum." dediğinde Holly tepkisiz haline geri döndü. Kahverengi saçlarını yine balıksırtı örgü yapmıştı. Genellikle değil neredeyse her zaman bu modeli tercih ediyordu ve saçlarının da öyle abartılacak bir uzunluğu yoktu. Omuzlarının biraz aşağısındaydı.
Holly, May'ın aksine oldukça rahat bir şekilde tek ayağının dizini hafifçe kırmış diğer ayağının üzerinde de hafifçe sallanırken o da kollarını göğsünde bağdaş kurmuştu ama onun ki rahatlık göstergesi gibi gevşekti. May ise onun tam karşında dik duruşu ve kaldırdığı çenesiyle sinirini ve hırsını belli ediyordu. Aynı şekilde o da kollarını göğsünde bağdaş kurmuştu ama onun ki daha sıkıydı sanki sinirini etraftan çıkarmamak için kendini bu şekilde durduruyordu.
"Lenora o egoya sahip olabilmek için zor yollardan geçti ve sonucunda o egoyu hak etti." Holly'nin sözleriyle May kendini tutamayıp, "Ben sanki çok kolay buraya geldim." dedi.
Holly kaşlarını kaldırdığında, "Ayrıcalıkla geldiğinizi varsayarsak," dedi ve düşünür gibi yaparak dudaklarını birbirine bastırdı. "Çok zor bir hayatın olmuş olamaz."
May burnundan solurken Holly kollarını çözüp kolunda ki saatine baktı. May ağzını açacaktı ki onu konuşturmadan, "Malum ben sizin gibi öğrenci olmadığım için sorumlu olduğum işlerim var. O yüzden çok planlı çalışırım." dedi. Saati kaldırıp May'a gösterdi. "Seninle tartışmak için bile kendime süre tutmuştum ve o sürenin sonuna geldik." Zorla gülümseyerek May'a arkasını dönerek yanından uzaklaştı.
May arkasından ağzı bir karış açık kalırken bana döndü. Evet, geldiğimi ikisi de fark etmişti ama buna rağmen tartışmalarını bölmemişlerdi. May, Holly'nin gittiği yönü işaret ederek, "Bak bu kız valla robot." dediğinde gülerek başımı salladım. May o sırada parmaklarıyla sayı sayar gibi yaparak Holly'nin robot olmasının gerekçelerini sıralıyordu. "Bir, kimseye yenilmiyor. İki, her şeyi zamanında yapıyor ve bir dakika şaşmıyor. Üç, duyguları yok hareketleri robot gibi. Dört, lan tam anlamıyla mükemmel kız! Kusuru yok lan. Hem fiziksel hem kişiliksel olarak."
Açıklamalarıyla birlikte benim gülüşüm kahkahaya dönüşmüştü artık. Bu sırada May susmayarak Holly hakkında ki şikayetlerini bana belirtiyordu. "Yok cidden bu kızın yanında tüm özgüvenim yerle bir oluyor. Var ya Irvin ile zeka konusunda kapışsa onu da yener." Aklına gelen düşüncelerle dudaklarında pis bir sırıtış oluştu. "Aslında iyi de olur. Birazda Irvin'in egosu söner çünkü Holly denen kız bu işi çok iyi yapıyor."
Gülüşlerimin arasından, "Keşke biraz arkadaşına da uygulasa bu taktikleri." dedim.
May direk bana katılarak, "He ya." dedi. "Valla geçen gün bi Lenora ile çalışıyım dedim kız çalışmaya başlamadan yarım saat kendini övdü resmen. Bu nedir ya Irvin'in egosuna şükrediyor insan."
Bende ona katılarak, "Bak buna katılıyorum." dedim. "Bir hafta önce öğretmen olarak onu seçiyim dedim. Kız dövüşmüyor kendini övüyor. Acaba bu şekilde nasıl öğretmen-öğrenci rütbesine taşındı."
May alaycı bir şekilde güldü. "Bence kendisi de torpille geçti de neyse..."
Başımı sallayarak ona katıldım. "Zaten annesinin yöneticilerden olduğunu duydum. Ya da sinsiliğiyle geçmiştir belki bir üst rütbeye."
May gözlerini büyüterek, "Bak ikinci seçeneğe daha çok katılıyorum." dedi. "Ya kız kendini övüyor sonra bir dövüşüyoruz. Ne yapacağını kestiremiyorum." Saçını savurarak kendini övdü. "Tabii ki ona yenilmedim ama Earl bile beni bu kadar yormamıştı. Kız şeytanın teki. Şikayetçiyim ben bu kızdan." Sanırım topluca Lenora'dan nefret ediyorduk.
"May bilgin olsun ben müşteri hizmetleri değilim. Hani iyice şikayetlerini sıralamaya başladın da."
May gözlerini devirdi. "Farkındayım." Sonra gözlerini kısarak imayla, "Bazılarının aksine ben içimi dökmesini biliyorum." dedi. Bu tür imalar çok yapıyordu ve ben her seferinde konuyu değiştiriyordum. Yine aynısını yaptım.
"Bu arada bu sıralar özellikle Earl ile daha çok antrenman yaptığının da farkındayım." Göz kırpıp, "Hayırdır?" dedim.
May her zaman ki gibi konuyu değiştirmeye çalıştığımı anladı ama ses etmedi ve bana uyum sağladı. "Hırs." diye kısa bir cevap verdi. Zaten hırs dedin mi aklıma May gelirdi ve Zirve'deyken bundan emin olmuştum. May oflayarak, "Zaten eğitim sırasında öğretmenlerle muhatapta olamıyorum. Sonrasında da pestilimiz çıkıyor. Biz bu gidişle bi bok öğrenemeyiz. Hani eğitimden sonra bunların hangi cehenneme kaybolduklarını da bilmiyorum ki bildiğin yok oluyorlar."
Sözleriyle güldüm ve gözlerim May'ın arkasında ki bir noktaya daldığında gülüşüm soldu. Şu sarışın çocuğu gördüm. Sanırım adı Rex'ti ama ben onu sürekli Lenora'yı izlemesi ile kafama kazımıştım. May'ın arkasında bizden uzak bir mesafede yan yana olan tek kişilik birleşik sıralara oturmuştu. Şahsen okulda ki sıraların aynısıydı sadece önünde masaları eksikti ve yan yana diziliydiler.
Rex dirseklerini dizlerine yaslamış ellerini önde birleştirmiş karşıyı izliyordu. Omzumun arkasından onun baktığı yöne baktığında karşılıklı konuşan Dean ve Lenora'yı izlediğini gördüm. Gözlerimi bir süre onlardan ayıramasam da bu süreyi kısa tutmuştum. Yutkunarak bakışlarımı May'a çevirdiğimde nereye baktığımı görmüştü. Onunda gülüşü solmuştu. Sanki benim üzüldüğümü gördükçe o da üzülüyordu. Hemen kendimi toparlayarak duygusuz halime geri döndüm. Bazı insanlar acılarını gülüşüyle gizlerdi ama benim duygularım öyle bir yok olmuştu ki gülüşümün sahteliği yine çok belliydi. O yüzden yüzümü sabit tutmak üzüldüğümü saklamak için daha iyi bir yöntemdi.
May ağzını açmış tam bir şey söyleyecekti onu konuşturmadan az önce aklıma düşen fikri ona söyledim. "Öğretmenlerden iş çıkmıyorsa bizde öğrencilere sararız." May'ın kaşları hafifçe çatıldığında, "Bence onlardan da iş çıkar." diyerek göz kırptım. May kısa bir an arkamda ki bir noktaya bakınca kafamı çevirip nereye baktığına baktım. Yerde oturan Georgia'ya baktığını gördüğümde tek kaşımı kaldırarak May'a döndüm.
May'da bana döndüğünde dudağının kenarı kıvrılmıştı. "Peki." dediğinde kaşlarım çatıldı.
"Peki ne be?" diye ona çemkirdiğimde gözlerini belertti.
"Bil diye söylüyorum o söz Irvin'e özel değil."
Aynı ciddiyetle, "Hayır, öyle." dediğimde hayret ederek dudaklarını büzdü.
Bir süre susarak kafasını aşağı yukarı salladı en sonunda kısacık bir ıslık çalıp, "Anlıyorum." dedi.
Gözlerimi devirerek, "Neyi anlıyorsun acaba?" diye sordum.
Omuz silkti ve yanımdan geçerek, "Bence de öğrencilerle muhatap olmalıyız. Zaten Irvin'in planları ne zaman işe yaradı ki." dedi.
Arkasından Irvin'i savunmak istesem de çevremizde ki insanlar yüzünden bunu yapamadım. Zaten bana neyse Irvin'den.
Arkamı dönüp tekrar May'a bakmadan Rex'e doğru yürüdüm. Ne diyebilirim ki ilk kez biriyle konuşmak için ilk adımı atacaktım. Genellikle insanların benle muhatap olmasını beklerdim çünkü onlarla konuşup sanki onlara yaranıyormuşum gibi hissetmek istemezdim. Bu düşünceye nasıl kapıldığımı bilmiyorum ama küçüklüğümden yani kendimi bildim bileli tüm olaylardan öncede böyleydim. Zaten dört yaşımı da zar zor hatırlıyordum. Belki annemin ölümü olmasa çoğu insan gibi bende o yıllarımı unuturdum. Hani beyin acıları siliyordu? Niye o dört yıl beynimde salisesi salisesine kayıtlıydı ve geceleri beni rahat bırakmıyordu? Neyse ilacım sayesinde son yıllarımı en azından unutmaya yaklaşabilmiştim. Hala aklımdaydı ama o anları hatırlatan bir şey olmayınca aklıma pek bir düşünce düşmüyordu. Gerçi Dean tam karşımda dururken bu biraz zordu. Sonuçta son yıllarımı bana hatırlatan en büyük etken oydu.
Rex'in yanına oturduğumda Lenora'yla Dean’i daha çok Lenora'yı izlemekten beni fark etmemişti bile. İyi de olmuştu çünkü ilk kendimi konuşmaya hazırlamam lazımdı. İçime derin bir nefes verirken bana bir şey yapamayacağı konusunda kendimi ikna ediyordum. Sadece konuşacaktım ve olup bitecekti. Hayır bu anksiyete değildi sadece insanlardan çekinmemdi.
Ben konuşmadan o, "Konuşacak mısın artık?" dediğinde yutkundum. Sesim içime kaçmış gibi hissediyordum.
"Şey..." dediğimde kendimden soğudum. Bu kadar da çekingen biriymişim gibi bir vibe vermemeliydim.
Bakışlarını karşıdan ayırmadan elini bana uzattı, "Ben Rex." dedi.
Eline bakakalırken, "Ben de Selen." dedim. Neden bu kadar salak hissediyordum?
Yandan ilk bana sonra da eline bakınca, "Temas sevmiyorum." dediğimde gülerek elini çekti.
"İşin zor." Kaşlarım istemsizce çatıldı.
"Neden ki?" Bu kız asla ben değildim bu arada.
"Temas sevmiyorsun."
"Yani?"
Gülerek kafasını iki yana salladı. "Boş ver."
Somurtarak, "Anlamadım." dediğimde bu sefer kafasını çevirip bana baktı.
"Çocuk musun sen?"
Ağlamaklı bir ifadeyle ona bakıp, "Valla bu ben değilim. Normalde asla böyle biri değilimdir. Hep senle konuşacağım diye stresten bozuldum." dediğimde kendini tutamayıp kafasını geriye atarak gür bir kahkaha kopardı. Bize dönen gözleri hissettiğimde kısa bir an etrafıma baktım. Lenora'nın çatık kaşlarını görmemle tekrar önüme döndüm. Yine neyi sorun etmişti acaba? Neyse gözüne batmasam iyidir çünkü kafasında neler döndüğünü bilemezdim.
Rex'in gülmesi bittiğinde deniz mavisi gözlerini bana dikti. "Rahat ol ya kasma bu kadar."
Kaşlarım çatıldığında, "Kolaysa sen rahat ol." diye homurdandım.
Omuzlarını silkerek önüne döndü. "Gördüğün üzere ben oldukça rahatım." Ofladığımda tekrar güldü ama yine Lenora'ya bakıyordu. "Neden?"
Ona baktığımda sarı saçlarıyla bakışıyordum. "Ne neden?"
İçine derin bir nefes çekip ciddi bir sesle konuştu. "Belli ki buradan birileriyle arkadaş olmak istiyorsun. Bu normal bir şey. Ama neden ben?"
Düşünmeden, "Burada sen vardın çünkü." dediğimde hayretler içinde bana döndü.
"Şaka mısın sen?"
Dudaklarım düz bir çizgi haline gelirken kafamı hafifçe omzuma doğru yatırdım. "Sanırım." dediğimde tekrar gülerek önüne döndü.
"Belli." Ne çok da gülüyordu. İçime derin bir nefes çekerek buraya geliş amacımı kendime hatırlattım. Bilmiyorum Rex'in sıcak kişiliğinden dolayı mı yoksa başka bir şeyden dolayı mı artık kendimi yanında rahat hissediyordum.
Direk Zirve ile ilgili bir soru soramayacağım için ilk onu tanımaya yöneldim. Sonrasında sorduklarımı garipsemezdi belki. "Neden öyle dedin?"
Sorumla bana dönmese de cevap verdi. "Neyi?"
"Bilmem. Sanki seninle konuşmak istemi garipsemiş gibisin."
Bir süre sustu. "Zaten ekip olarak geldiğiniz için bizimle pek muhatap olmazsınız gibime gelmişti. Yine de buraya alışmak için biriyle arkadaş olsan bile... Bu ben olmazdım diye düşünüyordum."
"Niye ki?" diye sordum aynı saf sesle. Eski yani normal halime dönebilir miyim artık?
"Kimse pek benle muhatap olmaz. Yani burada ki herkesi tanırım çünkü grup olarak bir şey yapıldığında gruba dahil olurum ama yakın arkadaşım olmazdı pek." Umursamazca omuz silkti. "Öyle yani."
"Ben olayım arkadaşın?" diye sorduğum gibi dilimi ısırdım. Gerçekten mi ya!
Güldü. "Sıkılırsın."
"Neyden?"
"Benden."
Bu sefer kendimi tutamayarak ben güldüm. "Asıl sen benden öyle bir bıkarsın ki ayaklarını götüne vura vura kaçarsın."
Sözlerimle yine kahkaha attığında, "Öyle miymiş?" diye sorunca tereddütsüz bir sesle, "Öyleymiş." dedim.
Kafasını sallarken hala bana bakmıyordu. "O zaman memnun oldum arkadaşım Selen."
Dudaklarım iki yana kıvrılırken sesli gülmemek için kendimi tutuyordum. Şu an hayatımın en garip tanışmasını yaşıyordum. "Bende memnun oldum arkadaşım Rex."
İkimizde sustuğumuzda bu sefer konuşan bendim. "Onu seviyor musun?" Sürekli Lenora'yı izlemesinin başka bir nedeni olamazdı herhalde.
Yine güldü. "Bunu bilmeyen kaldı mı ya?"
Bir süre sustum. "O zaman Lenora'da mı biliyor?”
Sıkıntıyla nefesini verip başını sallayıp beni onayladı. Yutkunamadığımda, "Ama o..." diye başladığım cümlemi Rex tamamladı.
"Dean ile evlenecek. Biliyorum." Güldü. "Sende mi benimle dalga geçeceksin. Geç de beraber gülelim."
