
Cansel Solmaz
Uzun zamandır gülmek için hiçbir sebep bulamıyordum. Sorun bende yada değil ama annemin ölümü üstüne gülemiyordum. Babam hapisteyken öldüğü benden saklanmıştı ve ben abim ile annem gizlice konuşurken her şeyi öğrenmiştim. Çok kısa süre sonra annem öldü.
Abim fark etmedi ama kendimi odaya tıktığımda o küçük yaşımda yaptığım ilk şey annemi bana hatırlatan her şeyi yok etmek olmuştu. Saçlarımdan başladım bunu yapmaya ve bir daha göğüs hizamdan aşağıya uzatamadım. Annem taramayı çok severdi. Odamda ki pembe içi pullu tarağı da çöpe atmıştım.
İnsanlar birini kaybedince onu hatırlatan şeyleri saklarlardı ama ben kurtulmak istedim. Yok etmek istedim. Küçüktüm, çok küçüktüm ve nedenini hatırlamıyorum.
Sabah abimi uyandırmadan odadan çıkmıştım. Güneş yeni yeni doğuyordu. Bu gece doğru düzgün uyuyamamıştım. Normalde her şeyden kaçıp uykuya sığınırdım. En azından rüyalarımda mutlu olurdum yada hiç rüya görmezdim ama dünyadan uzaklaşırdım. Bu bana yeterde artardı.
Yine de ne kadar gerçeklerden kaçsam da içimde gerçekleri tokat gibi yüzüme çarpan biri vardı. Canan...
Kendimi odaya kapattığım sırada tam anlamıyla kafayı yemiştim. Aynada ki yansımamda sorun vardı. Ben konuşmadan konuşur ve ben hareket etmesem de hareket ederdi. Bazen elini aynadan çıkarıp beni boğar ve gerçekleri yüzüme haykırırdı. Altı yaşımda o odada tam anlamıyla delirmiştim. Ama o zamanlarda ki yaşadıklarımı kendi içimde bir şekilde bastırmıştım.
Yok etmemiştim içime saklamıştım. Bu o kadar kolay olmamıştı ama. Geceleri uyuyamıyordum çünkü o yaşımda aynada bana benzeyen başka birinin olduğunu düşünürdüm. Dolabımın aynası tam yatağımın karşısında olduğundan geceleri dolabın kapağını açarak yatardım. Aynalardan hala korkuyordum ama bunu belli etmemeye çalışıyordum. Yine de o yaşımda konu sadece ayna değildi. Bana benzeyen ama asla ben olmayan kız. Adını da ben koymuştum ve Canan demiştim. Bana benziyor diye ismi de bana benzesin demiştim.
Ama ben Canan'dan korkuyordum. Geceleri ayna bana dönük olmasa da aynadan çıkıp bana zarar vereceğine inanır ve yorganı kafama kadar çekip uyurdum. Uyuyana kadar zorlansam da rüyamda annemi görüp mutlu olurdum. Bir zamanlar olan mutlu ailemizi görürdüm mesela... Uyumayı çok seviyorum o yüzden.
Küçük yaşımda akıllanmak zorunda kalmıştım. Hayatı kendime öğretmiştim. Psikoloji terimini psikoloğumla öğrenmiş olsam da kendimi tabletten araştırmıştım. Okuma yazmayı da zaten yeni öğrenmiştim ama annemin ölümüyle okula gitmeyi bırakmıştım. Zaten doğru düzgünde arkadaş edinememiştim.
Psikoloğuma her şeyimi anlatmasam da o beni anlıyordu. Bu hiç hoşuma gitmiyordu çünkü içimde bastırdığım bir canavar vardı. Onu bastırmayı ise araştırdıklarımla öğrenmiştim.
Bir süre sonra Canan yok olmuştu. Psikoloğumda iyi durumda olduğumu söyleyince bir yıl içinde yaşıtlarımın geldiği eğitim durumuna evde gelmiştim ve sonra ki yıl okula başlamıştım. Abim ile aramız eskisi gibi değildi. Çok konuşmuyorduk ama yine de her şey yolundaydı. Annemin ölümünü atlatmış ve bu hayatıma alışmaya başlamıştım. En iyisi ise Canan artık yoktu.
Ama okula başladığımda... Birden kendimi kırk kişilik sınıfta bulmuştum. Ben odasından hiç çıkmayan kız abisi ve psikoloğu dışında insan yüzü görmeyen kız kırk kişinin arasında boğuluyordum. Bir süre sonra zihnim bana kendini koruma emri verdi. Çünkü ailemi katledenlerde insanlardı ve bu insanlarda bana zarar verebilirdi.
Kendimi korumak istediğim an içimde bastırdığım Canan geri geldi. Artık aynalarda değil kafamın tam içindeydi. Konuşuyor susmuyordu ve ben onunla savaş halindeydim. Kendimi ve abimi tehlikede hissettiğim an bedenimin kontrolünü ona bırakıyordum. Sonrasında yaptıklarım beynime yavaş yavaş yükleniyor ve tek yaptığım köşeye geçip ağlamak oluyordu. Ben kötü bir kız değildim. Zarar bile göreceksem kimseye zarar vermek istemezdim.
Canan'ı yok edemiyordum.
Onu kimse bilmiyordu ve bilmeyecekti de. İnsanların benden kaçmasını istemiyordum. Asıl sorun Canan ile alakamızın olmamasıydı. Araştırmalarımda iki kişiliğinde aslında insanın aynı kişiliği içinde olduğu söylenirdi ama hayır Canan asla ben değildi. O siyah ben beyazdım resmen. Ben olamayacak kadar korkunçtu.
Esen sert rüzgarla gelen dalga çok az üzerime damla damla sıçramıştı ama beni titreten rüzgarın bedenime işleyişiydi. Kendime gelebilmek için pijamalarımla kendimi dışarı atmıştım ve donuyordum. Sorun değildi soğuğu hissetmeyi severdim.
Birden sırtımda bir örtü hissedince sıçradım ve kafamı omzumun üstünden arkaya çevirdim. Thanos'u görmemle rahat bir nefes verdim. O ise kaşlarını kaldırarak bana baktı. "Bence korktun?"
Yüzümü sabit bir ifadede tutarak getirdiği küçük battaniyeye baktım. Kaşlarım çatıldığında, "Bu ne?" diye sordum.
Bilerek salağa yattı ve yanıma otururken, "Ne, ne?" diye sordu.
Çatık kaşlarla ona döndüm. Yine başlıyorduk. "Battaniyeyi diyorum."
Maviş gözlerini gözlerimde tutarken kaşlarını kaldırdı. "Hangi battaniye?" Omuzlarımda ki battaniyeyi alıp kafasına fırlatmak istedim.
İçime derin bir nefes çektim ve sakin gözlerle ona baktım. "Omuzlarımda ki battaniye."
Bakışları bu sefer küçük battaniyeye kaydı. "Ne olmuş battaniyeye?"
Gülerek önüme döndüm. "Bir insan sabahın köründe bile bu kadar modunda olabilir."
Kıvırcık saçlarını sallayarak önüne döndü. "Tabii ki."
İçime soğuk havayı çektim. "Birazdan yukarı çıkacaktım zaten boşuna geldin."
Gülüşünü duydum. "Senin için gelmedim ki." Kaşlarım çatılsa da ses etmedim. "Zaten birazdan koşu yapacaktık."
Gözlerim açılırken ona döndüm. "Ciddi misin?"
O da beni taklit ederek bana döndü. "Ciddiyim." Bu halime güldü. "Sen ne zamandır buradasın?"
