
Mayıs Şimşek
Hayat göründüğünden daha karanlıktı benim için. Bazı insanlar için hayat ve yaşamak rengarenkti ya hani... Onlara o kadar özeniyorum ki. Bende isterdim her sabah uyandığımda mutlu olmayı. Bende isterdim gerçekten mutlu olmayı ve bu konuda yalan söylememeyi.
Benim için ise hayat hep zor olmuştu. Hiç mutlu olamamıştım ki... Bir Duygu vardı ama o da çok erken gitmişti. Benim yüzümden olduğunu düşünürdüm hep. Bir kere onu kurtardıysam bunun ikincisi de gerçekleşebilirdi ama olmamıştı. Benim yüzümden...
Şu yirmi bir yıllık hayatımda bu cümleyi kaç kere kurduğumu bilmiyordum. Duygu'dan sonra başlamıştı bu suçluluk psikolojisi. Konuyla alakam olmasa bile birine bir zarar geldiğinde kendimi suçlardım. Bunu kimseye belli etmezdim çünkü zamanında en basit hareketimle bile o kadar dalga geçilmişti ki bir noktadan sonra en doğrusunun kendimi gizlemek olduğunu düşünmüştüm.
Duygularımı, düşüncelerimi, hal ve hareketlerimi... Her şeyimi. Karşımda ki insanlara sadece sıradan bir görünüm çizmek istemiştim ama bunun üzerine biraz da itici bir hava ekledim hep. Bu istek farkında olmadan beni buz gibi soğuk bir kıza çevirmişti. Çoğu kişi benden bu yüzden kaçardı, hoşuma gitmiyor değildi. En azından kimse bana zarar veremezdi.
Komik değil mi? Bu güçlü kadının altında aslında her şeyden korkan küçük bir kız olması komik...
Yine de istemeden gerçek kişiliğimi gösterdiğim biri olmuştu. Soğuk halime rağmen bana katlanan ve davranışlarımı yadırgamayan bir kız. Selis... Diğerlerinin onu nasıl gördüğü umurumda bile değildi ama ben onun içinde ki gerçek Selis'i görüyordum. Bu yüzden ilk kez Duygu'ya bağlandığım kadar bağlanmıştım Selis'e. Belki de Duygu'dan daha çok.
Kendini nasıl görüyor bilmiyorum çünkü kimseye yalan söyleyemeyen o kızın en çok kendine yalan söylediğinin de farkındayım. Muhtemelen aynaya baktığında kendi hakkında tek bir olumlu cümle kurmuyordur, kuruyorsa bile kendini kandırmak içindir. Oysa ki Selis asla kendi sandığı kişi değildi. Aslında gerçek Selis'i görebilmek için dıştan bakan bir göz yeterliydi. Zaten çoğu insan kendi içinde kendisiyle anlaşamazdı.
Selis ise şuan kendini bir odaya kapatmıştı ve bunu kendini tüm bu dünyanın kötülüklerinden korumak içindi. Onun içinde de bir korku vardı ama neye olduğunu çözememiştim. Temastan nefret etmesinin ise öylesine olduğuna asla inanmıyordum. Şunu da biliyorum ki Selis o kendini kapattığı odadan çıkıp gerçek dünyayla yüzleştiğinde bambaşka biri olacaktı. Tabii bu ne zaman olurdu ve ben görebilir miyim bilmiyorum.
Aslında benim soğuk tavırlarıma genel olarak Kankırmızısı ekibi katlanıyordu ama Selis başkaydı işte. Yine de Kankırmızısı ekibi kısa zamanda hayatımda büyük bir yer kaplamıştı. Her şeyden önce benimde normal bir insan olduğuma ve diğer kızlar gibi bir arkadaş gurubunun içinde bulunabileceğime beni inandırmışlardı.
Yine de ekibin lideri ben olmalıydım. Ilgaz'dan bin kat daha iyiydim! Asla Ilgaz gibi yönetme veya hükmetme takıntım yoktu ama kendimde liderlik potansiyelini görüyordum. Aslında bu istek ilk başta ekipten kimsenin beni ezmemesi için ortaya çıkmıştı çünkü onlardan daha yukarda olursam buna engel olacağımı düşünüyordum. Ve Kankırmızısı ekibi bir kez daha bana bir şey öğretmişti. İyi insanlar vardı...
Şuan ki lider olma isteğim ise sırf Ilgaz'ın inadınaydı. O liderliği eninde onunda onun elinden alacaktım.
Bu gece uyuyamamıştım ve içimde ki karmaşadan kurtulmak için spor salonuna inme kararı almıştım. Normalde bunun için seksi tercih ederdim ama işte...
Gerçi bu tek gecelik ilişkilerim ilk içimde ki ilgi ihtiyacıyla başlamıştı. Dediğim gibi hala küçük bir kızdım ve her hastaneye kaldırdığımda doktorların bana gösterdiği ilgi yetmiyordu bana. Büyüdükçe en küçük ilgi alaka hoşuma gidiyordu. Ne denir bilmiyorum. İster oruspu desinler ister başka bir şey. Ben ilk kez kendimi değerli hissetmiştim.
Sonuçta kendimi parayla pazarlamıyordum birileri gelip beni buluyordu ve bu nedensizce beni mutlu hissettiriyordu. Demek ki herkesin nefret edeceği kadarda kötü biri değilim.
Gerçi bir yerden sonrası bağımlılık olmuştu artık ama olsun.
Giriş kata indiğimde direk kum torbalarının ve ağırlıkların olduğu odaya girmiştim. Kimsenin olmaması gerekiyordu çünkü şuan gecenin bir yarısıydı. Tamam abartıyor olabilirdim saat birdi ama yine de geçti. Özellikle Earl’ın burada ne işi vardı?
Gerçekten insanın istemediği ot burnunun dibinde bitiyormuş!
Earl adım seslerini duyduğu gibi kapıya dönmüştü. Beni görmesiyle elinde ki ağırlığı yere bıraktı. Kaşları kısa bir an çatıldığında beni süzdü. Ben olsam bende beni süzerdim yani. Sonuçta bu güzellik her yerde bulunamazdı. Bunun için ona kızmayacaktım.
Üstümde siyah bir şort ve yarım kol bir tişört vardı. Klasik olarak siyah giyinmiştim. Hayatımda ki tek renk buydu çünkü.
O ise gri eşofman takımıyla karşımda duruyordu. İkimizde konuşmadık bir süre. Bence ortamı bu kadar dramatikleştirmeye gerek yok.
Earl en sonunda tüm havasıyla kaşlarını kaldırdı. Cidden burada anlamadığım bir şekilde herkesin götü kalkıktı. Yani ne diyebilirim ki benimde ailem zengin olsa bende böyle olurdum. Aslında Ilgaz bir nevi zengin sayılırdı. Hala nereden geldiğini bilmediğimiz bir parası vardı. Araştırmaya üşeniyordum yoksa kaynağını şimdiye bulmuştum.
Earl, "Bugün az çalışmak iyi gelmedi herhalde?" diye sorduğunda göz devirerek odanın içine yürüdüm.
"Yok ben hayvan gibi eğitilmeye alışkınım çünkü." Ağırlıkların olduğu yere ilerledim. Hafif ağırlıklar kaldırarak kendimi yormaktı amacım. Yorgun olunca daha rahat uyuyordum.
"Ciddi misin sen?" Tek isteğim şu gereksiz varlığın buradan bir an önce defolmasıydı. Bilemiyorum belki de erkekleri tipine göre yargılıyordum. Şuan karşımda yakışıklı biri olsaydı bu kadar ters olmayabilirdim.
"Sen ciddi misin asıl? Ne biliyim hani siz bizden üsttesiniz ya daha çok çalıştığınızdan daha çok yorulmuşsunuzdur. Bu saatte dinleneniz gerekmez mi?" Holly'nin sözlerine gıcık kaptığımdan sinirini Earl’den çıkarıyordum. Ayrıca o burkulan bileğimi de unutmuş değildim!
Earl'ın adım sesleri duysam da ona dönmedim. "Anlaşılan Holly seni fazla bıktırmış."
"Senin kadar bıktıramaz emin ol."
Güldü. "Buna rağmen çoğu eğitimde beni seçiyorsun?" Sesi soru sorar gibiydi.
"Olamaz mı?"
Sustu ve adımları durdu. Nefes seslerinden tam arkamda olduğunu anladım. Evet onu seçiyordum çünkü içimde hala ona karşı bitmez tükenmez bir öfke vardı. O bileğimi burktuktan sonra ona nasıl bilendiysem her boş olduğunda onu seçiyordum ve her seferinde yeniyordum. Bu onu sinir ediyordu ama beni tatmin etmiyordu. Burkulan bileğime karşılık ona bir zarar vermeden içim soğumayacak gibiydi. Evet, gereğinden fazla kindar biriydim.
Konuşmadığında da elimde ki ağırlığı ilerde ki masaya bırakarak ona döndüm. "Ne?" diye sorduğumda oldukça umursamaz görünüyordum. Öyleydim de.
Masaya yürümemle aramızda yine belirli mesafe oluşmuştu. Yine de dört-beş adımla kapanırdı. Ellerimi masanın iki yanına yaslayarak kalçamı da hafifçe masaya dayadım. Çenemi yukarı dikerken, "Konuşmayı planlıyor musun?" diye sordum.
Kafasını iki yana sallarken, "Uslanmaz bir çocuk gibisin." dedi.
Alaycı bir tavırla güldüm. "Sende her dövüşte seni haşat ettiğimde oyuncağı elinden alınan bir çocuğa dönüşüyorsun."
Sözlerimle kaşları çatıldı. Hızla aramızda ki mesafeyi kapattığında karşımda dikildi. Boyum uzun olsa da benden daha uzun olduğu için onu görebilmek adına kafamı kaldırdım. Earl üzerime eğilerek ellerini iki yanımdan masaya bastırdı. Benim elerim onun ellerinin dışında kalmıştı ama rahat pozisyonumdan ödün vermedim.
Nefesi yüzüme çarparken, "Sen çok oluyorsun yalnız." demişti. Sesini tehlikeli bir şekilde kısmıştı ama bu tabii ki de bana işlemez.
"Yani benim gibi bir kızın normal seviyesinde kalması anormal olurdu zaten."
Sinirle dişlerini sıktığını belirginleşen çene hattından anlıyordum. Aslında eğitimlerde diğer öğretmenlerden bir farkı yoktu ama ben o ilk günü unutmamıştım hala. Bileğimi burkmuştu! Ayrıca tipi de bok gibiydi. Yakından bakınca yüzümü buruşturmamak için kendimi zor tutuyordum. Çillerini falan geçiyorum Allah yaratmışta hani sakal kesimine kendi karar verir insan ve keçi sakalı? Çok uzun değildi hani sadece ucundan belliydi ama yine de kötü duruyordu. Kızıllığına da bir şey demiyorum daha önce kızıl insanlarla yatmışlığım elbet vardır. Hatırlamasam da elbet ki vardır köşede. Peki tarzına ne demeli? Erkeklere küpe vb. yakıştırırım ama fazla takı takıyordu. Tamam, abartılacak kadar olmasa da gereğinden fazlaydı. Kolye, küpe, zincir bileklik... Böyle gider. Kısacası bir erkekte sinir olduğum ne varsa bu adamda toplanmış gibiydi. Sırf hala öfkemi geçiremediğimden onunla muhatap oluyordum yoksa onca öğretmenin içinden özellikle bunu seçmezdim her derste.