Sözleriyle içimde bir yerlerin acıdığını hissettim. "Neden sürekli gülüyorsun?"
"Bunu neden soruyorsun?" diye soruma soruyla cevap verdiğinde dudaklarımda buruk bir tebessüm oluştu ama o hafif öne eğik olduğundan onun yüz ifadesini göremiyordum. O da bana bakmadığından beni göremiyordu.
"Emin olmak için."
Bu sefer, "Neyden?" diye sorduğunda sıkıntıyla nefesimi veren bendim.
"Düşüncelerimden." Sustuğunda doğru düşündüğümü anladım. Aslında insanları gözlemlemekte çok iyi değildim ama Rex'in neden güldüğünü anlamak zor değildi. Hele ki sözlerinden sonra. Belki de en baştan başka bir hikayesi de olabilirdi ama benim anladığım insanların ona güldüğü için gülmesiydi. Çok bilmezdim bu duyguyu ama elbet yaşayanlar olurdu.
Zaten arkadaşının olmaması da özgüvenin eksilmesine neden oluyordu insanın. Belli ki burada hiç arkadaşı yoktu ve genellikle insanların canı sıkıldığında dalga geçilen kişiydi. Ve şöyle bir gerçek vardı ki biri sizinle dalga geçip sizi küçük gördüğünde özgüveniniz yoksa susardınız. Sustuğunuzda ise üzüldüğünüzü veya kızdığınızı belli ederseniz daha çok üstünüze gelirlerdi. Eğer onlarla birlikte gülerseniz ise sizi aşağılamaktan zevk almazlardı ve bu durumu azaltırlardı. Böyle bir şey yaşamamıştım ama okulda şahit olduğum olmuştu. Zaten şu an bulunduğumuz yerin benim için yatılı okullardan farkı yoktu.
Uzun süre susmamak için bende bakışlarımı Dean'e çıkardım. İçime çektiğim nefes sanki nefes borumda sıkışıp beni boğuyordu. "İmkansız bir aşk diyorsun."
Geri yaslanıp kafasını geri attı. "Aynen ondan."
Bende kafamı geri atıp tavana baktım. "Anlıyorum."
Güldü. "Hiç zannetmiyorum."
Bu sefer bende güldüm ama ikimizin gülüşünde de acı vardı. "İnanmıyor musun?" Tekrar güldüm. Sanki içime sakladığım haykırışlarımı gülerek dışarı attığımda rahatlamıştım. Muhtemelen bunu bir tek Rex'le yapabilirdim. "İçin acıyor. Ama böyle en derinlerden. Sadece acı değil huzursuzlukta var. Sanki içinde zehirli bir gaz var ve hem seni kötü hissettirip hem canını acıtıyor. Kalbin sıkışmakla kalmıyor yeri geliyor çok hızlı atıyor ve tutarlılığı olmuyor. Birden nefesin kesiliyor çünkü durup düşündükçe acı gerçekler yüzüne tokat gibi çarpıyor."
Sözlerimle kafasını kaldırıp omzunun üzerinden bana baktığında bu sefer ileri eğilip Dean'a bakan da bendim. Bir süre öyle kaldığımızda Rex bazı şeyleri kafasında oturtturmuş gibi yanımda ki bedeni taş kesildi. "Sen?" diye sorduğunda nefesi kesilmiş gibiydi.
Ona neden bu kadar hızlı kanım kaynadı bilmiyorum. Belki de ortak acılarımızdandı, emin değildim. Oysa ki insanlarla konuşmazdım. Sadece erkeklere değil kendimi insanlara kapatmıştım. Rex farklıydı sanki kayıp ikizim gibi hissettirmişti. Zaten insanlar hakkında şüphelerim olsa da fark etmeden onlara kapılırdım. Belki de yine salaklık ediyordum. Belki de sandığımdan daha çok ilgiye muhtaçtım ve biriyle dertleşmesem bile sadece konuşmak bana iyi geliyordu.
Kafamı aşağı yukarı salladığımda nefesini vermişti. "Yok artık." diye fısıldadığında onun yaptığı gibi gülerek ona döndüm.
"Dalga mı geçeceksin benle?" Omuz silktim. "Geç ama senin aksine ben gülemem." Bir süre öylece kaldığımızda önüme dönüp başımı eğdim ve çekinerek, "Bana gülmeyi öğretir misin?" diye sordum. Kimisine saçma gelecek bu soru aslında benim için çok şey ifade ediyordu çünkü bir insan her seferinde mutluluktan gülmezdi. Sadece acısını gizlemek içinde gülmezdi. Ben ise tam anlamıyla gülmeyi öğrenmek istiyordum. Belki de gülersem biraz iyi hissederdim.
"Öğretirim arkadaşım." En sıcak sesiyle konuştuğunda yerimde dikleştim ve yönümü Rex'e çevirdim.
"Sağ ol arkadaşım." Derken yüzümde oluşan tebessümü gizleyemiyordum. Bu sefer ben elimi ona uzattığımda, "Ben Selen. Gülmeyi bilmeyen Selen." dedim.
Gülerek elimi tuttuğunda irkilsem de belli etmedim. "Ben de Rex. Sürekli gülen Rex."
Elimi hafifçe sallarken, "Memnun oldum arkadaşım." dedim.
Rex sanki çocuk gibi gülerken, "Bende memnun oldum arkadaşım." dedi.
Tokalaşmayı bıraktığımızda ikimizde önümüze dönüp sessizliğe gömüldük. O ne düşünüyordu bilmiyorum ama ben burada sadece bizim yaralı olmadığımızı anlamıştım. Burada ki kimsenin hikayesini bilmeden önyargıyla yaklaşmamız lazımdı çünkü herkesten her şey çıkabilirdi. En masum zannettiğimiz bir yılan, en kötü zannettiğimiz ise melek çıkabilirdi.
Bakışlarım May ve Georgia'ya kaydığında baya uzakta olduklarından onları zor görsem de sohbet ettiklerini görüm. Muhtemelen Georgia'nın anlattıklarıyla May'da benimle aynı fikirdeydi.
Sanırım plana uyalım derken çok pis plandan sapmıştık. Şahsen ben Rex'le konuştuklarımızdan sonra onu kullanmak istemiyordum. Belki daha kötü birini seçmeliydim.
Aslında Rex ile ilgili de aklıma binlerce şüphe dolmuştu ama onları şu an geri plana atıyordum. Sonuçta birbirimiz hakkında bildiklerimiz karşılıklıydı. Tek fark onun aşkını herkesin bilmesini, benimkini kimsenin bilmemesi. Ama olsun. Off, bir an önce ilacımı içsem iyi olacaktı yoksa düşünmekten kafayı yememe az kalmıştı. Kafamın içinde ki şüpheler gereğinden fazlaydı. İşte bu yüzden kimseyle tanışmak istemiyordum çünkü dakikasında yoruluyordum.
Bazen bu yorgunluğu ağzımdan kaçırdığımda karşımda ki insan beni garipserdi ama kafam yoruluyordu. Sırf bu düşünceler yüzünden başımda ki ağrılar gün geçtikçe artıyordu ve ilacımda buna etki etmiyordu. Birde sesler, görüntüler var ama... Her neyse, abartmayalım normal şeyler bunlar.
Kafamda ki sesleri susturmak için konuşmaya karar verdim. "Peki ne zamandan beri seviyorsun?"
İçine derin bir nefes çekerek, "Sen ne zamandan beri seviyorsun?" diye sorduğunda sessizliğe gömüldüm. Onunda susmasını bekliyordum ama konuşmayı tercih etti. "Dört yıldır. Geleli beş yıl oldu ve ben dört yıldır onu seviyorum."
Söyledikleriyle gözlerim büyüdü. "Beş yıldır burası var mı?"
Bir süre susup yandan bana baktı. Tekrar önüne dönünce, "Sandığından daha uzun süredir var ama son iki yılda ancak düzene girebildi. Eskiden sadece yurt tarzı bir yerdi." dedi ve sustu. Çok detay vermeden anlatmaya çalıştığını anlamıştım. Dikkat çekmemek için Zirve ile ilgili değil de onunla ilgili soru sormaya karar verdim.
"Oyunu oynarken kendi isteğinle gelmeyip kendi isteğinle kaldığını söylemişti May." Sözlerimle başını aşağı yukarı sallayarak beni onayladı. Oyun sırasında kendimde olmasam da aklımda kalan kısımlar olmuştu. "Lenora için..."
Lafımı tamamlayamadan beni kesip, "Aslında her şey onun için." dedi.
Şüpheyle kaşlarım çatıldığında, "Ne demek istiyorsun?" diye sordum.
Omuz silkip, "Boş ver." dedi ama yine de kendini tutamadı. "Sadece şu dört yılda varlığımın tek nedeni Lenora haline geldi."
"Ama o-" Yine lafımı kesti.
"Hiç bir şey göründüğü gibi değil Selen. Gerçi hangimiz göründüğümüz gibiyiz ki."
Şu şekil konuşmasına ayar olduğum için kendimi tutamayıp çıkıştım. "Ne şair gibi konuşuyorsun ya! Edebiyat yapma bana o kadar zeki değilim."
Sözlerimle kendini tutamayıp tekrar kahkaha attı. Gerçekten de ne çok gülüyordu öyle. Kafasını aşağı yukarı salladı. "Tamam kendimi zorlamayacağım. Sadece biraz bilgili gözükmek istedim."
Sözleriyle bende kendimi tutamayıp güldüm. Gülüşü şakasız bulaşıcıydı. Sanırım burada tanışmak için en doğru kişiyi seçmiştim. "Edebiyat yapınca bilgili mi oluyor insan?"
Omuz silkti. "Bilemem çünkü az önce ne dediğimi ben bile anlamıyordum." Tekrar güldüğümde bu sefer ters ters bakan oydu. "Ne gülüyorsun be! Anlamadığım bir şeyi anlatmaya çalışıyorum. Bunun zorluğunu biliyor musun sen?"
Dudaklarımı birbirine bastırıp gülüşümü tuttum. "Anlıyorum." dediğim gibi, "Yalan atma anlamıyorsun." dediğinde ikimiz birlikte güldük. Bu sırada Lenora'nın kısık ve öfke dolu gözlerle bize baktığını gördüm. Daha çok bana. Dean yanında yoktu. Kaşla göz arasında kaybolmuştu, neyse ne bana ne bundan.
Çaktırmadan Rex'e, Lenora'yı göstererek, "Tam olarak bize neden öyle bakıyor?" diye sordum.
Rex'in bakışları kısa bir an Lenora'ya kaydığında sessiz bir şekilde güldü. "Bize değil sana."
"Anlamadım?"
Sanki az önce hiç bir şey dememiş gibi, "Muhtemelen çok sesli güldüğümüzdendir." dedi. "Yüksek ses hassasiyeti olanlar varda."
Kafamı çevirerek Rex'e baktım. "Yüksek ses hassasiyeti olan birini neden buraya alırlar ki?" diye sorarken de etrafı gösteriyordum. Yani yüksek sese duyarlı birini buraya almak yapılacak en büyük saçmalık olabilirdi. O kadar eğitimde silahlarda dahil olmak üzere her şekilde gereğinden fazla ses çıkıyordu.
Rex umursamaz gözükerek, "Bilmem." demişti ama belirli bir ritimde sallamaya başladığı bacağı o kadar da rahat olmadığını kanıtlar nitelikteydi. Kesinlikle zannettiğimden daha çok şey biliyordu.
"Saçma." diyerek önüme döndüm. Neyse ki bir şey sormama gerek kalmadan konuştu.
"Burası zannettiğinden daha beter bir yer Selen. Çok kurcalama sonunun ne olacağını bilemezsin."
Tek kaşım havalandı. "O da ne demek?"
Yanaklarının içini havayla doldurarak dışarıya üfledi. "Boş versene." diyerek toparladı ve konuyu bana yöneltti. "Geleli ne kadar oldu da Dean’i gözüne kestirdin?"
Kusar gibi bir ses çıkardım. "Gözüme kestirdim falan demedim. Lenora nasıl senin için imkansızsa..." Devam edemedim Dean demeye dilim varmadı çünkü ben Demir'i seviyordum şu an dönüştüğü kişiyi değil. İçime derin bir nefes çekerek cümlemi toparladım. "O da bende öyle bir şey işte."
Teslim olur gibi ellerini kaldırdı. "Pekala kurcalamıyorum." Ellerini geri indirirken güldü. "Zaten onlar yakında evlendiğinde bize sanırım uzaktan izlemek düşecek." Kendimi entrika dolu bir dizinin içinde hissetmem normal mi?
Konuyu değiştirmek istedim çünkü Rex'in hatırlattıklarıyla gözlerimi yummuştum. Gerçeklerin yüzüme tokat gibi çarpmasına engel olamıyordum işte. "Alınmazsan bir şey soracağım." Cevap vermesine izin vermeden devam ettim. "Ya da alın çünkü her şekilde söyleyeceğim." Az önce konuşan May mıydı? Sanırım onunla daha az takılmam lazımdı çünkü içime bir adet May kaçmış gibi hissediyordum. "Lenora'nın tam olarak nesini sevdin?"
Güldü sözlerimle zaten hep gülüyordu. Başı önüne düştüğünde bir süre sustu. "Göründüğü gibi değil Selen. Kimse göründüğü gibi değil. Bazı şeyleri tek bakışta çözemezsin ve benim Lenora'yı anlamam bir yılımı aldı ama hala onu çözebilmiş değilim çünkü çözebilmem için başkasına ait olmaması lazım." Duraksasa da sözlerine devam etti. "Ve o bana değil Dean'a ait."
Anlık dudaklarımdan, "Seni sevmemesi senin suçun değil." diye kelimeler döküldüğünde söylediklerimle ben bile şok geçirdim. Az önce birini teselli mi etmiştim ya da ona moral mi vermiştim. Bunu ben mi yapmıştım? Vay be, kırk yılın başı bir işe yarayabiliyormuşum.
Sözlerimle ciddi manada büyük bir kahkaha koparıp bana döndü. Bazen deli olduğunu düşünmüyor değildim. Bana bakarken, "Beni sevmediğini söylemedim ki bana ait olmadığını söyledim." dedi ama sonra anlık yüzü buruştu. "Gerçi bir kadın için birine ait olmasını söylemek benim içinde çok kabaca ama..." Güler gibi bir nefes verip önüne döndü. "Buranın sistemini anlayamazsın Selen."
Tam ağzımı aralayacağım sırada, "Her neyse." diyerek ayaklandı. Kafamı kaldırıp ona baktığımda kalkmamı ister gibi bana bakıyordu. Kalkmadığımda kafasıyla işaret etti birde. Temas sevmediğimi söylediğim için bana dokunmuyordu da. Bu durum dudaklarımda küçük bir tebessüm oluşmasını sağlarken yerimden kalktım.
Soru sormama izin vermeden asansörlere doğru yürüdü ve bende onu takip ettim. Bir yandan da kafamda ki soru işaretlerini gidermek için açıklama yapıyordu. "Bu gece malum yeni yıla giriyoruz. Böyle kutlama falan yapmazlar..." derken asansörlerin yanına gelmiştik ve o asansörü çağırmıştı. "Ama yine de normalden daha kaliteli yemeklerin olduğu bir ziyafet verilir." Asansör geldiğinde beraber bindik o an bakışlarım May ve Georgia'ya kaydığında onları yerlerinde bulamadım belki de onlarda Rex'in bahsettiği yemeğe çıkmıştı. "Katılmak zorunlu değil ama bence bu fırsatı kaçırmak istemezsin arkadaşım."