Dudağımı büzerek düşündüm. "Sanırım..." Önüme döndüm. "Hatırlamıyorum."
Bir süre sustu. "Sorun abin mi?"
Yutkundum. "Sorun hep oydu." Onun koruma isteği... Fazlasıyla boğuyordu. Onu suçlamıyordum ama sürekli kavga çıkarması bana hiç iyi gelmiyordu. Özellikle içimde bastırmak istediğim biri varken.
"Ne oldu?" Sorusuyla sustum. Sessizliğimi yanlış yorumlamış olacak ki hemen, "Sana bir şey yapmıyor değil mi?" diye sordu.
Alayla güldüm. "Hayır. Abim canı pahasına beni korumak isterken bana bir şey yapmaz merak etme."
"O zaman?"
"Belki de sorun benim..." derken gözlerimi yumdum.
"Nasıl?"
"Thanos." derken gözlerimi açıp yandan ona baktım. Baktığım gibi bana karşı ilgili bakışlarını gördüm. Neden beni bu kadar önemsiyordu ki? İlk arkadaşı olduğum için mi yoksa...
"Efendim."
Bir süre ona baktım. Ne diyeceğimi bilemedim. Çift kişiliğimden haberi vardı ama Canan'dan kimseye bahsetmemiştim. Ona da bahsetmek istemiyordum ama günün çoğu zamanı benimle vakit geçirmesi iyi değildi çünkü Canan'ı kontrol edemiyordum. Bir yerden sonra kendimi insanlardan soyutlamamda bunun yüzündendi. Onları korumak için... Kendimden değil Canan'dan.
"Ne?" diye tekrar sorunca içime derin bir nefes çektim.
"Abim bana zarar vermez ama ben ona verebilirim." diyerek bir yerden konuya girdim. "Yanımda olan herkese her an zarar verebilirim-"
Beni böldü. Ciddi bir tavır takınarak, "Clara." dedi. Mahzun gözlerle ona bakarken onun dudaklarında bir tebessüm oluşmuştu. "Sen kimseye zarar vermezsin. Diğer kişiliğin senden başkası değil. Onu da kontrol edebilirsin ve o da kimseye zarar vermez."
Bu sözleri kendime yüz kere söylemiştim ama işe yaramıyordu işte. Bakışlarımı ondan ayırmamaya çalıştım. "Anlamıyorsun..." diye fısıldadığımda ayağa kalktı.
Kafamı kaldırıp ona baktığımda üzerinde ki kumları silkeliyordu. Omuz silkerek konuştu. "Evet belki anlamıyorum ama bir şeyi çok iyi biliyorum."
Meraklı gözlerle ona baktım ama o konuşmadı. Bir süre bakıştığımızda, "Neyi?" diye sordum.
Gözleri yüzümün her yerinde gezinirken bir süre sustu. Bir şeyi söyleyip söylememekte kararsız kalsa da tekrar gözlerime baktığında kısık ama benim duyabileceğim bir ses tonuyla, "Seni." demişti. Sözleriyle ben öylece kalırken o da bir süre sussa da devam etti. "İnsanları gözlemlemekte senin kadar iyi değilim o yüzden bu zamana kadar iyi zannettiklerim kötü çıktı ve onlarında bana çok zararı dokundu." Dudaklarında acılı bir tebessüm vardı. Bu noktada bakışlarını benden kaçırdı ve ellerini eşofmanının cebine yerleştirdi. "O yüzden bende biraz senin gibiyim. İnsanların nasıl olduğunu anlayamadığımdan onlardan uzaklaştım. Hem kendim hem de iyi insanlar için çünkü onlara nasıl davranacağımı da bilmiyordum."
Sözleriyle aslında ne kadar benzediğimizi de fark ettim. Aslında abilerimiz konusunda bile benziyorduk. İkisi de bizi korumak istiyordu. Biri daha sert biri daha yumuşak davransa da aynı baskı altındaydık.
Maviş gözleriyle tekrar bana baktığında ne diyeceğini sabırsızlıkla bekliyordum. Neden bu kadar heyecanlandığım hakkında hiç bir fikrim yoktu. "Yani..." diye lafı uzattığında onu teşvik etmek istedim.
"Yani?" diye sormamla bir süre bakışları ayaklarına indi.
Tekrar bana baktığında, "Hiç kimseyi anlayamayan ben seni anlıyorum." dediğinde yutkunuşum boğazımda tıkandı. Bir an boğulacak gibi hissettim. "Herkesten uzaklaşan ben seni sinir ederken eğlendiğimi fark ettim."
Nefes alışlarımın hızlandığını fark etmemle bunu onun görmemesi için nefesimi tuttum. Yine de fark etmiş gibi güldü. Eli ensesine gittiğinde ensesine azda olsa dökülen kıvırcık saçlarını karıştırdı. "Öyle yani." Bakışları doğan güneşe sonrasında saçlarıma kaydığında gülüşü büyüdü. "Saçlarına güneş vurduğunda parlıyor."
Bu konu değişikliğine nefes almaktan bile çok ihtiyacım vardı. Konuyu değiştirmek için bende gülerek ona eşlik ettim. "Cidden bunu yeni mi fark ediyorsun?"
Kaşlarını çattı. "Herkes senin gibi zeki olmak zorunda değil." derken ayağıyla kumlara vurmuştu. Üzerime gelen kumlardan korunmak için kollarımı kaldırsam da saçlarıma kadar savrulan kumları engelleyememiştim.
Üzerimde kumları silkelemeye çalıştığımda o gülüyordu. Kızgın gözlerle ona dönüş sağladım. "En azından beynini kullan." Elimi saçıma attığımda hissettiğim kumlarla yüzümü buruşturdum. "Çocuk gibi davranmasa ya!" Sızlanmama karşılık sadece güldü.
"Sen benden daha çocuksun." Artık yaş konusunda ki zorbalamasına katlanamadığım için birden ayağa fırladım. Birden ayağa kalkmamla omuzlarımda ki battaniyede düşmüştü.
Ayağa kalkarken ellerimi yere bastırmış ve avucuma doldurabildiğim kadar kumu da avucuma hapsetmiştim. Tek elimde ki kumu yüzüne atmamla iki adım gerileyerek ellerini yüzüne kapatmıştı.
Kısık sesle çığlık attığında bu sefer ben gülmüştüm. Gözlerine giren kumları çıkarmaya çalıştığı sırada, "Ben çocuk gibi davranıyorum aynen!" diye söyleniyordu. Sözleriyle daha da keyiflenirken gülüşüm büyümüştü. Çok beklemeden diğer elimde kalan kumları da saçlarına fırlattım. Bunu hissetmesiyle tek eli saçlarına gitti.
Benim saçlarım sarı olduğu için kum çok belli olmasa da onun kömür karası saçlarında resmen kumlar parlamıştı. Bunu görmemle daha çok güldüm ve ona saçlarını göstererek, "Bak artık senin de saçların parlıyor." dedim.
Kaşlarını çatarak bana baktığında gözüme tatlı gelmişti. Yine de huysuzlanarak kafasını eğdi ve ellerini saçlarına daldırarak kumlardan arınmaya çalıştı. Pek de başarılı olamamıştı doğrusu. "Sen sadece bir dakika bekle."
Sözleriyle bir iki adım gerilemiştim çünkü her şeyi yapabilecek gibi duruyordu. Kafasını kaldırıp bana baktığında gözlerine giren kumlar nedeniyle kızaran gözlerini gördüm. Gülüşüm solarken, "Acıyor mu?" diye sorarken buldum kendimi.