Hala aynı pozisyonda birbirimize ateş saçan gözlerle bakıyorduk. Sanırım duygularımız karşılıklıydı. Nefret etmiyordum belki ama hala öfkeliydim ona. Nefret benim için fazla aşırıya kaçan bir duyguydu. Kolay kolay nefret etmezdim insanlardan sadece sinir olurdum. Nefret etmem için bana çok büyük bir zarar vermeliydiler. Nefret ettiklerim listem ise benim için kara liste gibi bir şeydi. Karmaya inanırdım ve o listede ki insanların bir gün bana yaşattıklarını yaşayacağını da bilirdim. Muhtemelen bu benim elimden çekecekleri anlamına geliyordu yada ben kendi içimde öyle istiyordum. Ne diyebilirim ki Allah kimseyi benim elime düşürmesin çünkü birinden nefret ettim mi o kişiye karşı tam anlamıyla acımasız bir caniye dönüşebilirdim. Umarım Earl bir gün benim nefretimi kazanmazdı. Bunu yaparsa tek yaptığı hem kendini hem de beni uğraştırmak olurdu ama tek acı çeken o olurdu.
Earl ile yüzlerimizin arasında ki mesafe bir karıştan azdı. Neyse ki temaslara fazlasıyla alışıktım. Yani üstüme gelerek beni korkutabileceğini sanıyorsa çok büyük yanılgı içerisindeydi. "May." Adım tehlikeli bir fısıltıyla dudaklarının arasından döküldüğünde aynı diklikle ona baktım.
Ayaklarımızın uçları birbirine değerken bir ayağını benim hafif aralık duran ayaklarımın arasına koydu. İyice üzerime eğildiğinde bedenlerimiz temas etmese de çok yakındık. Elleri iki yanımda dururken sinirden kaskatı kesildiğini görüyordum. Bir kızı yenememek onu kötü etkiliyordu tabii...
Umursamaz ve korkmadığımı belli eden bakışlarla onu süzdüm. Tekrar gözlerine baktığımda başımı hafifçe omzuma eğdim. "Çok sıkıcısın."
Sanki bunu duymayı beklemiyormuş gibi gözleri kısa bir an irileşse de hemen eski halini aldı. O da başını diğer tarafta ki omzuna hafifçe eğerek gözlerini kısarak beni süzdü. Muhtemelen bu sözleri hangi anlamda söylediğimi sorguluyordu. Solgun duran yeşil gözlerini benim buz gibi olan mavilerime sabitlediğinde nefesini verdi ve boynum ile yüzümün yarısına gelen nefesine karşılık aynı tepkisizliğimi sürdürdüm. "Buraya gelmeden önce çok eğlenceli bir hayatın vardı sanırım?"
Alayla gülüp gözlerimi devirdim. "Tahmin edemeyeceğin kadar hem de..." Sesim fısıltıyla çıktığında kendime hayret ettim. Bu tamamen yanlışlıkla olmuştu.
Gözleri kısıldığında yüzü iyice yüzüme yaklaşmıştı. "Merak ettim." Kaşlarımı kaldırdığımda, "Nasıl bir eğlenceden söz ediyoruz?" diye sordu. Dudaklarım tek bir tarafa doğru kıvrıldı. Uzun zamandır biriyle... Tamam, sakin. Kendimi frenlemem lazım. Buradan biriyle yatacaksam bile bu Earl olmamalı.
Yine de kendimi geri çekmeyerek, "Tahmin bile edemezsin." dedim.
Gözleri dudaklarıma kaydığında öylece kaldım. Bakışlarımı gözlerinde sabit tutmaya çalışıyordum ama bu zordu. Gerçekten uzun zamandır kimseyle seks yapmadığım için bu şuan bir ihtiyaçtı. Neden beni kimse anlamıyordu? Birde Ilgaz başıma Selis'i dikmişti. Şuan Selis'in burada olmasını isterdim.
"O kadar da zor değil tahmin etmesi." O da fısıldadığın da bakışlarım çok kısa bir an dudaklarına kaydı. Dolgun dudakları vardı. Kısa bir an bakmıştım zaten. Tekrar bakışlarımı gözlerine sabitlediğimde o da neyse ki gözlerime bakıyordu. Böylesi daha iyiydi. Bir elini belimde hissetmemle ürperdim ama belli etmedim. Sıkıntı şuydu ki asla geri çekilmek istemiyordum ki zaten geri çekilirsem korkak gibi dururdum. Tüm yollar tek bir yönü gösteriyorsa bu benim suçum değildir!
Çenemi dikleştirerek kıvrılan dudaklarımla kısa bir an bakışlarımı tüm yüzünde gezdirdim. Aslında çilleri ona farklı bir hava katmış. Elini belime sabitlediği sırada, "Hiç bir şeyden çekinmemen çok garip." diye fısıldamıştı.
Cilveli bir şekilde güldüğümde tahrik olduğunu hisseder gibi oldum. Neden ipleri elime almıyorum ki? "Ben hiç bir şeyden çekinmem Earl." Sol bacağımı hafifçe dizimden kırarak onun bacağının iç tarafına sürttüğüm de kasıldığını hissettim. Bunu hissetmem bile bana ayrı bir keyif veriyordu. "Aklından neler geçtiğini biliyorum ama şunu bil ki..." Bir elimi kaldırıp boynunun yanına koyduğumda bakışları kısa bir an elime kaydı. "Beni hiç bir konuda alt edemezsin." Nefesimi vermemle gözleri kapanır gibi oldu.
Yerimde dikleştiğimde vücudum onun vücuduna sürtmüştü ve bedeni tam anlamıyla taş kesilmişti. Yüzümü yüzüne yaklaştırdım ve dudaklarımı varla yok arası yanağına sürterek kulağının yakınına getirdim. "Hep derim ya ben her konuda mükemmelim." Nefesimi boynuna üflememle birlikte öylece kalmıştı. Gülerek diğer elimi de kaldırıp omzuna koydum ve ona daha çok tutundum. Bedenimi onunkine yasladığımda bacak arasında ki sertliği çok az hissetmiştim. Bu beni güldürdü ve gülüşüm onu daha fazla zorladı. "O yüzden demem odur ki şansını çok zorlama sen."
Omzunda ki elimi kaydırarak göğsüne getirdim. Nefesi içine sıkışmış gibi öylece kalmıştı. Yüzünün aldığı hali merak ettiğim için onu itmeden önce yüzümü geri çekip aynı yakınlıkta ona baktım. Onun bakışları salisesinde dudaklarıma kaymıştı. Beni öpmek için harekete geçtiği an göğsünde duran elimle onu setçe ittim.
Bir iki adım geri gittiğinde yerinde sendelemişti. Tutunmak için ellerini iki yanına kaldırsa da tutunacak bir şey bulamamıştı. Yüzümde ki sırıtışla onu süzdüğümde gözlerimi devirerek eşofman altını zorlayan sertliğe baktım. Onunla çok muhatap olmadan arkamı döndüm ve çıkışa doğru adımladım.
Arkamdan boğuk ve hırıltılı sesini duysam da aldırış etmedim. "Bil diye söylüyorum seninle işim daha bitmedi." Onu geçiştirircesine kafamı salladım. Kimse bana zarar veremezdi. Zaten bu yaşıma kadar gereğinden fazla zarar görmüştüm. Daha fazlası olmazdı.
Selis Kandemir
Sabah uyandığım gibi üstümü giyinmiştim ama kendimi fazla halsiz hissediyordum Bilemiyorum belki de buraya geleli kaç ay olduğundan ve hala bir şey yapamadığımız için karamsarlığa kapılmış olabilirdim. Belki de vücudum dışa vuramadıklarım için tepki gösteriyordu.
Çok halsiz hissetmemin yanında kaslarımda ağrıyordu. Belki de gerçekten hasta olacaktım. Yüzümü yıkasam da kendime gelememiştim. Belki de bugün ki eğitimlere katılmamak için Holly’le konuşmalıydım. Çünkü bu şekilde hiç bir şey yapamazdım.
Lavabodan çıktığımda saç lastiğimi alıp saçımı atkuyruğu yapmaya çalıştım. May üstünü giyinmiş bana bakıyordu. "Neyin var senin?"
Omuz silktim. "Henüz bende bilmiyorum."
May tek kaşını kaldırdı. "Öğren o zaman."
"Neyi?"
"Neyin olduğunu."
Oflayarak yüzümü ovuşturdum. "Şuan dünyada ki en boş sohbeti falan yapıyor olabiliriz." Başım ağrıyordu ve bu dayanılmaz bir ağrıydı. Sanki kafama art arda çekiç ile vuruluyordu.
May ıslık çaldı. "Senin durum vahim. Az önce boş yapmamızdan şikâyetçi oldun." Sözleriyle gülsem de o gayet ciddi bir sesle. "Çabuk bana Selen'i geri gönder. En kısa zamanda olursa sevinirim."
Başımı aşağı yukarı salladım. "Talebiniz alınmıştır. En kısa zamanda isteğinizi yerine getirmeye çalışacağız. Bizi tercih ettiğiniz için teşekkür ederiz."
Sözlerimle o da güldü ve spor ayakkabılarını giyerken yandan bana baktı. "Bir şey söylememi ister misin öğretmenlere." Öğretmenlere derken öyle komik söylemişti ki halim olsaydı kahkaha atardım.
Kafamı iki yana salladım. "Yok ben hallederim."
"Peki." demesiyle kaşlarım çatıldı ve bu onu güldürdü. "Hasta da olsan bazı şeylere verdiğin tepkiler değişiyor."
Elimle kapıyı gösterdim. "Tatlım def olup gider misin lütfen?"
Başını aşağı yukarı salladı. "Peki." Tam ağzımı açacaktım ki ellerini iki yanına kaldırarak teslim olur gibi yaptı. "Tamam tamam kızma gidiyorum." Bir süre durdu. "Yani iki kat aşağı ineceğim işte." Gözlerini devirdi. "Her neyse."
Kendi kendine konuşması kıkırdamamı sağlamıştı. Kapıyı açtı ve dışarıya bir adım attığı an omzunun üstünden bana baktı. "Ölmemeye çalış."
Kafamı sallayarak onu onayladım. "Denerim." O da kafasını sallayarak odadan çıktı ve ben yine kendimle baş başa kaldım. Aslında eskiden her zaman kendimle baş başa kalırdım ve etrafımda tek bir ses olmazdı ama Kankırmızısı ekibi ile sesli ortamlara öyle bir alışmıştım ki... Sanki onlarlayken düşüncelerim susuyordu. Ama şuan kafam gereğinden fazla doluydu. Bugün ilacımdan hiç içmediğim için çekmeceden ilacımı aldım. Boş kutuyla karşılaşınca bir küfür savurarak valizime ilerledim. Valizin dibine sakladığım ilaçlara iki kutu çıkardım ve çekmeceye attım. Öncesinde iki tanede ağzıma atmayı unutmadım. Susuz bir şekilde yuttum.
Yatağın yanında dururken kendimi o kadar yatağa atmak istedim ki anlatamam. İlk önce saygı değer öğretmenlerimize bir açıklama yapmam gerekiyordu ama. Ne olurdu yani bugün 1 ocak olduğu için eğitimlere bir gün ara verseler? Ben burada ölüyorum da.