Gülerek başımı salladığımda o asansörün aynasına dönmüş sarı saçlarına şekil veriyordu. Bu haline de gülmeden edemedim. "Alt tarafı bir yemek. Her akşamkinden sadece daha kaliteli."
Omuz silkti. "Ama Lenora var."
"Her gün var."
"Yani?" Gülerek başımı iki ana salladım. Neyini sevdiğini anlamasam da sanırım dört yıldır Lenora'ya sırılsıklam aşıktı. Tabii Lenora onu seviyor mu yoksa kafasında mı kuruyor orasını anlamadım. Düşüncelerim Rex'in deli olduğu yönündeydi. Neden güldüğünü bilsem bile gereğinden daha çok gülüyordu. Kathy ile bir konuşmasını tavsiye ederdim çünkü ben Kathy'de psikolog potansiyeli görüyordum. İlla okulunu okumak gerekmiyor bence.
Lenora konusuna gelirsek ve eğer Rex'in söyledikleri doğruysa ve Lenora, Rex'i seviyorsa... Hadi ama! Neden durduk yere içimde bir umut oluşuştu ki. Zaten içimde ki salak kız hala bu olanların bir açıklaması olacağını düşünüyordu bir de buna gerek var mıydı cidden?
İkinci kata geldiğimizde direk yemek salonuna girmiştik ve bu süreçte de konuşmamıştık. Neyse en azından buradan biriyle de tanışmadığımı söylemezdim. Bunu Irvin'e söylemeliydim ve o da beni tebrik etmeliydi. Bir dakika ya neden ben çocuk gibi onun beni tebrik etmesini bekliyorum ki? Hemen kendime gelsem iyi olacaktı.
Uzun masalara göz gezdirdiğimde herkesin burada olduğunu gördüm. Irvin'in kısılmış bakışlarını üzerimde hissettiğimde Rex'e gülümseyerek yanından ayrıldım ve Irvin'in yanında ki boş sandalyeye oturdum. Irvin'e baktığımda tam anlamıyla Rex'e kitlendiğini göründe dirseğimle koluna hafifçe vurdum. Hafifçe ayarını tam ayarlayamamış olmalıyım ki inleyerek kolunu tuttu.
Afallamış bir şekilde bana bakarken, "Ben ne yaptım şimdi?" diye sordu.
Masum bir çocuk gibi gözlerimi kırpıştırdım. "N’oldu ki?" diye sorduğumda yüzünde beliren sırıtışıyla bakışlarım yine gamzelerine kaydı. Dudaklarım benden izinsiz iki yana kıvrılınca hemen kendimi toparlayıp önüme döndüm ve bu hareketimle Irvin'in yanımda ki kısık kıkırtısını duymamda bir oldu.
Gülüşü kesilince kulağımın dibinde ki nefesini hissetmemle nefesimi tuttum. "O kimdi bu arada?"
Kafamı çevirmemle resmen burun buruna gelmemiz kaçınılmaz olmuştu. Öylece kalırken bir anda ne olduğunu kavrayamayan beynim çalışmayı bırakmıştı sanki. Kalbim zaten dört nala gittiğinden onu yok saymak istiyordum. "Eee," dediğimde az önce ne sorduğunu bile unutmuştum. Neyse ki masada oturan dört beş kişi de kendi derdindeydi.
"Ne?" diye sordum saf saf. Irvin'in gözleri kısıldığında yüzümü bir kaç kez süzdü. Sanki yakınlığımızı yeni idrak ediyormuş gibi ademelması hareket etti. Sonra bir kaç kez gözlerini kırpıştırıp kendini toparladı ama yine de geri çekilmedi. Zaten ben kasılmış durumdaydım ama rahatsız hissettiğim için değil de, sanki biraz... Heyecandan.
Ben öylece kalırken Irvin bakışlarını benim gözlerime sabitledi ve sanki rahatsız olmamam için yüzümde ki başka hiçbir noktaya bakmadı. Bu sırada tuttuğum nefesimi daha fazla tutamadığım için bırakmıştım ve nefesim onun yüzüne çarpınca dudağı yavaşça tek kenara doğru kıvrıldı. Hala bir anda nasıl bu duruma geldiğimizi idrak edemediğim için nefeslerim hızlanmıştı. Bunu fark edince gülmemek için kendini zor tutarken, "Ne oldu?" diye sordu.
Ben, yine ben maalesef ki saf saf, "Ne oldu ki?" diye sordum.
Gülmemek için dudaklarını birbirine bastırırken, "Bilmem ne oldu?" diye sordu. Sonra aklına gelenlerle kaşlarını çattı. Yüzü bir anda ciddileşmişti. "Şu sarışın diyordum." Tek gözünü sorgulayıcı bir havayla kırptı. "O kim?"
Neyden bahsettiğini bile anlayamamak gibi bir sıkıntım vardı. Diğer yanımda ki sandalyenin çekildiğini hissettiğimde hemen kendimi geri çektim ve bakışlarımı Irvin'den çekerek yanıma çevirdim. Yanıma oturan kişinin May olduğunu görünce rahat bir nefes verdim. Niye bu kadar telaş yaptığımı bile bilmiyordum.
Kafamı önüme çevireceğim sırada burada en son göz göze gelmek isteyeceğim kişiyle bakışlarımız kesişti. Dean'le...
Çaprazımızda ki masadalardı ve az önce yoklardı. Sanki en başından beri bizi izliyormuş gibi hissettim bir an ama hislerimin beni ilk kez yanıltmasını isteyerek bu hissimi görmezden geldim. Bakışmayı çok uzun tutmadım. Zaten boş gözlerle bakıyordu yine, bir şey değişmemişti. Bence benim onla Lenora'yı kabul etmem gibi o da Irvin ile beni kabul etmişti. Tek fark bizim Irvin ile sahte sevgili olmamızdı. Onlar ise gerçekten evleneceklerdi.
Bakışlarımı sonunda yemeğe çevirdiğimde dolu dolu bir tabakla karşılaşmayı beklemiyordum. Gerçekten ne ararsam vardı önümde. Say say bitmezdi ki masada ki mezelerden bahsetmiyordum bile. Sorun şu ki hiçbirini canım istemiyordu.
Yanımdan May'ın, "Nasıl geçti?" diye soran sesini duyunca ona dönecektim ki Irvin, "Ne nasıl geçti?" diyen sesini duyunca May ile aynı anda ona dönüp, "Sana ne!" dememiz de bir olmuştu. Bazen insanı bıktırıyordu. Sorun şu ki bu bile hoşuma gitmeye başlamıştı. Neden ondan uzaklaşmak istedikçe daha çok ona çekildiğimi hissediyordum?
Irvin'in kaşları çatıldığında, "Siz ikiniz ne karıştırıyorsunuz?" diye sormuştu ki yine May ile aynı anda ağzımızı açtığımızı gördüğünde oflayarak bizi susturdu. "Anladım bana ne."
Gülmemek için dudaklarımı birbirine bastırarak May'a döndüm. "Sanırım bir arkadaşım oldu." dediğimde May'ın gözleri tam anlamıyla fal taşı gibi açılmıştı.
Yanımda Irvin'in gülerek, "Ölsem inanmam." diyen sesini duyunca kaşlarımı çatarak ona döndüm.
"Niye ya, ben o kadar mı umutsuz vakayım?"
Bu sefer May cevap vermişti. "Sayılır."
Gülerek söylediği sözlere karşılık kaşlarımı çatarak ona döndüm. "Sen n’aptın?"
Bir an bir şey söyleyecek gibi oldu ama sonra sustu ve saçını savurarak, "Ben yine mükemmelim." dedi. Bir isyanda bulunacaktım ki izin vermeden yeniden konuştu. "Kızdan iş çıkar." Sözleriyle alayla kaşlarımı kaldırdım. Nedense bana hiç kızı sırf bizim amacımız için kullanacakmış gibi gelmemişti. May, "Ne be?" dediğinde gülerek önüme döndüm.
İmalı bir sesle, "Bilmem." dediğimde gözlerini devirdiğini göremesem de hissettim.
Irvin kendini tutamayarak, "Siz cidden ne işler karıştırıyorsunuz?" diye sorunca May benim arkamdan Irvin'e baktı. "Senin ve diğer saygı değer ekip üyelerimiz aksine buraya gelme amacımızı gerçekleştirmeye çalışıyoruz."
Bu sefer araya giren bendim. "Biraz daha bağır istersen. Ha, yetmezse megafon verelim eline öyle herkese duyur." Sözlerimle ikisi de susup önüne dönmüştü. Zaten tam bu sırada salonun sonunda ki platformda eline mikrofonu almış olan Holly konuşma yapmaya başlamıştı.
"Evet sevgili öğrenciler ve öğretmenler klasik bir yılbaşı ziyafetine hepiniz hoş geldiniz." Olması gerekenin aksine kimse alkışlamamıştı. "Yeni gelen öğrenciler bilmiyordur diye kısa bir açıklama yapacağım. Her yılbaşı bir ziyafet verilir ama kutlama yapılmaz. Sadece şarkı söylemek isteyen olursa sahneye gelip söyler o kadar. Gecenin sonunda ondan geriye saydığımda gün biter. Yarın normal çalışmalara geri dönülür. Zaten bugün bu etkinliğe enerjinizin kalması için daha az eğitim gördüğünüzü sizde fark etmişsinizdir."
Sözleriyle istemsizce kafamı sallayıp onu onaylama ihtiyacı hissetmiştim. Yani normalde hayvan gibi eğitildiğimizin onlarda farkındaydılar en azından. Holly son olarak, "Hepinize afiyet olsun." diyerek platformdan aşağı inmişti. Kız şakasız sadece işini yapan bir robot gibiydi. Konuşma yaparken bile ses tonunu bu kadar iyi ayarlayabilirdi.
Herkes yemek yerken koskoca salonda çok ses çıkmıyordu. Ben ise çok bir şey yemiyordum ama düşüncelerime dalmamak için de ara sıra ağzıma bir şeyler atarak kendimi oyalıyordum.
Bu sırada yan masadan biri hapşırınca refleks olarak başımı çevirmiştim ve hapşıran kişinin Clara olduğunu görmüştüm. Tam normal bir şekilde önüme dönecektim ki karşısında ilerisinde ki masada oturan Lenora konuşunca yerimde dikleştim. Alayla gülerek, "Senin gibi hassas bir kızı da buraya almaları ayrı bir fiyasko tabii." dediğinde Clara'nın tek yaptığı şey kafasını eğerek yemeğine dönmek olmuştu.
Bu sırada herkesin de onları izlediği fark ettim. Lenora, Clara'nın bu tepkisine karşılık kafasını geriye atarak kahkaha attı. Bu kızdan nefret ediyordum ve Rex'in hala nasıl Lenora'yı sevdiğini anlayamıyordum. Lenora elinde ki çatalla Clara'yı gösterip, "Baksana daha cevap bile veremiyorsun." dediğinde ağzına bir parça et atmıştı.
Clara'nın yanında oturan Conroy hareketleneceği sırada Clara masanın altından abisinin elini tutarak onu durdurdu. Abisinin elini sıktığını gördüğümde kasıldığını anladım, muhtemelen kendini sıkıyordu. Tabii Lenora, Clara'nın bu halini göremediğinden boş yapmaya son gaz devam ediyordu.
"Gerçekten mi ya? Bir insan nasıl bu kadar..." Yüzünü buruşturarak Clara'yı süzmesiyle konuşmasına bile gerek kalmadan kızı küçük düşürmüştü. Eline kaşık alıp önünde ki çorbadan bir kaşık içtiği sırada Clara eğdiği başını hafifçe kaldırıp platin sarısı saçlarının arasından Lenora'ya baktı.
Lenora sanki onun bu bakışlarıyla eğleniyormuş gibi yine güldü. "N’oldu küçük kız? Dövecek misin beni?" Yapamayacağından emin olduğunu belli ederek bir kahkaha daha attı. Lenora'nın iki yanında oturan Holly ve Dean bakışsa da ses etmediler. Sanırım onun bu hallerine alışmışlardı. Zaten biz geldiğimizden beride her gün kafasına estiği bir öğrencinin sabrını sınıyordu ama kimse ona karşı çıkamıyordu.
Clara kendini kasmayı bıraktığında artık burnundan soluyordu. Kafasını tamamen kaldırdığında dik bir duruşa geçmişti. Bir anda ne olmuştu böyle?
Lenora ağzını açacağı sırada onu konuşturmadan, "Senin gücün anca bize yetiyor zaten değil mi? Çünkü hiç bir zaman sana karşı çıkamayacağımızı biliyorsun." dedi ve aynı Lenora gibi karşısında ki küçükseyen bir kahkaha attı. "Korkağın tekisin."
Lenora'nın kaşları çatıldığında sinirinin vücuduna yayılışını görebiliyordum ama bunu belli etmemek için aynı rahat duruşunu koruyordu. "Ben mi korkağın tekiyim?" Clara'ya onu yerin dibine sokacak bakışlar atsa da bu Clara’ya şu an zerre kadar işlemiyordu.
"Aynen öyle." Clara dirseklerini masaya yaslayarak çenesini kaldırdı. "Eğer gram özgüvenin olsa senden aşağıda olan insanlara sataşmazdın. Bunu yaparak sadece kendi kibrini okşuyorsun. Aslında hiç bir işe yaramadığının sende farkındasın değil mi? Sadece kendini işe yarar göstermeye çalışıyorsun." Clara'nın dudakları iki yana kıvrıldı. "Şahsen bana bu numaraların sökmüyor."
May dibime kadar gelip kulağıma yaklaşıp fısıldadı. "Bak ben hala Clara'yı çözemedim ama bu hallerine bayılıyorum." Onu onaylamak için sadece başımı sallamayı yeterli buldum. Bu May'ı sinir etse de bu sefer bir şey demedi.
Lenora'nın sinirlenmeye başladığını hissediyordum ama alaycı tavırlarıyla bunu gizlemeyi başarıyordu. Gözlerini kısıp bir böceğe bakar gibi Clara'ya baktı. "Oradan konuşmak kolay tabii." Tekrar gülerek önene gelen saçlarını kafasını hafifçe sallayarak arkaya attı. "Gelip haddimi bildirmeye yüreğin yetmez ama."
Clara istifini hiç bozmadan, "Dediğim gibi bu numaraların bana sökmüyor. Şimdi gelip sana zarar verirsem üstünlüğünü yine belli ederek bana ceza vereceksin." Kısa bir an güldü. "Üstünlüğün olmasa hiçbir gücünün olmayacağını sende biliyorsun." Clara bunları söylerken Conroy ona sıkkın bir ifadeyle bakıyordu. Kardeşiyle gurur duyması gereken yerde neden canı sıkılmıştı ki?
Lenora elinde ki çatalı sıkarak sinirini çataldan çıkarmaya çalıştı ama işe yaramamış olacak ki dişlerini sıkarak, "Ceza vermeyeceğimi söylersem bile hiç bir şey yapamazsın." dedi.
Clara sandalyesine hafifçe geri itti ve her an yerinden kalkacakmış gibi bir pozisyonda durdu. Aynı dik başlılıkla, "Herkesin önünde şuan sana ne yaparsam yapayım ceza vermeyeceğini söyle ve ne yapacağımı sadece bir dakika içinde gör." Dudağı tek bir kenara doğru kıvrıldı. Bu bizim yani en azından benim tanıdığım Clara değildi. "Yani kendine güveniyorsan. Sonuçta sana bir şey yapmaya yeltenirsem deneyimlerini kullanarak ta beni engelleyebilirsin."