Birden gülerek yüzüme kum fırlattığında ne ara eline kum aldığını bile anlamadım. Belimi kırarak arkama döndüm ve ellerimi kendime siper ettim. "Hileci!"
Güldü. "Ödeştik işte." Gözlerime giren kumları temizlemeye çalışırken ayağımla ona kum fırlattım ama denk gelip gelmediğini anlayamıyordum. Gözlerimi açabildiğimde hafif bulanık görüyordum. Bir süre sonra görüşüm netleştiğinde Thanos'un bana gülerek baktığını gördüm. Sinirle ayaklarımın dibinde ki battaniyeyi alarak ona fırlattım ama bu onu daha da güldürdü. Hızla yere eğilip aldığım kumları ona fırlattım.
Aynı şekilde karşılık verdiğinde bir süre resmen çocuklar gibi kum savaşı yapmıştık. Gerçi ben kum savaşı yapan çocukta görmemiştim hiç ama neyse. Oraya buraya koşturarak kaçıyorduk bir yandan birbirimize kum fırlatıyorduk. Nedensizce gülmeden duramıyordum ve içimde ki küçük Cansel kahkaha atıyordu. Sanki o da mutluydu...
Fark ettiğim detayla koşan adımlarım durdu ve yerimde kaldığım an gülüşümde soldu. Thanos arkamda durduğunda nefes nefese, "Ne oldu? Bence benimle baş edemeyeceğini anladın." dedi.
Ben gülüyordum... Uzun zaman sonra ilk kez gülüyordum ve bunun için kendimi zorlamıyordum. İçimden geliyordu ve bunu isteyerek yapıyordum. Ben gülüyordum! İçimde ki çocuk mutluydu!
Bu detayı fark etmemle yüzümde tam anlamıyla güller açtı ve Thanos'a döndüm. Thanos'un tek kaşı havalandığında ellerime baktı. "Yeni bir tuzak mı?" diye soruşuyla yeniden güldüm. Resmen kahkaha atarak koştum ve aramızda ki iki yaklaşık iki metrelik mesafeyi koşarak kapattım.
Birden boynuna atlamamla öylece kalmıştı. "Thanos ben gülüyorum!" dedim sanki dünyanın en mutlu haberini verir gibi. Bu benim için bir mucizeydi çünkü kendimi zorlasam da içten bir kıkırtı bile dökülmemişti dudaklarımdan şu zamana kadar. Gülüşüm sessizleşse de dudaklarımda ki yerini koruyordu. Anlık mutlulukla Thanos'a sarıldığımın bile farkında değildim ama ben küçükken mutlu olduğumda babamın boynuna atlardım hep. Anneme de sarılırdım ama babam sarılma konusunda başka bir mevzuydu. Fısıltıyla konuşurken, "Ben mutluyum." demiştim.
Thanos bu tepkimin üzerine hafifçe gülse de bana sarılmadı. "Şöyle ki küçük civciv sana sarılmak isterdim ama abin herhangi bir delikten çıkabilir ve beni kesmesini istemiyorum." Gülerek geri çekildim ve bir kaç adım geriledim. Bu sırada Thanos çenesini dikleştirdi. "Malum canım değerli. Çok değerli bir şahsım ben." Sonra beni gösterdi. "Bak seni bile güldürdüm. Harikayım ben!"
Sözleriyle güldüm ve öğretmeninden konuşma izni alan bir öğrenci gibi parmağımı kaldırdım. "Bir şey söyleyeceğim ama kızma."
Bir süre gözlerini kısarak bana baktı. "Emin olamadım ama söyle içinde kalmasın."
Gülerek hafiften geri geri adımlamaya başladım çünkü kızacağını biliyordum. "Sen gerçekten abine benziyorsun." Kaşlarının çatılmasını görmemle birlikte arkamı dönüp kaçmaya başladım. Peşimden gelen adım seslerini duymamla onun da koştuğunu anladım. İstese beni yakalardı ama kaçabilmem için küçük adım atıyordu.
"Ben abime falan benzemiyorum alakamız yok."
Gülerek kafamı aşağı yukarı salladım. "Çok inandım şu an." Adımlarımı hızlandırarak ondan uzaklaştım. Yine kum savaşına girdiğimizde ise gülüyorduk ve ben gerçekten mutluydum, eğleniyordum. Başka bir histi bu. Bambaşka bir duyguydu ve Thanos şuana kadar tanıdığım en farklı insandı. Gerçi ben doğru düzgün insan tanıyamamıştım ama olsun.
Selis Kandemir
İnsanın kaderi farklı bedenlerde hayat bulur derler. Farklı bedenlerde aynı hayat... İlla kan bağıda olmasına gerek yoktur. İnsanlar kader ortaklarını bulduklarında ise onlarla gereksiz bir bağ kurarlarmış.
Şu zamana kadar bunu hiç yaşamıştım. Aslında şuanda yaşamıyordum ama camdan dışarıda ki Clara ve Thanos'u izlememle nedensizce o kadar Demir ile Selis'i hatırlamıştım ki. Bende bir tek Demir'e gülerdim böyle, bir ona farklı olurdum ama artık Demir yoktu. Olmayacaktı da bu gerçeği kabullenmiştim artık.
Thanos ve Clara bize hiç benzemiyorlardı ama sadece şu hallerini izlerken Demir ile Selis'i hatırlamıştım. Oysa ki hiçbir şekilde benzemiyorduk bambaşkaydık hem kişilik hem hayat olarak ama yine de... "Umarım sonunda bizim gibi olmazlar." diye fısıldadığımda bir an odada yalnız olduğumu unutmuştum çünkü o kadar maziye dalmıştım ki andan soyutlanmıştım.
May, "Ne?" dediğinde bir an sıçramıştım. Hızla ona döndüm ve sırtımı cama yasladım. Rahat görünmeye alışırken ellerimi iki yandan pencerenin pervazına dayadım.
"Sanırım bugünde yokum." diyerek konuyu toparladım. İki gün önce zaten bana gelmişlerdi ama kendimi halsiz hissetmemin ve kas ağrılarıma birde burun tıkanıklığı ve boğaz ağrısı eklenince çökmüştüm. Dün birazcık toparlasam da hala biriyle dövüşmeye hazır değildim.
May tek kaşını kaldırarak beni süzdü. Üzerimde hala yatakta giydiğim beyaz tişörtüm vardı. Gece tişörtümü bile çıkaramayacak kadar halsiz hissediyordum. Kalkınca ise üstüme direk bol krem tonlarında üzerinde siyah çizgileri olan bir hırka geçirmiştim çünkü üşüyordum. Sanırım ateşimde vardı. Yine de altımda ki pijamayı çıkarıp üzerime geniş kalın bir beyaz pantolon geçirmiştim.
"Sen hastayım ayağına derslerden mi kaçıyorsun?"
Hayretler içinde ona baktım. "Lan dün yatakta titriyordum."
Gözlerini kısarak şüpheyle baktı. "Rol yapmadığını nereden bileyim."
Göz devirdim. "Oradan bakınca Tulip'e benzer bir yanımı görüyor musun?"
Sözlerimle güldü ve yanımdan geçerken yanağımdan makas aldı. Yatağında ki telefonuna aldığında kapıya yöneldi. "İyi ben Holly'e söylerim bugünde olmadığını."
Başımı aşağı yukarı salladım. "Peki."