Bedenimi yatağın konfor alanından uzaklaştırarak kapıya yöneldim. Postallarımı giyerek odadan çıktım. Önüme bakarak yürürken biriyle çarpışmamla hemen bir adım geriledim. Çarpıştığımız kişiye baktığımda bunun boyunun benden kısa minyon tipli bir kız olduğunu fark ettim. Kahverengi uzun dalgalı saçlarını örmüştü ve örgüsü bir omzundan aşağı sarkıyordu. Örgüsü bile göğsünün aşağısına uzanırken saçının uzunluğunu merak etmiştim doğrusu. Çok yoğun olmayan kâkülleri alnından dökülürken koyu yeşil gözleriyle bana bakıyordu. Çok da koyu değildi gözleri sanırım dere yeşili deniyordu bu renge. Burnunun üstüne hafif kahverengi çilleri vardı ve buğday tenli bir kızdı. Tatlı birine benziyordu ama burada ki insanlara tatlı demek garip duruyordu.
Bana gülümsediğinde, "Özür dilerim." dedi. Türkçe konuştuğunu fark ettiğinde küçük gözleri ne kadar büyüyebilirse o kadar büyüdü. Elini dudaklarına götürüp kapattığında yutkunmuştu. Ben ne tepki vereceğimi bilemeden öylece kalırken bir süre bakıştık.
En sonunda, "Eee..." diye bir şeyler mırıldansam da ne diyeceğimi bilemedim. Zaten kendimize yazdığımız geçmişte eskiden Türkiye'de olduğumuz geçtiğinden Türkçe konuşmakta sorun görmedim. "Sen Türk müsün?"
Benim de Türkçe konuşmamla öylece kalmıştı. Ağzına örttüğü eli düşerken dudakları şaşkınlıkla aralanmıştı. "Sen nereden Türkçe biliyorsun?"
Rolümü sürdürerek, "Küçükken Türkiye'deydim. Ana dilim Türkçe." dedim umursamaz bir sesle. Bilerek aksanımı bozuyordum çünkü uzun yıllar Fransa'da kalıp yabancı dil konuşan birinin mükemmel Türkçe konuşması olanaksızdı.
Dediklerime inanmış olmalı ki başını aşağı yukarı salladı. Hızlıca etrafını kontrol edip yanıma yaklaştı ve fısıldayarak, "Az önce Türkçe konuştuğumu kimseye söylemezsin değil mi abla?" diye sordu. Abla demesiyle yaşını merak etsem de sormadım.
Tek kaşımı kaldırarak, "Neden ki?" diye sordum.
Dudaklarını birbirine bastırsa da susmadı ve bir kez daha etrafını kontrol ederek bana döndü. Aynı şekilde fısıldayarak konuşuyordu. Sanki birinin onu duyup ona bir şey yapmasından korkuyordu. "Çoğu kişi gibi bende Türkiye'den geldim." Sözleriyle şaşırdım. Çoğu kişi derken? Tamam Demir, Holly... Bunların Türk olduğunu biliyordum ama ya diğerleri? Lenora, Rex... Bunlarda mı Türk’tüler? Sanırım bu kızdan sandığımdan daha fazla bilgi çıkacaktı.
Anlatmaya devam ettiğinde pür dikkat onu dinledim. "Normalde üyeyim ve yan binalarda kalmam gerekiyor ama annem yönetici adayı olduğu için beni bu binaya aldılar. Diğerleri gibi mükemmel İngilizce konuşamıyorum. Biraz biliyorum ve kimseye Türk olduğumu belli etmemem konusunda beni çok sıkı uyardılar. Eğer belli ettiğimi öğrenirlerse bana ve anneme ne yaparlar bilmiyorum abla. Lütfen kimseye söylemesen?"
İçim sızlamıştı. Kız annesinin peşinden buraya gelmişti. Aslında burada olmak da istemiyor ve korkuyordu. Aslında Rex'in de anlattıkları biraz böyleydi. Kim bilir belki de çoğu öğrenci zorunluluk yüzünden buraya gelmişti. Şuan fark ediyorum da...
Kankırmızısı ekibinin en büyük şanssızlığı ailelerinin olmamasıyken, Zirve'dekilerin en büyük şansızlığı ailelerinin olmasıydı.
Kader işte, kimisine iyi kimisine kötü davranıyordu. Şartlar aynı olsa bile yaşananlar değişiyordu.
Kızın stresten neredeyse terlediğini gördüğümde gülümseyerek elimi omzuna koydum. Çok bir boy farkı yoktu aramızda ama benden kısaydı. Omzuma geliyordu denilebilir. Kızın omzunu sıvazlarken ona gülümsedim ve güven vermek için bende Türkçe konuştum. "Merak etme kimseye bir şey söylemeyeceğim."
Sözlerimle sonunda rahat bir nefes verebilmişti. Ne kadarda korkmuştu öyle. Acaba kız onları açık ederse ne yapacaklardı? Düşünmek bile istemiyordum çünkü onların işkencelerine dört yıl katlanan bendim.
Kız çok küçük durduğundan, "Senin yaşın kaç?" diye sordum.
"On altı." Clara ile aynı yaştaydılar ama Clara daha olgun duruyordu. Bu kız ise çok küçüktü. Özellikle yüz yapısı insanı yanıltabiliyordu.
"Adın ne peki?" Kızı sorularla çok boğmak istemesem de ismini daha önce duyup duymadığımdan emin olmak istiyordum.
"Gerçek adım Çiçek ama burada Flower derler."
Dudaklarım aralanırken kızın omzuna koyduğum elim düştü ve bakışlarım boşluğa daldı. Bu Tulip'in bahsettiği kızdı. Eğer bir yönetici adayının kızıysa ve herkes onun etrafında dönüyorsa belki de aradığımız fırsatı bulmuştuk. Gözlerim tekrar kızın yüzüne kaydığında masum gözlerle bana bakıyordu. Bu kızı kullanmak istemezdim ama bir yerde de buraya gelme amacımızı gerçekleştirmemiz gerekiyordu.
İçime derin bir nefes çekerek ona burayla ilgili neler bildiğini soracaktım ki vazgeçtim. Kız zaten benden oldukça çekiniyordu. Ama belki Clara kızla konuşabilirdi. Hem yaşıtlardı hem de kızı zaten izliyordu.
Çiçek'e dönüp, "Burada hiç arkadaşın var mı?" diye sordum. Yakalanmamak için İngilizce konuşmaya geri dönüştüm. Neyse ki beni anlayacak kadar İngilizcesi vardı.
Kafasını iki yana salladığında, "Bizim buraya ekipçe geldiğimizi biliyorsun değil mi?" diye sordum. Kıza tabii ki de amacımızdan bahsetmeyecektim. Tamam çok saf görünüyor olabilirdi ama bi o kadar da korkak duruyordu. Tek bir zorlamada bizi satabilirdi. Yine de kızın iyi biri olduğundan emindim. Hislerim beni kolay kolay yanıltmazdı.
Kız beni onaylayınca gülümsedim. "Senin yaşlarında sarışın biri var. Görmüşsündür illa. Adı Clara. Bence iyi anlaşırsınız. Öylesine söyliyim dedim. Senle konuşmak isterse ondan çekinme. Ve biz buradakiler gibi de değiliz. Bizden korkma."
Kız gerçekten çok saf olmalı ki bana hemen inandı ve kafasını salladı. "Tamam." diyerek çok oyalanmadan yanımdan ayrıldı. Birde Clara'ya bu kızla muhatap olmasını söyledim mi tamamdır. Yine de bu işi sonraya erteleyecektim çünkü ölüyordum. Tüm kaslarım öyle bir ağrıyordu ki sanki üzerime taş koymuşlardı.
Vakit kaybetmeden üst kata Holly'nin odasına yöneldim. Umarım odasındadır. Sonuçta daha kahvaltı bile yapılmamıştı ve Holly'i genellikle kahvaltıda görmezdim. Muhtemelen odasında olmalı.
Holly'nin odasını bulmak zor değildi çünkü öncesinde oda numarasını söylenmişti. Odasının önünde durduğumda kapıyı tıklattım. Çok geçmeden kapıyı bir kız açtı.
Kızın Asyalılara benzeyen bir yüz tipi vardı. Düz siyah saçları vardı ve uzunluğu beline kadardı. Şu sıralar o kadar uzun saçlı kıza maruz kalıyordum ki saçlarıma kaynak yaptırma hevesi gelmişti. Evet, tam olarak bu durumdayken bu heves birden ortaya çıkmıştı.
Kız kapıda dikilirken koyu kahve gözlerini bana dikmişti. Şöyle bakınca tatlı ve samimi duruyordu. Alnına tel tel dökülen kâkülleri onu ayrı bir sempatik gösteriyordu. Yumuşak yüz hatları vardı ve gözleri de hafif çekikti. Her neyse bu kadar inceleme yeter yoksa kızın gözüne çok batacaktım.
Kız bana gülümsediği için bende gülümsedim. "Holly burada mı?" diye sorduğumda başını aşağı yukarı salladı. Kapıyı ardına kadar açtığında içeri girdi.
Arkasından gidip gitmemek konusunda kararsız kalsam da peşinden ilerledim. Odası tabii ki de bizim odalarımızdan daha genişti. Ne demeli ki? Öğretmen ayrıcalığı!
Holly'i odada görmeyince kıza döndüm. Odada ki berjerlerden birine oturmuş tırnaklarına oje sürmekle meşguldü. "Holly nerede?"
Sorumla kafasını kaldırarak bana baktı ve gülümsedi. Aslında tatlı bir kıza benziyordu ama burada ki kimsenin görünüşüne kanmak istemiyordum. Gözleriyle odanın içinde ki kapıyı işaret etti. Muhtemelen banyo olmalıydı. "Duş alıyordu. Üstünü giyiniyordur muhtemelen. Birazdan çıkar."
Kafamı aşağı yukarı salladım. Kız ayakta kaldığımı görünce odada ki bir diğer berjeri işaret etti. "Otur istersen." Bakışları yüzüme çıktığında, "Yorgun görünüyorsun." dedi.
Kafamı aşağı yukarı sallayarak berjere oturdum. "Biraz halsiz hissediyorum da." Hastayım diyemedim. İnsanlara kendimi kötü göstermeyi sevmiyordum.
Kız dudaklarını büzerek önüne döndü. "Sen sanırım Selen olmalısın?"
"Evet." diyerek sorduğu soruyu yanıtladığımda gözlerimi kısmış onu süzüyordum. Siyah pijama takımıyla duruyordu hala. Holly ile aynı odada kaldığına göre bu Maya olmalıydı. "Sende sanırım Maya'sın?"
Gülerek kafasını aşağı yukarı salladı. Tırnaklarına üflerken, "Holly ile aynı odada kalmaya cüret edebilecek başka kimse yok bence?" dedi.
Kafamı yana yatırarak, "Lenora?" diye sordum.
Maya'nın dudaklarında ki tebessümü solarken kaşlarını çatıp bana baktı. "Lenora." dedi alayla.
Kendimi toparlama ihtiyacı hissederek, "Yani çoğunlukla onunla beraber ya ondan." dedim.
Maya içine derin bir nefes çekerek gözlerini kapattı. Kendini sakin kalmaya zorluyor gibiydi. Gözlerini geri açtığında neredeyse gözlerinden alev çıkacak gibiydi. "Yanlışın var." Tekrar kendini gülümsemeye zorladı. "O benden başkasına bakmaz." Bu kadar sahiplenmesi garip değil mi?