Şakasız herkes bir kavga çıkması heyecanıyla Clara ve Lenora'ya kilitlenmişti. Belki de ilk kez biri Lenora'ya bu denli karşı çıktığından Clara herkesin dikkatini çekmişti. bilemiyorum her şey olabilirdi ve tam olarak ne ara bu hale geldiğimizi bende anlamamıştım. Kendimi lise dizisinin içine düşmüş hissediyordum.
Lenora elindeki çatalı masaya sert bir şekilde bıraktığında, "Herkes şahit olsun şuan Clara adlı kişilik bana ne yaparsa yapsın," Yine de Clara'yı küçümsemeyi unutmayarak, "Hiç bir şey yapamayacağına adımın Lenora olduğu kadar eminim." diye cümlesinin arasına bir ek yaptı ve devam etti. "Ona her hangi bir ceza vermeden bu gece olanları yok sayacağıma yemin ederim." Lenora tam olarak sinirden titriyordu.
Yan masadan birinin, "Sanırım geçirdiğimiz en iyi yılbaşı olacak." demesiyle yanaklarımın içini dişledim. Bir olay çıkarmadan buraya kadar dayanabilmiştik sanırım ve şu da kesindi ki bu geceden sonra buradaki öğrencilerin gözüne daha çok batacaktık. Zaten bu olay çıkmasa yılbaşı da çok sıkıcı geçerdi. Yani buraya gelmeden önce ekiple yılbaşını geçirseydik bin bir türlü olay yaşayacağımıza eminim. Zaten biz bir aradayken neyi normal bir şekilde yapabiliyorduk ki? Yemek yapmayı bile yarışa döken insanlarız sonuçta.
Clara gülerek ayaklandı ama Lenora kendini kastığından yerinden kımıldayamadı. Bu süreçte yine Holly ve Dean kısa bir an bakıştı. Sanki bu olayın nasıl sonuçlanacağını biliyorlarmış gibiydiler. Holly gülmemek için kendini zor tutarak önüne döndüğünde ilk kez insani bir tepki verdiğine yemin edebilirdim. Dean ise Holly'nin aksine oflayarak önüne dönmüştü. Artık ne olacaksa bu Holly keyiflendirirken Dean’in canını sıkmıştı.
Lenora'nın kendini kasması ise tamamen sinirdendi. Resmen boynunda ki damarlar belirginleşmişti ve boynundan başlayan kızarıklık yavaşça yüzüne yayılıyordu. Clara dibinde bittiğine kalmak için kendini zorlamıştı ki Clara’nın hiçbir şey yapmadığını görünce sorgulayıcı gözlerle kafasını kaldırıp Clara'ya baktı. Bu noktada Conroy bile kardeşinin ne yapacağını kestiremiyor gibiydi.
Clara saygılı bir şekilde iki elini karnının üzerinde birleştirerek kafasını eğerek Lenora'ya gülümsedi. Lenora onu süzerken ne olduğunu anlamıyor gibiydi. Doğrusunu söylemek gerekirse ben burada ki kimsenin ne olacağını kestiremediğine emindim.
Clara aynı şekilde gülümseyerek omuz silkti ve masum, saf sesiyle, "Haklısın." dedi. Herkes afallarken Clara devam etti. "Baksana bana." diyerek tek eliyle baştan ayağa kendini gösterdi. "Hiç bir şey yapamayacak kadar cılız ve güçsüzüm." Sonra Lenora'yı gösterdi ve Lenora anlık kendisine baktı. "Birde sana bak. Seninbde gücün olmayabilir ama ben senin kafanda ki tilkilere yetişemem çünkü Tulip abla değilim."
Lenora ne diyeceğini bilemedi çünkü böyle bir atak beklemiyordu. Clara devam etti. "Ya daaaa," diyerek lafı uzattı. Bir süre çevresine bakıp düşünür gibi yaptı. "Burada ki kimsenin sahip olduğu güce sahip değilim çünkü yaş olarak bile oldukça küçüğüm. Zaten sende benden rütbe olarak yükseksin bu da demek oluyor ki yıllarca eğitim gördün." Bir an duraksadı ve "Sanırım." dedi. "Yani torpille bu konuma gelmediysen." Lenora'nın yüzü düşerken Clara masum halinden sıyrılarak yüzünü beton gibi sert bir ifadeye bürüdü.
Lenora'nın üzerine eğildiğinde Lenora artık Clara'nın gözlerinde ne gördüyse bir an kendini geri çeker gibi olmuştu. Clara az önce Lenora'nın masaya bıraktığı çatalı alarak elinde çevirdi ve bakışlarını çatala sabitledi. "Yine de şunu bilmeni isterim ki," Tekrar Lenora'ya baktığında Lenora refleks olarak ellerini masanın altına saklamıştı. Bu Clara'nın dudaklarının kıvrılmasına neden olmuştu. Lenora yutkunduğu sırada, "Bam telime basıldığında," diye cümleye başlamasıyla çatalı masaya geri bırakması ve eş zamanlı olarak diğer eline Lenora'nın saçlarını dolayıp Lenora'nın kafasını önünde ki çorbaya sokması bir olmuştu. "Çok, çok ama çok başka birine dönüşebiliyorum."
Hepimizin ağzı şaşkınlıktan bir karış açık kalmışken artık Clara'nın gitgellerini takip edemiyorduk. Conroy ise sanki bunun olacağını biliyormuş gibi somurtkan bir suratla Clara'yı izliyordu. Sanırım masum kardeşini böyle görmek onun hoşuna gitmiyordu.
Clara hala Lenora'nın kafasını çorbaya batırırken Lenora taş kesilmişti ama sinirden. Az önce masanın altına sakladığı ellerini anlık dışarıya çıkarıp havaya kaldırmıştı ama bi şey yapamamıştı ve kızaran ellerinde ki damarları bile o kadar belirgindi ki... Vücudu resmen sinirden iki katı kan pompalıyordu.
Clara, Lenora'nın üzerine eğilerek dudaklarını Lenora'nın kulağına yaklaştırdı ama hala hepimiz onu duyuyorduk. "Ve biliyor musun?" derken az önce ki masum sesine geçip gözlerini kırpıştırmıştı. "Bu gördüğün hala en kötüsü değil."
Lenora'nın kafasını geri çekerek elini saçlarından çektiğinde yerinde doğrulmuştu. Clara sanki pis bir hayvana dokunmuş gibi elini iğrenerek üzerine sildi ve Lenora'ya dönüp, "Ara sıra saçlarını yıka çok yağlılar." dedi ve yüzünün halini görünce gülmemek için kendini zorlayarak, "Gerçi şu an tamamen yağlandın ama olsun. Saçını yıkaman için bahane olur sana da." dedi ve arkasını döndü.
Lenora sudan çıkmış balık gibi öylece duruyordu. Tüm yüzü mercimek çorbası olmuşken çorba yanlardan saçlarına da bulaşmıştı. Ağzı o şeklinde açık kalmışken derin derin nefes alıp veriyordu. Bakışları yere kilitlenmişken ciddili titriyordu. Dean’in dudakları tek bir çizgi olmuş şekilde ona bakarken konuşamıyordu bile. Holly ise gülmemek için Lenora'nın diğer yanında kıvranıyordu. Şahsen ben Holly ile Lenora'nın arkadaş olmadığına ikna olmuştum.
Hepimiz öylece Lenora'ya bakarken ne tepki vereceğini merakla belediğimizden ona kilitlenmiştik. Anlık bakışlarım Clara’ya kaydığında yerinde öylece durduğunu gördüğümde kaşlarım çatıldı. Arkasını döndükten sonra maksimum bir kaç adım atmıştı ama şuan ellerine bakarak gözlerini kırpıştırıyordu. Sanki az önce ne yaptığının farkına yeni varıyordu. Kafasını kaldırdığından üstünde ki bakışları görmesiyle titrek bir nefes verdi. Gözlerinde yer edinen korkuyu buradan görebiliyordum. Bu korkunun neyden kaynaklı olduğunu ise bilmiyordum. Sonuçta az önce ceza almamayı garantilemişti. Gerçi Lenora gibi birinin sözüne itimatı ne kadar bilemezdik.
Clara yutkunduğundan omzunun üstünden hala yere bakarak titreyen Lenora'yı görünce olduğu yerde sarsıldı. Bakışları abisi ile kesiştiğinde gözlerinin dolduğuna şahit oldum. Herkes sus pus olmuşken koca salonda tam anlamıyla kıyamet öncesi sessizlik vardı.
Conroy gözlerini normalden daha uzun kapatıp açtığında Clara yönünü tamamen ona çevirmişti. Sanki şu an boşluktaydı ve ona gelecek emir doğrultusunda ne yapacağını öğrenecekti. Conroy kafasıyla çıkışı işaret ettiğinde Clara bir kere kafasını sallayarak çıkışa doğru bir adım atmıştı ki ayaklarının onu boşa bırakmasıyla bir süre yerinde durup kendine gelmeye çalıştı.
Cidden ne olduğunu anlayamıyordum ama hala Lenora'nın kendine gelmediğine şükrediyordum.
Clara en sonunda kendine geldiğinde olabilecek en hızlı adımlarla üst kata çıkan merdivenlerin olduğu koridora yöneldi. Tam o sırada koridoru salona bağlayan eşikte Thanos belirse de Clara onu görmemiş gibi hızla yanından geçti. Hızlı hızlı nefesler alırken salondan çıkmadan önce bir kaç göz yaşı döktüğünü anlamıştım.
Thanos öylece eşikte kalırken bir salona bir de Clara'ya bakmıştı. Ne olduğunu anlamak adına salona tekrar göz gezdirdiğinde Lenora'yı görünce dudaklarını sıkıca birbirine bastırdı. Ardından Clara'nın arkasından baktığında onun bu halinden kaynaklı Lenora'yı bu hale getirenin o olduğunu anladı. Ne yapacağını bilemezken Clara'nın arkasından gitmek için bir adım gerilemişti ki Conroy ile göz göze geldi. Bende Conroy'a baktığımda içine derin bir nefes çektiğini sonrasından gözlerini yumarak Thanos'a gerekli izni verdiğini görmüştüm.
Tekrar Thanos'a baktığımda dudaklarında izin verdiği için Conroy'a teşekkür eden bir gülümseme vardı. Çok vakit kaybetmeden Clara'nın arkasından gitti. Diğer öğrenciler bizden daha beter haldelerdi çünkü biz böyle olaylara alışkandık ama onlar şaşkınlıktan bayılacakmış gibi bir bizim ekibe birde Lenora'nın oturduğu masaya bakıyorlardı.
Arka tarafımdan gelen kısık sesli gülüşme sesleri fazlasıyla sessiz olan salonda adeta yankı yapmıştı. Lenora kendine gelmek için sanki bir çeşit frekans bekliyormuş gibi duyduğu sesle hızla başını kaldırdı. Gülen kızlar baktığı sırada kaşları çatılmıştı ve bu kızları susturmaya yetmişti. Ağzını açıp kızlara bir şey diyeceği sırada az önce yaşananlar aklına gelmiş gibi hızla etrafına bakındı. Clara'yı görememenin siniriyle kulaklarımızı çınlatacak bir çığlık atarak yerinden fırladı.
Ayağa kalkmasıyla sandalyesi ondan bir kaç adım geriye savrulmuştu. Önünde ki bir kaç yemeği geri çekilerek yere savurduğunda bazı yemekler Holly'nin üzerine sıçramıştı. Holly'nin kaşları çatıldığında bakışlarını kirlenen üstüne çevirmişti. "Benim suçum neydi peki?" diye sorduğunda Lenora'nın kızgın boğalar gibi soluyan çehresiyle karşılaşmasıyla dudaklarına görünmez bir fermuar çekmişti.
Dürüst olmak gerekirse böyle de Lenora'yı hiç ciddiye alamıyordum. Bize çıkışmayacağını bilsem kahkahayı basardım. Zaten vücudunu koltuğa yaslar gibi benim bedenime yaslamış ve film izler gibi olanları izleyen May'ın da benden pek bir farkı yoktu. Yani biraz daha ağırlığını benim üzerime verirse Irvin'in üzerine devrilmem an meselesiydi. Ben yerimde zar zor dururken onun bir çekirdeği eksikti. Bu çok büyük haksızlıktı! Bende keyif alarak izleyebilirdim bu olanları. Yani lise dizisi diye şikayet ediyordum ama doğrusu izlemesi de çok eğlenceliydi ama yine de olaya dahil olmak istemezdim. Her şey bizi ele verebilir sonuçta. Burada ki her şey Dean oluyordu.
Lenora'nın sinirden bir yerinde tepinmediği kalmışken bir çığlık daha atarak sert adımlarla salondan ayrıldı. Resmen adımlarıyla 5.7 büyüklüğünde deprem çıkarmıştı.
Çıkışıyla birlikte gülmemek için kendini tutanlarda gülünce May dudaklarını büzerek, "Bitti mi?" diye sordu.
Kendimi tutamayarak bende güldüm. Zaten herkes güldüğünden konuşmalarımız duyulmuyordu. "Evet tatlım. Bugünlük gösterimizin de sonuna geldik." En sonunda homurdanarak, "Rahatını bozmak gibi olacak ama üstümden kalkar mısın?" diye sordum.
Sanki yarım saattir yerinde rahatsız bir şekilde oturan oymuş gibi homurdanarak, "Madem rahatımı bozacaksın niye söylüyorsun o zaman?" diye sormuştu. Sözlerine hayret ederken o yerinde dikleşip kısa bir an gerindi. Bu sırada başını eğdiği için botlarımla göz göze gelmesiyle birlikte göz devirmişti. "Artık farklı bir şeyler giy."
Kaşlarım çatıldığında, "Sana ne be benim botlarımdan!" diye ona sataşmıştım.
Diğer yanımda ki Irvin yeni yeni kendine gelmiş olacak ki, "Az önce ne oldu tam olarak?" diye sordu.
Onun bu haline gülerek maymuna dönmüş suratına eğlenerek baktım. "Ne olmadı ki." Küçük bir çocuğun başını okşar gibi kısa bir an başını okşadım ve "Sen o aklını yorma böyle şeylere." dedim. "Sen artık daha işe yarar planlar düşün."
Sözlerimin ardından May atıldı. "Yoksa liderliğin bir başkasına devredilebilir."
Irvin sanki hükmetmek kırmızı çizgisiymiş gibi kaşlarını çatarak May'a döndü. "Yürü git oradan kimse benden daha iyi lider olamaz."
May'ın kaşları çatılırken, "Bunu denemeden bilemezsin." dedi.
Irvin umursamaz bir tavırla yemeğine döndü. "Bilmek de istemiyorum." Duraksadı. "Aslında biliyorum çünkü kimse bu konuda benden iyi olamaz."
May tam dişlerinin arasından bir şey söyleyecekken yanımızda biten Tulip'in, "Burada ne oldu?" diye sormasıyla ona dönmüştük.
Bu sırada gülenlerin bazılarına kızarak salondan ayrılan Rex'i görmüştüm. Bakışlarım Dean'a aydığından onun hala yerinde oturduğunu gördüm. Burada ne dönüyordu?
May, Tulip'in sorusuna karşı gülerek, "Neler kaçırdın bir bilsen." demişti. Tulip bu sırada etrafa bakıp olmayan kişileri tespit ederek kendi kafasında durum analizi yapıyordu. Evet, bunu yapacağını bilecek kadar onu iyi tanıyordum.