Göz devirerek bana baktı. Bir yandan ayağına spor ayakkabılarını geçiriyordu. "Irvin'le az takıl."
Sözleriyle güldüm ama gülüşümün bile garip bir sesi vardı. "Peki." diyerek onu onayladığımda sinirle soludu.
"İçim şişti gidiyorum ben." Cevap vermemi bile beklemeden kapıyı çarpıp çıktı. Arkasından kısık sesle güldüm. Daha fazla ayakta duramayacağımı hissederek kendimi yatağa attım ama sürekli yattığım içinde kendimi çok uyuşuk hissediyordum. Oflayarak ayaklandım ve aynanın karşısına geçtim. Dağılan saçlarımı toparlamaya çalıştım.
Oflayarak hırkamın önünde ki düğmeleri ilikledim ve kapıya yöneldim. Belki biraz yürürsem kendime gelirdim çünkü odada sıkılıyordum ve Zirve'de ki tüm olaylardan mahrum kalıyordum. O yüzden bir an önce eski halime gelmeliydim.
İlk merdivenle sonra asansörle giriş kata geldim. Belirli bir yere gidiş amacım yoktu öylesine geziyordum. Zaten herkes sabah koşusunda olduğundan şuan binanın içi neredeyse boştu.
Sıkıntıdan oflayarak rastgele hiç girmediğim odaların önünden geçtim. Çoğu spor için kullanılıyordu. Salonun en sonunda ki kısımda yazan kütüphane yazısını görünce gözlerim büyüdü. Burada kütüphane mi varmış? Dudağımı büzerek kütüphaneye doğru ilerledim. İngilizcemi biraz daha geliştirmek için kitap okuyabilirdim. Gerçi İngilizcem iyi durumdaydı belki de Fransızca kitaplar okurdum. Zirve en azından bana bir şey katardı. Zaten kitap okumayı da çok sevmezdim ama şuan can sıkıntısından beni yormayacak her aktiviteye okeydim.
Kapının önüne geldiğimde kapıdan yazan yazıyla gözlerimi devirdim.
Kütüphane 2. kata taşınmıştır.
Zaten bu kadar spor odasının arasında kütüphane absürt duruyordu. Bir kere kitap okumaya heveslendiğimden asansöre yöneldim. Bu sefer direkt asansörle ikinci kata çıkmıştım. Bu zamana kadar gözüme hiç kütüphane yazısı değmediğinden nerede olduğunu bilmiyordum. Bu yüzden koridorun başından sonuna yürümeye karar verdim. Zaten benim şansıma da kütüphane koridorun en sonda sağdaki odadaymış.
Cidden hayat bir kere bile yüzüme gülmez mi ya? Bu halimle koskoca koridoru fethetmiştim az önce.
Kafamı iki yana sallayarak kapıyı çektim. Nedensizce ilk çekmiştim ve açılmıştı. Buraların kapıları bile tersti be!
İçeri girdiğimde burası diğer odalardan daha genişti. Üç oda birleştirilmiş gibiydi. Edebiyata da önem veriyorlar demek ki.
Tüm duvarlar kitaplıklarla kaplıydı ve aralara da küçük küçük raflar konulmuştu. Ortada ise yaklaşık on tane küçük masa birleştirilip etrafına sandalyeler dizilmişti. Saçma bir düzen olsa da ses etmeden raflara ilerledim. Dikkatimi çeken bir kitabı elime alacağım esnada odanın diğer ucunda göz göze geldiğim kişiyle duraksadım. Gerçekten şansızlık eşittir ben ama!
Dean’i görmemle hemen başımı önüme çevirdim ve görmemiş gibi yaptım. Şuan eğitimlerde olması gerekmiyor muydu onun? Ne işi vardı ki burada? Tamam hani gelsin kütüphaneye kitap okumak yararlı bir eylem ama bu illa ki benim burada olacağım zamana denk gelmek zorunda mıydı gerçekten? Kırk yılın başı gelmiştim buraya!
İçime hapsettiğim nefesi dışarı bırakarak kafamı önüme eğdim ve bir süre etrafıma bakındım. Hala üzerimde olan bakışlarını hissediyordum. Sanki ilgimi çeken bir şey yokmuş gibi tekrar kapıya ilerledim. Umarım şuan döktüğüm terler hastalığımdan dolayıdır çünkü ben onun yüzünden ecel terleri dökmek istemiyordum.
Neyse ki sesini çıkarıp konuşmaya çalışmamıştı. Bu kaçış planımı kolaylaştırıyordu. Ondan kaçıyor muydum? Sanırım evet. Bu onu yok saymamı kolaylaştırıyordu çünkü. Benim suçum değildi! Ayrıca bu yok saymak, görmezden gelmek ve daha önce tanışmamış gibi yapma meselesini de ilk o başlatmıştı. Tamam sadece sonuncusunu o yapmıştı ilk yok sayan bendim ama ona katlanamıyordum bu benim suçum değildi.
İçim daralmıştı resmen. İnsan burayı biraz havalandırır yani!
Kapının önüne geldiğimde kapıyı çeksem de açılmadı. Ne? Kapının yuvarlak kolunu çevirerek açmayı denedim ama olmadı. Ben mi bozuktum yoksa az önce açtığım kapı mı bozulmuştu?
Gerçekten bugün ultra mega şansız günümdeydim.
İçime derin bir nefes çekerek kendimi sakinleştirdim. Plan şu; eline bir kitap alıyorum ve okuyarak onun burada ki varlığını yok sayıyorum. Muhtemelen kapıyı stresten falan açamamıştım birazdan kendime gelince açabileceğime emindim.
Adım seslerini duymamla vücudum anlık donsa da hızla kendime geldim ve kitaplıklardan birine yürüyüp rastgele elime bir kitap aldım. Kitabı inceler gibi yaparken çaktırmadan ona baktım. Dean masaya oturmuş ve elinde ki kitabı okumaya başlamıştı. İyi, bana bakmasından daha iyi.
Elimde ki kitapla ilgilenerek bende masaya yürüdüm. Anlık ayağım takılınca yerimde sendelesem de hızla dengemi sağladım. Demek ki neymiş? Yürürken önümüze bakmalıymışız, kitabı incelememeliymişiz! Bunu da bu yaşımda öğrendim aferin bana.
Kafamı saçma salak düşüncelerle meşgul etme çabam Dean’in sesini duymamla başarısız sonuçlanmıştı. "Yürürken önüne baksan sonra da kitabı okuyabilirsin."
Mecburen kafamı kaldırıp ona baktım. Yan profilden ona bakarken az çok dudaklarının iki yana kıvrıldığını görür gibiydim. Kaşlarım çatıldı. Eğleniyor muydu?
"Anlık bir dalgınlık sadece." Söylenerek masaya ondan en uzak köşeye oturdum. Kitabı açsam da öylece bakıyordum çünkü okuyamıyordum. Ben bozuktum abi!
"Derslere katılmamandan belli."
Göz devirdim. "Hastayım bir kere ben."
Gülüşünü duysam da kafamı kitaptan kaldırmadım. Gülüşünü izlemek isterdim oysa ki. "Okey."
Gözlerimi devirmeden edemedim. Fark ettiğim detayla da bir anlık duraksadım. Az önce geldiğimden beri bir iki kere muhatap olduğum adamla mı konuşmuştum ben? Bakışlarımı ona çıkardığımda onunda kahvelerini bana sabitlediğini gördüm. Yutkunduğumda onunda bakışları yüzümün her yerinde geziyordu. O ne düşünüyordu bilmiyordum çünkü gözlerine bir set çekmişti. Onu görmemi ve ona ulaşmamı engelleyen bir duvar örmüştü sanki. İyi de yapmıştı! Umurumda değildi zaten.