Çok kurcalamamaya karar vererek, "Peki." dedim uzatarak.
Maya tek kaşını kaldırarak bana baktı. "Başka Holly'le aynı odada kalacağını düşündüğün biri var mı?"
Bunu neden sorduğunu anlamasam da cevaplama ihtiyacı hissettim. "Yani bir de abisi var işte."
Maya'nın keyfi yerine gelmiş gibi güldü. "O dostuyla kalmayı tercih eder."
"Dostu?" diye sordum sorgulayan bir tavırla. Aslında sadece biraz Dean’i gözlemlesem kimden bahsettiğini anlayabilirdim ama benim tercihim onu yok saymaktı. Aynı onun yaptığı gibi.
Maya şaşırarak bana baktı. "Earl'den bahsediyorum." Tekrar tırnaklarına döndü. "Yani Earl dışında pek de kimseyle anlaşamaz. O yüzden onunla aynı odada kalıyorlar işte."
Kafamı aşağı yukarı salladım. Susmayı tercih ettiğim sırada odada fark ettiğim şeyle gözlerim büyüdü. Oda normal bir odaydı ama bu detayı görmemle öylece kalmıştım. Odada bir küvet mi vardı? Amaç neydi? Yatağın çift kişilik olduğunu fark etmiştim ama hani yakın arkadaşlarda aynı yatakta yatabilir diye garipsememiştim. Peki küvet?
Maya nereye baktığımı görmüş olmalı ki kıkırtısını duydum. "Hadi ama geleli ne kadar oldu? Holly ile sevgili olduğumuzu duymamış olamazsın."
Sözleriyle gözlerim büyürken dudaklarım aralanmıştı. Bakışlarımı küvetten ayırabildiğim sırada Maya'ya baktım. Neden bu kadar şaşırdığımı bilmiyordum ama dilim tutulmuş gibiydi. Maya bu halimle eğleniyormuş gibi kendini tutmayıp kahkaha attı.
"Bence fazla abartılı bir tepki veriyorsun." Ayağa kalkıp ojeyi makyaj masasına bıraktığı sırada omzunun üzerinden bana baktı. "Hayatında daha önce hiç lezbiyen görmemiş olmazsın." Gözlerimi kırpıştığımda aralıklı dudaklarımı kapattım.
Banyonun kapısı açıldığında Holly neyse ki kıyafetleriyle çıkmıştı. Yani şu şekil bir itirafın ardından her şeyi beklerdim. Ayrıca o küvette n’aptıklarını da bilmek istemiyorum! Bunu düşünmemek içinde bir an önce odadan çıkmak istiyordum.
Holly'nin banyodan çıkmasıyla ayaklandım ve yönümü Holly'e çevirdim. Mavi gözlerine baktığımda onun şaşmaz bir şekilde bana nefretle baktığını gördüm. Artık daha önce birbirimizi görmediğimizden o kadar da emin olamıyordum çünkü geldiğimden beri bana olan bakışları değişmemişti. Belki de nefretini gizlemeye çalışıyordu ama bana o kadar öfkeliydi ki bunu yapamıyordu. Peki ben ona ne yapmıştım?
Kafamda ki düşüncelerden uzaklaştığımda, "Ben bugün halsiz hissediyorum da. Derslere katılmasam ne olur?" diye sordum. Bu şekilde sordum çünkü derslere katılmasam bir ceza alacakmışım gibi hissediyordum.
Holly içine derin bir nefes çekerek bana arkasını döndü. Sanki beni görmeye tahammül edemiyordu. Maya'nın yanına yürürken, "Zaten bugün bir ocak olduğu için ilk kez bugün ki dersleri iptal etmeye karar verdik. Birazdan kahvaltıda açıklayacaktım. Boşuna yormuşsun buraya kadar kendini." dedi.
Bu soğuk tavırları yemin ederim ki bir tek banaydı. May'la bile konuşurken en azından atışmaktan zevk aldığı belliydi ama bana tahammülü yokmuş gibi davranıyordu.
Görmese bile başımı aşağı yukarı salladım. "Tamam." diyerek arkamı döndüm. Odadan çıkmadan önce içeriye son kez bile bakmak istemedim çünkü Holly ve Maya'yı nasıl göreceğimi bilemiyordum. Sanırım bilmekte istemiyordum.
Hala öğrendiğim bilginin şokunu atlatabilmiş sayılmazdım. Ne ara odaya geldiğimi ve kendimi yatağa attığımı bilmiyordum. Tavanı izlerken odanın kapısı açıldığında May'ın geldiğini anladığım için hiç istifimi bozmadım. Zaten ondan başka kimse odaya direk giremiyordu.
May'ın gülen sesini duydum. "Ölmedin değil mi?" Yattığım yerde kafamı iki yana salladım. Ne ara kahvaltı yaptıklarını veya ben ne zamandır tavanı izliyorum bilmiyorum doğrusu. May'ın karşımda ki yatağa oturduğunu yatağın çökme sesinden anladım ama ona bakmadım. "Ne diye ölü gibi yatıyorsun o zaman?"
"Holly ve Maya lezbiyenmiş, üstüne birde sevgililermiş." Sözlerimle odada bir sessizlik yaşandı.
May bir an ne diyeceğini bilemeyip gülerek, "Erkekler sıfır, Maya bir." dedi ama gülüşü birden kesildi. Sanki dediklerimi yeni idrak etmiş gibi, "Ne dedin sen?" diye sordu.
Kafamı çevirip ona baktığımda buz mavisi gözleri yerinden çıkacakmışçasına bana bakıyordu. "Duydun işte."
Öylece bakışırken May ile ikimizde bir süre konuşmadık. Kapı çaldığında May’a yalvaran gözlerle baktım çünkü sıra bendeydi. "Tatlım bak hastayım, ölüyorum. Şu gariban kardeşine bir iyilik yapıp kapıyı-" Lafımı kesip net bir sesle, "Hayır." dediğinde bakışlarını yere sabitlemişti.
Oflayarak yatakta oturur pozisyona geldim. Ellerimi yatağın iki yanına koyup ellerimden destek alıp ayağa kalktım. Bir kere birine kendimi acındırayım dedim iyi ki. Nedense ilk kez bunu yaparken çekinmemiştim ve ilk deneyimimde May'dı. May ne ara hayatımda bu kadar önemli bir noktaya gelmişti bilmiyordum.
Ayaklarımı yere vura vura kapıya gittim ve sertçe kapıyı açtım. Kapıda Tulip'i ve her şeyden habersiz bakan masum gözleriyle bana baktığını görünce nedensizce gülümsedim. Sanki onu görmek bile içime bir enerji doldurmuştu. Diyorum işte bu kız tam bir enerji kaynağıydı. Sanki etrafa neşe saçıyordu. Umarım bu neşesi hiçbir zaman solmazdı.
Tulip, "Girebilir miyim?" diye sorduğunda gülerek yatağıma doğru yürüdüm.
"Hala soruyor musun bir de?"
Tulip içeri girip kapıyı kapattığında ben yine yatağıma yatmıştım ve o da May'ın yanına oturarak bana baktı. "İyi misin sen?"
Ellerimin ikisini de ileri uzatıp elimi yumruk yaptım ve başparmaklarımı sadece havaya kaldırdım. "Harikayım."
May, "Yalan atıyor. Geberiyor şuan." dediğinde kaşlarımı çattım.
"İyiyim ben."
Tulip, May'ın bu halini garipsemiş olmalı ki ona döndü. May tam anlamıyla mal gibi duruyordu. "Senin neyin var?"
May'da aynı benim gibi birden, "Holly ile Maya sevgiliymiş." dediğinde Tulip'te gram mimik oynamadı.
Omuz silkerek önüne döndü. "Yakınlıklarından belliydi zaten."
May birden hiddetlendi. Tulip'e dönüp, "Var ya tam elimin tersindesin!" dedi. "Sen ne ara benden zeki oldun da benim anlayamadıklarımı anlar oldun?"
Tulip gözlerini kırpıştırarak ona baktığında çok tatlı duruyordu ama May bu çıkışı yapmasaydı ve benim halim olsaydı May'ın söylediklerini ben söyleyecektim. Her şeyi de önceden tahmin edince dedikodu yapmanın zevki kalmıyordu.
Tulip öylece bakınca May elleriyle yüzünü kapattı ve yüzü ovuşturdu. Ellerini yüzünden çekmeden parmaklarını aralayıp öyle baktı Tulip'e. "Şaşırsana kızım!"
Tulip, May'ın söyledikleriyle birden ellerini yüzünün iki yanına koydu. Ağzı bir karış açılırken gözlerini belertmişti. "Ne!" diye bağırdığında kulağımı tıkamak istedim. Ellerini saçlarına kaydırırken bakışları boşluğa düşmüştü. "Şaka yapıyorsun?" diye fısıldadığında neye bu kadar şaşırdığını anlamadım. Bir süre sustu en sonunda kendine gelebilmiş gibi yüzünü iki yana salladı. Elleri iki yanına düşerken yutkunarak dudaklarını kapattı. Dilini dudaklarında gezdirdikten sonra içine derin bir nefes çekti ve bakışlarını May'a geri çevirdi.
May'da benden farksızdı. Tulip'in neye bu kadar şaşırdığını düşünürken kaşları çatılmış sorgulayan gözlerle ona bakıyordu.
Tulip en sonunda sesini bulabilmiş gibi, "Nasıl yani?" dedi. "Holly ile Maya sevgililer mi?" Bakışlarını bana çevirdiğinde şaşkınlığı gözlerinden okunuyordu. "Yani ikisi de lezbiyen mi?"
Dudaklarının arasından bir şaşkınlık nidası daha döküldüğünde tekrar May'a baktı. "Nereden öğrendiniz bu bilgiyi?" May gerçek dışı bir yaratık görmüş gibi Tulip'e bakıyordu. Yüzünün aldığı hal çok komikti. Tulip en sonunda rol yapmayı bırakıp normal yüz ifadesine geri döndü. Bilmiş bilmiş May'a bakarken, "Anlaması çok zordu da çünkü." dedi.
Tulip böyleydi işte. Üstün bir oyunculuk yeteneği vardı. Birden role girerdi ve biz bunu çok iyi yaptığını bilmemize rağmen her seferinde ona kanardık. Tulip bambaşka bir noktadaydı bu konuda. Aramızda harcanıyordu, bence en iyisi onu bir ajansa falan yazdırmak.
May en sonunda kendine gelebilmiş olmalı ki kafasını iki yana salladı. Kızgınlıkla kaşlarını çatıp, "Yemin ederim gel beni döv diyorsun." dedi.
Tulip çocuk gibi başını önüne eğdi. "Ama sen şaşır dedin."
Ben onların bu haline güldüğümde May'da kendini tutamayıp Tulip'in bu haline gülmüştü. "Aferin sana kızım."
Tulip'in yüzünde güller açarken May'a baktı. May'ın ona annesiymiş gibi yaklaşması her seferinde onu çok mutlu ediyordu. Sanki ona dünyaları veriyorduk öyle bir seviniyordu. Yüzünde ki bu tebessüm ise bir çocuğunkiyle eş değerdi.
May'a bakıp, "Sende hala Tulip'in bu hallerine alışmadın." diye ona takıldım.
May ciddiyetle bana dönüp Tulip'e baktı. "Kız rol yapmıyor. Ne yapmak istiyorsa o an onu tam anlamıyla yaşıyor." Daha sonrasında alayla bana baktı. "Yalan atma ayrıca sende ilk başta kandın."