Tulip gülerek kafasını aşağı yukarı salladı ve az önce Rex'in çıktığı kapıya bakarak gözlerini kıstı. "Sanırım çözdüm." May'ın ağzı bir karış açılırken Tulip bu sefer kahkaha atarak, "Ve sanırım daha çok dedikodu bulacağım." diyerek yanımızdan ayrıldı.
May eliyle yanımızdan ayrılan Tulip'i göstererek, "Bu az önce sadece etrafına bakarak ne olduğunu mu anladı?" diye sordu. Gülerek kafamı salladığında May 'vay be' dercesine dudak büzerek kafasını salladı. "Zeki kız." Tam May'a laf sokacakken ne diyeceğimi anlamış olmalı ki bana döndü. "Ve hayır ben daha zekiyim."
Laf sokma heveslerim yarıda kesilirken önümde ki yemeğe döndüm. Soğumuştu ama yine de yenirdi. Tek sıkıntı hala aç hissetmememdi. Bu sefer de üçümüzün karşısına ekibimizin diğer bir ayrılmaz üçlüsü Kathy, Conroy ve Aisha oturduğunda kafamı kaldırıp onlara baktım.
Sorgulayıcı gözlerle onlara bakarken Kathy yüzünü buruşturarak, "Sizden ayrı kalamıyoruz." demişti. Ben gülerken May şikayet dolu bir ses tonuyla, "Belli." demişti. Oldukça iğneleyici bir sesle konuşmasını hiç kimse takmamıştı.
Conroy'un hala canı sıkkın olmalı ki yüzünde düşen bin parçaydı. Bunu gören Irvin alayla ona döndü. "Ne o?" Irvin'in konuşmasıyla Conroy'da kafasını kaldırıp Irvin'e bakıştı. "Valla benim kardeşim az önce ki gösteriyi sunsa şuan gururlanarak göğsümü kabartıyor olurdum." Kaşlarıyla Conroy'u işaret etti. "Sen pek memnun değil gibisin."
Conroy oflayarak yüzünü ovuşturdu. Birden, "Clara kişilik bölünmesi yaşıyor." demesiyle May içtiği suyu püskürtmüştü.
Püskürttüğü su Kathy'nin yüzüne geldiğinden Kathy yüzünü buruşturarak ıslanmış olan yüzünü koluna sildi ve "Yarabbi şükür." dedi. Ben sözlerine gülerken May'ın gözleri yuvalarından çıkacak kadar açılmıştı.
"Şaka yapıyorsun?" derken sadece Conroy'a odaklanmıştı. Az önce Kathy'i yıkadığından haberi bile yoktu zavallımın.
Conroy kafasını ağır ağır aşağı yukarı salladı. "Zaten yoğun bir psikolog geçmişi olduğunu biliyorsunuz. Bir yerden sonra kişilik bölünmesi olduğu keşfedildi ama bu sadece tehlike anında oluşuyor. Bunu da okulda birini dövdüğünü duyduğumda fark etmiştik yoksa ölsem bilemezdim." İçine derin bir nefes çekti. "Ne ve nasıl olduğunu ne ben ne psikoloğu biliyor çünkü bizim yanımızda aynı uysal kız oluveriyor. Bazen kendini korumak için ortaya çıkıyor diğer kişiliği ama bunun ilk başta nasıl olduğunu ve ya buna benzer soru işaretlerinin cevabı sadece Clara'da." Sustu ama devam etti. "Ve o da sadece susuyor."
Aisha çözüm sunar gibi, "Diğer kişiliğine geçtiği anda sorsak nasıl olduğunu?" dedi.
Conroy kafasını iki yana sallarken oldukça dertli gözüküyordu. "Sence az önce ki kız sorularımıza kulak asar mı?" Herkes sustuğunda konuşan yine May oldu.
Hala duyduklarının şokunu atlatamadığını belli eden bir sesle, "Bunu benden başka herkes biliyor muydu?" diye sordu.
Conroy, "Hayır normalde Aisha ve dolayısıyla Kathy biliyordu." derken bu durumdan oldukça şikayetçi gibiydi. "Ama biz bir ekip olduğumuz için sizin de bilmeniz gerektiğini düşündüm."
May cık cıklarken, "Keşke bazıları da böyle düşünse." demişti ki tekrar Irvin ile bana döndü. "Bir dakika ya şimdi siz bilmiyor muydunuz?"
Irvin elini kaldırarak, "Ben çok zeki olduğum için anlamıştım." demişti ama buna tabii ki de hiçbirimiz inanmamıştık.
May göz devirerek bana döndüğünde cevap bekler gibi bakıyordu. Omuz silkerek, "Seninle birlikte öğrendim işte." dedim.
May birden hiddetlenerek, "E şaşırsana kızım!" dediğinde neredeyse gülecektim.
Yandan ona baktım. "Bence hepimizin hayatı ayrı bir trajediyken ve," Etrafımızı gösterdim. "Böyle bir yerdeyken hiç bir şeye şaşırmamamız lazım."
May omuz silkerek önüne döndü. "Olsun ben yine de insancıl tepkiler vermeye devam edeceğim."
Bakışlarım Kathy'e kaydığında oldukça düşünceli olduğunu gördüm ama ses etmedim. Etrafımızda insanlar konuşurken biz yine ekip olarak kendi sessizliğime bürünmüştük. Kankırmızısı sessizliği... O kadar uzun zamandır bu olmuyordu ki şuan bu sessizlik iyi hissettirmişti. Kimse anlayamazdı ama ekip olarak yan yana olduğumuzda ve sessiz kaldığımızda bu gerçekten çok farklı hissettiriyordu. Belki de çok gürültücü bir ekip olduğumuzdandır. Bilmiyorum ama hiç hissetmediğim kadar farklı hissettiriyordu ve yine bu hissin bir adı yoktu.
Bakışlarım kendi aralarında konuşan Dean ve Holly'e kaydığı sırada onlarda çok oyalamadan telefonuma mesaj gelmişti. Tulip'ten gelen beni ve May'ı üçüncü koridorun sonuna çağırma mesajıyla kaşlarım çatılsa da mesajı May'a gösterdim.
May'la bakıştığımızda tam anlamıyla bakışlarımızla anlaşarak ikimizde başımızı bir kere salladık ve birbirimizi onaylayarak yerimizden kalktık. Irvin direk bana dönerek, "Nereye?" diye sorduğunda gözlerimi devirdim.
"Sevgili olmamız her dakika sana ne yaptığımı haber vereceğim anlamına gelmiyor." dememle birlikte, "Tam olarak o anlama geliyor." demesiyle imdat diye çığlık atmak istedim.
İfadesiz bir suratla ona bakarken, "Merak etme arıza çıkarmam." diyerek arkamı dönmüştüm ki, "Keşke çıkarsan." diye mırıldanmasıyla hayretler içinde ona döndüm.
"Yok artık." Az önce ki olayın gerçekleştiği yeri göstererek, "Daha demin ki olay neyine yetmedi?" diye sordum.
Çocuk gibi omuz silkerek, "O olayı sen çıkarmadın ki. Sen çıkarsan olay yerine arıza derdim." demesi bile insanı çıldırtmaya yeterdi. Kesinlikle beni sinir etmeye bayılıyordu ve bu kanıya da şu an varmıştım.
Tam ağzımı açıp bir şey söyleyeceğim sırada May oflayarak tişörtümün kol kısmını tutarak beni çekiştirdi. Çekiştirmesiyle laflarım ağzıma tıkanırken, "Daha sonra devam edersiniz bitmeyen laf dalaşlarınıza." demişti. "Yok anlamıyorum ki boş konuşurken bir insan hiç mi sıkılmaz. Hayır benimle bu kadar konuşmuyorsun."
Sözleriyle birlikte safça, "Ama o benim sevgilim." dememle birlikte May omzunun üzerinden gözlerini belerterek bana baktı. Ne dediğimi fark etmemle birlikte kafamı iki yana sallayarak kendimi düzelttim. "Yani sahte."
May en soğuk gülüşüyle, "Bende gerçek arkadaşınım." dediğinde gerçek kelimesini olabilecek en yoğun şekilde vurgulamıştı.
Sözleriyle sadece güldüm. Cidden birbirimizi kıskandığımıza inanamıyorum.
May'ın bir iki adım arkasından onu takip ederken o tişörtümden tutarak resmen beni yönlendiriyordu. Böyle yürümesi de çok zevkliydi ve nedensizce daha rahat hissettirmişti. Dışarıdan komik duruyor olabilirdik ama bu benim zerre umurumda değildi. Hep derdim hayatı istediğimiz gibi yaşamalıyız, başkalarının düşünceleri umurumuzda olmamalı.
En sonunda Tulip'in dediği yere geldiğimizde iki elden biri May'ın diğeri benim kolumu tutarak bir duvarın arkasına çekti. Bunu yapanın Tulip olduğunu anlamamızla sesimizi çıkarmadan Tulip'in iki yanından duvara sırtımızı yasladık ve fısıldaşarak konuşmaya başladık.
"Tam olarak ne yapıyoruz?" diye soran bendim.
Tulip kısık sesle gülerek, "Dedikodu." demişti uzatarak.
May da gülerek, "Neyin?" diye sormuştu.
Tulip o sırada eline geçen bilgileri açıklamaya başlamıştı. "Lenora sinir hastasıymış. Ama öyle böyle değil Aisha'yla yarışır cinsten. Ve gariptir ki sinirlenince sinirini çıkarmak için cam kırıyormuş."
May artık şaşırmıyordu. Tulip'in sözlerinin ardından o da bizim öğrendiklerimizden Tulip eksik kalmasın diye, "Clara'da kişilik bölünmesi yaşıyormuş." dedi.
Bende aklıma düşen düşünceyi dile getirerek, "Gerçekten ekibimizde ne ararsan varmış yani." dedim.
May en sonunda, "Peki neden fısıldaşıyoruz şu an?" diye sormuştu.
Tulip sesli gülmemek için kendini zor tutarken, "Çünkü asıl olayın dibindeyiz." demişti. "Ayrıca Clara'nın çift kişilik olduğu da belliydi."
May'ın en sonunda tepesi atmış olmalı ki, "He zaten bir akıllı sizsiniz." diye homurdanmıştı.
"Anlamadım?" diyen Tulip'i, "Yok bir şey." diye geçiştirince sonunda Tulip neden burada olduğumuzu söyleme zahmetine girmişti. "Sizi buraya çağırdım çünkü Selen'in olduğu taraftan ilerleyip duvarın sonundan eğilerek bakarsak kriz geçiren Lenora'yı görebiliriz." Bir an durdu ve ekledi; "Birde ne alaka anlamasam da onu izleyen bir sarışın da var."
Sözleriyle güldüm. "Platoniği." İkisi de gözlerini belerterek bana bakınca bende komik bir şekilde onları taklit edince May şaşmaz olarak gözlerini devirmişti. "Belki de aşkları karşılıklı çözemedim."
May tek kaşını kaldırdı. "O bugün tanıştığın çocuk değil mi?"
May'ın sorusuyla Tulip bir May'a bir bana bakarak, "Ben ne kaçırdım bugün?" diye sormuştu ama şu anlık onu duymazdan gelmiştik.
"Evet." diye May'ın sorusunu yanıtladım. "Bir şeyler öğrendim işte." Sonra çocuk gibi ellerimi çırparak yerimde bir kaç kere zıpladım. "Arkadaş olduk biliyor musun?"
May bu halime gülecek gibi olmuştu. "Aferin sana Selen." diye kelimeleri uzatarak konuşmuştu. Sanırım gözüne anlık tatlı gelmiş olmalıyım ki ensemden tutup bana sarıldı ve saçlarımı karıştırdı. "Çocuk." diye söylenirken gülmüştüm.
Ondan ayrıldığımda dağılan saçlarımı düzelttim ve Tulip'e döndüm. "Nereden bakacaktık?" Kafasıyla sağ tarafı işaret ettiğinde May ile kafamızı sallayarak onu onayladık ve çok gizli bir iş yapar gibi parmak uçlarımızda yürüyerek duvarın dibine geldik. Burası da tam anlamıyla labirent gibiydi!
Duvarın dibine geldiğimizde bir süre bakıştık. May bana duvarın dibinde yeri işaret edince oflayarak dizlerimi kırarak yere çöktüm ama dizlerimi yere değdirmemiştim. Tam eğilmesem de baya bir eğilerek duvar kenarına yaklaştım ve görünmeyeceğime emin olarak kafamı uzattım.
Benim üstümde de bir ağırlık hissettiğimde kafamı hafifçe kaldırdım. Tulip ellerini duvara dayamış öne eğilerek başını uzatmıştı. En rahat May'dı. Eğilmeden en üstten kafasını uzatmış bakıyordu. Sadece ellerini kapının pervazına dayayıp dengesini sağlamlaştırmıştı.
Bu halimize gülmemek için yanaklarımın içini dişleyerek tekrar odaya baktım. Geniş ama diğer salonlara göre de küçüktü. Tek bir duvarı ful camla kaplıydı ve o camın yarısı kırıktı. Bu cam eğer şimdi kırıldıysa nasıl hiç ses duymamıştık? Sanırım binanın ses yalıtımı zannettiğimizden daha iyiydi.
Rex camdan uzak bir köşede kollarını bağdaş kurmuş sırtını duvara yaslamış ve tek ayağını dizinden kırarak tabanını duvara yaslamış vaziyette Lenora'yı izliyordu. Lenora ise çıldırmış gibi tekme atarak kırılmayan camları da kırıyordu.
Rex sanki Lenora'nın bu hallerine alışmış gibi güldü. Gerçi o her zaman gülüyor da neyse. "Bu camlar tahmini kaç kere daha yapılacak?"
Sorusuyla birlikte Lenora bir çığlık atarak cama yeniden tekme atarak Rex'e dönmüştü. Rex'in sakin sesinin aksine o bağırarak konuşuyordu. "N’apacaksın?! Sanki sen ödüyorsun parasını!" Tekrar bir tekme attığından bir parça daha kopan cam ikinci kattan aşağı düşmüştü. Camın yapısı buradan görüldüğü üzere esnek bir yapıdaydı. Sanki Lenora bunu sıklıkla yapıyormuş gibi burası ona özel yapılmıştı. Gerçekten her sinirlendiğinde cam mı kırıyordu? Yapacak başka bir şey bulamamış mıydı? Hani bu sinirini papatya çayıyla da geçirmesini bekleyemezdim ama cam kırmak... Ne biliyim.
Rex yine gülmüştü. "Annemin de ortaklardan olduğunu düşünürsek. Bir nevi ben ödüyorum sayılır."
"Ya bir siktir git başımdan!" Lenora'nın küfrüyle Rex cık cıklamıştı.
"Hiç yakışmıyor senin o güzel ağzına böyle sözler."
Lenora tekrar tekrar cama vururken ona dönmeden bağırdı. "Duymak istemiyorsan git!"
Rex bir süre susup Lenora'yı izledi. "Ne zaman seni yalnız bıraktım?"
Lenora bir an duraksar gibi olsa da sinirle cama vurmaya devam etti. Bu arada hala yüzünde ki çorba kalıntıları duruyordu ve yüzünden akan çorba üzerinde ki beyaz kapüşonluya dökülmüştü. Bu hali bile beni gülmeye zorluyordu.