Tekrar önüne döndüğünde rahat bir nefes vererek bende önüme döndüm ama dudaklarımı kemirmeye başlamıştım. İkimizde yabancıyı o kadar iyi oynuyorduk ki az önce normal bir şekilde konuşmuştuk. Belki de birbirimizi artık tam anlamıyla hayatımızdan çıkarabilmiştik. Bilmiyordum, gerçekten hiç bir şey bilmiyordum ama şuan bilmemek kelimesinin anlamını bile bilmiyordum. Ne diyorum ben ya!
"Ciddi misin?" diye sormasıyla kafamı kaldırıp ona baktım. Dudaklarını birbirine bastırarak elinde ki kitaba baktı. Bende kitaba bakacağım sırada, "Kitabı ters tuttuğunun farkındasındır umarım." demesiyle öylece kaldım.
Bakışlarım masaya sabitlendiğinde korkarak kitaba baktım. Az önce bu klişeyi yaşamış mıydım ben? Şuan bu bir rüyaysa kabusa dönüşmesini göze alarak uyanmak istiyordum. Lütfen ama şuan rezil olmak için hiç müsait değilim ben!
Dudaklarım benden izinsiz aralandı ve "Gözümü yormak için öyle okuyorum." dedim. Ağzımdan da tek bir mantıklı cümle çıkmazdı. Dört dörtlük kızdım yani!
Gülüşünü tutamayarak kısık sesle gülerek tekrar kitabına döndü. "Okey." Yeter ama ya! Biri peki der diğeri okey. Benim çektiğim ne tam olarak?
Kitabı düz çevirdim ve ilk sayfasını açtım. Ne kitabı aldığıma bile bakmamıştım ama ilk paragrafını okuduğumda içimden sövmeden edemedim. Çocuk gelişimi kitabı mı cidden? Kendimi daha ne kadar rezil edebilirim bilmiyorum.
Kitabı okumaktan sıkıldım ve hala stresten soğuk terler döktüğüm için kendimi rahatlatmak adına Dean ile konuşmaya çalıştım. "Sen niye eğitimlerde değilsin?"
Başını kaldırıp bana baktığı an cevap vermekte bir saniye bile gecikmemişti. "Grip olma hakkı bir tek sana tanınmıyor."
Tek kaşım havalandı. "Hasta gibi durmuyorsun."
Beni taklit ederek o da tek kaşını kaldırdı. "Sende gayet dinç duruyorsun."
Kitabı masaya bırakarak çenemi dikleştirdim. "Burnum tıkalı fark ettiysen."
Dudağının tek tarafı titreşse de gülmedi. "Anladım hastasın."
Kafamı iki yana salladım. "Gayette iyiyim." Bu halime gülmemek için zor dururken bir an duraksadı ve gözleri yüzümün her yerinde gezindi. Sanki gerçekliğimi sorguluyor gibiydi. Gerçekten burada geldiğimi ve şuan onunla konuşan kızın gerçekten ben olup olmadığımı... Ben hiç şaşırmıyordum çünkü o Demir değildi Dean’di. Bu düşünce onunla normal bir sohbete girmeme ve gerçekten tanımıyormuş gibi davranmamı kolaylaştırıyordu. İyide oluyordu.
Ama sanki ben onun için hala Selis'tim Matmazeli... Saçma bir düşünce bu. Lenora ile evlenecekti ve beni unutmuştu... Of, Rex kafamı karıştırmasaydı şuan ne güzel onun yüzüne bile bakmıyor olurdum. Gerçekten Lenora konusunda bir açıklaması varsa ve o da benim gibi bizi unutamamışsa...
Sırf düşüncelerimden kurtulmak için saçmalayacak olsam bile lafı uzattım çünkü o yanımdayken daha fazla kafamda ki düşünceler çoğalıyordu ve ben bilinmezlikler arasında boğuluyordum. Sanki kafamda ki soru işaretlerinin hepsi bir su damlasıydı ve onlar artık birike birike bir deniz, bir okyanusa dönüşmüştü. Ben ise okyanusun en dibine saplanıp kalmıştım. Boğuluyordum ama ölmüyordum. Bazen diyordum eğer ölüm kurtuluş olacaksa neden... Her neyse.
"Sen hastaysan niye buradasın?" diye sordum. Tamam, sakin. Birbirinizi tanımıyorsunuz ve Rex ile nasıl ilk başta saçma sapan konuştuysan Dean ile de aynısı olur ama sonra toparlarsın. Bu kadar basit. O Dean, Demir değil.
Konuşmamla o da daldığı düşüncelerden çıkabilmiş gibi boşluğa düşen gözleri yeniden gözlerime kilitlendi. Hadi ben içimde onunla ilgili bir savaş veriyordum. Onun derdi neydi?
"Hasta olduğumu söylemedim." dedi ve ekledi. "Ayrıca sende hastasın. Sen niye buradasın?"
Kafam karıştı. "Şimdi sen hasta mısın değil misin?"
"Bunu mu tartışacağız?"
Şüphe etmeden, "Evet." dedim.
Yerinde dikleşti. "Ne yapacaksın benim hasta olup olmadığımı?"
Yine duraksamadan, "Merak." diyerek onu yanıtladım.
Gülerek kitabına döndü. "Beni bu kadar düşündüğünü bilmiyordum."
Kaşlarım çatıldığında, "Biliyordun." diye bir an boşta bulundum. Aynı saniyelerde kafasını kaldırıp bana bakınca bakışları direk gözlerime sabitlendi. Onun gözlerinde kaybolmamak için kendimi zor tuttum. Anda kal kızım. Toparlamak için dudaklarım aralansa da dudaklarıma inen bakışları ile anında geri kapanmıştı. Çok uzun süre bakışlarını dudaklarıma değdirmeyip tekrar gözlerime çıkardı.
Yutkunmakta zorlanırken sanki üç gün susuz kalmışım gibi anında kuruyan dudaklarımı ıslattım. "Şey yani..."
O da kendini toparlayıp tek kaşını alayla kaldırdı. "Ney yani?"
İçime zorla bir nefes çektim. Konuyu değiştirme çabasına girdim birden. Kaşlarım çatılırken, "Madem hasta değilsiniz neden buradasınız?” diye sordum.
Onu tanımıyordum ve fark etmeden aramızda verdiğimiz bu savaşta da yenilmeyecektim. Bilmiyorum bakışarak anlaşmamız ayrı bir ironiydi ama resmen ne yapmak ve ne demek istediğimizi bakışlarımızdan anlıyorduk. Aramızda istemeden bu yeni tanışma konusunu savaşa çevirmiştik. Sanki bir açık verip ikimizden birinin pes etmesini bekliyorduk ki yıllar sonra yüzleşip bir anlık da olsa Selis ve Demir olalım.
Daralmış gibi nefesimi dışarı bıraktım. Gerçekten yaşadığım durum çok saçmaydı. Geldiğimizden beri beni tanımasına rağmen susması. Madem artık burası için çalışıyordu neden beni ifşa etmiyordu ve hala bu oyunu sürdürüyordu. Eğer pes edip onunla konuşmaya çalışsam da oyununu sürdürür müydü yoksa o an beni yani bizi ifşalar mıydı? O kadar bilinmezlik vardı ve aynı zamanda o bana o kadar yabancıydı ki ne olacağını asla kestiremiyordum.