Göz devirerek bakışlarımı tekrar tavana çıkardım. Canım tavanım benim. En azından bana laf sokmuyordu.
May, "Alındın mı sen?" dediğinde bir an iç sesimi duyduğunu zannettim.
"Yo." diye uzatarak konuştuğumda gülüşünü duydum.
"Hasta olunca insanların duygusal olduğunu duymuştum ama inanmazdım."
Eğer ağlayabilseydim şuan gözlerimin dolacağı gerçekti ama bunu onun bilmesine gerek yoktu. Kafamı çevirerek ona baktığımda oldukça ciddiyim. "Ben hasta değilim."
İnanmadığını belli ederek hem kafasını salladı hem de elini kaldırıp beni geçiştirircesine salladı. "He inandım he. Aynen ondan."
Bende elimi kaldırıp onu kovar gibi yaptım. "Ya bi git ya."
"Gitmiyorum!" diyerek iyice yatağına kurulduğunda bende bakışlarımı ondan çektim.
"Gitmezsen gitme!"
Tulip'in gülüşünü duyduğumuzda bizde birbirimize dönerek bir süre bakıştık sonrada birlikte güldük.
Üçümüzün telefonuna da aynı anda mesaj gelince gruptan geldiğini anladık. Ben telefona uzanmaya üşendiğim için, "İkinizden biri baksın da söylesin ne yazmışlar." dedim.
May bana inat, "Ben bakmam." dediğinde Tulip gülerek telefonunu çıkardı.
"Ben bakarım." Bir süre sustuktan sonra telefonunu kapatıp kot pantolonunun arka cebine koyarken konuştu. "Ekip Zirve'nin arkasında toplanacakmış."
"Neden?" diye sorduğumda May alaycı bir tavırla güldü.
"Neden olabilir?" derken ayaklanmıştı bile. "Muhtemelen sultanlar sultanı, birinci padişahımız ve bir ton daha övgüyü hak eden sayın liderimiz öyle istemiştir." En sonunda kapıya yürürken homurdandı. "Bir gün o liderliği onun elinden aldığımda görecek o bize üstünlük taslamayı."
Sözleriyle gülerken yerimden kalmak istiyordum ama gücüm yoktu. Birden bana uzanan bir el görünce bunun Tulip olduğunu görmemle gülümsedim. Normalde olduğum yerden kendim kalkmayı tercih ederim ama bu sefer Tulip’in bana uzattığı elini tuttum.
Ayaklandığımda May kapının yanında ki kirişe yaslanmış kollarını bağdaş kurmuş bizi izliyordu. "Çok uyuşuksunuz."
Sözleriyle gözlerimi devirdim. "Bazen tam dövülmelik oluyorsun." derken postallarıma yönelmiştim.
May aşağılayıcı bir şekilde güldü. "Gel de döv."
Ters gözlerle ona baktım. Bulmuştu tabii bu halimi bana sataşırdı. Gücüm yerindeyken gelseydi şuan onunla bol bol laf dalaşına girebilirdim ama şuan bunu yapmak için bile kendimi fazlasıyla yorgun hissediyordum. Konuşmaya bile üşeniyordum.
Çok vakit kaybetmeden aşağı indik. Neyse ki çok dikkat çekmemiştik. Binanın arka tarafına geldiğimde hızlıca diğerlerinin yanına gittik. Thanos yine üçümüzü bir arada görünce, "Siz bir ayrılın artık ya." diye homurdansa da üçümüzde onu duymazdan geldik.
Irvin herkesin burada olduğunu doğrulamak için teker teker hepimize baktı. Bana baktığında sırıtmayı ihmal etmemişti ve bu benimde dudaklarımın azda olsa iki yana kıvrılmasına neden olmuştu. May bunu görünce homurdanmıştı, gözlerini devirdiğine de emindim.
Conroy, "Neden buradayız?" diye sorduğunda Irvin içine derin bir nefes çekti.
"Artık bir şeyleri konuşup ne yapacağımıza karar vermemiz gerekiyor."
May, "Lider sen değil misin?" diye sorduğunda Irvin baygın gözlerle ona baktı. Umursamazlıktan gelip May'ı sinir etti.
Kathy, "Elimizde doğru düzgün bir bilgi yok ki." dediğinde Aisha da ona katıldı.
Irvin, "Peki, neler biliyoruz?" diye sorduğunda May bir saniye beklemeden lafa atladı.
"Maya ve Holly sevgiliymiş." Hala bu konunun şokunu atlatamamış gibiydi.
Clara, "Yakınlıklarından belliydi zaten." dediğinde May gözlerini devirdi.
Irvin, "Daha işe yarar bilgiler." dedi.
Bu sefer ben, "Lenora ve Rex'in de anneleri yöneticiymiş." dedim.
Tulip, "Dean ile Lenora-" diye lafa başlamıştı ki kendi kendini susturdu. "Bu işe yaramaz bir bilgi olur sanırım." Sözleriyle güldüm. Bazen hatta bazen değil genellikle çok tatlı oluyordu. Ortama alıştıktan sonra asıl sıcak kişiliği ortaya çıkmıştı.
Kathy, "Holly makine gibi." dedi. "İlk günden beni kırk bir kez yenmişti." O günden sonra da Kathy ile 41 sayısı sonsuza kadar düşmen kaldılar.
Irvin, "Mükemmel bir ekibe sahibim." diye homurdandığı sırada Conroy kaşlarını kaldırdı.
"Sen ne yaptın?"
Irvin hayretler içinde Conroy'a döndü. "Daha n’apabilirim?" Zirve'yi gösterdi. "Buraya girişimizi sağladım."
Aisha parmak kaldırarak arkadan kafasını uzattı. "Aslında o işi ben yapmış sayılırım."
Irvin, "Planı ben kurdum!" dediği sırada gözlerimi belerterek ona baktım.
"Gerçekten sizin amacınız tüm dünyaya buraya geliş amacımızı falan duyurmak mı?" diye söylediğimde herkes sustu.
Irvin ise bana dönerek Conroy'u gösterdi. "Bana işe yaramazsın diyor."
Conroy umursamaz bir sesle, "Öyle bir şey demedim." dedi.
Irvin onunla muhatap olmadı bile. "Öyle demeye getirdi." Ben onun bu haline gülerken Conroy, "Gerçekten mükemmel bir liderimiz var." diye homurdanmakla meşguldü.
Irvin kendini övme fırsatını kaçırmayarak, "Tabii ki de öyleyim. Bana sahip olduğunuz için yedi yirmi dört şükretmelisiniz." dedi.
May gözlerini devirirken, "Artık ciddi olabilir miyiz?" diye sordu.
Herkes sustuğunda Irvin Aisha'ya döndü. Aisha içine derin bir nefes çekti. "Yasaklı katlara çıkmadığımız sürece elimize bir bilgi geçiremeyiz. Sistemleri çok iyi korunuyor hiç bir şekilde sızamıyorum. Ne yaptıklarını bilmiyorum ama mükemmel bir teknolojiye sahip oldukları kesin."
Conroy, "Ne yani onca zamandır buradayız ve elimizde ki bilgi sıfır mı?" diye sordu.
Irvin ona yandan bir bakış atarak, "Sen sanki çok bir şey öğrenmişsin gibi konuşma." dedi.
Thanos, "Kısaca hiçbirimiz bir halta yaramamışız." diye konuyu özetledi.
Kathy, "Ciddi misiniz?" diye sorunca hepimiz ona yöneldik. "Farkında mısınız bilmem ama burada hayvan gibi eğitim alıyoruz ve tek yaptığımız ortama adapte olmak. Artık şuraya gelme amacımızı gerçekleştirebilir miyiz?"
May, "Birileri doğru düzgün plan kursaydı neden olmasın." diyerek topu Irvin'e attı.
Irvin en sonunda kaşlarını çatarak, "Çok biliyorsan sen yap May. Var mı aklında bir plan?" dedi.
May aşağılayıcı şekilde güldü. "Bunu sormak için geç kaldın."
Irvin sakinleşmeye çalışırken bu sefer lafa Conroy atladı. "Gerçekten ilk kez Kathy'e katılıyorum. Resmen onların amaçlarına destek çıkıyoruz."
Aisha, "Ne yapalım elimizden geleni yapıyoruz." dediğinde Conroy sinirle ona döndü.
"Yapamıyoruz demek ki!" Sesi yükseldiğinde kaşlarım çatıldı.
"Bağırma kıza." Uyarımla bana döndü.
"Sen ne işe yarıyorsun? Irvin'in ayrıcalıklısı olmaktan başka bir işin var mı?"
Ben ağzımı açmadan Irvin, "Kendin çok bir işe yarıyormuşsun gibi konuşma oradan." dedi.
Conroy ellerini kafasının iki yanına koydu. "Artık ciddi bir şekilde işimize odaklanabilir miyiz? Tek yaptığımız buraya uyum sağlamak. En azından birileriyle muhatap olup bir şeyler öğrenebiliriz."
May, "Denedin mi?" diye sordu.
Conroy sustuğunda Aisha konuştu. "Hepsi o kadar deneyimli ki... Her konuda öyleler. Ağızlarından laf almak imkansız."
Conroy sessizleştiğinde Kathy, "Belki de hiç bu işe bulaşmamalıydık." dedi.
Tulip, "Saçmalamayın daha işin başındayız." diyerek konuşmanın başından beri ilk kez sesini çıkardı.
Conroy hayretler içinde Tulip'e döndü. "Başında?" Tulip ona baktığında Conroy çıldıracak gibi duruyordu. "Kaç aydır buradayız ve fark ettiniz mi bilmem ama bize yaklaşımları diğer öğrencilerden çok çok daha farklı."
Irvin'in şüpheyle kaşları çatılmıştı çünkü işler burada ciddileşiyordu. "Yani?"
Conroy, "Yani!" diyerek Irvin'e döndü. "Bizim için ne düşündüklerini bile bilmiyoruz. Belki de bizi kullanacaklar ve yolun sonunda sonumuz ailelerimizden farklı olmayacak." Conroy'un sözleriyle herkes sustu. Aslında Conroy şuan haklıydı. Bizim tek yaptığımız gerçeklerden kaçmaktı. "Bakın o sözleşmeye o maddeyi boşuna yazmadım ben. Herkes birbirini koruyacak ve bunun için çaba gösterin."
Aisha kaşlarını çatarak Conroy’a döndü. "Kimseye zarar gelmedi."
Conroy'da ona döndü ama Aisha'nın sakin sesinin aksine onun sesi yükselmişti. "Gelmeyeceği anlamına gelmiyor. Clara'ya bir şey olursa ne yaparım ben. Annem kendinden çok onu düşünüp bana emanet etti onu."
Clara, "Abi..." diye fısıldasa da Conroy onu duymuyordu.
"Geldiğimizden beri hiç bir şey yapmıyoruz."
Aisha'nın mavi gözlerinde yıldırımlar çaktığında sesi Conroy'un ki kadar olmasa da yükselmişti. "Anlaman için daha kaç kere söylemem lazım bilmiyorum. Elimizden geleni yapıyoruz farkındaysan!"
Conroy alayla güldü ve hepimize teker teker baktı. "Öyle mi?" En sonunda Aisha'ya bakıp nu baştan aşağı süzdü. Yeşil gözlerini Aisha'nın koyu mavi gözlerine sabitlediğinde, "En küçük olayda gözlerinin dolmasından başka ne işe yarıyorsun mesela?" dedi.