Lenora, "Şimdi bırakmak istiyor gibisin." diye söylenirken hala cama vuruyordu. Zaten vücudu hala titriyordu ve belirli yerlerinde ki kızarıklıklar görünüyordu. Genel olarak damarları belirgin olsa da özellikle boynunda ki damarı kalp gibi atıyordu. Ciddi sorunları vardı. Orası kesin yani.
Rex kafasını iki yana salladı. "Yine her zaman ki gibi laflarımı çarpıtıyorsun." Sanki sözleri Lenora'yı sakinleştirmek yerine daha da sinir ediyordu ki Lenora daha da şiddetle cama vuruyordu. Bir an içimden cama vururken ayarı çok kaçırıp kendiliğinden düşmesi geçti ama hemen kafamı iki yana sallayarak bu düşünceden kurtuldum. Ne kadar kötü olsa da ölmeyi hak etmiyordu. Yani... Sahi biz intikam için buraya gelmişken onlara ne yapacaktık? Eğer onların yaptığını yaparak onları öldürürsek onlardan bir farkımız kalmazdı ama devlete başvursak da devletin de bu işin içinde olduğu çok belliydi. Her neyse bunu ilerleyen zamanda ekipçe düşünürdük ne de olsa.
Lenora, Rex'i duymazdan gelirken Rex konuşmaya devam ediyordu. "Sende haklısın laflarımı kötüye yormazsan benden uzaklaşamazsın değil mi? Ne de olsa sen evleneceksin."
Lenora daha da çıldırarak bir çığlık daha attı. Yakında kulaklarım sağır olacaktı!
Rex onun bu haline güldü ama gülüşünde acı vardı. Lenora için üzülüyordu. "Ama bak sana cidden hak veriyorum. Sonuçta beni yok saymayı bırakırsan bana kapılırsın." Ellerini saçlarından geçirdi. "Tabii ki kapılacaksın reddedilemeyecek bir erkek değilim."
Lenora sinirden damarlarının belirginleştiği kızarmış ellerini kafasının hizasında kaldırarak Rex'e döndü. Bir kere kendi kafasına sertçe vurarak ellerini iki yanından kafasına sertçe baskı uyguladı. "Sen artık susacak mısın?" Kelimeleri tane tane tüm gücüyle söylese de bu Rex'e işlemiyordu. Alışmış gibiydi.
"Niye?" diye sordu safça ve Lenora onu duymamak için tekrar camıyla ilgilenmeye geri döndü. "Yoksa seni dört yıldır bekleyen adamı fark edersen seni hiç sevmeyen birini yok saymaktan mı korkuyorsun?" Sözleriyle kahkaha attı. "Tam tersi olmalıydı oysa ki değil mi?" Neyse ki bizi göremeyecekleri kadar uzaktaydılar. Bu salonların bu kadar geniş olmasının avantajıyla ilk kez karşılaşıyorduk.
Lenora onu duymamak için ellerini kulaklarına bastırak dizlerini kırarak kısa bir an yere eğilip geri kalkmıştı. Yerinde tepinirken ellerini boynuna geçirmişti. "Sus artık!" En yüksek desibelde bağırdığında kulaklarımı tıkamak istedim.
Rex'in de kaşları çatıldığında bunun Lenora'nın sesinden olduğunu zannetmiştim ama bakışlarının Lenora'nın boynuna geçirdiği ellerinde olduğunu gördüğümde yanıldığımı anladım. "Rahat dur." diye Lenora'yı uyardı ama Lenora tırnaklarını boynuna saplayarak ensesine doğru boynunu çizmeye başlamıştı bile. "Oyuncağın karşında duruyor. Bedenini rahat bırak." diyerek camı işaret etse de Lenora onu duymuyor ve görmüyor gibiydi.
Rex gerilirken rahat duruşunu bozarak dik bir duruşa geçmişti. Kararsız kalarak bir kaç adım atarken kaşları çatıktı. "Kendine zarar vermeyi bırak." diyerek çok az sesini yükseltmişti.
Lenora ellerini boynundan çektiğinde Rex tam rahat bir nefes alacakken bu sefer saçlarına geçirip en sert şekilde çekiştirince tekrar kasılmıştı. "Umurunda mı!?"
Rex en sonunda dayanamamış gibi, "Sence değil mi?!" diye sorarak bağırmıştı. Bir kaç büyük adımla Lenora'nın karşısında dikildiğinde tepeden ona bakıyordu ama hala Lenora'ya dokunmuyordu. Sanki dokunursa daha beter olacağını biliyor gibiydi. Sanki Lenora'yı ezberlemişti...
Sanırım bu sefer Rex gerçekten sinirlenmiş olmalı ki bağırarak, "Sence umurumda olmasa niye her kriz geçirdiğinde yanında olayım?" dedi. Kollarını iki yana açarak odayı gösterdi. "Nerde Dean?" Büyük bir gerçeği Lenora'nın yüzüne vurarak, "Yok!" diye haykırdı.
Kendini sakinleştirmeye çalışsa da bu pek işe yaramıyordu artık çünkü Lenora her zaman yaptığı gibi karşısında ki insanın kırmızı çizgisini geçmişti. Ve Rex'in kırmızı çizgisi Lenora'ydı...
"Seni sevmiyor!" İşaret parmağını Lenora'nın göğüs kafesine bir kere vurduğunda Lenora çığlık atarak bir adım gerilemişti. "Sende onu sevmiyorsun ama bunu kabullenemiyorsun." Lenora'nın titreyişleri daha çok artarken her an dizlerinin üzerine yığılacak gibiydi. "O Dean sadece sen kriz geçirdiğinde rahatla diye bu odayı yaptı sana ama kriz geçirirken kendine zarar vereceğini düşünmedi, belki de düşünmek bile istemedi." Ortamdan tamamen alakasız bir şekilde Rex'in her sözü kalbime biraz daha umut serpiştiriyordu. Neden birden konu Dean olmuştu ki? Kapanamaz mı bir an önce bu konu?
Rex sakinleşmek adına bir kaç derin nefes aldı. "Anlıyorum. Seni de anlıyorum." Sakinleşmeyi başaramamış olmalı ki tekrar bağırdı. Sürekli gülen Rex'i ilk kez bu kadar ciddi görüyordum. "Ama bir o kadar da anlamıyorum!" Resmen haykırıyordu. "Neden buradasın? Kimse seni zorlamıyor. Neden buradasın lan neden?"
Elleriyle yüzünü ovuşturduğunda muhtemelen Lenora'yı görmüyordu bile. Lenora kafasını kaldırmış daha fazla titreyebilirmiş gibi tir tir titriyordu. Baştan aşağı tüm vücudu büyük bir sarsıntıyla sarsılıyordu.
Rex kendini tutamayıp, "İstesen gidebilirsin buradan!" diye bağırmaya devam etti. "Gidebiliriz de..." En sonunda umutsuzca başını eğdi. Muhtemelen bu zamana kadar içinde tuttuğu şeyleri haykırdığı için kendine hakim olamamıştı ama şahsen ben içinde tuttuklarının bu kadar az olduğunu düşünmüyordum. Sanki Lenora kırılmasın diye hala kendine sakladığı haykırışları vardı. Belki de bu çığlıkları dışarıya gülüş olarak çıkıyordu da o yüzden bu kadar çok gülüyordu. En sonunda fısıldayarak, "Neden buradasın be kızım?" diye sorduğuna sesinde ki acıyı tüm hücrelerimde hissetmiştim. Bu yüzleşmenin bizim gözlerimizin önünde olması da büyük bir şanstı.
Rex'in son sözleriyle Lenora elleriyle yüzünü kapatıp hıçkırarak ağlamaya başlamıştı ama hala titriyordu. Sanki Lenora'nın ağlama sesiyle Rex'in kafasının içinde sirenler çalmaya başlamıştı. Lenora'nın sesini duyar duymaz çarpılmış gibi kafasını kaldırdı. Gözleri büyürken az önce ki sözlerinden dolayı Lenora'nın ağladığını fark etmesiyle gözleri pişmanlıkla doldu.
Ellerini havaya kaldırdığında nereye koyacağını bilememişti. "Özür dilerim, özür dilerim..." diye art arda fısıldarken Lenora'nın üzerine eğilmişti. Lenora sarsılarak ağlarken kafasını iki yana sallamaya başlamıştı. En sonunda dizlerinin üzerine yığıldığında Rex'te bir saniye beklemeden dizlerinin önüne çökerek Lenora'nın karşısında duruyordu. En sonunda ellerini Lenora'nın ellerinin üzerine koyarak yüzünden çekti.
Lenora'nın kızarmış gözlerini görmek içini sızlatıyor gibi kısık seste inlemişti. Lenora ise sanki ona bakamıyor gibi kafasını eğmişti. Rex, Lenora'nın ellerini bırakarak ellerini yüzünün iki yanına koydu ve eline bulaşan çorba kalıntılarını sorun etmedi. "Tamam sakin ol." Lenora'nın kafasını kaldırmasına rağmen ona bakmadığını görünce sanki içinde bir şeyler acıyordu ve bunu bende hissediyordum.
Kısa bir an yerinde hareketlenerek ayaklarını bağdaş kurarak oturdu ve Lenora'ya içi acıyarak bakarken, "Valla isteyerek söylemedim." dedi. "Özür dilerim ağzımdan kaçtı." Lenora ona bakmayarak ağlamaya devam ettikçe ne yapacağını bilemediği için eli ayağı birbirine dolaşıyordu. "Ciddiye almasan söylediklerimi?" diye sorarken çok çaresiz görünüyordu. Pişmanlık her zerresinden akarken, "Böyle yapma." diye fısıldadı. İçi giderek ona bakarken son kez, "Ağlamasan en azından..." diye fısıldamıştı ama bu Lenora'nın daha çok ağlamasına sebep olmuştu.
Bir süre duyulan tek ses Lenora'nın ağlayış sesleri olmuştu. Lenora'nın verdiği çabayı da görmüyor değildim. Kendini sakinleştirmeye çalışıyor ama her seferinde daha beter yükseliyordu. Hıçkırıkları artık ağlamasına bile izin vermeyecek derecedeydi. Nefes alamıyor gibi ellerini boğazına götürdü. En sonunda derin bir nefes alarak hıçkırıklarını durdurmaya çalıştı. Durduramasa bile azaltmıştı ama gözyaşları hız kesmeden akmaya devam ediyordu.
Kendine gelmeyi başarmış olmalıydı ama kendine gelmekte ki kastım burada ki ilk gördüğümüz haliydi çünkü hala titriyordu. En sonunda kendini konuşmaya zorladığında çatallaşmış ve kısık çıkan sesiyle, "Çok mu umurunda ağlamam?" diye sorduğunda Rex sanki onun normal hali buymuşta normal haline dönmüş gibi sevinmişti. Yüzünde güller açmasa da tekrar gülmeyi başarmıştı.
Kafasını iki yana sallarken, "Ne münasebet." demişti. "Sadece seni sürekli güçlü ve burnu havada görmeye alışınca..." Lafını bitirmeden Lenora onun yüzünde ki ellerini sertçe iterek, "Git." demişti ama artık sesi çok çıkmıyordu. Ha, çıksa bağıracağına emindim.
Rex dudaklarını aralamışken Lenora ona konuşma fırsatı vermeden elini kendi yüzüne götürdü. Kısa bir an yüzüne dokunduğunda eline gelen çorba kalıntılarına yüzünü buruşturarak baktı. Göz yaşları dinerken hıçkırıkları durmuştu ama vücudu son gaz titriyordu. Sanki buna ikisi de alışkınmış gibi garipsemiyorlardı.
Lenora göz yaşlarını silerek kıramadığı camlarda ki yansımasına dolu dolu gözlerle baktı. "Çok çirkinim." derken dudak büzmüştü. Şuan küçük bir çocuk gibiydi ve bu haline bir daha asla şahitlik edebileceğimi zannetmiyordum. Rex bu halini görünce dudaklarında küçük bir tebessüm belirmişti ve bu tebessüm de belirgin tek bir şey vardı. Huzur...
"Sen her halinle güzelsin." Rex'in sözleriyle Lenora alayla gülerek ona döndü ve kendini gösterdi.
"Bu halimle bile mi?"
Rex bir saniye bile düşünmeden, şüphe etmeksizin kafasını sallayarak, "Bu halinle bile." dedi.
Lenora sözleriyle gülerek onu ciddiye almadığını belli etti. Bir yandan çıplak elle yüzünü temizlemeye çalışıyordu ama bunu beceremiyordu çünkü temizledikleri tekrar yüzüne dokunduğunda geri yapışıyordu.
Rex bu haline gülmeden edemeyip iyice Lenora'ya yaklaştı. Bacakları Lenora'nın bacaklarıyla temas ederken Lenora kafasını kaldırmış dudaklarını büzerek ona bakıyordu. Onu tanımasam çok masum biri olduğunu düşünecektim.
Rex cebinden çıkardığı peçeteyle bakışlarını Lenora'nın yüzüne kilitledi. Çok önemli bir iş yapar gibi gözlerini kısmış Lenora'nın yüzünü temizliyordu. Lenora ise yaşlı gözlerle büyülenmiş gibi ona bakıyordu. Rex bu bakışlarını fark etmeden yeni bir peçete aldı eline. Saçlarına bulaşan çorbayı da üstten temizlerken, "Yarına girene kadar seni idare eder." diyordu. Tekrar yüzüne geçtiğinde ise, "Makyajını tazelersen birde üzerini değiştirsen bence halledersin." dedi.
Sözleriyle Lenora'nın dudakları iki yana kıvrılmıştı ama hala titriyordu. Rex bunu fark edince, "Sinirlerinin yatışması bir saati alır." dedi. Düşünür gibi, "Birinden yardım alırsan makyajın güzel olur. Zaten kimse titremelerini garipsemez yani garipseyemez. Cesaret edemezler işte." dedikten sonra kaşlarını kaldırarak alayla Lenora'ya baktı. "Malum kimse cesaret edemez."
Lenora ağzının içince söylenirken, "Bu geceyi unutmak için terapiye başlayacağım." dedi.
Rex gülerek yeni bir peçete çıkardı. "Gittiğin terapiler bir işe yarasaydı hala böyle krizler geçirmiyor olurdun."
Lenora rahatça omuz silkti. "Terapi değil ilaç geçiriyor onu ve ben ilaçlarımı almamakta sonuna kadar ısrarcıyım."
Rex gülerek, "Deli kız." dedi ve çıkardığı peçeteyle bu sefer boynuna akan çorbayı temizlemeye başladı. Ortam tekrar sessizliğe gömüldüğünde biz çıt çıkarmadan dizi izler gibi onları izliyorduk. Zaten bu duruma Aisha ve Conroy'dan alışkındık.
Rex boynunu temizlemek için üzerine eğildiğinden nefesi Lenora'nın tenine çarpıyordu. Lenora'nın çok az azalan titremeleri de bununla birlikte geri gelmişti ama Rex bunu fark etmeyerek son derece dikkatli bir şekilde boynunda ki çorbaları da temizlemeye devam etti.
İşi bittiğinde yerinde doğrulmadan Lenora'nın boynuna baktı. Az önce Lenora boynunu çizdiğinden tırnaklarının izi boynunda düz bir çizgi halinde duruyordu. Rex'in canı sanki Lenora'dan daha çok acıyormuş gibi elinin tersini kısa bir an o çiziklerde gezdirdi. Lenora tek bir dokunuşla buz keserken Rex dudaklarını bir çiziğe bastırınca nefes alışları hızlanmıştı. Titreyişleri son boyuta ulaşırken Rex bunu fark edince geri çekilmişti.