Soruma cevap verdiğinde yere düşen bakışlarımı geri ona çıkardım. "Bugünlük izin aldım diyelim. Zaten kaç gündür doğru düzgün öğrencilerde beni seçmiyordu."
"Öyle mi?" diye sordum ciddi bir merakla. Zaten üç gündür eğitimlerde yoktum ama öncesinde de hiç dikkat etmemiştim.
Kafasını aşağı yukarı salladı. "Öyle."
"Anladım." diyerek yutkundum. Susacağını hissettiğimde susmasını istemedim. Hayır onunla konuşmayı özlediğimden değil sadece stres olmamak için çünkü yeni fark etmesem de gerçekten onunla konuştukça rahatlıyordum. O böyle bir şeydi işte... Beni strese sokan da onun varlığıydı rahatlatanda. Bana iyi gelende kötü gelende oydu.
Ben konuşmak için ağzımı açamadan o konuştu. "Madem hasta oldun gidip yatsana." demesiyle bir an afalladım ama hemen kendimi toparladım. İyi olduğumu söylemek için ağzımı açacaktım ki elini kaldırıp beni susturdu. "Biliyorum iyisin." Gülerek aramıza uzattığı elini geri çekti. "Sadece söylemek istedim."
Yutkunarak başımı aşağı yukarı salladım. Sonra kendime gelip sorduğu soruyu yanıtlamaya karar verdim. "Hastayken o yatakta yatmak ne kadar sıkıcı biliyor musun sen?"
Sözlerimle gülüşünü saklamak için kitabı kafasının hizasına kaldırsa da susamamıştı. "Hep şikayetçi olurdun zat-" Kendini kesti. Anlık gözlerim büyüse de kendini hemen düzeltti. "Hep şikayetçi olur musun böyle?"
Cümlesini soruya çevirmesiyle kaşlarım çatıldı ama o az önce benim açığımı yok saydığı için bende onu yok saydım. Resmen oyun oynuyorduk ya!
"Ben her zaman her şeyden şikayetçiyimdir."
Kitabı kucağına indirdiğinde burnundan bıkmış gibi bir nefes verdi yüzünde hoşnutsuz bir ifade varken, "Anladım." dedi ama bakışları Hala mı? diye sorar gibiydi.
Bakışlarına karşılık omuz silktim. Benim normalim buydu. Sırf konuşmak için, "Ne zamandan beri buradasın?" diye sordum.
Tek kaşı şüpheyle havalandı. "Neden?"
Sorusuyla dudak büzdüm. "Bilmem sadece kaç yıllık bir eğitimle öğretmen olabildiğini merak ettim."
Gözleri kısılırken, "Öğretmen değilim. Yarı öğrenciyim." dedi.
Bakışlarımı ondan kaçırarak raflarda gezdirdim. "O zaman sizi eğitenlerde var."
Derin bir nefes alıp verdiğini duysam da ona bakmadım. "Evet ama burada değil."
Bakışlarım ona döndü. "Nasıl yani?"
Dudakları aralansa da geri kapandı. Bir süre düşündükten sonra, "Mesela sen bu kadar iyi dövüşmeyi nereden öğrendin?" diye sordu. İlk başta bunu neden sorduğunu anlayamadım. Kendini açıklamak adına örnek vermem için mi soruyordu yoksa gerçekten nasıl bu kadar iyi dövüştüğümü merak ettiği için mi? Nedense hislerim bana ikinci seçenek olduğunu söylüyordu çünkü o beni bıraktığında doğru düzgün yumruk bile atamazdım.
Omuz silktim. "Sokaklarda büyüdüm." diyerek buraya gelmemizi sağlayan uydurma geçmişimize sağdık kaldım.
Ağır ağır kafasını salladı. "Sen nasıl dışarıda öğrenebiliyorsan bizde dört duvar arasında eğitim aldık işte."
Sözleriyle kaşlarım çatıldı. Ne demek istiyordu? Soru dolu bakışlarımla koyu kahve gözlerine baktığımda bakışlarını benden çekip kitabına indirdi. Sanki bir şeyi görmemi istemiyordu. Aslında beni kaçırdıkları sırada onu da orada eğittiklerini ama karşı çıktığını biliyordum. Zaten karşı çıkmasa bana yardım edemezdi. İyi de dövüşüyordu. Bunların hepsini biliyordum ama sanki kaçırdığı bakışlarında benden bir şey saklıyordu.
Sorgulama Selis, sorgulama...
"Yoksa," diye uzatarak konuşarak biraz konuyu alaya aldım çünkü ortamda ki hava bir anda boğuklaşmıştı. "Annen baban burayı kurdu diye seni direk öğretmen mi yaptılar?"
Kitapta olan bakışlarını bana çıkardığında kafasını kaldırmadığından alttan alttan bana bakıyordu. "Burayı onlar mı kurmuş? Kim veriyor size bu bilgileri?"
Bir an dilimi ısırdım. Hızla aklıma gelen bahaneye sığındım. "Öğrenciler arasında duyduk işte."
Alayla kaşları havalandığında geri yaslandı ve dik dik bana baktı. Bu sefer tek bir açığımı yakalasa bırakmayacakmış gibiydi. "Her duyduğun dedikoduya inanır mısın sen böyle?"
Onun ciddileşmesiyle bende ciddi bir tavır takındım. "Hayır."
Aynı onun gibi bende yerimde dikleştiğimde bir süre hareketlerimi gözlemledi. "Buna niye inandın?" Kahveleri delici bir şekilde gözlerime kenetlendiğinde ne diyeceksem de yuttum.
Bir dakika. Zirve'yi Aysel ile Kenan kurmadı mı? Ne?
Fark ettiklerimle dudaklarım aralansa da hemen kapattım ve gözlerimde ki afallama ifadesini gizlemeye çalıştım. "En başta onlar gözüküyor diye... O zaman burayı kimler kurdu?"
Gözlerinde anlık bir rahatlama belirdi. Sanki bunu anlamam için uğraşıyormuş gibiydi. Bu olduğunda ise gülerek toparladı. "Takılıyorum sadece. Tabii ki de burayı onlar kurdu."
Tek kaşım havalandı. "Onlar?"
Yüzünde ki o hoşnutsuz ifade yeniden geldiğinde, "Agnes ve Cedric işte." diye geveledi ağzının içinde.
"Annenle baban yani." diyerek üstüne gittim.
"Aynen ondan." diyerek beni geçiştirmeye çalıştı. Ailesini yok sayıyordu. Onları hala sevmiyordu ama sanki eskisi gibi değildi. Üstüne nefret eklenmişti. Ona bir şey mi yapmışlardı?
Ne olduğunu anlamıyordum. Az önce bana bilgi vermesiyle ise tamamen devreler yanmıştı. O hala Demir miydi? Hiç bir şeyin açıklaması yoktu ve birimiz şuan oynadığımız rolü bırakıp pes edene kadar da ben hiçbir şeyin cevabına ulaşmazdım. Onun pes etmesini istiyordum ama bunun için ortada bir neden yoktu. Benim pes etmem için ise aklımda onlarca soru... Ama bu haksızlık!
Yanaklarımın içini nefesle doldurup geri bırakırken elime tekrar kitabı aldım. Belki de onun pes etmesini sağlamalıydım. Bunun için ise boşluğunu bulup oradan saldırmalıydım. Nasıl yapacağımı bilmiyordum ve eğer bu oyunu bitirirsek sonunun ne olacağını da bilmiyordum ama artık ne olacaksa olsun istiyordum. Az önce Dean’in verdiği ipucuya bile ne zamandır ulaşamamıştık. Aradığımız cevaplar Dean’de olabilirdi. Burada benim devreye girmem gerekiyordu.