Sözleriyle ortam sanki bir anda ağırlaştı ve etrafımızı boğucu bir bulut sardı. Ortamda ki gerilim hat safhaya gelirken hepimiz öylece Aisha ve Conroy’a bakıyorduk. Onların dinamiklerini izlemeye alışıktık ama bu şekilde değil. Conroy artık burada ki durumumuzdan sıkılmıştı ve herhangi birimize en çokta Clara'ya bir zarar gelmesinden korkuyordu. O yüzden az önce ki çıkışı için bir şey diyemezdim ama Aisha'ya söyledikleri...
Sözlerinden sonra Aisha'nın vereceği iki tepki vardı. Biri sinirlenmesi ve Conroy'a karşılık vermesi diğeri ise gözlerinin dolması. Eğer karşısında Conroy yerine başka biri olsaydı ilk seçenek olacağına emindim ama karşısında Conroy vardı. Ne yaşadıklarını bilmiyorum ama belki de şuan bu sözleri söyleyen adam daha öncesinde Aisha'nın gözyaşlarını silmişti.
Aisha ise ikinci tepkiyi verdi. Gözlerinin dolduğunu görür gibi oldum ama bunu Conroy'dan saklamak ister gibi ilk gözlerini yumdu sonra başını eğdi. Utanıyordu sanki, yüzü kızarmıştı. Ama bu sefer kendinden ve böyle olmaktan utanıyordu. Muhtemelen kavgalardan çekinmesi de, her yüksek seste gözünün dolması da onun suçu değildi. Ne yaşadığını bilemezdim ama geçmişinde buna dair bir travması olduğuna artık emindim.
Ortamda ki sessizlik iyice artarken tek duyduğumuz rüzgarın uğultusu ve dalgaların sesiydi. Conroy sanki bu sessizlikle kendine gelebilmiş gibi yutkunmuştu. Gözleri bir an titreşti. Aisha'nın öne eğik başını görünce az önce ne söylediğini ve kime söylediğini yeni idrak edebilmiş gibi duruyordu. Bir şey söylemek için dudaklarını aralasa da ne söyleyeceğini bilememiş gibi susmuştu.
Aisha içine derin bir nefes çektiğinde kafasını kaldırdı ama kaldırdığı gibide denize çevirdi. Sanki gözyaşlarını tutmak istiyor ama tutamadıkça da bizden saklamak istiyor gibiydi. Bu hissi ben anlayamazdım çünkü ağlayamıyordum.
Conroy'un yanında duran eli bir an hareketlenir gibi olsa da geri düşmüştü. Pişmanlık tüm bedenini zehirli bir sarmaşık gibi sarmıştı ve bu onun hareketlerini kısıtlıyordu sanki. Aisha boğuk sesiyle konuştuğunda ortamda ki sessizlik kısa bir an bölündü. "Haklısın..."
Neredeyse zor çıkan sesiyle Conroy gözlerini kapattı. Sanki ilk kez Aisha'nın gözyaşlarını silemiyordu çünkü ilk kez Aisha gözyaşlarını ondan gizliyordu. Conroy konuşmazken duyduğumuz ses yine Aisha'nın boğuk ve zor çıkan sesi oldu.
"Belki de bu ekibe hiç girmemeliydim değil mi?" Kathy, Aisha'nın bu haline dayanamamış gibi elini omzuna koydu.
"Aisha..." Aisha omuz silkerek Kathy'nin elinin düşmesini sağladı ve aynı zamanda onu susturdu.
"Özür dilerim. Karşında çok zırladım." Bir süre sussa da lafını devam ettirdi. "Kim olsa sıkılırdı zaten."
Arkasını döndüğü gibi yanımızdan uzaklaştı. Zaten gözlerinden tutamadığı gözyaşlarının döküldüğünü tahmin edebiliyordum ama muhtemelen yanımızdan ayrıldığı gibi hıçkıra hıçkıra ağlamaya başlamıştı.
İlk normal hızda yürüse de bir süre sonra koşarak yanımızdan uzaklaştı. Arkasından öylece bakarken Kathy direkt Aisha'nın gittiği yöne döndü. Bir adım atacağı sırada durdu ve omzunun üzerinden öfkeli gözlerini Conroy'a çevirdi.
Bağırarak, "Anladın mı şimdi!?" diye sordu. Sesi yeri göğü inletirken herkesin duymasını umursamıyordu. Aisha ile nasıl birbirlerine bağlandılarsa onun gözyaşlarına kıyamıyor olmalıydı. Conroy suçlu çocuklar gibi başını eğdiğinde Kathy onun göğsüne sertçe vurdu ve Aisha'nın gittiği yönü gösterdi. "Neden ondan uzak durmanı istediğimi anladın mı?!"
Conroy ona cevap vermeyince daha çok çıldırdı. "Zarar veriyorsun! Zarar veriyorsun lan benim kardeşim dediğim kıza!" Kathy kendini sakinleştirmeye çalışsa da beceremiyordu. "Bir tek senin mi kardeşin değerli? Çok düşünüyorsan getirmeseydin onu buraya!"
Conroy kafasını kaldırdığında susması için yalvaran gözlerle Kathy'e bakıyordu. Kathy ile göz göze geldiklerinde Kathy çok yüksek olmayan bir sesle çığlık attı ve ayağıyla kumlara tekme attı. Sakinleşmek için bir süre denizi izledi. Bu süre ne kadar sürdü ben bile bilmiyorum. Kathy sakinleştiğinde Conroy'a bakmadan, "Kızın arkasından gitmen gerektiğini de mi ben söylemeliyim?" dedi.
Conroy sanki kendine yeni gelmiş gibi silkelendi ve hızla yanımızdan ayrıldı. Koşarak Aisha'nın gittiği yöne yöneldi. Aisha'nın kırılan kalbini onarabilir miydi bilmiyordum. Bir insana diğer insanlardan sakladığınız şeyden bahsettiğinizde ve o kişi bu konuyu yüzüne vurduğunda ona olan güveninizi kaybederdiniz. Belki affederdiniz ama eskisi gibi olamazdınız. Dışarıya her şey normalmiş gibi gözükse de asla eskisi gibi olunamazdı.
Kathy hiç bir şey demeden yanımızdan ayrıldı ama Conroy ve Aisha'nın tam aksi yöne gitmişti. Sanırım artık onları kendi hallerine bırakıyordu.
Clara, "Benim yüzümden-" diye başladığı cümleyi Thanos direk böldü.
"Saçmala istersen. Kuduruk abinin suçlarını sen üstlenemezsin."
Thanos'un güleç suratına karşılık Clara somurtmaya devam etti. "Hiç modumda değilim be kaptan, başka sefere."
Thanos'un kısa bir an yüzü solar gibi olsa da vazgeçmedi. "Biliyor musun dün yeni bir şiir yazdım. Besteye dökülür mü baksak mı?"
Clara ona baktığında bir süre sussa da kafasını sallayarak onu onayladı. Clara çocuk değildi muhtemelen Thanos'un onun kafasını dağıtmak için böyle davrandığını biliyordu ve buna ayak uydurmayı tercih ediyordu. Thanos'ta bunun farkındaydı bence.
Birlikte yanımızdan ayrıldıklarında Irvin afallamış bir şekilde kardeşinin arkasından bakıyordu. "Şiir mi dedi o?"
May'da aynı şaşkınlığı paylaşıyordu. "Harbi şiir dedi."
Tulip, "Ne oldu ki?" diye sorunca May ile Irvin bir süre bakıştılar.
Aynı anda, "Eyvah!" dediklerinde ne olduğunu anlamamıştım.
"Ne oldu?" diye sormamla birden ikisi de gülmeye başladı. Ne olduğunu anlamadığımız için Tulip'le bakıştık.
Bu sürede Irvin gülüşlerinin arasından durumu açıklamıştı. "Olan şu Arıza Kız. Conroy yakın zamanda kardeşimin eceli olacak."
Tam anlamamıştım ki May, "Thanos şiir okumaktan da yazmaktan da nefret eder. Yani genellikle edebiyata çıkan her şeyden nefret eder." dediğinde jeton düşmüştü. Thanos nefret ettiği bir şeyi Clara için yapıyordu...
"Eyvah ki ne eyvah." diye fısıldadığımda Tulip'te beni destekleyen bir kaç kelime söylemişti. Dördümüz karşıdan gelen Earl'ı görmemizle susarak ciddi bir hal almıştık.
Earl yanımıza gelmeden bugün öğrendiğim bilgiyi aktardım. "Earl ile Dean yakın arkadaşlarmış ve aynı odada kalıyorlarmış."
May hızla bana döndü. "Ciddi misin?" Kafamı sallayarak onu onayladım. May aklına gelenlerle sırıttı. "Yani bu çocuk Dean’in bildiklerini biliyor mudur?"
Kararsız kalarak, "Sanırım." dedim. "Yani baya yakın dostlarmış işte."
"O zaman ben bunu ayartırsam çoğu bilgiye ulaşırız." Bunu yapmaya da dünden hevesliydi zaten!
Irvin ile aynı anda, "Hayır." dediğimizde May bizi çok takmamışa benziyordu. Sanki ulaşacağı bilgilerden çok Earl ilgisini çekiyormuş gibi bakışlarını Earl'a sabitlemişti. Irvin, May'ı uyarmak için ağzını açacaktı ki Earl'ın bizi duyacağı kadar bize yaklaştığını fark edince susmak zorunda kaldı.
Earl yine kargo pantolonu ve siyah tişörtüyle takılıyordu. Elleri cebinde yanımıza geldiğinde hepimize sırayla baktı. O daha konuşmadan May alayla güldü. "Ne o tanıyamadın mı? Yaşlılık hali herhalde. Unutkanlık falan."
Earl alayla kaşlarını kaldırdı. "Aramızda üç yaş var."
May rahatlıkla omuz silkip tek eliyle saçını omzundan arkaya attı. "Yaşlısın işte."
Earl güldü. Yüzünde ki tam bir piç gülüşüydü. "Desene sende üç yıla yaşlanacaksın."
May kaşlarını çattığında ağzını açtı ama diyecek bir şey bulamayarak geri kapattı. Earl yine güldü. "Ne o? Diyecek bir şey bulamadın mı?"
May gözlerini devirdi. "Canım konuşmak istemedi."
Earl inanmadığını belli edercesine kafasını salladı. "Kesin öyledir."
May burnundan sert bir nefes verdiğinde, "İstediğim zaman istediğim şeyi yapabileceğimi bence çok iyi biliyorsun." dedi.
Earl onu bir kere süzdü. Dudağı tek kenara kıvrıldığında, "Bilmez miyim?" dedi imalı bir ses tonu kullanarak. Sözleriyle kaşlarım çatıldı. Bakışlarım May'a kaydığında onunda çeşitli anlamlar içeren bakışlarla Earl'a baktığını gördüm.
Ben ne olduğunu anlamazken May, "Bence de öğrenmişsindir sınırlarımın olmadığını." deyince gözlerim büyüdü. Tam olarak neyi ima ediyordu?
Earl'ın kaşları çatıldığında yerinde dikleşti. "Elbet dün gecenin ödeşmesi eninde sonunda olacak."
May aşağılayıcı bir şekilde gülüp Earl'ı süzdü. "Beklemedeyim."