Lenora'nın mavileri ile Rex'in mavi gözleri kesiştiğinde bir an durdular. Göz göze geldiklerinde sanki aralarında çok ama bir o kadar da az şey yaşandı. Belki de daha önce ki yaşanmışlıkları geçti gözlerinin önünden. Yüzleri nefeslerinin birbirine karışacağı kadar yakındı.
Rex bir an dudaklarını araladı ama bir şey demeden geri kapattı. Lenora'yı bir kez süzdükten sonra tekrar bakışlarını Lenora'nın gözlerine çıkardı. "Lenora," diye fısıldadığında Lenora sadece kısa bir mırıltı çıkarmıştı. "Titremelerinin geçmesi için..." diye başladığı cümleyi bitirmeye cesaret edememişti. En sonunda cesaretini toplamış olmalı ki bakışlarını Lenora'nın dudaklarına indirerek, "Bir şey denemek ister misin?" diye sordu.
Lenora'nın nefesi kesildiği sırada tepemde ki Tulip'in en kısık sesiyle, "Şuan yavaş giden dizlerde ki kiss sahnesini bekliyor gibi hissediyorum." dediğinde neredeyse gülecektim. May’da bende ortamın havasını bozmamak için konuşmamıştık. Zaten daha sonra durum kritiği yapardık.
Lenora bir süre duraksasa da bakışları Rex'in dudaklarına kaydığında dudakları aralanmıştı. En sonunda gereken onayı gözlerini kapatarak verince Rex bir saniye beklemeden dudaklarıyla Lenora'nın dudaklarını örtmüştü.
Hepimiz öylece kaldığımızda Lenora çok beklemeden karşılık vermişti. Tam anlamıyla Rex ve Lenora birbirini yerken ilk konuşan May olmuştu. "Biz az önce neye şahit olduk?"
Onların duyamayacağı kadar kısık ama birbirimizi duyabileceğimiz kadar da yüksek bir seste konuşuyorduk. Neyse ki Lenora ve Rex oldukça meşgullerdi. "Valla tek bildiğim hiç bir şey anlamadığımdır."
Tulip'in oldukça mantıklı cümlesinin ardından, "Çokça katılıyorum." dedim.
May, "Şimdi Dean ve Lenora birbirini sevmiyor muymuş?" diye sorunca Tulip, "Sanırım." diyerek onu yanıtlamıştı.
Lafa dahil oldum. "Aslında bugün Rex buranın sisteminin göründüğünden çok başka olduğunu söylemişti."
May gülerek, "Kırk yılın başı bir işe yaradınız he." dediğinde görmese bile gözlerimi devirdim.
Tulip, "Şimdi Lenora, Dean’i sevmiyormuş." diye bir teori attığında bunu May ile sırayla devam ettirdik.
"Rex'te, Lenora'yı seviyormuş."
"Lenora'da, Rex'i ama kabul edemiyormuş."
"Ve Dean ile Lenora evlenmek istemese de zorundalar."
"Ama geçen gün onları öpüşürken gördüm." Saf saf söylediklerimle ikisinin de şaşkın bakışlarını üzerimde hissettim. Bu olayı kendi içimde o kadar yok sayıyordum ki artık rahatlıkla dile getirebiliyordum. Beli biraz içim acıyor olabilir ama biraz, azıcık.
May, "Ne?" dediğinde Tulip, "O zaman bu Lenora..." diye cümleye başlasa da devam ettiremedi ve bu görevi May üstlendi. "Tam bir oruspuymuş."
Kafamı kaldırıp May'a baktım. "Çok ayıp."
May gülerek, "Ney? Gerçekleri söylemek mi?" diye sorunca gözlerimi devirerek kafamı geri yere indirdim. Biraz daha kaldırırsam boynumun kopması olasıydı. Komik olansa bu sohbeti yaparken hala Rex ve Lenora'yı hiç rahatsız olmadan izliyor oluşumuzdu.
May, "O zaman Dean, Lenora'yı sevmiyor." diyerek az önce ki teori üretme döngümüze geri döndü.
Tulip, "Lenora'da, Dean’i." diye ekleme yaptı.
Son olarak, "Ve istemeyerek evleniyorlar." dedim. Bu sırayla üçümüz varsayımlar çıkarmaya devam ettik yine.
"Şimdi Lenora ve Rex birbirini seviyor."
"Evet."
Tulip'in onaylamasının ardından May, "O zaman Dean kimi seviyor?" diye orunca bende şarteller attı.
Kafamı kaldırarak May'a baktığımda çok az sesimi yükseltmiştim. "Cidden lise dizisinde miyiz tatlım? Herkes illa birini sevmek zorunda mı?"
May şüphe etmeden, "Evet." deyince söylenerek tekrar önüme döndüm. Rex ve Lenora ise soluksuz öpüşürken Lenora kollarını Rex'in boynuna dolamıştı. Rex ise Lenora'yı belinden tutarak kendine çekmişti. Komik olan ise gerçekten Lenora'nın titremelerinin dindiği gerçeğiydi. Eh, Lenora her kriz geçirdiğinde Rex'in onu öpmek için bahanesi vardı artık.
May hala az önce ki sözlerime takılı kalmış gibi, "Dean’in birini sevmesi neden seni bu kadar celallendirdi ki?" diye sordu.
Gözlerimi devirerek, "Olmadı öyle bir şey." dedim. "Sadece saçma salak herkesi birine aşık etmemiz saçma."
Tulip, "Değil." dediğinde çıldırmak üzereydim. Onları yok saydım. Zaten kafam yine dolmuştu. Eğer Dean ile Lenora birbirini sevmiyorsa... Neden evleniyorlardı? Hadi bunun bir açıklaması vardı. Merdivenlerde gördüklerimi açıklayacak ne vardı? Her şekilde gereğinden fazla tutarsızlık vardı. Taşlar yerine oturmuyordu ve benim kafamda ki şüpheler çoğalıyordu.
Biz öylece Rex ve Lenora'yı izlerken arkamızdan yaklaşan ve aynı benim gibi eğilerek özellikle benim kulağımın dibinde, "İnsanların özelini izlemek çok ayıp." diyen Irvin'in geldiğini görmemiştik.
Hepimiz yerimizde sıçrarken May bir iki adım geri atmıştı. Tulip bir adım geri giderken sarsılsa da May onu tutarak ayakta kalmasını sağlamıştı. Ben ise yerimde sıçradığımda yere çakılmamı engelleyen hiç bir şey olamamıştı. Birde özellikle benim dibimde konuştuğu için en çok korkanda bendim. Neyse ki bu yaşanırken hiç birimizden ses çıkmamıştı. Tek ses benim duvara çarpan kafamdan gelmişti.
May başparmağıyla üst dudağını ittirirken, Tulip kollarını göğsünde bağdaş kurarak hesap soran gözlerle Irvin'e bakıyordu. Bu süreçte Irvin doğrulduğu için tepeden bana bakıyordu. Ben kafamı ovuşturarak aşağıdan sinirli gözlerle ona bakıyordum. Kızlarla üçümüz aynı anda, "N’apıyorsun be!" diyerek Irvin'e baktığımızda birbirimize bakarak gülmüştük. Neyse ki bulunduğumuz yeri unutmayarak sessiz gülmüştük.
Irvin hepimize baktı ve kısa bir an önünde durduğumuz kapıdan içeri baktı. "Asıl siz ne yapıyorsunuz?"
May, "Sana ne!" derken Tulip bulunduğumuz durumdan bizi haklı çıkarmak adına, "Lenora ve Rex'in annelerinin burada yönetici olduğunu öğrendik." dedi. Az önce bunu da öğrenmiş bulunmuştuk. Lenora ve Rex camın parasını annelerinin ödeyeceği konusunda kısa bir an konuşmuşlardı. Ee binanın bakımından da bir tek yöneticiler sorumlu olduğundan dolayısıyla elimize böyle bir bilgi geçmişti ama milletin aşk işleri bizim için daha çekici olduğundan bu konunun üzerinde durmamıştık. Zaten Lenora’nın annesinin yönetici olduğunu biliyorduk ek olarak Rex’i öğrenmiştik.
Irvin ikisine de sadece kısa bir an bakarak bakışlarını bana indirdi. Sanki onlardan çok benim cevabımı merak ediyordu. Elim kafamdayken ters ters ona bakıp, "İkisine de katılıyorum." dediğimde sırıtmıştı.
Bakışları kafamı bulduğunda, "Acıdı mı?" diye sormuştu ama ben cevap vermeden, "Büyünce geçer." dediğinde sinirden ağzının ortasına bir tane geçirmek istedim.
Elini kalkmam için bana uzattığında inat ederek kalkmayacağıma belli ettim ve ayaklarımı uzattım. Sırıtışı büyürken omuz silkerek elini çekti ve birde üstüne, "Keyfine bak." demeyi ihmal etmedi.
Sinirlerim tavan yaparken, "Sen niye geldin?" diye sordum.
May sanki benim tercümanımmış gibi, "Keşke gelmeseydin demek istiyor." dediğinde Irvin ona bakmadı ve bu her zaman ki gibi May'ı sinir etti. May sinirini atmak için göz devirirken Irvin, "Uzun süre ortadan kaybolmanızın hiç hayra alamet olmadığını fark ettim ve sizi aramaya çıktım." dedi. "Neyse ki bulması çok zor olmadı."
Sinirle elimi yere vurdum ve elimden destek alarak ayağa kalktım üzerimi silkelerken ters bir sesle, "İyi halt ettin." dedim. Yok hani keyfimizi bozmasına gerek var mıydı?
Tulip dudak büzerek, "Yok yani sen neden kızlarının arasına sızmaya çalışan erkek kardeş gibi birden geldin ki?" diye sorunca May tek eliyle Irvin'i gösterdi.
"Çünkü tam olarak o rolü üstleniyor. Anca keyfimizi kaçır zaten."
Irvin hayretler içinde kendini gösterdi. "Ben mi küçük kardeşim. Hatırlatırım hepiniz benden küçüksünüz." May takıldığı şeye hayret ederek gözlerini devirdi. Irvin susmayarak içeriyi gösterdi. "Ayrıca size keyif veren şey bu mu?"
Hiç şüphe etmeden, "Evet." dediğimde kızlarda beni onaylamıştı.
Irvin'in bakışlarında şeytani bir parıltı geçerken sırıtarak bana döndü. "O halde deneyimlemekte istersin şimdi sen." dediği gibi gözlerim yerinden çıkacak büyüklükte açılmıştı.
May kahkaha atmamak için zor dururken kısık sesle gülüyordu ama başka yerde olsak kahkahayı basacağına emindim. Irvin'in sözlerinden çok suratımın hali onu eğlendirmişti. Tulip ise işaret parmağını ağzına götürüp kusar gibi bir ses çıkardığında Irvin kısa bir an ona baktı. "Sevgilim değil mi?"
Direkt, "Sahte." diye onu düzeltirken Tulip, "Olabilir ama iğrenç aşkınızı herkesin gözünün önünde yaşamayın." dediğinde çığlık atmak istedim.
"Sahte sevgilinin amacı o zaten. Yalnız kalınca niye rol yapalım." Açıklama yapmaya çalıştıkça daha da batmam Irvin'in 32 diş sırıtmasına neden oluyordu.
Sinirden yüzümü ovuştururken Irvin ağzını açıp tam bir şey söyleyecekti ama yanımıza gelen kişi buna engel oldu. Şuan bu konuşmanın bitmesini istiyordum ama bunun olmasını sağlayan kişinin Dean olmasını istediğimi sanmıyordum.
Dean yanımızda dikildiğinde hepimiz suspus olmuştuk. Hepimize teke teker göz gezdirirken bende bir kaç saniye daha fazla oyalanmıştı ama bir şey demeden içeri girmişti.
Sırf ne olacağının merakından az önce ki pozisyonumuzu alarak içeriyi izlemeye başladık. Hiç birimiz konuşmazken Irvin, "Siz şaka falan olmalısınız." dedi. Hepimize baktıktan sonra, "Bu ortam beni sarmadı." diyerek yanımızdan ayrıldı. Zaten her şekilde birazdan büyük salonda buluşacaktık.
Sanırım Rex ve Lenora ayrılalı çok olmuştu ki aralarında ki en az bir metrelik mesafeyle yerde oturuyorlardı. Bizi fark etmediklerine göre bu süreçte kendi aralarında bir şey konuşmuş olmalılar. Maalesef biz kaçırmıştık o konuşmaları. Neyse daha sonra Rex'in ağzını arardım. Nasıl olsa arkadaş değil miydik?
Dean içeri girince ikisinin ortasında dikilmişti. İlk kısa bir an Rex'e baktıktan sonra Lenora'ya döndü. Lenora'yı baştan aşağı süzdüğünde kısa bir an kırılan camlara baktı. Kendini gülmekten alıkoyamadı. "İyi iş çıkarmışsın yine."
Gülüşünü özlemişim...
Lenora'da kendini gülmeye zorladı. Vücudunda ki titremeler tamamen geçmişti. "Tabii ki. Sevgilin bir numara."
Sözleriyle birlikte Dean tekrar ciddi moduna geçerek Lenora'ya döndü. "Öyle." dedi ağzının içinde. Bakışları Lenora'nın gözlerinde oyalandığında gözleri kısıldı. "Ağladın mı sen?"
Rex her zaman ki gibi gülerek lafa atladı. "Çok mu düşünüyorsun Lenora'yı?" Ayaklarını uzatarak sırtını duvara yaslamıştı. Rahat bir görünüm sunuyordu ama tek eli cebinin içinde yumruk olmuştu ve Dean'a bakarken gözlerinden engel olamadığı bir nefret fışkırıyordu. Yeni arkadaşımın eski sevgilimden nefret etmesi ne büyük şansızlık ama.
Dean, Rex'in sorusuyla kısa bir an Rex'e baktı ve sorusunu cevaplamak için Lenora'nın gözlerine bakmayı tercih etti. Hiç düşünmeden, "Hay-" diyecekti ki bakışları kısa bir an kapıya deyince sustu. Lenora ve Rex'te bu tarafı bakınca kızlarla senkronize olarak kafamızı geri çekmiştik ve bir kaç saniye bekleyerek yine aynı anda ileri uzatmıştık. Artık buraya bakmıyorlardı neyse ki. Ayrıca biz ne kadar da mükemmeldik ya, söz konusu dedikodu toplamak olunca harika işler çıkarıyorduk.
Dean tekrar Lenora'ya döndüğünde yine aynı ciddiyet içindeydi. "Evet." dediğinde az önce Lenora'nın anlık solan yüzü bir anda canlanmıştı. Benim ise içim sızlamıştı. Belki bilerek yapıyordu ama yapıyordu işte. Duyduğumu bile bile bunu söylemişti. Belki de beni üzmek için yapmıştı.
Lenora oldukça canlı bir sesle, "Gerçekten mi?" diye sorunca Rex'in gözlerini onlardan kaçırdığını gördüm. Onu şuan o kadar iyi anlıyordum ki. Sonuçta aynı hisleri paylaşıyorduk.
Dean lafı çok uzatmadan, "İyi görünüyorsun." dedi. "Hadi salona geçelim."
Rex gibi Lenora'nın böyle insan içine çıkamayacağını düşünmemişti. Gerçekten sevmiyor muydu onu?