"Kitap okumaya pek istekli değil gibisin?" Sesini duymamla kafamı kaldırdım. Modum düşmüştü resmen çünkü her yol çıkmaz sokağa çıkıyordu. Kafamı aşağı yukarı salladığımda, "Neden okuyorsun o zaman?" diye sordu.
Baygın bakışlarımı ona çıkardım. "Dedim ya, gözlerimi yormak için." Belki o şekilde daha rahat uyurdum. Kabus görmek kaçınılmazdı ama uyuyarak iyileşmek istiyordum. Böylece bedenimde ki ağrıları hissetmezdim.
"Okey." diyerek önüne döndüğünde kaşlarımı çatarak ona baktım.
"Sürekli şunu söyleme işte."
Sözlerimle güldü. "Okey."
Allah'ım sana geliyorum! Sinirle kitabın bir diğer sayfasını çevirmemle bana baktı. "Yavaş çevir sayfaları yırtacaksın."
Onu taklit ederek, "Okey." dememle kafasını iki yana sallayarak güldü ve tekrar kitabına döndü.
Kitaplar beni boğuyordu işte! Olmuyor okuyamıyorum. Tekrar ona döndüm. Normalde bu kadar konuşkanda değildim. "Bir şey merak ediyorum."
Güler gibi bir nefes verdi. "Sor Sele-" İsmimi söylerken kendini yarıda kesi. Normal ismimi söylemeye bile alışık değilken bu ona baya yabancı gelmiş olmalıydı.
Aldırmadım. "Burada ki eğitimler bittiğinde ne oluyor?"
Bir süre beni izledikten sonra cevap verme kararı almış olmalı ki konuştu. "İsteğinize bağlı. İster burada devam edip en üst rütbeye kadar devam edersiniz. İsterseniz devlet ordusuna yönlendirilirsiniz. İsterseniz özel okullarımıza tahsis edilirsiniz." Bir süre duraksayıp düşündü. "Diğer seçenekleri de eğitimin tamamlandığında öğrenirsin."
Diğer seçeneklerin onlardan biri olmak olduğunu gayet iyi bildiğim için susarak kafamı salladım. O ise ciddiyetle, "Ne o? Eğitimi tamamlamak gibi hedeflerin mi var?" diye sordu.
Kaşlarım havalandı. İşte elime düşmüştü. "Bunu yapmak için buradayım." Çenemi kaldırarak ona sütten bakışlar atarak dirseklerimi masaya yasladım. "Yapmayacağımı sana düşündüren nedir? Başka bir şey için burada değilim ya?"
Ne yapmak istediğimi anlamasıyla dudağı tek tarafa doğru kıvrıldı. "Sokaklardan kurtulmak için gelmişte olabilirsiniz?"
Aynı şekilde, "Sende ailenin zoruyla buraya gelmiş olabilirsin?" diye sordum. İçimde ki şüphelerden bir yerde kurtulmam gerekiyordu çünkü çok fazlaydılar.
Gözleri kısıldığında o da dirseklerini masaya yasladı. "Bunu sana düşündüren nedir?"
Dudak büzerek omuz silktim. "Öyle hissettim ve hislerim kuvvetlidir."
Başını aşağı yukarı salladı. "Bili- Yani anladım." İkimiz de ağzından her an bir şey kaçıracak gibiyken ne zamana kadar dayanacağımızı merak ediyordum.
Nedense içimden bir dürtü onun üstüne gitmeye devam etmem için beni teşvik etti. Zaten dünden razıydım. "Merak ediyorum. Kaç yıldır eğitim alıyorsun da bizi eğitiyorsun. Sonuçta yaş farkı çok yok."
Bir süre susarak alayla beni süzdü. "Çok küçükken başladım eğitim almaya."
Kafamı aşağı yukarı salladım. "Belli." Ne diyeceğimi bilemiyordum ama onun hakkında soru sorarak bunu Zirve'ye bağlamak istiyordum. Sorun ne soracağımı bilmememdi çünkü onun hakkında her şeyi bilmek gibi sıkıntılarım vardı. Hayır! Ben Dean’i değil Demir'i tanıyordum. Dean’i değil Demir'i... "Lenora'yla ne zamandan beri birliktesiniz?"
Bu soruyu hiç çekinmeden sormama ben bile hayret etmiştim. Onunda gözleri büyüdüğünde yüzüme yapmacık bir gülümseme kondurdum. "Çok güzel bir ilişkiniz var ve duyduğuma göre evleniyormuşsunuz yakın zamanda. Meraktan soruyorum yanlış anlamayın." Bazen resmi bazen kırk yıllık arkadaş üslubuyla konuşmamız kadar garip bir şey yoktu.
Dean bana öylece bakakalmıştı. Onu bu şekilde şaşırtmak kadar hiç bir şey beni gururlandıramazdı. Gözlerini kapattığında dilini kısa bir dudaklarında gezdirmişti. Kafasını toplamaya çalışıyordu muhtemelen.
Birden gözlerini açtığında gereğinden fazla keskinleşmiş kahveleriyle karşılaştım. Çok kısa bir an, küçücük bir anda ne geleceğini anlamamla yutkundum ve hızla yerimden fırladım. Konuşmasına fırsat vermeden kapıya ilerledim çünkü beni nerden vuracağını çok iyi biliyordum. Yıllar sonra karşı karıya geldiğimizde yanında birini gören tek kişi ben değildim.
Hızla kapının önüne gelmemle kapıyı açmak için bir saniye beklemeden tokmağını tuttum ve çektim. Hayır ya! Açılması lazımdı şuan. Şimdi olmazdı. Arkamdan gülüşünü duydum ama duymazdan geldim. Kapıyı açmaya zorlarken ne düşündüğü umurumda değildi. Ben buradan gitmek istiyordum çünkü ortam gereğinden fazla boğucu gelmeye başlamıştı.
Sandalyenin yerde sürtünme sesiyle birlikte yutkundum. Ayağa kalkmış olmalıydı. Adım seslerini duymamla yardım çığlıkları atmak istemiştim. Zaten ne diye adamın üstüne gidiyorsam sanki tek kozu olan bendim.
Arkamdan, "Sorunun cevabını almayacak mısın?" diye soran sesini duyduğumda hala rolüne devam etmesine hayret ettim.
"Benim bir şey yapmam lazımdı da unuttum onu."
Ağır adımlarının sesini duymamla daha da çok geriliyordum. Ne güzel bu konu hiç açılmıyordu işte. Böyle devam etseydi ne olurdu mesela? "Ney?"
Sorusuna sana ne diye cevap vermek istesem de sakince, "Özel bir iş." dedim. Kurcalamazdı herhalde.
"Okey." Sinirlerimle oynuyordu. Başka bir açıklaması olamazdı bunun.
Kapıyı bir kere daha açmaya çalışsam da açılmamasıyla çığlık atıp kapıyı tekmelemek istedim. Derin derin nefes alıp vererek bu isteğime engel olmaya çalıştım.
"Bende bir şeyi merak ediyordum." Çok yakınımdan gelen sesle anlık yerimde sıçradım ve refleks olarak yönümü ona çevirdim. Aramızda sadece bir adım mesafe varken istemsizce nefes alış verişlerim hızlanmıştı. Bir adım daha geri gitmek istediğimde sırtım kapıyla bütünleşmişti.