Earl'ın dudağının kenarı titreşse de gülmedi. Arkasını dönerek yanımızdan uzaklaştığı an May arkasından onu resmen kesiyordu. Irvin dayanamayarak, "Peki, şimdi bize az önce ki konuşmanızı çeviriyorsun." dedi.
Bende Irvin'e katılarak hızla başımı salladım ve May'a döndüm. "Evet yoksa benim aklımda hiç iyi görüntüler canlanmıyor."
May gözlerini büyüterek bize döndü. "Uçmayın hemen."
Tulip, "Benim kadar iyi rol yapamıyorsun." dediğinde May onu duymamazlıktan geldi.
Bende Tulip'e katılarak, "Haklı." dedim.
May hemen bana sataşarak, "En azından ben yalan söylemeyi beceriyorum." dedi.
Ben ağzımı açmadan Irvin lafa girdi. Bu sefer sesi oldukça ciddi ve sertti. "May bir kez soruyorum aranızda bir şey mi oldu?"
May çenesini dikerek Irvin'e üstten bir bakış atmaya çalıştı ama boy farkı yüzünden pek de beceremiyordu. "Bu seni alakadar etmez."
"Öyle bir alakadar eder ki aklın şaşar."
May gözlerini devirdi. "Çık artık şu baskıcı ebeveyn havalarından."
Irvin uyarır bir şekilde dişlerinin arasından, "May!" dediğinde May ofladı.
Baygın gözlerle Irvin'e bakarken, "Henüz hayır." demesiyle Irvin ağzını açacaktı ama May buna izin vermedi. "İlerisi bilemem ama bir şey olursa sende bilmeyeceksin. Sen sadece ekibin liderisin ve ekibe hükmedebilirsin bana değil. Bu zamana kadar nasıl tek başıma hayatımı sürdürdüysem bundan sonrada öyle olacak."
Irvin'in dudakları mühürlenince May bir kez kafasını salladı. "Bence bu bir onay işaretiydi." Yanımızdan geçip gitmeden önce, "Ayrıca başıma bir bela açsam bile kendim toparlayabilirim. Hep öyle oldu." dedi.
Yanımızdan ayrılınca bakışlarımı Irvin'e çevirdim. Başını önüne eğdiğini göründe içimde bir şeyler çatırdadı. O isteyerek böyle davranmıyordu. Sadece birilerini korumak istiyordu ve ailesinden gördüğü koruma şeklini gösteriyordu. Eğer bana ailesi ve yetiştirilme şeklinden bahsetmeseydi herkes gibi bende bunu anlayamazdım ama artık onu anlıyordum.
Yine de ağzımı açıp bir şey diyemedim. Ona iyi gelecek bir kaç cümle bile söyleyemedim çünkü aklıma ne demem gerektiği ile ilgili hiç bir şey gelmiyordu. Yine de belki iyi gelir diye elimi omzuna koydum. Kafasını kaldırdığında ona iyi hissettirmek ve onu anladığımı belli etmek için gülümsedim.
Bunu görünce o da az da olsa gülümsedi. Bakışları omzunda ki elime kayınca içine derin bir nefes çekti. Temas sevmememe ve şuan bir zorunluluğum olmamasına rağmen ona dokunmam gözlerini yummasını sağlamıştı. Bilmiyorum belki de ikimizde birbirimizden uzaklaşmaya çalışıyorduk ama bunu başaramıyorduk. Sanki bunu denedikçe birbirimize çekiliyorduk ve ben bunun ne olduğunu bilmiyordum. İçimde bir şeyler oluyordu ama bu bana o kadar yabancıydı ki... Çok garipti.
Cenk Solmaz
Kendimi anlayamıyordum. Bazen bazı şeyleri kontrolüm dışında yapıyordum ve sonrasında tek hissettiğim şey pişmanlık oluyordu. O an içimde ki tek şey koruma içgüdüsüydü. Her zaman bu oluyordu. Karşımdakinin zarar görmemesini isterken ona zarar veren asıl kişi ben oluyordum.
Bunu istemeden yapıyordum ve sonrasında pişmanlıktan başka bir şey hissetmiyordum. Özürde dileyemiyordum. Belki de Clara'dan daha çok psikoloğa gitmeye ihtiyacım vardı.
O an Kathy bana Aisha'nın peşinden git demeseydi bu bile aklıma gelmeyecekti. O kadar pişmanlığa boğuluyordum ki düşünme yeteneğimi kaybediyordum. O an diyorum keşke dilim falan tutulsaydı yada direk kalbim dursaydı da ben gözyaşlarını silerken bir kez bile şikayet etmediğim kıza bunları söylemeseydim.
Koşarak Aisha'nın peşinden gittiğimde onu yere çökmüş elleriyle yüzünü kapatmış ağlarken buldum. Sesli ağlamıyordu ve kendini sıktığı için hıçkırıyordu. Ara sıra nefesi tıkanıyordu ve içine nefes çekmekte zorlanıyordu. Normalde böyle olmazdı ağlar ve rahatlardı. Sanki bu sefer ağlamamak için kendini zorluyordu ama yapamıyordu.
Benim söylediklerim yüzünden...
Ne zamandır onu izliyordum ama o ağladıkça benimde içim parçalanıyordu ve ben az önce ki sözlerimden sonra bu sefer gözyaşlarını silmeyi geçtim yanına gitmeye bile utanıyordum.
Şu zamana kadar kimsenin gözyaşlarını silmemiştim. Clara'nın bile çünkü o annem öldüğünde bile benden gizli ağlamıştı. Onun tek yaptığı kendisini odasına kapatmaktı. Ne yaşıyordu bilmiyordum çünkü kendini gösterdiği kız dışında hiç belli etmiyordu gerçek kişiliğini. Sadece annem öldüğünde bayılmıştı ve uyandığında bir hafta ruh gibiydi ne ağlıyordu ne de bir şeye tepki veriyordu. Ondan sonra bir yıl kendisini odasına kapattı. Kişisel ihtiyaçları dışında dışarı çıkmadı. Odadan çıkması için ona psikolog tuttum çünkü kendine gelmesinin tek yolu buydu. Benimle konuşmuyordu. Ben berbat bir abiydim...
İki yıl psikoloji tedavisinin ardından kendine gelebilmişti. Asıl sıkıntı ise bu olduğunda altı yaşında olmasıydı. Küçük bir kızdı bende 16 yaşında bir ergen. O zaman ne yaşadığını bilmiyorum ama sanki annemin ölümüyle birlikte büyümüştü. Okula geç başlamış ve evde sürdürmüştü eğitimini ama hızlıca yaşıtlarının seviyesine gelmişti. Ortaokula başladığında insan içine karışmıştı. Hala psikolog randevuları sürdüğünden bu süreçlerde ikinci kişiliğinin ortaya çıktığını biliyoruz ama nasıl olduğu bilgisi yine yok.
Ben abi olmayı bile başaramamış biriydim. Bir kıza nasıl davranmam gerektiğini doğru düzgün bilmiyordum. Aisha'yla ne yapacaktım? O da çocuktan farksızdı. Otuz yaşına yaklaşmasına rağmen hala içinde kalbi kırılgan bir çocuk taşıyordu. Bunun nedeninin bana anlattığı geçmişinden bildiğim kadarından kaynaklı olduğunu biliyordum.
Ailesi sürekli kavga edermiş ve Aisha'nın tek yaptığı onların seslerine bastırmak için ağlamak olmuş. Hem o ağladığında ailesi daha az kavga ediyormuş. Kendi kendine bulduğu bir çözümmüş küçükken. Bir çocuk olarak elinden başka bir şey gelmiyormuş ama bu da ailesinin kavgalarını dindirmiyordu. Duyduğu sesler sinir sistemiyle oynadığı için sinir bozuklukları o zaman başlamış. Bunu vücudunun verdiği tepkilerden anlıyormuş ama yok sayıyormuş. Bir noktada evden kaçmaya bile kalkışmış.
Başaramadığında ise artık sinir hastası bir kızmış. Henüz sekiz yaşında... Neden hepimiz bu kadar küçük yaşta bunları yaşamıştık? Diğer çocuklar gibi gülüp oynamamız gerekmiyor muydu? Gerçi dürüst olursak ben çocukluğumu yaşamıştım sadece gençliğimi batırmıştım. Bunu da biraz kendim yapmıştım.
Bir gün lisede arkadaşlarım mağaza soyacaklarını söylediklerinde zaten annemin ölümünün üzerinden 7 ay geçtiğinden hayır dememiştim. O günden sonra bunun bana iyi geldiğini düşünmüştüm. Çünkü o an ki adrenalin ile sanki dertlerimi unutuyordum. Dünyadan uzaklaşıyordum.
Bir yerden sonra hırsızlık konusunda uzmanlaşmıştım. Beyaz kar maskeli hırsız... Haberlerde bu şekilde o kadar çok anıldım ki. Hiçbir zaman yakalanmadım ve suçu başka insanlara attım. Bunu yaparken de hiç pişman olmadım çünkü benim annem de masumdu ama ölmüştü. Demek ki masum insanlarda zarar görebiliyordu. Neden bir tek biz zarar görelim ki?
Bunlar henüz toy bir gencin düşünceleriydi. Psikolojisi bozuk ve henüz olgunlaşmamış. Tek amacı annesinin emanetine bakmak olan gencin düşünceleri. O sıralar kolay para bulmanın yolunu da keşfedince hırsızlığa sıkı sıkıya tutunmuştum. Bundan bir an bile pişman olmadım halada değilim. Hiç yakalanmadım ve bir yerden sonra banka soymak bağımlılık haline geldiği için kendimi durduramadım.
Yine de hayatımda yeterince heyecan olmadığından cinselliğe meraklı kızları hayatıma aldım. Bu da stres atma şeklimdi işte. Ne denir ki... Tam bir serseriydim.
Gerçi Kankırmızısı'na dahil olana kadar yine öyleydim. Büyümem ve bir yetişin olmam bunu değiştirmiyordu. Ama Kankırmızısı beni değiştirmişti. Kankırmızısı bir dönüm noktasıydı.
Aisha ise bambaşka bir konuydu. Nasıl olduğunu bilmiyorum ama onunla atışmak bile diğer kızların verdiği tek gecelik zevklere bedeldi. Duygusuz bir adamın içinde ki hala yaşama inancı olan umutlu çocuğu ortaya çıkarmıştı. Bunun için ise sadece hayatıma girmesi yetmişti. Benim buna karşılık yaptığım tek şey ise onu kırmak olmuştu. Bir kızı incitmeden nasıl yaklaşılır bilmiyordum bile!
Karşımda bir dakika durmadan ağlıyordu ve kendini durdurmaya çalışıyordu ama küçüklüğünden beri nasıl alıştıysa bunu başaramıyordu. İçimde bir şeyler paramparça olurken daha fazla öylece duramadım ve ne yapacağımı bilemesem de konuştum. "Alev kafa!" Ona seslenmemle bir an omzunun üzerinden bana baktı. Kıpkırmızı olmuş gözlerini gördüğüm an içim öyle bir acıdı ki... Tek yapmak istediğim onu göğsüme bastırıp sımsıkı sarılmak oldu. İyi gelir mi bilmem ama bunu yapmak istedim.