Lenora kısa bir an üzerine bakarak Dean'a döndü. "Yirmi dakikaya oradayım." Sözleriyle Dean ciddiyetle başını sallayarak otomatik olarak arkasını döndü. Kapıya yürürken biz hemen geri çekilip ayaklanmıştık. Hızlıca yürüyerek oradan uzaklaştık ve bulduğumuz ilk boş odaya daldık. Gerçekten bu katta da boş odadan bol bir şey yoktu.
En sonunda rahat bir alana geçebildiğimizden üçümüzde aynı anda kahkahayı basmıştık. Zaten genel olarak her şey için çok çok tutmuştuk kendimizi. Gülmelerimiz bitince birimize baktık.
May, "Bunu ara sıra yapalım." dediğinde gülmekten nefes nefese kalmış bir şekilde onu onayladım.
"Kesinlikle."
Benim ardımdan Tulip, "Zaten burada insan bol." deyince bir kez daha güldük ama bunu kısa tuttuk. May yine ablalığını yaparak, "Tamam hadi uzun süre ortadan kaybolmadan salona geçelim." dedi. "Zaten o leziz yemeklerden de yiyemedim. Gerçi yine Türk yemeklerinin yerini tutmaz ama olsun." Sözleriyle kısık sesle gülerken üçümüzde salona yönelmiştik.
Salona girdiğimizde her şey normaldi. İnsanlar sırayla şarkı söylüyordu ve ortam gayet normaldi. Neyse ki yemekler hala yerli yerindeydi. Buna en çok sevinen May'dı. Zaten ben aç değildim. Ekibin olduğu masaya geçtiğimizde kısa bir an durum kritiği yapmıştık ama çok konuşmamıştık. Ortam her şeye rağmen çok sıkıcıydı. Yani nerede arasan bulabileceğin bir yılbaşı ortamıydı. Neyse bulmuşken kınamayalım şimdi.
Dean, Holly ve Earl ise çaprazımızda ki masada oturuyor ve fısıldaşarak konuşuyorlardı. Ortamda ki insan seslerinden ne yazık ki onları duyamıyordum. Yeni yıla girmemize yaklaşık on dakika kalmışken Lenora salona gelmişti. Doğrusu az önce ki olanlardan sonra gerçekten buraya gelebilmek... Ne diyebilirim ki büyük cesaret ister. Kibirli de olsa özgüvenli bir kızdı kendileri. Ne de olsa yiğidi öldür ama hakkını yeme demişler.
Lenora üstüne siyah bir tişört giymişti bu sefer. Altında ki siyah kotu ise duruyordu. Sarı saçlarını temizlemiş ve makyajını yenilemişti. Yine klasik Barbie görünümündeydi.
Az önce yaşananlar sanki onda sıfır etki yaratmış gibi burnu havada şekilde Dean'leri oturduğu masaya ilerledi. Yanımızdan geçerken May onun bu haline dayanmayıp gülmüştü. Aşağılayıcı şekilde güldüğünde Lenora durarak bize döndü. Küçümser bakışlarını May’a diktiğinde May alayla onu süzüyordu.
Lenora'nın bakışlarıyla karşılaştığında buz mavisi gözlerini Lenora'nın açık mavi gözlerine dikmişti. Gözlerinde ki küçümseyici bakışı fark ettiğinde kaşlarını kaldırdı. Lenora'yı işaret ederek, "Sence de az önce herkesin önünde rezil olmana rağmen bu özgüven fazla değil mi?" diye sordu.
Yerinde her zaman ki gibi yayılarak oturuyordu. Lenora en dik duruşuyla May'a bakarken dudakları tehlikeli bir yavaşlıkla tek bir kenara doğru kıvrıldı. "Evet az önce rezil oldum.” diye kabullenmesine May bile şaşırmıştı. Yeri geldiğinde şaşırtmayı biliyordu. Lenora ellerini iki yanından hareket ettirerek kendini gösterdi. "Ama görüyorsun ya," Tek kaşı üstünlük belirtisiyle havalandı. "Bu durum beni yerlere sermedi." İşaret parmağını döndürerek göğüs hizasına kaldırdı. "Ben hala en yüksekteyim."
May ağzını açamadan May'a öpücük atarak saçlarını savurarak arkasını döndü ve kısa topuklularının üzerinde yürüyerek Dean'lerin masasının yanına gitti. Dean ile Holly'nin ortasına oturduğunda kolunu Dean’in bir koluna sararak başını omzuna yaslamıştı. Dean’in yaptığı tek şey ise ona yandan bakarak kendini gülümsemeye zorlamak olmuştu. Bakışlarını kaldırdığında buraya bakmasa bile her an bakabilme olasılığını varsayarak bakışlarımı onlardan ayırdım.
May, "Ne oldu şimdi?" diye sorduğunda Tulip güldü.
"Tam anlamıyla göt oldun."
May'ın kaşları çatılırken Tulip'e döndü. "Düzgün konuş."
Tulip hayretler içinde kaşlarını kaldırdı. "Senin gibi yedi yirmi dört küfretmiyorum ben. Sadece bir kere mahsus bir şey dedim."
May kaşlarını kaldırarak, "Ne dedin?" diye sorunca Tulip onu duymazlıktan gelmeye çalışarak önüne döndü. Sanırım amacına ulaşmış olmalı ki bu durum May'ı sinir etmişti. "Bana duyuldu atma!" May'ı sinirlendirmek çokta zor değildi. Onu yok saymak yetiyordu sinirlenmesi için.
Sahneden şarkı söyleyen kız indiğinde ortamda sadece konuşma sesleri vardı ama bizim masada Kankırmızısı sessizliği vardı. Conroy birden Clara'ya dönüp, "Şarkı söylesene sende." dediğinde hepimiz Clara'ya döndük.
Elleriyle oynarken abisini duymamaya çalışıyordu. Conroy elini Clara'nın omzuna koydu. "Hem sen hep kendini şarkılarda bulmaz mıydın? İyi gelir işte."
Clara yutkunarak kafasını kaldırdı ve çevrede ki insanlara ürkek bakışlar attı. Kız gerçekten bir öyleydi bir böyle. Conroy onun bu haline gülerek omzunu sıvazladı. "Seni dinlemeyeceklerine bile eminim."
Clara çocuk gibi kaşlarını çatarak abisine baktı. "O zaman niye söyliyim ki?"
Aisha lafa atıldı. "İyi hissetmek için. Bu hayatta hiç bir şeyi diğer insanlar için yapma. Sadece kendini düşün. Tamam, bencilde olma ama tamamen kendinden de kopma."
Clara kararsız kalırken yeniden abisine döndü. "O zaman ilk sen söyle."
Kathy gülerek, "Çocuk musun kızım sen?" diye sorunca Clara düşünmeden, "Teknik olarak evet." diye onu yanıtlamıştı.
Conroy ise gözlerini büyüterek kardeşine bakıyordu. "Saçmalama."
Clara tekrar abisine döndüğünde alıngan görünüyordu. "Ben niye söylüyorum o zaman?"
"Sesin güzel." diye net bir cevap verdi. Sanki başka bir seçenek olamazdı bu konuda.
Thanos araya, "Harbi mi?" diye atılınca Conroy çatık kaşlarla ve sert yüzüyle Thanos'a döndü. "N’apıcan?"
Thanos susarken Irvin, Conroy'a dönüp, "Bulaşma lan kardeşime." demişti.
Conroy'da Irvin'e dönerek, "Sen de kardeşine söyle benim kardeşimden uzak dursun." dedi.
Irvin bir şey demeden oflayarak önüne döndü. O an göz göze geldiğimizde sırıtmak için bir saniye beklemedi. İçimden bu haline gülmek gelirken göz devirerek ciddi kalmaya çalıştım ve bakışlarımı ondan çektim.
Clara abisine, "E senin de sesin güzel." diyordu.
Conroy kafasını şiddetle iki yana salladı. "Alakası yok."
Aisha çatık kaşlarla Conroy'a baktı. "Sesin güzel ve benim bundan haberim yok mu?"
Conroy, "Güzel falan değil sesim." diye itiraz etse Clara onu yalanladı.
"Alakası yok. Bizde güzel ses genetik gibi bir şey. Annemin de büyüleyici bir sesi vardı." Kısa bir an duraksayıp bakışlarını masaya indirdi. "Keşke bu işlere bulaşmak yerine sanatçı falan olsaymış." Clara'nın içinde ki burukluğu ekipçe hissederken Conroy, Clara'nın sırtını sıvazladı bu sefer.
"Hadi abicim. Git ve şarkını söyle."
Clara sanki az önce Lenora'ya yaptıklarını hala atlatamamış gibi ellerine bakıyordu. Bir nevi bilinci dışında yaptığı şeyden pişmanlık duyuyordu. Şahsen ben gayet memnundum bu durumdan. Resmen içimin yağları erimişti. Artık birinin de Lenora'ya haddini bildirmesi gerekiyordu. Lenora'ya olan bu nefretimin ise Dean ile hiç bir alakası yoktu. Sadece kibri ve kendini herkesten üstün görüşü bile onu sevmemem için bir nedendi.
Clara kafasını aşağı yukarı sallayarak sahneye ilerledi. O sırada Aisha kollarını göğsünde bağlamış, kaşlarını çatmış Conroy'a bakıyordu. "Benim neden senin sesinin güzel olduğundan haberim yok?"
Conroy çapkınca gülerek Aisha'ya döndü. "Tamam, sakin. Bir ara sana özel bir şeyler söyleriz." deyip göz kırpınca Aisha kızarmıştı.
Bakışlarını Conroy'dan çekerek sahneye çıkan Clara'ya baktı. Ağzının içinde, "Yok ondan değil ya. Hani sevgiliyiz ya birbirimizi tanımamız lazım ondan." demesi Conroy'u sadece güldürmüştü.
Clara'nın sesini duymamızla ise hepimizin bakışları sahneye kitlenmişti.
"They send me away,
To fınd them a fortune.
A chest fılled wıth dıamonds and gold."
Sesinin büyüleyici havasıyla birlikte neredeyse herkes susmuştu. Gerçekten Conroy’un dediği kadar da varmış. Sesi sadece güzel değildi tam anlamıyla büyüleyiciydi. Sanki biri bize büyü yapmış gibi Clara’ya kitlenmiştik. Sadece biz değil çoğu kişi bu durumdaydı. Neyse ki Clara'nın şarkı söylerken gözleri kapalıydı ve herkesin ona baktığını görmüyordu. Clara'nın şarkıyı söylerken kullandığı mimikler bile şarkıyı kendi içinde yaşadığını gösteriyordu.
Bildiğim kadarıyla şarkı Halsey'in Control şarkısıydı. Acaba sahneye çıkana kadar hem ekibi ama en çokta kendini yansıtan bir şarkıyı seçmekte çok zorlanmış mıydı? Sanki şarkının içinde her şey vardı. Yani Clara'nın sesi şarkıyı dinlerken bize yaşattıran bir sesti ve aynı zamanda sözleri hem burasını yani Zirve'yi, hem de ekibi ve buraya geliş amacımızı yansıtıyordu. Tabii nakarat kısmı ise birebir Clara'ydı. Bunu herkes sanki hissediyordu ama anlamıyordu.
"I'm bıgger than my body.
I'm colder than thıs home.
I'm meaner than my demons.
I'm bıgger than these bones."
Şarkıyı söylerken arkadan bir müzik çalmıyordu ama Clara'nın sesi sanki notaları bize hissettiriyordu. Çok çok başka bi şeydi...
"You should be scared of me.
Who ıs ın control?"
Sanki kendi içinde ki birikmişliğin dışa vurum şekliydi bu onun için. Belki de şuan biz göremesek de şarkıyı kendi içinde ki diğer kişiliğine söylüyordu. Oysa ki onun da kendi parçası olduğunu bilmiyordu ya da kabullenemiyordu. Şarkının ilerleyen kısımlarını söylerken ise şarkının tam anlamıyla onu anlattığına emin oldum. Bizden çok kendi için seçmişti bu şarkıyı.
Kendini biliyordu ve bunu şarkılarla kabulleniyordu. Daha öncede söylemiştim insanların acılarıyla başa çıkma şekilleri birbirinden tamamen farklı olabiliyordu.
Şarkı bittiğinde tüm salonda son derece ölümcül bir sessizlik yaşamıştı. Neden yok ama bu sessizlik bana ölümün soğukluğunu hissettirmişti. Belki de Clara'nın söylediği şarkının korkunç havasından ve o havayı Clara'nın tamamen bize hissettirmesinden kaynaklıydı.
Clara gözlerini araladığında sanki şarkı söylerken aramızdan ayrılıp başka bir evrene ışınlanmıştı da şimdi aramıza geri dönmüş gibiydi. Sanki şarkı söylemek ona çok iyi gelmiş gibi kısa bir an herkesin ona bakmasını sorun etmedi ama daha sonra kafasını eğerek sahneden indi ve hızlı ama küçük adımlarla yanımıza gelip abisinin yanına oturdu. Conroy onu kolları arasına alıp sarmalarken başının tepesine küçük bir öpücük kondurmuştu. "Seni sevdiğimi biliyorsun değil mi?"
Clara kafasını sallayarak vücudunu abisinin kolları altında gizledi. Conroy, Clara'nın güvende hissettiği tek yer gibiydi.
Thanos tam Clara'yı övmek için ağzını aralamıştı ki sahneye çıkan Holly ile susmuştu. Holly, "Bir dakika içinde yeni yıla giriyoruz." diyerek platformdan inmişti.
Sahneye 60 saniyeden geri sayım başlarken May dudak büzerek, "Çok sıkıcıydı." dedi. Ardından şakasız tüm ekip teker teker onu onayladık.
En sonunda ondan geriye herkes sesli bir şekilde saydığından onlara eşlik etmiştik. Gerçekten fazla sıkıcı! Türkiye’ye döndüğümüzde bir daha ki yıla birlikte daha eğlenceli girerdik artık.
Son üç saniyede ise Dean ile göz göze gelmiştik. İkimizde birbirimizden kaçarken bu her seferinde nasıl oluyordu hiç bir fikrim yoktu. O üç saniye benim için bir an o kadar uzun gelmişti ki...
Gözlerimin önüne en son birlikte geçirdiğimiz yılbaşı gelmişti. Sıradandı ama birlikteydik. Yine birlikteyiz ama bir o kadar da ayrıyız.
En son bütün yılbaşlarını birlikte geçirmeyi dilemiştik. Şimdi ise bir daha hiç bir zaman böyle bir şey olamayacağından emindik.
Anlamıyordum ve anlamadığım çok fazla şey vardı ama en çok anlamlandıramadığım şey hala aynı bakan gözlere sahipken nasıl tamamen değişip benliğini yitirdiğiydi? Umarım hayatta kalma gayemi kaybetmeden sorularımı anlamlandırabilirdim. Yeni yıldan tek beklentimde bu olsun bari...
...
Bir bölümün daha sonuna geldik. Bu bölümü biraz geç attım çünkü b12 sorunsalı yüzünden dün atmayı unuttum.
Umarım beğenmişsinizdir bölüm ile ilgili yorumlarınızıda beklemekteyim özellikle Lenora ve Rex hakkında düşündüklerinizi merak ediyorum. Bir de Cansel'in çift kişilik çıkmasını bekliyor muydunuz?
Bir daha ki bölümde görüşmek üzere. Çok çok öpüldünüsss. Babayysss.
| Okur Yorumları | Yorum Ekle |

| 8.26k Okunma |
872 Oy |
0 Takip |
59 Bölümlü Kitap |