Sırf telaşımı saklamak için, "Ne?" diye sorduğumda baştan aşağı beni süzdüğünü fark ettim. Ses etmedim ve konuşmasını bekledim. Şuan bu telaşımın nedenini bir tek ben anlayabilirdim çünkü Demir... Saçma ama Demir kıskanç biriydi ve bu şuan beni tedirgin ediyordu. Beni sevmediğini tekrar ediyordum içimde ama hal ve hareketleri hiç böyle hissettirmiyordu. Neden bu kadar korktuğuma gelecek olursak... Eskiden biri bana askıntılık yapınca çocuğu arabayla ezmişti ve nasıl becerdiyse kaza süsü vermişti.
Aramızda ki iki adımı da kapattığında botlarım ile onun spor ayakkabılarının uçları birbirine değiyordu. "Sen Irvin ile ne zamandır berabersin?"
Dudaklarımı kısa bir an ıslattığımda bakışlarının dudaklarıma kaymasıyla bir an nefesim kesilse de hemen toparladım. "Biz Irvin ile evlenmiyoruz ki."
Bugün benim için rezillik ve saçmalama günüydü.
Kaşlarını alayla kaldırarak tekrar gözlerime baktı. "Yani?" Kafamı kaldırıp ona baktığım sırada o da azda olsa üzerime eğilmişti. Yine de yüzlerimizin arasında ki bir karışa yakın mesafe vardı. Birden ne olmuştu tam olarak da biz bu kadar yakınlaşmıştık? Hiç gerek yoktu böyle ani şeylere.
Artık konuşmam gerektiğini fark ettiğimde, "Yani evlenmek önemli bir karar. Dün tanıştığın biriyle evlenmezsin ya. Merak ettim işte." diyebildim sonunda.
Elini belimin yanından kapıya yasladığında gereğinden fazla yakındık sanki. "Hep bu kadar meraklı mıydın?"
Sanki bilmiyordu! Nefes alışlarımı normal bir düzene sokmaya çalıştıkça daha da bozuyordum. Kendime hayret ederek gözlerimi kapattım. Bu sırada beni izlediğinin de farkındaydım ama şuan tek ihtiyacım olan sakinleşmek ve birazda sabırdı. Bu kapı niye açılmaz ki!
Gözlerimi açmamla yakınımda ki yüzüyle bakışmıştık ama bakışlarımı kahve gözlerinde tutmamak için yüzünün her yerinde gezdirdim. Gözlerine bakınca içimde çok başka bir his oluşuyordu. Gözlerimi kaçırma hedefim ile yüzüne bakarken kısa zamanda onu incelerken bulmuştum kendimi.
O Dean’di bunu yapmamalıydım ama... Koyu kahve neredeyse siyaha yakın dolgun saçlarıyla, buğday rengi pürüzsüz cildiyle, kavisli kalın kaşlarıyla, düz burnuyla, dolgun pembe tonlarında dudaklarıyla... Burada çok oyalanma kızım. Oval yüzünde ki belirgin elmacık kemikleri ve çene çizgisiyle, özelliklede orta büyüklükte ki badem şeklinde olan koyu kahverengi gözleriyle... O Demir'di işte. İlacım yüzünden son zamanlarda ki yüzü silik silikti ama bu gözleri hiç unutamamıştım.
O gözlerle şuna doğrudan bana bakarken onun Demir olmadığına ikna olmam çok zordu. Neden beni bıraktı ki? Neden Dean oldu ki? Peki ben onu neden unutamıyordum?
Gözlerinden kaçmak isterken tekrar onun gözlerine dalmıştım. Benim bu gözlerden kaçışım yoktu orası kesin. Nefesim kesildiğinde dudaklarım aralandı ama ne diyeceğimizi hatta az önce ne konuştuğumuzu unutmuştum. Onunda aynı şeyi yaşadığını fark ediyordum çünkü şuan gereksiz yakınımda olduğunu o da yeni fark etmişti.
Dudaklarım aralandığında içimden pes etme isteği öyle bir gelmişti ki... Hatta bunu yapacaktım ama yüzünde ezberimde olmayan bir nokta gördüğümde dudaklarım kapandı ve kaşlarım belli belirsiz çatıldı. Ne zamandan beri sol şakağında bir iz vardı. Ne izi olduğu tam belli değildi çünkü saçları kapatıyordu.
Dean gözlerini kırpıştırdığında nereye baktığımı anlamış gibi tedirgin olmuştu. Yanımda ki eli hareketlendiğinde kapının kulpunu bulmaya çalıştığını anladım. O bulmadan konuştum, "Bu iz..." derken elimi kaldırmıştım.
Temas sorunumu unutup ona dokunacakken kapının kulpunu bulmuş olmalı ki rahat bir nefes verdi. "Küçük bir sıyrık." derken bir yandan da kapıyı açmıştı. Elim yeniden yanıma düşerken alayla ona baktım.
Normalde umursamazdım ama bu iz önceden yoktu. Bu iki yılda olmuştu. Neden onu merak ediyordum ki? "Alnında nasıl bi sıyrık olabilir bir insanın?"
Derin ama üstü kapanmış bir yaraya benziyordu. Asla sıyrık gibi değildi.
O da beni alaya aldı ve açtığı kapıyı gösterdi. "Onu bilemem ama senin kafanın yerinde olmadığı kesin." Kaşlarım çatıldığında ise, "Çok çatıyorsun kaşlarını ayrıca." demesiyle göz devirdim.
"Alt tarafı bir kapı açtın alkış mı bekliyorsun?" Sorumla birlikte açtığı kapıyı iterek yanımda ki elini çekti.
"Hayır ondan değil. Sadece girerken çekerek açtığın bir kapıyı çıkarken de itmen gerektiğini anlayamayacak kadar hastaymışsın onu anladım." Söyledikleri ağzım bir karış açıldı ve yandan açılan kapıya baktım. Gülüşünü duyduğumda gözlerimi yumdum. Daha ne kadar kendimi rezil edebilirdim bilmiyorum doğrusu.
Arkamı dönmeden hemen önce, "B12 eksikliğim var benim." dememle tekrar gülüşünü duydum.
"Okey." demesiyle bir kez daha gözlerimi devirdim.
Geri adım atmadan arkamı döndüğüm için var ile yok arası sırtım onun göğsüne değiyordu. Bu teması koparmak için hızla adım atıp ondan uzaklaşmayı planlıyordum ama gördüğüm kişiyle yerimde kalakaldım.
Artık emindim kimse benim kadar şansız olamazdı çünkü karşımda dikilen kişi Irvin'den başkası değildi.
Artık her şeyin bir kabus çıkmasını her şeyden daha çok istiyordum sanırım...
...
İlk olarak bölümde yazım yanlışı varsa sorry. Son okumasını otobüste yaptığım için gözümden kaçan olarabilir ve aynı zamanda kitap yazamadığım için yani tam analmıyla tıkandığım için kitap yazmak için kendimi zorluyorum böyle oluncada hissederek yazamıyorum, karakterler kendini yazdırmıyor ve bölüm kısa oluyor. Bu bölimde baya kısa o yüzden çokça özür.
Yinede bölüm hakkındaki düşüncelerinizi bekliyorum.
Ölmeyin, kendinize iyi bakın. Çok çok öpüldünüsss Babayss
Instagram; r_roselissa
| Okur Yorumları | Yorum Ekle |

| 8.26k Okunma |
872 Oy |
0 Takip |
59 Bölümlü Kitap |