Sadece bir saniye bana bakmıştı. Sanki gözlerini saklamak istercesine hemen önüne dönmüştü ve olduğu yerden ayaklanmıştı. Arkası dönüktü ama hıçkırıklarıyla sarsılan sırtını görebiliyordum. Gözlerim kısa bir an kapandı ama onun gitme ihtimali aklıma düşünce hızla geri açtım. Tam da tahmin ettiğim gibi buradan gitmek için yürümeye başlamıştı.
Onu durdurmak için ne yapacağımı bilmediğimden ağzımdan benden izinsiz o iki elime döküldü. "Özür dilerim!" Adımları kesilince bende öylece kalmıştım. Şu zamana kadar asla söyleyemediğim o iki sözcük dudaklarımdan dökülmüştü işte. Bunları neden söyleyemediğimi bilmiyordum ama beceremiyordum işte. İlk kez olmuştu... Aisha benden gitmesin diye. Ne ara hayatımda bu kadar büyük bir yer kaplar olmuştu? En son kardeşime gösteremediğim ilgiyi ona göstermeye karar vermiştim ama gerisi yok...
Aisha durdu. Benim konuşmamı bekledi ama hiç bir şey demediğimde sesli ağlamaya başladı. Bunu istemeyerek yaptığı için iki yanında duran ellerini kaldırıp ağzına örttü. Biraz sessizleşebildiğinde benim duyabileceğim bir ses tonuyla konuştu. "Tek bir yara bandı paramparça olmuş bir bardağı onarır mı?" Durdu ama lafının bitmediğini bildiğimden konuşmadım. Hıçkırıkları yine boğazına dizildiğinden sesini bulmaya çalışıyordu. "Tek bir özür kırılan kalbi onarır mı Altın Çocuk?"
Gözlerim kapandı. "Haklısın." diye fısıldadım ama muhtemelen o duymuştu. Kısa bir an ağlama seslerini yine duydum ama yine kendini sıkmış olmalı ki bu çok kısa sürdü.
"Hayır sen haklısın Conroy." Gözlerimi açtığımda bana dönmüştü. Gözlerini ve ağlamaktan kızarmış yüzünü sadece bir kaç saniye gördüm. Benim ona baktığımı gördüğü an kafasını eğmişti. "Seni bu görüntüyle rahatsız etmek istemezdim." Kafasını onun yüzünü görmemden rahatsız olacağımı düşündüğü için mi eğmişti? "Üzgünüm seni kendimle uğraştırdım."
"Aisha." diyerek ona doğru yürüdüm. Aramızda beş-altı adım kaldığında elini kaldırmasıyla durdum.
"Haklısın. Ben ağlamaktan başka bir şey yapamıyorum. İşe yaramazım. Ekipte olmamalıydım. Senide yordum boş boş zırlamalarımla. Hakkını helal et olur mu?"
Nefes alışlarım hızlandığından nedensizce sözleri bana veda eder gibi gelmişti. İçim sıkışırken, "Böyle deme." dedim.
Sustuğunda bu sefer konuşan bendim. "Özür dilerim. Biliyorum işe yaramaz ama özür dilerim. İsteyerek olmadı. Kırılan kalbini onaramam biliyorum ama..." Ne diyeceğimi bilemedim. Savunulacak bir yanım yoktu. Aisha herkesin yanında da ağlamazdı. Ağlasa saklardı. Benim yanımda kendini gizlemedi çünkü bana güvendi. Onun güvenini boşa çıkardım...
"Biliyorum berbat bir adamım. Ama kızım ben senle adam oldum. Senden önce serserinin tekiydim ve bunun da farkında değildim. Ne yaptın bana bilmiyorum ama..." Aması yoktu. Ne diyecektim kalbini paramparça ettiğim kıza onsuz yaşayamayacağımı mı söyleyecektim? Bu saçmalamaktan başka bir şey olmazdı.
Aisha, "Yorma kendini." dediğinde yalvaran gözlerle ona baktım ama o bana bakıyordu. Ağlamasını sessiz tutabilmek için ellerini iki yanında yumruk yapmıştı. Bir şey diyeceği sırada onu böldüm.
"Tamam ama bunu yapma." Kendini sıkmamalıydı. İnsanların ağlarken kendilerini sıkarlarsa bayılma oranlarının çok yüksek olduğuna dair bir yazı okumuştum. Evet, kahretsin ki ağlamanın etkilerini araştırmıştım ben bu kız için! "Sıkma kendini sana bir şey olmasın." Kalbide durabilirmiş anlık yada kalp krizi... Pekala bu olasılıkları düşünmemeliydim.
"Az önce ki sözlerimi söylerken gerçekten ciddi değildim. Ağla rahatla." Aslında çok ağlamakta zararlıymış. "Ama çokta ağlama." Ne dediğimi bilmiyordum. Yine içimde ki o koruma isteği ortaya çıkmıştı. Ona bir şey olmasını istemiyordum.
Aisha bir kere hıçkırdıktan sonra, "Beni düşünmüş gibi davranmana gerek yok." dediğinde bende şarteller attı. Nefret etmesine rağmen istemeden sesimi yükselttim.
"Miş gibi yapmıyorum. Seni düşünüyorum!" Sözlerimle kafasını kaldırmıştı. Sonunda bana bakmasıyla rahat bir nefes aldım. En azından yüzünü benden saklamıyordu.
"Yalan söyleme." dedi kısılan sesiyle. Sevdiklerine karşı siniri işlemiyordu. Başkası ona bağırsa anlık geri çekilebilirdi ama sinirlenedebilirdi ve sinirlenince o sesi bir aslandan daha gür çıkardı.
Kendime hakim olarak sesimi normal bir seviyeye getirdim. Ona fark ettirmeden bir adım attım. "Yalan söylemiyorum." Yorgun düşen sesimle konuşurken ıslak mavi gözlerine bakıyordum. Gözleri koyu maviydi neredeyse laciverte çalacak bir maviydi. Sanki hayatı bir gökyüzüydü ve o gökyüzünü kara bulutlar kaplamıştı. Belki de hiç bir zaman güneş açmamıştı ve onun hayatı hep geceydi.
"Anlasana kızım..." Seni seviyorum diyemedim çünkü henüz sevginin ne olduğunu bile bilmiyordum. "Seni kendimden bile çok düşünüyorum. Bir Clara bir sen." Gözyaşları akarken bir kez daha hıçkırdı ama gözlerini benden ayıramıyordu.
Bakışlarımı ondan kaçırdım. "Sevgi ne biliyorum doğru düzgün tadamadım tattıysam da unuttum. Ama sanırım seni seviyorum." Bir şey demesi için sustum ama konuşmayınca tekrar ona baktım. Nefesi kesilmiş gibi bana bakıyordu. Yanlış anlamaması için, "Yani Clara neyse sende benim için osun." dedim. Aşka inanmazken beni böyle anlamasını istemiyordum. Aşk ne bilmiyordum. Her gün çeşit çeşit kızla günümü gün ederken de eskiden aşkın varlığına inansam da şuan inancımı kaybetmiştim.
Son sözlerimle Aisha hayal kırıklığına uğramış gibi gözlerini yumdu. Bu hareketiyle yutkundum. "Sevgiye bile yabancı biriyim ben ama sanırım seni seviyorum." Bu cümleyi söylerken bile o kadar çok duraksamıştım ki. Böyle şeyleri genelde içime atar kendi içimde saklardım ama Aisha'yı kaybetmememi sağlayacak şey buysa içime attıklarımı ilk kez dışıma vurabilirdim. Bu kız bana ne yapıyordu?
"Birini nasıl seveceğimi bile bilmeden seviyorum seni ama yine sana zarar veriyorum." Aisha gözlerini kırpıştırarak bana baktığında ne diyeceğimi bilemedim ve o an bir gerçeği kabullendim. Ben ona hiç sahip olamadım ki de kaybetmekten korkayım... Gerçekler haddinden fazla acıydı.
Kabullendiğim gerçekle başımı önüme eğdim. "Boş versene ben sevmeyi bile beceremiyorum." Son söylediklerimle bana arkasını dönüp gitmesini bekliyordum. Bir süre sadece rüzgarın uğultusu duyuldu ve hiç bir hareketlilik hissetmedim.
Biri birden boynuma sarılında neye uğradığımı şaşırdım. Bunun Aisha olduğunu anladığımda öylece kaldım. Gözlerim büyürken ellerim öylece iki yanımda kalmıştı. Aisha bir süre başını boyun boşluğuma gömerek soluklandı. Kafasını kaldırdığında hala onu göremiyordum ama fısıltısını duydum.
"Sadece sev o zaman." Sözleriyle yutkundum. "Gerisini ben hallederim sen sevsen yeter." Gözlerim kapandı. Asıl her şeyi içinde halleden oydu.
Bir saniye beklemeden kollarımı ona sardım. "Ben seni hak edecek ne yaptım?"
Sorumla gülüşünü işittim ve sanki o an tüm dünyam aydınlandı. Birden karanlık bir mağaranın sonunda bir ışık belirdi. Gülüşü öyle iç ısıtıyordu, öyle insanın içine umut dolduruyordu. O hiç ağlamasa? Hep gülse. Gülmek ona çok yakışıyor.
"Altın Çocuk olman yeterli bence." Bende güldüm sözleriyle.
"O zaman sanırım seni seviyorum." Sözlerimle içine derin bir nefes çekti ve yüzünü geri çekerek bana baktı. Kolları hala boynuma sarılırken bir süre ıslak gözlerle yüzümü izledi ama bir şey demedi.
Bu sefer ben içime derin bir nefes çektim ve bir elim beline sarılıyken diğeri kaldırıp yüzüne koydum. Kısa bir an gözleri kapandığında bu haliyle bile gözüme ne kadar güzel gözüktüğünü bir bilse...
Tek elimle gözyaşlarını silerken kıkırtısını duydum. Tek kaşımı kaldırıp ona baktığımda, "Sen sormadan ben söyliyim." dedi. "Evet etkilendim."
Sözleriyle dudaklarım iki yana kıvrıldı. Aslında beni şuan affetmemişti ama benim suçlu hissetmememi istiyordu. Belki de az önce ki sözleri kendi içinde çözmüştü. Bunu bilemezdim çünkü az önce dediğim gibi asıl her şeyi kendi içinde halleden oydu. Bana kırgınken bile tek düşündüğü benim iyi hissetmemdi.
Gerçekten, ben onu hak edecek ne sevap işlemiştim?
...
Eveeeetttt bir bölümün daha sonuna gelmiş bulunmaktasınızzz.
Bu bölümü yazarken bolca tıkandığım için çok hissederek yazamadım özellikle Mayıs'ın kısmında ama umarım beğenmişsinizdirrrr
Bölümle ilgili düşüncelerinizi ve yorumlarınızı beklemekteyim illa ki buraya yazmak zorunda da değilsiniz bu arada satır arası yorumlarda yapabilirsiniz. Zaten çok yorum yapan yok ama yorumlarınızı görüyorum ve okuyorum yanıt veremesemde bolca enerji oluyor bana yorumlarınız ve yazma isteğimi çoğaltıyor. Onun haricinde ınstagram dmden de yazabilirsiniz düşüncelerinizi.
Herneyse çok konuştum. Bir daha ki bölümde görüşmek üzere. Ölmeyin kendinize iyi bakın kış geldi hastada olmayın üşütmeyin.
Çokça öpüldünüsss. Babayssss.
Instagram; r_roselissa
| Okur Yorumları | Yorum Ekle |

| 8.26k Okunma |
872 Oy |
0 Takip |
59 Bölümlü Kitap |